1979 yılı başında gerçekleşen ve ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olan Şah Rıza Pehlevi’nin yönetimine son veren İran İslam Devrimi, ABD’nin bölge politikalarına büyük bir darbe vururken, bölgedeki müttefiki konumundaki Körfez ülkeleri bakımından da büyük bir tehdit oldu. İran, tüm Orta Doğu ülkeleri için ve özellikle de bünyesinde Şii nüfus barındıran Arap ülkeleri bakımından ciddi ve sürekli bir tehdit haline geldi. Ükede yaşanılan istikrarsızlık neticesinde düşen petrol üretimi, uluslararası ekonomiye ikinci bir petrol şoku olarak yansıdı ve petrol fiyatları yeniden yükseldi.
Türk Dış Politikası I — Ünite 8 Soru-Cevap
Türk Dış Politikası I (ULI403U) soru-cevapları.
1980’lerin sonunda dünyada ve Türkiye’de neoliberal bir dönüşüm yaşanmıştır. Bu dönüşümün zeminini hazırlayan ilk siyasal gelişme ne olmuştur?
İran devriminin ardından gerçekleşen ve yumuşama sürecinin sonu olarak adlandırılan ikinci önemli gelişme ne olmuştur?
SSCB’nin Aralık 1979’da Afganistan’ı fiilen işgal etmeye başlaması, Orta Doğu petrollerinin güvenliği bakımından ciddi bir tehdit olarak görüldü ve yumuşama sürecinin sonu olarak değerlendirildi. Dünyanın en stratejik bölgelerinden biri olan Basra Körfezi ile Hint Okyanusu arasındaki konumuyla çok değerli bir yerde bulunan Afganistan’ın işgali, ABD başta olmak üzere Batı dünyasında ve İslam ülkelerinde büyük bir tepkiye yol açtı.
Ronald Reagan döneminde başlatılan Stratejik Savunma Girişiminin hedefi nedir?
Güçlü bir komünizm karşıtı olan Reagan döneminde ABD SSCB’ye karşı sert ve kapsamlı politikalar izlemiştir. SSCB’yi “Şer İmparatorluğu” olarak adlandıran Reagan, bu silahlanma siyasetinin bir parçası olarak Sovyet füzelerini uzaydan imha etme amacı çerçevesinde, Yıldız Savaşları olarak adlandırılan Stratejik Savunma Girişimini başlattı. Böylece SSCB de bu silahlanma hamlesine karşılık verdiği ölçüde büyük bir ekonomik yük altına girecek, zaten gerilemekte olan sistem daha da zora girecekti.
Mihail Gorbaçov’un güç kaybeden Sovyet sistemini toparlayabilmek amacıyla önerdiği reformlar ve sonuçları nelerdir?
İzlenen agresif dış politikanın ekonomik ve siyasal maliyeti karşısında zorlanan SSCB’nin yeni lideri Mihail Gorbaçov, açıklık (glasnost) ve yeniden yapılanma (perestroika) olarak adlandırılan kapsamlı birtakım reformlar önerdi. Reformların başarıya ulaşabilmesi ve Sovyet sisteminin toparlanabilmesi için öncelikle yük haline gelen askeri harcamaları azaltmaya imkân tanıyacak barışçıl bir uluslararası ortama ihtiyaç duyan Gorbaçov, ABD ile yeniden diyalog zemini kurdu. Böylece, 1980’lerin ikinci yarısında uluslararası alanda gerilim hissedilir ölçüde azaldı ve süpergüçler arasındaki nükleer savaş endişesi ortadan kalktı. 8 Aralık 1987’de Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler (INF) Antlaşması’nı imzalayan iki ülke arasındaki işbirliği gelişirken SSCB, Batı tarafından bir tehdit olarak görülmesine son verecek şekilde dış politikasında önemli değişikliklere gitti. 1988’de Afganistan’dan çekilme kararı alan SSCB, Doğu Avrupa’daki denetimini de sona erdirerek bu bölgedeki ülkelerdeki dönüşüme yeşil ışık yakmış oldu.
24 Ocak 1980’de açıklanan ve Türkiye’yi içinde bulunduğu ekonomik krizden çıkartacak olan reform paketinin amacı ve sonuçları nedir?
Dünya gibi Türkiye de 1980’lere ciddi sorunlar eşliğinde girdi. 1970’lerde artık sürdürülemez hale gelen ekonomik kriz ülke içindeki istikrarı tehdit eden en önemli nedenlerden biriydi. Demirel başkanlığındaki azınlık hükümeti tarafından açıklanan reform paketinin mimarı, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’dı. Paketin amacı, ödemeler dengesini iyileştirerek enflasyonu düşürmek ve temelde ithal ikameci sanayileşme modeline son vererek dışa açık ve ihracata yönelik bir ekonomi yaratmaktı. Bu çerçevede yaklaşık % 33 oranında devalüasyon yapıldı, ihracatta rekabet gücünü sağlamak üzere ücretlerin düşük tutulması amacı benimsendi. Bu neoliberal dönüşüm hamlesi, bir örnek proje olarak, IMF ve Dünya Bankası tarafından destek gördü ve sağlanan dış kaynakla ekonomi darboğazdan çıktı.
12 Eylül 1980’de Türkiye’de etkileri günümüze kadar yansıyan hangi tarihi olay gerçekleşmiştir?
24 Ocak Kararları sonrasında artan işçi eylemleri ve grevler, diğer yanda derinleşen kutuplaşma ve yaygın terör eylemleri, yeni cumhurbaşkanının seçimi konusunda TBMM’deki partilerin uzlaşmaya varamaması ülkedeki siyasal krizi 1980’de daha da derinleştirdi. İşte bu ortamda ordu, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in komutasında olmak üzere 12 Eylül’ün ilk saatlerinde bir darbe yaparak yönetime el koydu. Kenan Evren’in duyurduğu 1 Numaralı Bildiri’de bahsedilen amaçlar arasında devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve bir iç savaşı önlemek de yer alıyordu. Darbe sonrasında TBMM feshedildi, çok sayıda siyasetçi gözaltına alındı, tüm yurtta sıkıyönetim ilan edildi ve yurt dışına çıkışlar da durduruldu.
12 Eylül ile başlayan askeri rejim ne zaman son bulmuştur?
7 Kasım 1982’de halk oylamasıyla kabul edilen yeni anayasanın ardından Nisan 1983’te yeni siyasi partiler yasası yürürlüğe girdi ve ertesi gün de siyaset yapma yasağı sona erdi. 6 Kasım 1983’te ise yapılan milletvekili seçimleri ile Evren’in devlet başkanı, Oramiral Bülent Ulusu’nun başbakan olduğu askeri rejim sona ermiş oldu.
1982 Anayasasını hazırlayan darbe yönetimin öncelikleri neler olmuştur?
Evren ve darbeciler, 1961 Anayasası’nın otorite-hürriyet dengesini otorite aleyhine bozduğu ve devleti güçsüz kıldığı görüşündeydi ve yeni anayasa 1961 Anayasası’na tepki olarak hazırlandı. Bu çerçevede devlet otoritesinin güçlendirilmesine öncelik verildi; yürütme organı yasama organı karşısında yeniden güçlendirildi, yapılamayan cumhurbaşkanlığı seçimlerindekine benzer durumların bir daha yaşanmaması için siyasal karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklıkları engelleyecek önlemler alındı. Genel olarak bakıldığında 1982 Anayasası daha az katılımcı bir demokrasi modelini benimsedi.
Anavatan Partisi (ANAP) ne zaman kurulmuştur ve temsil ettiği siyasal eğilimler nelerdir?
Siyaset yapma yasağının sona ermesinin ardından Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak görev yapan Özal 1983 Mayıs ayında Anavatan Partisi’ni (ANAP) kurdu. Darbecilerin pek tercih etmediği biri olan Özal, 1970’lerin başında Dünya Bankası’ndaki çalışma deneyiminden dolayı özellikle ABD tarafından bilinen bir isimdi ve Türk özel sektörünün aşina olduğu biriydi. Dolayısıyla askerlerin “izin verdiği” birkaç partiden biri de ANAP oldu. Turgut Özal, ANAP’ı dört siyasal eğilimi (liberal sağ, milliyetçi sağ, muhafazakâr sağ ve demokratik sol) temsil ettiği iddiasıyla kurmuştur. Muhafazakâr bir siyasi gelenekten gelen Özal, liberal ekonominin de büyük bir savunucusuydu.
Türk-Amerikan ilişkilerinin 1980’ler de güçlenmesini sağlayan gelişmeler nelerdir?
SSCB’nin Afganistan’ı işgali ve İran’daki İslam devrimi sonrasında gelişen radikal islam tehdidi, Türkiye’nin stratejik konumu ve işbirliğini ABD ve NATO için yeniden önemli hale getirdi. ABD’nin Orta Doğu politikası, bölgede “ılımlı İslam”ı destekleyen ülkelerden oluşan bir “Yeşil Kuşak” oluşturmak ve bu sayede hem Sovyet komünizmini hem de İran kaynaklı radikal İslam’ı durdurmaktı. Öte yandan Türkiye’nin de 1960’ların ortalarından beri sürdürdüğü özerk dış politika anlayışını sona erdirerek ABD ile işbirliğine yönelmesi gerekiyordu. İşte bu noktada devreye giren üçüncü gelişme 12 Eylül oldu. Nitekim Türkiye bazı alanlardaki ısrarlı tutumunu 12 Eylül’den sonra terk etti. Bu noktadan itibaren de Türk-Amerikan ilişkileri 1970’lerdeki sorunları hızla aşıp 1980’ler boyunca güçlendi ve Türkiye bölgesel politikadan savunma sanayiine kadar çeşitli alanlarda ABD desteğini temin etti.
12 Eylül sonrası ABD desteğini almak isteyen askeri yönetimin işbirliği adına attığı adımlar nelerdir?
Dış desteğe ve özellikle de ABD desteğini almaya büyük önem veren askeri yönetimin ilk adımı ABD ile Mart 1980’de imzalanıp onay bekleyen SEİA’nın Ulusu hükümetince derhal onaylanması olmuştur.
Bir diğer gelişme, NATO’yu 1974’te terk eden Yunanistan’a ilişkin vetonun kaldırılması ve Yunanistan’ın Ekim 1980’de NATO’nun askeri kanadına dönmesi olmuşsa da Yunanistan Türkiye’nin beklediği işbirliğini göstermemiş, Türkiye elindeki en büyük kozlarından birini harcamıştır.
İşbirliğine örnek gösterilebilecek üçüncü önemli adım ise, Doğu Anadolu’da havalimanları başta olmak üzere birtakım askeri tesisler kurmasıyla ilgili olarak ABD ile 1982’de bir anlaşma yapılmasıdır. Sadece NATO amaçları kapsamında kullanılacağı kabul edilen bu tesisler ABD’nin gerektiğinde bölgeye hızlı ve etkin bir biçimde erişimini sağlıyordu.
ABD’nin Türkiye’ye yaptığı askeri ve ekonomik yardımların miktarının 1980’lerin ikinci yarısından sonra azalmasının sebepleri nelerdir?
Türkiye’nin savunma kapasitesini iyileştirmeyi hedefleyen ve neoliberal bir dönüşüm geçiren Türkiye ekonomisini örnek bir model olarak destekleyen ABD zaman içinde yardımlarını şarta bağlı olarak ( örneğin Kıbrıs) sunmaya ve SSCB ile ilişkilerin Gorbaçov politikaları temelinde iyileşmesi nedeniyle giderek azaltmaya başladı. Azalan yardımların artırılmasını sağlamak adına SEİA’nın daha iyi koşullarla 1985’te revize edilmesi için gösterilen çaba karşılıksız kalmış, Türk ihraç mallarının ABD pazarında daha iyi koşullarda kendine yer bulması için yapılan girişimler de bekleneni vermemişti. Bu girişimlerden en önemlisi 1985’te Özal’ın ABD’ye yaptığı resmi ziyaretti.
ABD, Türk dış politikasının gündemindeki konularla ilgili olarak 1980’lerde de önemli bir rol oynamıştır. Bu duruma verilebilecek başlıca örnekler nelerdir?
Kürt sorunu, Yunanistan’la yaşanan sorunlar ile Türk—Amerikan ilişkilerinin yeni meselesi olan Ermeni karar tasarıları konularında ABD yönetimlerinin izlediği politikalar Türkiye tarafından yakından takip edilmiştir. Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri doğrudan ya da müttefiki İran üzerinden destekleyerek bir SSCB müttefiki olan Irak devletini zayıflatma siyaseti izleyen ABD, PKK’ya savaş hukuku uygulanması gerektiğinden bahsetmeye başlamış, içerideki güçlü Rum lobisi nedeniyle daha çok Yunanistan’ı kollayarak Özal’a beklediği desteği vermemiştir. Kıbrıs konusunda ise bu olumsuz durum daha da net görülebilir. Örneğin ABD 1983’te ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımadığı gibi, başka ülkelerce de tanınmaması için diplomasi yürütmüştür. Ermeni diasporasının desteklediği ve Ermeni lobisinin girişimleriyle soykırım iddiaları çerçevesinde ABD Kongresi’nde gündeme getirilen çeşitli karar tasarıları 1980’lerde Türk dış politikası için büyük rahatsızlık ve tepki yaratan yeni bir gündem maddesi olmuştur.
NATO’nun yeni stratejisinin yarattığı endişe üzerine silahlanma harcamalarını artırmak zorunda kalan Türk ordusunun en önemli projesi ne olmuştur?
Ordu modernizasyonunun en dikkat çeken projesi F-16 uçaklarının üretim ve montajıyla ilgili olarak ABD ile yapılan anlaşmaydı. Büyük bir teknolojik ilerleme anlamına gelen F-16 üretimi için ABD’li üretici firma ile ortaklaşa kurulan TAI (TUSAŞ Aerospace Industry) Türk Hava Kuvvetleri’ne ilk teslimatını 16 Kasım 1987’de yaptı.
1980’lerde Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinde yaşadığı sıkıntılar nelerdir?
Türkiye, artan uluslararası gerginlik sonrasında NATO’nun ortaya çıkan yeni risk ve tehditler bağlamında uygulamaya koymak istediği stratejinin kendi bakımından büyük bir sorun yaratabileceğini düşünüyordu. Örneğin SSCB’nin Doğu Anadolu’ya saldırması durumunda NATO’nun yardıma gelip gelmeyeceğinden endişe duyuluyordu. “Esnek Karşılık” olarak adlandırılan yeni NATO stratejisi, ilk etapta nükleer silahlara hemen başvurmama, çatışmanın gerektiğinde aşama aşama yükseltilmesine dayanıyordu. Bu stratejinin Türkiye bakımından zorlayıcı olmasının sebebi, SSCB ile bir silahlı çatışma durumunda Türkiye’nin NATO tarafından nükleer silahlar kullanılana kadar tank, top, tüfek gibi konvansiyonel silahlarla karşılık vermek durumunda kalacak olmasıydı. Esnek karşılık stratejisinde bir kanat ülkesi olarak tanımlanan Türkiye’nin böyle bir çatışma durumunda büyük bir yıkıma sahne olması riski yüksekti.
Turgut Özal’ın Yunanistan’la kurmaya çalıştığı ilişkilerin iyileştirilmesi çabası neden sonuçsuz kalmıştır?
1974 Kıbrıs harekâtından sonra “Türk Tehdidi” tezini öne çıkaran Yunanistan’a karşı Türkiye de Yunanistan’ın Avrupa Toplulukları’na (AT) tam üye olması ve NATO’nun askeri kanadına yeniden dönmesinin yarattığı sorunlarla meşgul oldu. Özal başbakan olduktan sonra, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi yoluyla sorunların çözüleceğine ilişkin dış politika yöntemini Yunanistan’la ilişkilerde de uygulamaya çalıştı. Bu yöntem, Türkiye’de sivil ve askeri bürokrasiden tepki görmüş ve Yunanistan nezdinde de bir karşılığı olmamıştır. Bunun en önemli nedeni, Yunanistan’da 1981’de iktidara gelen Andreas Papandreu’nun liderliğindeki Panhelenik Sosyalist Hareket (PASOK) adlı partinin uzlaşmaz ve radikal bir tutum sergileyen ve milliyetçi çizgisiydi. Halk desteğinide yanına alan Papandreu, Yunanistan’ın NATO ve AT içindeki varlığını bir koz olarak kullanarak Türkiye ile ilişkilerde de gerginlik yaratacak uygulamalardan geri kalmadı.
Yunanistan ve Türkiye arasındaki gerginliği tırmandıran olaylar nelerdir?
Türkiye-Yunanistan ikili ilişkilerindeki başlıca sorunlardan biri olan Ege Denizi’ndeki egemenlik alanları konusundaki ihtilaf, iki ülkenin NATO içinde karşı karşıya gelmesine de yol açıyordu. Bunun somut örneklerinden birisi Yunanistan’ın, uluslararası hukuka göre silahsızlandırılmış olması gereken Limni adasını, NATO tatbikatlarına tahsis etmek suretiyle bu statüyü değiştirme çabasıydı. Yunanistan’ın 12 mil ısrarı, Türkiye’nin böyle bir durumu casus belli (savaş nedeni) olarak tanımlayacağını vurgulaması, iki ülkenin askeri gemi ve uçakları arasında bu nedenle sık sık yakın temas sağlanmasına, egemenlik ihlali uyarılarının yapıldığı krizler yaşanmasına neden oluyordu.
İki ülke 1976’da ilişkilere ve görüşmelere zarar verecek eylemlerde bulunmaktan kaçındıkları Bern Bildirisi’ni yayınlamışlardı. PASOK’un iktidara gelişiyle birlikte Yunanistan, bu bildiri kapsamında başlayan görüşmelerden çekildiği gibi, 1987 Şubatında yaptığı bir duyuruyla Ege’deki Yunan karasuları dışında bulunan ve ihtilaflı bir alan olarak görülen kıta sahanlığında petrol araması yapacağını bildirdi. Özal’ın AT’ye tam üyelik başvurusuna hazırlandığı günlerde yaşanan bu olumsuzluk üzerine Türkiye de misilleme olarak petrol arama ve sondaj gemisi Sismik I’i Ege’de Türk karasularının dışına yolladı. İki ülkenin askeri gemilerinin karşı karşıya gelerek bir sıcak çatışmaya çok yaklaşmaları, başta ABD olmak üzere NATO üyelerinin kaygılanmasına yol açtı. Birtakım girişimler neticesinde taraflar gemilerini kendi karasularına çekmeyi kabul ettiler ve birkaç hafta süren gerginlik sona erdi.
Türkiye ve Yunanistan, tırmanan gerginliklerin ardından ikili ilişkileri iyileştirmek adına nasıl bir yol izlemişlerdir?
Gerginliğin sona ermesiyle iki tarafın ilişkileri toparlamak ve iyileştirmek üzere bir araya gelecekleri yeni bir süreç başladı. 1988 Ocak ayında İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’na katılan Özal ve Papandreu ikili görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmelerde 1987’dekine benzer bir krizin bir daha yaşanmaması için birtakım kararlar alınsada, fiiliyata geçmesi pek mümkün olmadı. Çünkü sorunların çözümü için gereken kapsamlı çaba sergilenmiyor, Özal ve Papandreu’nun iç siyasetteki akıbetleri farklılaşıyor ve diyalogu geliştirecek siyasal irade ortadan kayboluyordu.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) bağımsızlığını ilan ettiği süreçte neler yaşanmıştır?
1980’lere Kıbrıs, fiilen bölünmüş bir ada olarak ve iki toplum arasında BM arabuluculuğunda yapılan görüşmelerle başladı. Türk tarafının iki toplumlu ve iki bölgeli federal devlet önermesine karşılık, Rum tarafı iki bölgeli bir devlet fikrini kabul etmedi ve görüşmeler yine tıkandı. Yunanistan’da iktidara gelen Papandreu’nun yönlendirmesiyle 1983’te başkan seçilen Spiros Kipriyanu, toplumlararası görüşmeler yerine sorunu uluslararasılaştırmaya başladı. Bu politikanın sonucunda BM Genel Kurulu’nda 13 Mayıs 1983’te alınan kararda adadan “tüm işgal güçlerinin çekilmesi” ve Kıbrıslı Rum mültecilerin evlerine dönmeleri gibi esaslar kabul edildi. Bu karar Kıbrıslı Türklerde büyük bir tepkiye yol açtı ve Kıbrıs Türk Federe Devleti Parlamentosu, 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) bağımsızlığını ilan etti.
1988’de Kıbrıs Rum Yönetimi’nde cumhurbaşkanı seçilen Vasiliu’nun Kipriyanu’ya göre müzakereye açık ve uzlaşmaya yakın tutumu, Kıbrıs konusuna yaklaşımıyla dışişleri ve ordu ile zaman zaman farklılıklar ve gerilimler yaşayan Özal’la bir orta yol bulabilecekleri izlenimi yarattı. Fakat Vasiliu’nun getirdiği çeşitli öneriler Denktaş tarafından samimi bulunmadığı için çözüm yönünde herhangi bir adım atılamadı.
1980’lerde Türkiye’nin Orta Doğu politikası hangi etkenlerle ve hedeflerle belirlenmiştir?
Türkiye bu dönemde Orta Doğu ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmaya büyük önem verdi.
1960’lardan beri süregelen anlayışın bir devamı olan bu politika kapsamında, bir yandan sorunlara taraf olmama ve Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler kurma anlayışını sürdürürken, diğer taraftan , ABD ile 12 Eylül’den sonra değişen ilişkileri gözeten bir yaklaşımla, ABD’nin bölge politikasını destekleyen bir tutumu da söz konusuydu. Bu bağlamda, Türkiye’nin Orta Doğu’ya ilişkin dış politikasını belirleyen esas motivasyonun ekonomik çıkarlar olduğu söylenebilir.
İlk olarak, Orta Doğu ülkelerinin Türkiye’nin ihracatındaki payları yükseldi. Özellikle petrol fiyatlarının yüksek seyrettiği 1980’lerin ilk yarısında Türkiye’nin bölgeye yönelik ihracatı en yüksek düzeyine çıktı. İkincisi, bu dönemde Türk müteahhitlik firmaları Arap ülkelerinde çok sayıda proje gerçekleştirdi. Özellikle Libya ve Suudi Arabistan’da yoğunlaşan inşaat işleri Türk firmalarına hem milyonlarca dolar döviz kazandırdı hem de bu projelerde on binlerce Türk işçi ve mühendis görev aldı. Son olarak ise Özal hükümetleri döneminde yabancı sermayenin ülkeye girişini özendirmek için alınan kararların bir sonucu olarak özellikle Körfez ülkeleri olarak bilinen ülkelerden (örn. Suudi Arabistan, Kuveyt vb.) Türkiye’ye önemli bir sermaye girişi oldu ve çeşitli Arap finans kuruluşları faaliyete geçti.
Türkiye’nin Suriye ve Irak’la su kaynakları konusunda yaşadığı sorun neydi?
Su kaynakları bakımından son derece fakir olan bölgenin en önemli kaynakları olan Fırat ve Dicle nehirleri Türkiye’den doğmakta olup, Suriye ve Irak’ı geçerek Basra Körfezi’ne dökülür. Nehirlerin kullanımıyla ilgili olarak bu iki ülke ile yaşanılan sorun, 1960’lardan itibaren Türkiye’nin bu nehirler üzerine inşa ettiği barajlar nedeniyle su kullanımının artmasından kaynaklandı. 1960’larda Keban ve 1970’lerde Karakaya barajlarının yapımına başlanması, üç ülke arasındaki ihtilafın artmasına yol açmıştı. 1980’lerin başında ise Türkiye’de Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) adıyla kapsamlı bir proje başlatıldı. Proje üzerine daha da endişelenen Irak ve Suriye’nin itirazları, kendilerine kalacak su miktarında azalma olacağı ve bu suyun büyük oranda tarımsal alanların sulanmasında kullanılmış olacağı için belli bir kirlenmenin ortaya çıkabileceği düşüncesine dayanıyordu. İran savaşı yüzünden Türkiye ile ilişkisini bozmak istemeyen Irak, su konusunda uzlaşmaz bir tutuma yönelmedi fakat Suriye, bu konuda Türkiye’ye baskı yapabilmek için PKK’ya destek verdi. Terör eylemlerinin artması üzerine Özal, resmi bir ziyaret için gittiği Suriye’de Hafız Esad ile görüştü ve Türkiye 17 Temmuz 1987’de iki ülke arasında imzalanan Ekonomik İşbirliği Protokolü’nde Fırat nehrinden Suriye’ye yıllık ortalama olarak 500 m3/ sn su bırakmayı taahhüt etsede sorun çözülemedi.
İran-Irak savaşının Türkiye’ye ekonomik ve siyasi açıdan etkileri nelerdir?
Irak ile İran arasında 22 Eylül 1980’de patlak veren savaşın ilk gününden itibaren tarafsızlık siyaseti izleyen Türkiye, hatırı sayılır bir ekonomik faaliyet ve ticari alışveriş imkanına sahip oldu. Örneğin İran ile petrol karşılığı Türkiye’den mal ithalatı öngören ticaret anlaşmalarıyla beraber Türk-İran ticaret hacmi arttı. Ekonomik ve ticari ilişkilerdeki artış, Türkiye-İran-Pakistan arasında daha önceden kurulan fakat verim alınamayan Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği (RCD) örgütünün 1985’te Ekonomik İşbirliği Örgütü (Economic Cooperation Organisation) adlı bir yapıya dönüştürülmesine imkan sağladı. Savaş sırasında Irak’la olan ticari ve ekonomik ilişkiler de gelişti. Suriye ile yaşadığı sorunlar ve savaşın topraklarına taşması sebebiyle zor duruma düşen Irak’ın petrolünü dış pazarlara ulaştırmasında ki tek yol, Türkiye’den geçen Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı haline geldi. Siyasi açıdan en önemli konu, Kürt sorunu kapsamında ortaya çıkan sonuçlardı. Bağdat yönetimiyle görüşmelerde talepkar davranan Türkiye’ye ekonomik anlamda bağımlı hale gelen Saddam yönetiminde ki Irak, kuzeyindeki Kürt gruplar nedeniyle rahatsızdı ve aynı rahatsızlığı paylaşan Türkiye ile işbirliğine açıktı. İşte bu ortak tehdit algısı neticesinde, Türkiye’ye “sıcak takip hakkı” veren ve askeri operasyonlar bakımından önemli bir işlev gören iki ayrı anlaşma (1983 tarihli Sınır Güvenliği ve İşbirliği Anlaşması ile 1984 tarihli Güvenlik Protokolü) gerçekleştirildi.
1980’lerde PKK’nın güçlenmesini sağlayan faktörler nelerdir?
1970’lerin sonunda Abdullah Öcalan tarafından kurulan ve Türkiye’de tutunamayan PKK sorunu 1980’lerin başından itibaren askeri boyutuyla ön plana çıkmaya başladı. Savaş sırasında İran’ın, Irak’ın kuzeyindeki Kürt gruplara verdiği destek ve su meselesi konusunda Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere örgüte yardım eden Suriye sayesinde Bekaa Vadisi’nde ve Irak’ın kuzeyinde konuşlanarak güç toplayan PKK’nın Türkiye’de giriştiği terör eylemleri ciddi bir tehdit unsuru haline geldi. Bu dönemde Irak sınırının ötesine askeri operasyonlar yapmayı planlayan Türkiye, Irak ve Suriye ile ayrı ayrı güvenlik protokolleri imzaladı. Pratikte PKK’ya verdiği destek bitmediyse de Suriye ile yapılan anlaşma kısa vadede Türkiye açısından bir rahatlama sağladı.
İran-Irak Savaşı’nın bitmesiyle birlikte Saddam Hüseyin, savaş sırasında Bağdat yönetimine direnen ve Kuzey Irak’ta bulunan Kürt gruplara yönelik askeri bir operasyon başlattı. Kimyasal silah da kullanılan ve çok sayıda Iraklı Kürt’ün öldürüldüğü bu operasyonlar sonucunda Ağustos ayında on binlerce kişi Türkiye sınırına dayandı. İlk başta bu grupların geçişine izin vermeyen Türkiye daha sonra Batı ile ilişkilerde öne çıkan insan hakları sorunu bağlamında ilerleme sağlamak ve Nisan 1987’de yapılan AT’ye tam üyelik başvurusuna Avrupa kamuoyundan da destek bulabilmek için sınırı açtı. Türkiye aldığı bu önemli inisiyatif sonucunda beklediğini bulamamış ve sıcak takip hakkını kullanmasına izin verilmeyen Irak’la ilişkilerini de bozmuştu. Böylece Kuzey Irak yeniden bir sorun alanı haline geldi ve 1990’larda dünyada da bilinirliği artan Kürt sorunu daha da derinleşti.
Türkiye’nin 1980’de İsrail’e karşı sert bir tutum almasının sebepleri nelerdir?
İsrail, 1979’da Mısır’la yaptığı barış antlaşmasının da verdiği güvenle, 1967 Savaşı’nda işgal ettiği topraklarla ilgili bazı ciddi kararları uygulamaya soktu. 1980’de Doğu Kudüs’ü ve 1981’de Golan Tepeleri’ni ilhak etti, başkentini de Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı. Arap-İsrail sorunu çerçevesinde 1960’lardan beri izlediği tutumu sürdüren Türkiye İsrail’e sert tepki vererek önce Temmuz 1980’de Kudüs’teki başkonsolosluğunu kapattı, ardından da Aralık 1980’de Tel Aviv’deki maslahatgüzarlığını ikinci kâtip düzeyine indirdi. Böylece Türkiye, 12 Eylül’den sonra ABD ile yakınlaşma çabalarına rağmen, bu ülkenin Orta Doğu’daki en önemli müttefiki konumundaki İsrail’e karşı sert bir tavır aldı. Ayrıca bu tutum, Arap ülkeleriyle ilişkileri geliştirmeye verilen önemi gösteriyordu.
15 Kasım 1988’de ilan edilen Filistin Devleti Türkiye tarafından aynı gün tanındı. Bu hızlı tanıma, hem Türkiye’nin Arap yanlısı politikasının bir parçasıydı hem de bağımsızlık ilanı sırasında FKÖ lideri Arafat’ın İsrail’in varlığını tanıyan ve terörizme karşı olduğunu bildiren ılımlı tutumunun sonucuydu.
12 Eylül’ün ardından kurulan Ulusu Hükümeti AT ile ilişkiler konusunda nasıl bir tutum sergilemiştir?
Darbeyle ilgili olarak Batı’nın desteğini alma isteyen hükümet Avrupa Topluluklarıyla ilişkilere olumlu bakıyor, ekonomik ortaklıkların sürdürülmesini istiyordu. 1981 itibarıyla üyelik elde etmiş olan Yunanistan’ın yol açtığı huzursuzluk da bir başka önemli nedendi. AT’ye üye olmuş bir Yunanistan benzer ekonomik profile sahip olması nedeniyle hem ekonomik hem siyasal açıdan yeni sorunlar yaratacak ve Türkiye’nin üyelik sürecinde yeni engellerle karşılaşmasına yol açacaktı. Hükümetler düzeyinde, bazı üyeler 12 Eylül ve devamındaki uygulamalara karşı olumsuz bir tavır almışken bazı üyeler Türkiye’de demokratik düzenin yeniden sağlandığı görüşündeydi. AT Bakanlar Konseyi, dolaylı biçimde 12 Eylül konusunda olumlu bir tutum sergilesede, Türkiye’den özellikle siyasi nedenlerle Avrupa’ya kaçışların da arttığı bu dönemde, AT üyelerinin çoğunluğu Ekim 1980’den itibaren Türk vatandaşlarına vize uygulamaya başladılar. Avrupa Parlamentosu ile üye ülkelerin kamuoyları ise hükümetlerden farklı olarak Türkiye’deki insan hakları ihlallerine karşı ciddi tepki gösterdiler. Artan insan hakları ihlalleri nedeniyle, 10 Nisan 1981 tarihli toplantıda Sosyalist grubun savunduğu “iki ay içinde demokrasiye geçilmezse Türkiye ile ilişkilerin askıya alınmasını” öngören rapor kabul edildi. Türkiye’den gelen çeşitli anti-demokratik uygulamaların haberleri arttıkça AT’nin diğer organları da tutumlarını değiştirmeye başladılar. Haziran 1981 tarihli 4. Mali Protokol kapsamında verilmesi gereken kredi, Yunanistan’ın da girişimleriyle durduruldu. Türkiye bakımından çok önem taşıyan tekstil mamullerine ilişkin olarak AT tarafından yeni sınırlamalar ve kotalar getirildi.
Türkiye-AT ilişkileri Özal döneminde nasıl şekillenmiştir?
Başbakanlığı döneminde bu konuda önemli adımlar atan Özal için tam üyelik, hem dışa açılmak isteyen Türk ekonomisinin sağlıklı gelişimi hem 1980’den beri durma noktasına gelen Türkiye-AT ilişkilerinin iyileştirilmesi hem de Yunanistan’ın negatif etkisinin en aza indirilebilmesi için gerekliydi. Özal’ın ilk hamlesi 1987’nin başlarında Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na Türk vatandaşlarının bireysel başvuruda bulunabilmesi uygulaması oldu. Daha sonra, Federal Almanya’nın şiddetle karşı çıktığı serbest dolaşım uygulaması konusundaki ısrar bırakıldı ve önemli yatırım projeleri için AT ülkelerinin şirketleriyle işbirliği yapıldı. Türkiye’nin gerek SSCB karşısında gerekse İran kaynaklı radikal İslam karşısında desteklenmesi gereken bir dost ülke olduğu tezi işlendi. Bu adımlar sonrasında, AT ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanı Ali Bozer 14 Nisan 1987 tarihinde, Türkiye’nin her üç topluluğa da (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu) tam üyelik başvurusunu içeren mektubu AT Konseyi Dönem Başkanı Belçika Dışişleri Bakanı Leo Tindemans’a sundu. Başvuru ilk etapta Yunanistan ve Federal Almanya başta olmak üzere çoğu AT üyesi tarafından olumsuz karşılanmış olsa da Özal’ın Almanya Başbakanı Helmut Kohl nezdindeki girişimleriyle bu ülkenin tutumu biraz yumuşadı ve Tindemans’ın da desteğiyle Komisyonun değerlendirme süreci başladı. 1987-1988 döneminde Türkiye, Yunanistan da dahil olmak üzere AT üyeleriyle ikili temaslar kurdu. Başvuruya ilişkin olarak AT Komisyonu’nun hazırladığı rapor 1989 sonunda duyurulacaktır.
1980’lerde Türkiye’nin SSCB ve Doğu Bloku ülkeleriyle ilişkileri hangi çerçevede değişimlere uğramıştır?
Yumuşama sürecinin sona ererek iki blok arasındaki ilişkilerin yeniden gerginleşmesi Türkiye’nin Moskova karşısındaki pozisyonunu da olumsuz etkiledi. Türkiye’nin 1980’de ABD ile SEİA’yı imzalaması, Sovyet müdahalesi sonrasında Afganistan’dan kaçan binlerce Kırgız sığınmacıyı kabul etmesi, Türkiye’deki 12 Eylül darbesi ve SSCB’nin sol örgütleri desteklediği iddiası, SSCB’nin NATO’yu tehdit edecek şekilde Avrupa’daki nükleer ve konvansiyonel gücünü geliştirmesi, Suriye’de de askeri varlığını artırması ikili ilişkilerin gerilmesine yol açtı. Diğer yandan, ABD’nin SSCB’nin Afganistan nedeniyle boykot edilmesi çağrısına karşın ekonomik ilişkiler sürdürüldü ve hatta kapsamı genişletildi (Örneğin 18 Eylül 1984’te imzalanan Doğal Gaz Anlaşması) Ekonomik ilişkiler sayesinde 1980’lerin ilk yarısındaki kriz dönemi atlatıldı ve Gorbaçov’un iktidara gelişiyle değişen Sovyet dış politikası Batı ile işbirliğine açık bir tutum benimsedi ki bu Türkiye-SSCB ilişkilerini de olumlu etkiledi. Mart 1988’de Karadeniz FIR hattı belirlendi, Temmuz 1988’de Sarp sınır kapısının açılması kararlaştırıldı ve Eylül 1988’de, 1987 tarihli INF Anlaşması uyarınca Türkiye’nin menzili içinde bulunduğu Sovyet füzeleri kaldırıldı. Böylece Türkiye ile SSCB, 1980’lerin sonu itibarıyla son derece olumlu ilişkilere sahip iki komşu ülke konumundaydı.
1980’lerde Türkiye’nin Bulgaristan ile sorun yaşamasının sebebi nedir?
Türkiye, 1960’larda başlattığı çok yönlü ve çok boyutlu diplomasi anlayışı çerçevesinde Balkanlardaki sosyalist ülkelerle olan ilişkilerini de geliştirmeye çalışmış, 1970’lerin sonlarında Başbakan Bülent Ecevit döneminde bu tutum devam etmiştir. Bu olumlu durum 1980’lerde diğer ülkelerle ilişkiler bakımından devam ederken Todor Jivkov yönetimindeki Bulgaristan, 1984 sonlarından itibaren ülkedeki Türklere yönelik olarak Yeniden Doğuş Süreci adı altında, zorla isim değiştirme ve hatta Türkçeyi ve Türk kültürünü silme amacıyla bir asimilasyon kampanyası başlattı. Bulgaristan’la diyalog kurmaya çalışan, göç edecekleri kabul edeceğini duyuran fakat sonuç alamayan Türkiye, sorunu uluslararası platformlara taşıyarak destek bulmaya çalıştı. Gerek Batı gerekse İslam ülkeleri Türkiye’yi desteklerken Yunanistan örtük bir biçimde destek verdiği Bulgaristan’la 1986’da, Dostluk, İyi Komşuluk ve İşbirliği Deklarasyonu imzaladı. Bulgaristan’ın azınlık konularında Yunanistan’la işbirliği yapmamasını sağlamak ve Türkiye’nin batıyla olan bağlantısını açık tutmak isteyen Türkiye açısından bu gelişme kaygı vericiydi. 1989 yazına gelindiğinde ise Jivkov göç alternatifini benimsemiş ve sayıları 300 bini bulan Bulgar vatandaşı Türk, Türkiye’ye göç etmişti.