1970’li yıllar genellikle bir kriz on yılı olarak bilinir. Bu döneme sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da ve tüm dünyada ekonomik ve siyasal krizler damga vurmuştur. Soğuk Savaş içinde çok önemli bir aşamayı temsil eden 1975 Helsinki Nihai Senedi’nin yol açtığı ve kısa süren iyimser hava bir kenara bırakılırsa, dünyayı sarsan petrol krizleri ve büyük ölçüde buna bağlı olarak ortaya çıkan ve ABD’nin yaşadığı güçlüklere de bağlı olarak döneme damgasını vuran ekonomik kriz ile birçok ülkede artan siyasal şiddet ve terör, 1970’ler denince öne çıkan olaylardır. Öte yandan, bu dönemi, esas olarak bir sonraki on yılda etkileri görülecek sancılı bir dönüşüm süreci olarak değerlendirmek de mümkündür.
Türk Dış Politikası I — Ünite 7 Soru-Cevap
Türk Dış Politikası I (ULI403U) soru-cevapları.
1970’li yılların dünyasının genel atmosferi nasıl değerlendirilebilir?
1970’lerde dünya ekonomisinde yapısal bir sarsıntı yaratan gelişme nedir?
Bretton-Woods Sistemi olarak bilinen ve doların üstünlüğüne dayanan sabit kur sisteminin sona ermesidir. 1970’lerle birlikte, ABD’de özellikle Vietnam Savaşı’nın finansmanı için basılan dolarlar, Japonya ve Avrupa ekonomilerinin 1945’ten sonraki yükselişi gibi nedenler, ABD ekonomisini ve doların konumunu sarsmaya başlayınca ülkeler merkez bankalarındaki dolar rezervlerini altına çevirme eğilimi göstermeye başladı. Bu durum üzerine ilk olarak ABD Başkanı Nixon 15 Ağustos 1971’de doların altına konvertibilitesini durdurdu. Ardından Aralık 1971’de ve Şubat 1973’te dolar devalüe edildi ve Mart 1973’ten itibaren de dalgalı kur dönemi başladı. Böylece “Altın Yıllar” olarak adlandırılan, sabit kura dayalı istikrar dönemi sona erdi.
1970’lerde yaşanılan petrol krizinin yapısal ve konjonktürel sebepleri nelerdir?
Yapısal neden, petrol üreticisi ülkelerin 1970’lerin başından itibaren, petrolün varil fiyatını artırmaya yönelik taleplerinin bulunmasıydı. Petrol şirketleri karşısında giderek güçlenen devletler 1960’ta OPEC’i (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) kurmuştu ve petrolden elde ettikleri geliri artırmaya çalışıyorlardı. 8 Ekim 1973’te şirketlerle OPEC arasındaki toplantı başlamadan önce, Arap-İsrail savaşının (Yom Kippur Savaşı) patlak vermesi de konjonktürel nedeni sağladı. Bu haber üzerine 1968’de kurulan OAPEC (Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Örgütü) üyesi devletler 17 Ekim’den itibaren bazı kararlar aldılar. Buna göre petrol bir siyasi araç ya da silah olarak kullanılmaya çalışıldı. İsrail’e yardım ettiği kabul edilen ülkelere karşı bir petrol ambargosu başlatıldı ve 1967’de işgal ettiği topraklardan çıkana kadar petrol üretimlerini her ay % 5 kısma kararı aldılar. Gerek üretim kısıtı gerekse yapılan zamlar nedeniyle, 1973 yılının son üç ayında petrolün varil fiyatı 3 dolardan yaklaşık 12 dolara tırmandı. Petrol fiyatındaki bu ani yükseliş, petrol ithal etmek zorunda olan tüm ülkeleri ama özellikle de azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini çok kötü etkiledi. Dahası, 1979’daki İran İslam Devrimi sürecinde İran’daki üretimin düşmesiyle ikinci bir petrol şoku yaşandı ve bu kez de petrol fiyatları iki kattan fazla arttı.
Helsinki Nihai Senedi hangi tarihte ve hangi hedeflerle imzalanmıştır?
Hukuki bağlayıcılığa sahip bir antlaşma niteliği taşımayıp bir siyasal niyet bildirisi sayılan belge, ağırlıklı olarak Doğu ve Batı Blokundan olan 35 ülkenin devlet ve hükümet başkanları tarafından 1 Ağustos 1975’te imzalandı. 1969’da Finlandiya’nın önerisiyle gündeme gelen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK)’nın ilk aşaması 1972’de başladı. Konferansta Batı Bloku ülkelerinin temel hedefi, kıtada gerginliğin azaltılması ve insan hakları da dahil olmak üzere işbirliği alanlarının genişletilmesi iken Sovyetler Birliği’nin amacı ise Orta ve Doğu Avrupa’daki fiili hakimiyetinin tanınmasıydı. AGİK’in dayandığı temel ilkeler ile başlıca faaliyet alanlarının her biri “sepet” adı verilen üç ayrı kısımda ortaya koyuldu. Bunlardan en önemlisi olan Birinci Sepette, egemenlik haklarına saygı, kuvvet kullanmaktan ya da kullanma tehdidinden kaçınma, sınırların ihlal edilmezliği, devletlerin toprak bütünlüğünün korunması, anlaşmazlıkların barışçıl çözümü, içişlerine karışmama, insan hakları ve temel özgürlüklere saygı, halklar için eşit haklar ve kendi kaderini belirleme hakkı gibi çok önemli ilkelere yer verildi. Yine, kabul edilen çeşitli güven artırıcı önlemlerle, barış ortamına katkı yapılması hedeflendi.
Yumuşama sürecinin zirvesi olarak kabul edilen AGİK’in yarattığı barış ortamı neden bozuldu?
Avrupa devletlerinde önemli bir rahatlama yaratan AGİK mekanizması 1975’ten sonraki kısa süre içinde bloklar arasında yeniden tırmanan gerginlikten olumsuz etkilendi. Nihai senet ile sağlamlaştırılacağı umulan barış ortamı Sovyetler Birliği’nin 1979 sonundan itibaren Afganistan’ı işgal etmeye girişmesiyle akamete uğradı ve uluslararası alanda tansiyon yeniden yükseldi.
1971 muhtırasının gerekçesi neydi?
12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ile kara, hava ve deniz kuvvetleri komutanlarının Süleyman Demirel başkanlığındaki Adalet Partisi hükümetine verdiği muhtırada, parlamento ve hükümet, ülkenin anarşi ve ekonomik krizle sarsılan durumu nedeniyle suçlanmakta, gerekli reformların yapılması istenmekte, bu yapılmadığı takdirde de ordunun yönetimi devralacağı belirtilmekteydi. Bu ültimatom karşısında Demirel hemen istifa ederken eski CHP milletvekili Nihat Erim’e yeni kabineyi kurma görevi verildi. Esasen 1960’ların sonundan itibaren ülkede şiddet ve terör eylemleri yaygınlaşmıştı. ABD ve emperyalizm karşıtlığı üzerinden örgütlenen çeşitli sol gruplar giderek güçlenirken işçi sınıfı da sendikalar aracılığıyla önemli eylemler düzenliyordu. Mart ayında dört Amerikalı askerin kaçırılması, 9 Mart’ta ordu içinde darbe yapmaya hazırlanan sol bir cuntanın deşifre edilmesi gibi olaylar da muhtıraya zemin hazırlamıştı.
Nihat Erim döneminin başlıca gelişmeleri nelerdir?
Muhtıradan sonra ordunun desteğiyle bir teknokrat hükümeti kuran Erim, birçok ilde sıkıyönetim ilan etti. Ordunun siyasetteki rolünü artıran, yürütme organını yasama karşısında güçlendiren, yargının idare üzerindeki denetimini azaltan anayasa değişiklikleriyle beraber hak ve özgürlükler alanında da 1961 Anayasasına göre önemli kısıtlamalar getiren Erim kabinesinin icraatları, sıkıyönetim uygulamalarıyla birleşince, askeri baskının sürdüğü bir dönem yaşandı.
AP ve CHP’nin Fahri Korutürk’ü desteklemelerinin siyasi önemi nedir?
1970’li yıllarda siyaset esas olarak AP ve CHP arasındaki mücadele şeklinde seyretti. İki partinin 1973’te yeni cumhurbaşkanının seçiminde 12 Mart Muhtırası’nı vermiş olan eski genelkurmay başkanını değil de Fahri Korutürk’ü desteklemeleri sivil siyasetin ordu karşısında önemli bir kazanım elde etmesini sağladı.
1970’ler Türkiye’sinde yaşanan ekonomik krizin sebepleri nelerdir?
Özel sektörü öne çıkaran bir yaklaşımın benimsendiği Üçüncü Kalkınma Planı (1972-76) döneminde sosyal hedefler arka plana kaydırılmıştı. Bu yıllarda imalat sanayinin yüksek gümrüklerle korunarak iç pazara yönelik üretim yapmasıyla ihracat çok düşük kaldı. Yerli üretim için gerekli temel girdilerin ve enerjinin ithalatında kullanılacak dövizin temini, özellikle 1970’lerin ortalarından sonra büyük bir sorun haline geldi. 1970-75 arasındaki dönemde Türkiye, artan işçi dövizleri, dış krediler nedeniyle bu konuda önemli bir sorun yaşamasa da 1973 sonlarında patlak veren petrol şoku ile enerji fiyatlarının artması ve Kıbrıs Barış Harekâtı akabinde gündeme gelen ABD ambargosu bu gidişi değiştirdi. 1975-77 arasında arka arkaya yapılan kısmi devalüasyonlar da fayda etmedi ve 1975’ten itibaren alınan kısa vadeli borçların sıkıştırdığı koşullarda ülke, Süleyman Demirel’in deyimiyle “70 sente muhtaç” hale geldi.
Nihat Erim döneminde ABD ile ilişkiler alanında hangi gelişmeler yaşanmıştır?
Johnson Mektubu’ndan sonra kendi ulusal çıkarlarına öncelik veren Türkiye’nin en önemli müttefiki olarak gördüğü ABD ile olan ilişkileri değişmeye başladı. Bunun tek istisnası olan Erim Hükümeti’nin ABD’nin memnun olacağı bazı kararlar alması, 12 Mart Muhtırası’nın arkasında ABD’nin olduğunun iddia edilmesine yol açtı. Muhtıranın ardından, dönemin gündemdeki en önemli konusu olan afyon sorununda geri adım atan Türkiye, 1973 seçimlerinden itibaren ABD’nin göstereceği tepkileri göze alarak kendi politikalarını yürürlüğe koymuştur.
1970’lerde Türk dış politikasının dayandığı esaslar nelerdir?
Türk dış politikası, 1964 Johnson Mektubu ardından başlayan çok yönlülük sürecinin bir devamı olarak görülebilir. Kendi ulusal çıkarlarını temel alan bir tutum takınan Türkiye, ABD’nin yaptırım tehdidine bile direnerek başta Kıbrıs konusu olmak üzere uygun gördüğü şekilde hareket etti. Sovyetler Birliği ile ilişkilerini geliştirdi. Üçüncü Dünya ülkelerine yönelik açılım sürdürüldü, hatta bu ülkelere yönelik mütevazı bir yardım programı bile devreye sokuldu. Bu özerk dış politika anlayışının somut bir sonucu, Türkiye’nin askeri ihtiyaçları için kaynak çeşitliliğinin yaratılarak tek bir kaynağa (ABD) bağımlılığın engellenmesi, Türkiye’nin çevresindeki ülkelerle kurulacak iyi ilişkiler yoluyla ulusal güvenliğin desteklenmesi ve asıl tehdidin Yunanistan olarak tanımlanması esaslarına dayanan “Ulusal Savunma ve Dış Politika” doktriniydi. Söz konusu doktrini 1978’de tekrar iktidara gelen Ecevit önermişti.
Türkiye’de afyonun yasaklanmasına götüren süreçte neler yaşanmıştır?
Vietnam Savaşı’nın da etkisiyle, uyuşturucu madde kullanımının arttığı ABD’de 1968 yılında başkan seçilen Nixon, uyuşturucunun ABD’ye girişini engellemek kadar, bu maddenin üretildiği ülkelere de yoğunlaştı. İlaç sanayiinin en önemli maddelerinden biri olan afyonu uluslararası anlaşmalara dayanarak üreten yaklaşık on ülkeden biri olan Türkiye, Nixon yönetimi tarafından, ABD’deki uyuşturucunun en büyük kaynağı olarak kabul edilerek baskı görmeye başladı. 1970’ten itibaren artan baskı üzerine Demirel hükümeti, 1969’da savuşturabildiği ABD taleplerine bu kez kısmen de olsa olumlu yanıt vermek durumunda kaldı. 30 Haziran 1970 tarihli bir kararname ile afyon üretimi tamamen yasaklanmamakla birlikte sınırlandı. Bu gerginlikler sürerken Türkiye’de 12 Mart Muhtırası neticesinde iktidar değişti. Yeni kurulan Nihat Erim kabinesi 29 Haziran 1971’de Türkiye’de haşhaş ekimini tamamen yasakladı. ABD yönetimi, böyle bir karardan etkilenecek üreticilere 30 milyon dolar verme vaadinde bulunsa da yardımların sadece üçte biri verildi ve bu da haşhaş üretimiyle geçinen on binlerce köylüyü mağdur etti.
Nixon yönetiminin afyon konusunda özellikle Türkiye üzerinde yoğunlaşmasının sebepleri nelerdir?
ABD halkına bu konuyla ilgilendiğini göstererek yeniden seçilmek üzere destek sağlamak, Türkiye’nin ABD’ye olan ekonomik ve askeri bağımlılığı nedeniyle daha kolay ikna edilebileceğinin düşünülmesi ve ABD’ye giren uyuşturucunun asıl kaynağı olan Güneydoğu Asya’daki (Burma-Tayland-Laos arasındaki “Altın üçgen” olarak adlandırılan bölge) üretimin, genellikle anti-komünist gerilla gruplarınca yapılarak buradaki silahlı mücadelelerin CIA’nın da bilgisi ve desteğiyle finanse edilmesiydi.
Haşhaş ekimine ilişkin yasak ne zaman kaldırıldı?
1973 milletvekili seçimleri öncesi, MHP dışındaki tüm partiler iktidar olmaları halinde afyon üretimine dair bu yasağı kaldıracaklarını vaat etmişlerdi. Seçimden birinci parti olarak çıkan CHP, Erbakan’ın başkanı olduğu Milli Selamet Partisi ile Şubat 1974’te koalisyon hükümeti kurdu ve yeni hükümet 1 Temmuz 1974 tarihli bir kararname ile haşhaş ekimine ilişkin yasağı kaldırdı.
ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu kararı nasıl alınmıştır?
Kıbrıs Barış Harekâtı, ABD içindeki Rum lobisini harekete geçirdi ve ABD yönetimine Türkiye’ye yaptırım uygulanması için baskı yapılmaya başlandı. 1974 Kasım ayında yapılacak Kongre seçimleri, ABD siyasetini bu talepler karşısında duyarlı hale getiriyordu. ABD’li Kongre üyeleri, Türkiye’nin yaptığı ikinci harekatın tamamen hukuksuz olduğunu, Amerikan silahlarını kullanarak anlaşmaları ihlal ettiğini ve adadaki Türk işgaline son vermek için Türkiye’ye mutlaka silah ambargosu uygulanması gerektiğini iddia ediyorlardı. Nixon’ın istifasıyla başkan olan Gerald Ford ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ise Kongre’nin bu keskin tutumunu yumuşatmak istiyordu. Eylül ayından itibaren Kongre’de Türkiye’ye ambargo uygulanmasını talep eden bir dizi karar alındı. Kıbrıs harekâtı sırasında kullanılan silahların meşruiyeti konusunda Kongre Kütüphanesi tarafından başlatılan araştırmanın sonucunda Türkiye’nin anlaşmaları ihlalle suçlanmasının da etkili olduğu ambargo kararlarını Başkan Ford Aralık 1974’te yasalaştırdı. Bu kararın alınmasıyla, ABD’nin Türkiye’ye silah satışı 5 Şubat 1975’te durduruldu, 200 milyon dolarlık yardım da askıya alındı.
Silah ambargosu karşısında Türkiye nasıl bir tavır sergilemiştir?
Karar çıkmadan önceki günlerde siyasi istikrarsızlık nedeniyle hükümet istifa etmiş ve yerine güçlü bir hükümet henüz kurulmamış olsa da Türkiye, alınacak bir ambargo kararının yanlış olacağını dışişleri kanalıyla bildirdi ve şu gerekçeleri sundu: Kıbrıs’a yapılan müdahalenin antlaşmalara dayanıyor olması nedeniyle meşru bir nitelik arz etmesi; ABD ile Kıbrıs sorununun birbirinden ayrı konular olması; böyle bir kararın Rum tarafını cesaretlendireceği için müzakere imkanını olumsuz etkileyeceği; Sovyetler Birliği karşısında NATO’nun güneydoğu kanadının savunulması için Türkiye’nin askeri açıdan desteklenmesinin bir zorunluluk teşkil ediyor olması. Sonuç değişmeyip de karar yine de çıkınca Türkiye, 1969 tarihli OSİA’yı feshederek 26 Temmuz 1975’ten itibaren “İncirlik ortak savunma tesisinin münhasıran NATO görevi mahfuz kalmak kaydıyla” tüm ABD üslerinin faaliyetlerini durdurdu ve ambargonun kaldırıldığı 1978’e kadar da faaliyet göstermelerine izin vermedi. Bu kararla, ülkedeki ABD personelinin evvelce yararlandığı hizmetler de durduruldu.
1980 Tarihli Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşmasının (SEIA) başlıca maddeleri nelerdir?
1976 yılında reddedilen SEİA anlaşması, Ecevit Hükümeti’nin sona ermesiyle kurulan Demirel kabinesinin girişimleri sonucunda, 29 Mart 1980’de Ankara’da imzalandı. Türkiye ile ABD arasındaki en kapsamlı anlaşma olan SEİA’nın başlıca maddeleri şunlardır:
• Taraflar ekonomik ve askeri işbirliğini sürdüreceklerdir. • Yerli savunma sanayii geliştirilmesine ABD yardım edecektir. • Savunma işbirliğinin kapsamı NATO antlaşmasından doğan yükümlülükler ile sınırlı olacaktır. • Anlaşmanın 5 yıl geçerli olması ve taraflar feshetmezse bir yıllık süreler halinde uzaması • Anlaşma ile sağlanan savunma malzemeleri ve teknik bilgilerin üçüncü taraflara devri tedarikçi taraf olan ABD’nin mutabakatına tabi olacaktır. • NATO ittifakına ait teçhizat ve hizmetlerin geliştirilmesi ve artırılması amacıyla, Türkiye’ye bazı askeri malzemelerin üretimi konusunda sınai mülkiyet hakları sağlanması. • Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki toplam 12 üs ve tesiste ABD’ye faaliyet izni verilmesi. • Bu üsler ile üslerde görev yapacak personelle ilgili olarak Türkiye’nin egemenlik haklarını gözeten çeşitli düzenlemeler yapıldı. Bu kapsamda, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin olağanüstü durumlarda, ulusal varlığını korumak için uluslararası hukuka uygun olarak, gerekli gördüğü kısıtlayıcı önlemleri alabileceği kabul edildi.
1970’lerde Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkileri nasıldı?
Radikal solun yükseldiği ve terör eylemlerinin arttığı bir dönemde Sovyetler Birliği ile iyi ilişkilerin sürdürülmesi önemliydi. 1970’ler, Erim Hükümeti dönemi de dahil olmak üzere, Sovyetler Birliği ile ilişkilerin daha da ilerletildiği bir dönem oldu. Cumhurbaşkanı Sunay’ın daveti üzerine Sovyetler Birliği Yüce Sovyet Prezidyumu Başkanı Nikolai Podgorny 11-17 Nisan 1972’de Türkiye’ye resmi ziyarette bulunmuş, iki ülke arasında İyi Komşuluk İlkeleri Bildirisi imzalanmıştı. İlerleyen yıllarda ikili ilişkiler pekiştirilerek, Karadeniz’de Türk-Sovyet sınırını belirleyen bir Protokol (1973), Haziran 1978’de ise, Başbakan Ecevit’in Moskova ziyareti sırasında, İyi Komşuluk ve Dostça İşbirliği Belgesi imzalandı.
Siyasi alandaki gelişmelerin ekonomi alanında da getirisi oldu, ortak projelerle beraber artan ticaret hacminin yanı sıra sağlanan avantajlı kredilerle Türkiye 1978’de Sovyetler Birliği’nden en fazla yardım alan gelişmekte olan ülke konumuna geldi.
1970’lerde Türkiye-Yunanistan ikili ilişkiler alanında genel durum nasıldı?
1950’lerde bölgesel bir sorun haline gelen Türk-Yunan ilişkilerinde ABD’nin devreye girmesiyle kısa bir barış dönemi yaşandı. 1960’ların başından itibaren, hem bağımsız Kıbrıs devletinin cumhurbaşkanı Makarios’un eylemleri hem de Soğuk Savaş koşullarında ortaya çıkan değişikliklere bağlı olarak artan ihtilaf 1970’lerde daha da derinleşti ve sıcak çatışmanın eşiğine kadar gelindiği sorunlu bir dönem oldu. Kıbrıs Barış Harekatı, Ege Denizi’ne ilişkin egemenlik sorunlarıyla beraber ikili ilişkilerdeki sorunlar daha da karmaşıklaştı.
Makarios ile Yunanistan arasındaki gerginliğin sebepleri nelerdir?
Bağımsız bir politika izleyen Makarios’tan hoşnut olmayan Yunanistan, Makarios yönetimini yıpratmak ve düşürmek üzere, adada Yunan subaylardan oluşan Milli Muhafız Kuvvetleri’ni kullanıyor ve terör eylemleri yapan grupları destekliyordu. 1971’de adaya tekrar dönen Grivas, EOKA-B adlı örgütle enosis hedefiyle yeniden şiddet eylemleri yapmaya başladı. 1973’te yeniden cumhurbaşkanı seçilen Makarios (cumhurbaşkanı yardımcısı olarak da Rauf Denktaş seçilmişti) Nisan 1974’te EOKA-B’yi yasakladı. 2 Temmuz 1974’te de Yunan Hükümeti’ne bir mektup göndererek adadaki gerginlikten Yunanistan’ı sorumlu tuttuğunu ve subayların adadan çekilmesini istediği bir mektup yazdı. Bu mektup, Yunanistan’ın kesin biçimde harekete geçmesine yol açtı. 15 Temmuz 1974’te, Afrodit adı verilen plan dahilinde Milli Muhafız Kuvvetleri Kıbrıs’ta Makarios yönetimine karşı bir darbe gerçekleştirdi. Makarios’un öldüğü iddia edilen darbe sonrası EOKA üyesi Nicos Sampson’un cumhurbaşkanı olduğu “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti” ilan edildi. Darbeden kaçarak kurtulan Makarios, 19 Temmuz’da BM’yle temas kurarak darbenin adanın bağımsızlığını ve egemenliğini ihlal eden bir işgal olduğunu ve hem Rumları hem de Türkleri etkileyecek sonuçlar yaratacağını belirtti.
Türkiye’de Kıbrıs Barış Harekatını başlatma sürecinde neler yaşanmıştır?
Türkiye, Makarios’a yapılan darbeyi enosisin bir önadımı olarak gördü ve müdahale edilmesi gereken bir durum olarak değerlendirdi. Hükümetin genel tutumu da Kıbrıs konusundaki harekât kararında etkili oldu. CHP’yi daha solda ve ABD’ye daha mesafeli bir parti olarak konumlandıran genel başkan Bülent Ecevit’in Kıbrıs’ta federasyon tezini savunması kadar ABD’nin Türkiye ve bölge ile ilgili politikalarına yönelik muhalefeti de güçlüydü. Erbakan ise temelde Batı karşıtı bir söyleme sahipti. Bu iki partinin 26 Ocak’ta kurduğu koalisyon hükümeti, Garanti Antlaşması’nın bir tarafı ve bir garantör devlet olan İngiltere ile danışma mekanizmasını işletmek istedi. Londra’ya giden Ecevit, burada askeri müdahale yapılması gerektiğini dile getirdi. ABD’den ise beklenen tepkiler gelmiyordu. 20 Temmuz günü, 1964’teki yetkilendirmeye atıfla, TBMM’den adaya askeri müdahale yapma yetkisini alan Türk Hükümeti harekât için düğmeye bastı.
Kıbrıs’a düzenlenen Birinci ve İkinci Harekâtlar hangi tarihlerde başlamıştır?
Birinci Harekât: 20 Temmuz 1974 günü sabah 05.30’da Kıbrıs Barış Harekâtı olarak anılan Türkiye’nin askeri müdahalesi başladı. Saat 06.00’da radyodan yaptığı konuşmasında Ecevit, “Adaya savaş için değil barış için gidiyoruz; ama yalnız Türklerin değil Rumların da barışı için gidiyoruz” demiştir. Harekat, Yunanistan’ın ateşkesi kabul ettiği 22 Temmuz’a kadar sürmüştür.
İkinci Harekât: Dışişleri Bakanı Turan Güneş, Başbakan Ecevit ile önceden kararlaştırdıkları parolayı (Güneş’in kızına atfen, “Ayşe tatile çıksın” ifadesi) 12 Ağustos gecesi Ankara’ya bildirdi. Yaklaşık 2 saat sonra harekât başladı. 16 Ağustos’ta sona erdiğinde, Türk birlikleri hedeflenen bölgeyi ele geçirmişti.
İki harekât arasındaki farklar nelerdi?
Birinci Harekât askeri açıdan sorunlu ama siyasi ve hukuki açıdan güçlüydü ve tüm taraflar, bu harekatın, darbe sonrası adada anayasal düzeni yeniden tesis için yapılmış meşru bir hamle olduğunu kabul ediyordu. Ateşkesin ardından Türk, Yunan ve İngiliz dışişleri bakanlarının bir araya geldiği 25-30 Temmuz Cenevre Konferansı’nda kabul edilen 6 Maddelik protokol, Türkiye’nin neredeyse tüm taleplerinin karşılandığı diplomatik bir zaferdi ve harekatın 1960 antlaşmaları temelinde yapıldığı, dolayısıyla meşruiyeti tescil ediliyordu.
İkinci Harekât ise, askeri açıdan başarılı fakat siyasi ve hukuki açıdan eleştiriliyordu. Adanın ikiye bölünmesi önerisi 1960’ta kurulan statükoyu değiştirmek anlamına geliyordu ve Türkiye, 9 Ağustos’ta başlayan İkinci Cenevre Konferansı görüşmeleri resmen sonlanmadan bu operasyona girişmişti. Türkiye ise bu eleştiriyi, Cenevre Protokolü’nde, adada iki toplum ve iki özerk yönetim olduğunun kabul edildiği şeklinde yanıtlamaktaydı. Fakat kısa sürede Türkiye’ye yönelik baskılar arttı ve uluslararası alanda yalnız bırakıldı.
1974 sonrası Türkiye-Yunanistan arasındaki ilişkiler nasıl şekillendi?
1974’ten sonraki süreçte Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunun bir kısmını da Ege Denizi’ne ilişkin çeşitli ihtilaflar oluşturdu. Evvelce iki ülkenin de NATO üyesi ve dolayısıyla aynı tarafta olmasından dolayı sorun yaratmayan kimi durumlar ve uygulamalar bu tarihten sonra büyük bir problem haline geldi. Karasuları, Hava sahası, Kıta sahanlığı ve Adaların silahlandırılması gibi zaman zaman sıcak çatışmaya varan konular her iki ülkede iç politikada da etkili oldu ve hükümetlerin tutumları şekillenirken iç politikadaki kaygılar da dikkate alındı.
Türkiye, İkinci Cenevre konferansı görüşmeleri devam ederken neden yeni bir harekata başlamıştır?
Birinci Cenevre konferansında Kıbrıs Cumhuriyeti’nde fiilen iki özerk yönetimin bulunduğu not alındı ve taraflar Kıbrıs’ta anayasal düzenin yeniden sağlanması için görüşmelere devam kararı alarak, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum taraflarının da katılmasını kabul ettiler.Bu gelişme üzerine başlayan ikinci konferansta Rauf Denktaş, coğrafi esasa dayalı federal bir devlet kurulmasını ve Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin adanın %34’ünü kapsamasını önerdi. Rum tarafının karşı çıktığı bu öneriye Türkiye, “kanton” adı verilen ve toplamda adanın %34’üne tekabül eden, Türklere ait olacak 6 yönetim biriminin kurulması önerisini sundu. Rum ve Yunan temsilcilerinin istediği 36 saat süreyi oyalama taktiği olarak gören Türkiye, Yunanistan’ın ve Kıbrıslı Rumların askeri ve diplomatik bir saldırıya hazırlandıkları bilgisi üzerine İkinci Harekât’ı başlattı. 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin
(KFTD) ilanı olarak ortaya çıktı.
Adaların silahlandırılması sürecinde neler yaşanmıştır?
Doğu Ege Adaları olarak tanımlanan adalar üç gruptur: Boğaz-önü adaları olarak adlandırılan Limni ve Semadirek; Merkezi Doğu Ege Adaları olan Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya; Oniki Adalar (Rodos ve çevresindeki adalar) denen ve aslında on dört ada ve onlara yakın adacıklardan oluşan güneydoğu Ege adaları. Bu ada gruplarından ilki Lozan Barış Antlaşması ve Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile, ikincisi sadece Lozan Barış Antlaşması ile ve sonuncusu da Türkiye’nin taraf olmadığı 1947 Paris Barış Antlaşması ile askerden ve silahtan arındırılmıştır. Yunanistan 1964’ten itibaren uluslararası antlaşmalara aykırı biçimde, bu adaları silahlandırmaya ve tahkim etmeye başladı. Yunanistan’ın ilk gruptaki adalar için iddiası Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırdığı yönündeydi. Bu hatalı yorum kabul edilemez zira Montrö Sözleşmesi, Türkiye’nin güvenliği için yapılmış olup, buradaki Türk adalarının silahlandırılmasını öngörmüştür. Yunanistan, ikinci gruptaki adaların silahlandırımasını da 1974 sonrasında ortaya çıkan yeni koşullarla açıklamak istemektedir. Özellikle Ege’de Yunanistan’dan algılanan tehdide karşılık olarak 1975’te Ege Ordusu’nun kurulmasını gerekçe gösteren Yunanistan meşru müdafaa yaptığı iddiasıyla bu adaları silahlandırmaya başladı. Oysa Türkiye’nin orada bir ordu konuşlandırmasında hukuken bir engel bulunmadığı gibi, BM Şartı’nda meşru müdafaa imkanı da bu iddiaya dayanak olacak şekilde tanımlanmış değildir. Oniki Adalar ile ilgili olarak Yunanistan’ın tezi, Türkiye’nin taraf olmadığı bir antlaşmayı Yunanistan’a karşı ileri süremeyeceği yönündeydi. Türkiye bu iddiayı da reddederken hem Lozan Barış Antlaşması’nda bu adaların statülerinin Türkiye’yi de ilgilendirdiğinin kabul edildiğini hem de Paris Antlaşması’nda getirilen silahsızlandırma hükmüyle bu adalar için her ülkenin ileri sürebileceği bir objektif statü yaratıldığını belirtmektedir.
Türkiye, Yom Kippur Savaşı sırasında nasıl bir politika izlemiştir?
Türkiye 1973’ten itibaren Arap ülkeleriyle yakın ilişkiler geliştirmeye başladı. Ekim 1973’te patlak veren Yom Kippur Savaşı’nda Türkiye, Kıbrıs meselesindeki yalnızlığını aşma çabasının bir sonucu olarak Arap yanlısı bir tutum izledi ve ülkedeki üslerin ABD tarafından İsrail’e yardım etmek üzere kullanımına izin vermedi. Mısır ve Suriye’ye malzeme taşıyan Sovyet uçaklarının Türk hava sahasını kullanmasına ise izin veren Türkiye’nin bu tutumu, Yom Kippur Savaşı vesilesiyle petrol ihraç eden Arap ülkelerinin ilan ettiği ambargoyla ilgili durumunu da etkiledi. Petrol ambargosu disiplinli bir biçimde uygulanamamış ve 1974 ilkbaharında da neredeyse tamamen sona ermiş olsa da Türkiye ambargonun dışında kalmıştı. Savaş sonrasında Türkiye’nin Arap devletleriyle ilişkileri gelişirken, bu ilişkilerin petrolün ardından etkilediği bir başka konu da Kıbrıs oldu. MSP hükümetinin İslam Konferansı Örgütü çerçevesinde giderek geliştirdiği ilişkiler sonucunda İKÖ’nün 1975’teki Dışişleri Bakanları toplantısına “konuk” statüsüyle kabul edilen Rauf Denktaş başkanlığındaki Kıbrıs Türk toplumu heyeti, 1979’da gözlemci olarak kabul edilmeye başladı.
Türkiye, Filistin Kurtuluş Örgütünü ne zaman tanımıştır?
Türkiye’nin İslam Konferansı Örgütü bünyesindeki çalışmalarının bir sonucuda evvelce temkinli yaklaştığı Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile ilişki kurması oldu. 1974 yılında İKÖ’de FKÖ, Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak kabul edildi ve BM Genel Kurulu’nda FKÖ’nün gözlemci statüsüyle BM çalışmalarına katılması kararı alındı. Bu gelişmeleri takiben Türkiye de Ocak 1975’te FKÖ’yü tanıdı. Bu karar, FKÖ’yü bir terör örgütü olarak gören İsrail’le ilişkileri olumsuz etkilese de Türkiye Filistin yanlısı tutumunu sürdürerek Ankara’da bir FKÖ bürosu kurulmasını kabul etti.
Yom Kippur Savaşı kimler arasında yaşanmış ve hangi sebeplerle başlamıştır?
1967’deki savaşta İsrail’e karşı ağır kayıplar veren başta Mısır olmak üzere Arap ülkeleri, Sina Yarımadası, Golan Tepeleri, Batı Şeria ve Gazze Şeridini geri almak üzere yeniden bir araya gelerek İsrail’e sürpriz bir saldırı planladılar. Saldırının başladığı gün (6 Ekim) Müslümanların kutsal ayı Ramazan’a denk geldiği gibi, Yahudilerin en büyük bayramı olan Yom Kippur (Kefaret Günü) da aynı gündü. 1973’teki Arap-İsrail savaşına bu nedenle Yom Kippur Savaşı dendiği gibi Ramazan Savaşı da denmiştir. Her iki tarafın da ciddi kayıplar verdiği ve yaklaşık üç hafta süren savaşın sonunda ateşkes yapılmış, bunun ardından ise Mısır-İsrail ilişkilerini giderek iyileştirecek bir müzakere süreci başlamıştır.
1970’lerde Türkiye-İran ilişkileri alanındaki başlıca gelişmeler nelerdi?
İran ile ilişkilerinde çeşitli zamanlarda iniş çıkışlar yaşayan Türkiye, İran Şahı’nın bölgede etkin bir İran yaratma isteğinden rahatsız oluyordu. Irak’ın kuzeyindeki Kürtlere verdiği destek politikasını Türkiye’deki Kürtler üzerinden de yürüttüğünden şüphelenilen Şah rejiminin 1979’da yıkılmasının ardından yeni rejimi bir kaç gün içinde tanıyan Türkiye’nin bu ılımlı tutumunda İran’la olan petrol ilişkisini yeni dönemde geliştirme isteğinin payı vardı. Nitekim Haziran 1979’da petrol konusunda iki ülke bir anlaşma da imzaladılar. Kasım 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliği işgal edilerek bir grup elçilik çalışanının rehin alınmasının kınanması ilişkilerin yeniden gerilmesine yol açsa da Türkiye, ABD’nin rehine kurtarma operasyonu için üsleri kullanmasına izin vermedi. Ayrıca ABD’nin İran’a yönelik olarak ilan ettiği ambargoya, hem petrol ticareti hem de İran’ın Sovyetler Birliği ile yakınlaşması olasılığını düşünerek katılmadı.
AET-Türkiye ilişkilerindeki başlıca sorunlar nelerdir?
1970’li yıllar AET için sorunlu bir on yıl oldu. Esasen 1960’lara damgasını vuran Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ün 1969’da görevden ayrılmasının ardından örgüt bir süredir çözüm bekleyen sorunlar ve verilmesi gereken önemli kararlar konusunda harekete geçmeye hazır hale gelmişti. Avrupa bütünleşmesi adına büyük umutlarla başlayan 1970’li yıllar, aniden ortaya çıkan krizler (Bretton-Woods sisteminin çökmesi, petrol krizi) yüzünden, ülkeleri bütünleşme yönünde ilerlemekten çok kendi sorunları üzerine yoğunlaşmaya sevk ederek AET’nin gelişiminde de duraksamaya yol açtı. Ortaya çıkan krizlerle baş etmeye çalışan AET’nin Türkiye ile ilişkileri de sorunlu oldu. Katma Protokol’ün imzalanmasından itibaren ortaya çıkan çeşitli gelişmeler (yeni üyelerin katılmsı, ekonomik kriz, petrol şoku, 12 Mart, Kıbrıs Barış Harekâtı gibi) hem AET’nin Türkiye’ye ilişkin tutumunu etkiledi hem de Türkiye’nin, üstesinden gelmeye çalıştığı ekonomik zorluklar nedeniyle AET konusundaki öncelikleri değişti.
AET ile Karma Protokol imzalama süreci hangi aşamalardan geçmiştir?
1963 Ankara Anlaşması’nda ortaklık ilişkisi için üç dönem öngörülmüş, Hazırlık dönemi olarak adlandırılan ilk dönem Ankara Anlaşması ile birlikte başlamıştı. 1960’ların sonundan itibaren Türkiye, Geçiş döneminin başlatılması için ısrarlı oldu. AET yetkilileri, Türk ekonomisinin performansını bu konuda yeterli görmemekle birlikte Türkiye’yi kaybetmemek adına müzakere sürecini Mart 1969’da başlattılar. Türkiye’nin talepleri ile AET’nin şartları arasında ciddi farklar olduğu için zorlu geçen müzakerelerin sonunda Karma Protokol, 23 Kasım 1970’te imzalandı ve 1 Ocak 1973’te yürürlüğe girdi. Türkiye’nin anlaşmaya ilişkin olumlu tutumu, Başbakan Demirel’in AET ile ilişkilerde yaşanacak bir ilerlemeden iç siyasette faydalanma isteğinin bir sonucuydu.
Karma Protokol’ün düzenlediği konular nelerdir?
Türkiye, farklı sektörler için uygun gümrük tarifeleri isterken, kişilerin serbest dolaşımı sorununun çözülmesini ve AET’nin Türkiye’ye daha fazla mali yardımda bulunmasını istiyordu. Müzakerelerin sonunda sadece mali yardım konusunda kısmi bir kazanımla yetinen Türkiye’nin bu protokolle gümrük birliği hedefine ulaşması için gerekli koşullar düzenlenmiş, fiilen 22 yıllık bir süre olarak öngörülen Geçiş döneminde Türkiye’nin, AET’nin sanayi ürünleri için kademeli olarak yapacağı gümrük düzenlemeleri sayılmıştır. Tarım ürünleri Gümrük Birliği dışında bırakılırken, Geçiş dönemi sonuna kadar Türkiye, AET’nin Ortak Tarım Politikası’na uyum sağlamayı yükümlenmiştir. Ayrıca Türkiye’nin karşılaşacağı mali zorlukları hafifletmek için ayrı bir Mali Protokol düzenlenerek AET’nin vereceği mali yardım da kayıt altına alınmıştır.
28 Aralık 1978’de Türkiye, AET’ye olan yükümlülüklerini neden askıya aldı?
Karma Protokol ile başlayan Geçiş sürecinde Türkiye AET ile ilişkilerinde önemli sorunlarla karşı karşıya kaldı. AET tarafında Türkiye’yle ilişkileri etkileyen en önemli husus, örgütün hem doğrudan yeni üyeler kabul ederek genişlemesi hem de üçüncü ülkelerle daha kapsamlı ekonomik ilişkiler kurarak dış ticaret imkanlarını genişletmesiydi. Bu durum Türkiye’nin kendi ihraç ürünleri bakımından AET ile ticaretinde yeni ve daha avantajlı rakiplerle karşı karşıya gelmesine yol açıyordu. Sonuçta her geçen yıl, ödemeler dengesi bozulan, ihracatı beklendiği gibi artmayan hatta bazı ürünlerde gerileyen Türkiye, işçilerin serbest dolaşımı konusunda da beklediği sonuçlara ulaşamıyordu. Ülkedeki siyasal gelişmeler de ilişkilerdeki bir diğer sorunlu konuydu. 1971 Muhtırası ile ortaya çıkan insan hakları ihlalleri, 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı, AET’nin Türkiye’yi ikinci harekât nedeniyle kınaması, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlarla ilişkilerini geliştirmesi, rakip konumundaki Yunanistan’ın 1975’te tam üyelik için başvurması, Türk ekonomisinin kronik sorunları, siyasal istikrarsızlık ortamında kısa ömürlü hükümetlerin varlığı, AET ile ilişkileri çok daha zorlu bir noktaya getirdi. Türkiye 1977’den itibaren AET ile ilgili yükümlülüklerini bir yıl erteledi. Taleplerine olumlu yanıt alamadığı noktada daha güçlü bir tepki verme yoluna giden Ecevit Hükümeti, 28 Aralık 1978’de Resmi Gazete’de yayınlanan bir Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye’nin, AET’ye olan yükümlülüklerini uygulamayı askıya aldı.