AÖF Soru Bankası

Türk Dış Politikası IÜnite 6 Soru-Cevap

Türk Dış Politikası I (ULI403U) soru-cevapları.


1960’larda Türkiye’de ve dünyada yaşanan  değişimler nelerdir?

Türk dış politikasını tarihsel olarak incelerken 1960’ları ayrı bir dönem olarak ele almak gerekmektedir. Çünkü 1960’ların, özellikle 1950’li yıllarla kıyaslandığında, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de önemli değişimlerin yaşandığı bir on yıl olduğu görülür. Dünya siyasetinde, yaklaşık olarak 1960’larla birlikte Yumuşama adı verilen bir sürecin başlaması Soğuk Savaş gerginliklerini belli ölçüde azalttı ve bu sayede başta süpergüçler olmak üzere iki bloktan ülkeler arasındaki ilişkiler arttı. Genel olarak bakıldığında, bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, Yumuşama süreci 1970’lerin sonuna kadar devam etse de 1960’lar, dünya ekonomisini vuran ekonomik krizlerin yaşandığı 1970’lerden farklı olarak ekonomik istikrarın ve kalkınmanın sürdüğü bir on yıl oldu. Sonuçta 1960’larda ortaya çıkan yeni siyasi koşullar, Türkiye de dahil olmak üzere çok sayıda ülkenin dış politikasını etkiledi.

Uluslararası politikada yumuşama kavramı neyi ifade eder?

Fransızca détente kelimesinin karşılığı olan Yumuşama, genel olarak iki düşman taraf arasındaki gerilimin azalması ve barışçıl bir ortamın yaratılmasına ilişkin olarak müzakere zemininin ve bunu takiben işbirliği mekanizmalarının kurulması şeklinde tanımlanabilir. Özel bir kavram olarak ise İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD ve SSCB arasında başlayan Soğuk Savaş dönemi içinde, 1960’ların başlarından 1970’lerin sonuna kadar devam eden ve Doğu-Batı blokları arasındaki ilişkilerin iyileştiği alt dönemi ifade eder.

Türkiye'de 1960’lara damgasını vuran iki büyük gelişme nedir? 

Yeni döneme iki gelişme damga vurdu. Bunların ilki yeni bir anayasanın yapılmasıydı. Temmuz 1961’de halkoylaması sonucu kabul edilerek yürürlüğe giren yeni anayasa getirdiği çok sayıda yenilik ve düzenleme ile kendisinden önceki dönemin uygulamalarını değiştiren bir “tepki anayasası” olarak nitelenmiştir. İkinci büyük olay ise 27 Mayıs’ın ardından, Ekim 1960’ta başlatılan yargılama süreci sonunda Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun 16-17 Eylül 1961’de idam edilmeleriydi.

1960’larda Türkiye nasıl bir dış politikası izlemiştir? 

1960’larda Türkiye, uluslararası konjonktürün yarattığı imkanlar ile ülke içindeki değişen siyasi, ekonomik ve toplumsal koşullardan istifade ederek İkinci Dünya Savaşı sonrasından itibaren izleyegeldiği ABD ve NATO merkezli dış politika anlayışını giderek terk etti. Söz konusu değişim özellikle “milli dava” haline gelen Kıbrıs sorunu vesilesiyle gündeme geldi. Bu kapsamında gerek SSCB ile gerekse Üçüncü Dünya ülkeleriyle yeni ve kapsamlı ilişkiler geliştirilmeye gayret edilerek çok yönlü dış politikaya geçildi.

İthal İkameci Sanayileşme nedir?

İthal İkameci Sanayileşme: Gelişmekte olan ülkelerde denenmiş olan kalkınma modelidir. Bu model, bazı sınai malların, (beyaz eşya, otomobil vb.), ithal edilmek yerine devletin teşvikiyle ülke içinde üretilmesine dayanır. Böylece hem kıt olan döviz kaynaklarının tüketim mallarının ithalatıyla harcanmaması hem de başlangıçta sadece montaj niteliğindeki yerli sanayinin zamanla gelişmesi hedeflenir. Üretim ülke içinde yapılıyor olsa bile bu süreçte yoğun ithal girdi kullanımı söz konusudur ve bu da döviz ihtiyacını doğurur.

1960-1964 dönemi, Türkiye’nin Süper güçlerle ilişkileri  süreci nasıldır?

1960-1964 dönemi, Türkiye’nin hala büyük ölçüde ABD ve NATO ile uyumlu politikalar izlemeyi sürdürdüğü yıllardır. “Johnson Mektubu” olarak anılan gelişme bu dönemin sona ermesine yol açarak Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları çerçevesinde hareket etmeyi seçtiği çok yönlü dış politika sürecini başlatacaktır.

1960’ların ikinci yarısında Türkiye Süper Güçlerle ilişkisi nasıl sonuçlanmıştır?

1960’ların ikinci yarısında, ABD ile ilişkilerinde kendi lehine bazı düzenlemeler yapmak isteyen ve bunda yer yer başarılı da olan Türkiye, Yumuşama sürecinin de etkisiyle bir yandan da SSCB ile ekonomik işbirliğinden istifade edebildi.

 1960’lı yıllarda Türk dış politikasını etkileyen en önemli gelişme kuşkusuz “Johnson Mektubu olmuştur. Bu ağır mektupta özetle hangi hususlar bulunuyordu?

1. Türkiye, ABD’ye danışmadan böyle bir karar almamalı ve uygulamamalıdır.
2. Türkiye Garanti Anlaşması’na taraf olan diğer devletlerle görüşme imkanlarını tüketmeden, müdahalede bulunmamalıdır. Yoksa tek taraflı bir müdahale adanın taksimine (bölünme) yol açacaktır.
3. Türkiye’nin müdahalesi, Yunanistan’la arasında bir çatışmaya yol açacaktır. Oysa iki ülke de NATO’ya katılmakla bir daha savaşmayacaklarını kabul etmişlerdir.
4. Türkiye müdahale ederse SSCB soruna doğrudan dahil olabilir. Diğer NATO üyeleri, rızaları dışında Türkiye’nin girişeceği böyle bir harekât sonucunda SSCB de Türkiye’ye müdahale ederse Türkiye’yi savunmak yükümlülüğü altına girmeyebilirler.
5. Türkiye’nin tek taraflı müdahalesi BM’nin sürdürdüğü arabuluculuk girişimlerine de zarar verecektir.
6. Türkiye ile ABD arasında 1947’de yapılmış olan anlaşma gereğince, askeri yardımın, veriliş amaçlarından farklı gayelerde kullanılması için Türk hükümetinin ABD’den izin alması gerekir. Kıbrıs’a yönelik bir müdahalede, Amerikan askeri malzemelerinin kullanımıyla ilgili olarak ABD Türkiye’ye izin vermiş değildir.

Johnson Mektubu’nun yol açtığı tepkinin yansımaları nelerdir?

Johnson Mektubu’nun yol açtığı tepkinin bir başka yansıması NATO içinde de ortaya çıktı ve Türkiye ABD’nin NATO içinde gerçekleştirmek istediği Çok Taraflı Kuvvet adlı yapılanmadan çekildi. Kennedy yönetiminin 1961’de açıkladığı, NATO içinde çok taraflı nükleer bir deniz gücünün (Multilateral Force, MLF) kurulması projesine, kendisi için çok sınırlı düzeyde yarar sağlayacak olmasına karşın, 1964 başında katılacağını bildirmiş olan Türk Hükümeti, bir grup denizciyi de bu yapı bünyesinde görev yapan bir Amerikan gemisine göndermişti. Fakat mektuptan sonra, Ocak 1965’te söz konusu yapılanmadan çıkan Türkiye, askerlerini de geri çekti. Johnson Mektubunun ikinci sonucu, Türk dış politikasının çok yönlülüğe geçişi sürecini hızlandırmasıdır. Mektuptan sonra, başta SSCB ve Üçüncü Dünya ülkeleri olmak üzere, daha önce kapsamlı ilişkiler kurulmamış olan ya da buna gerek görülmeyen ülkelerle ekonomik ve siyasi ilişkiler geliştirilmeye başladı. Özellikle SSCB ile ilişkilerin iyileştirilmesine, Yumuşama döneminin ortaya çıkardığı imkanlar da değerlendirilerek önem verildi. Esasen 27 Mayıs’ın hemen ardından Gürsel’e gönderdiği mektupta Sovyet lideri Kruşçev, NATO yükümlülüklerini Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesine engel olarak görmediklerini belirterek ikili ilişkilerin normalleşmesine zemin hazırlayacak ılımlı bir mesaj vermişti. Jüpiterlerin sökülmesi ile biraz daha
ilerleyen Türk-Sovyet ilişkilerinde, Johnson Mektubunun ardından üst düzey temaslar arttı. 25 yıl sonra ilk kez Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, Kasım 1964’te Moskova’yı ziyaret etti. Bu ziyaretin en önemli sonucu Türkiye’nin o dönemde başlıca dış politika gündemi olan Kıbrıs konusunda SSCB ile bir anlayış birliği geliştirmesiydi. Buna göre, iki
devlet de Kıbrıs meselesinin, Kıbrıs’ın bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne, adada iki toplumun varlığını ve bunların haklarını tanıma esası üzerine ve barış içinde yaşamalarını sağlayacak şekilde, barışçı yollarla halledilmesine taraftar olduklarını ifade etti. SSCB ile ilişkilerin geliştirilmesi çabasının bir diğer sonucu da yukarıda bahsedilen Türkiye’nin MLF’den çekilmesi kararıydı. Böylece söz konusu projenin başından beri SSCB’nin dile getirdiği tepkiler dikkate alınarak ikili ilişkilerin geliştirilmesini sekteye uğratabilecek
bir angajmana girmekten vazgeçildi. Son olarak, Johnson Mektubunun bir diğer önemli sonucu, Türk ordusundaki silahların büyük bölümünün ABD kaynaklı olmasının yarattığı bağımlılığı göstermesiydi. Bu bağımlılığı en aza indirgemek amacıyla Türkiye hem yerli silah sanayinin geliştirilmesi sürecini başlattı hem de tek bir kaynak yerine farklı ülkelerden askeri malzeme satın almaya çalıştı. Söz konusu çabalar sonucunda Türkiye, on yıl içinde bir çıkartma harekâtını gerçekleştirebilecek donanıma sahip hale geldi.

Amerikan karşıtlığı giderek popülerleşmekle olduğu, 1965-1971 Döneminde genel olarak sağ hareketler Türkiye ABD ilişkilerinde nasıl bir tutum izlemişlerdir?

Amerikan karşıtlığı giderek popülerleşmekle birlikte, genel olarak sağ hareketler ise ABD’yle ilişkilere önem veren ve NATO üyeliğini destekleyen bir tutum izlediler. Komünizm karşıtlığının ortak bir zemin oluşturduğu sağ hareketler, SSCB’nin hala bir tehdit oluşturduğunu, SSCB tehdidine Yunanistan tehdidi de eklenmişken NATO’dan çıkmanın bir seçenek olamayacağını çünkü böyle bir durumda Yunanistan’ın NATO’yu arkasına alacağını, ayrıca NATO’nun Türk ordusunun modernizasyonu için büyük önem taşıdığını ve nihayetinde üyeliğin getirilerinin daha fazla olduğunu savunuyorlardı.

Ekim 1965’te göreve gelen Adalet Partisinin İkili Anlaşmalar konusunda attığı adımlar nelerdir?

Bu çerçevede atılan ilk adım, 24 Eylül 1968’de “Resmi Vazife Sırasında işlenen Suçlarla İlgili Anlaşma”nın yapılması oldu. Nota değişimi yoluyla yapılan bu anlaşma ile Amerikalı personelin bir suça karıştığı sırada görevli olup olmadığı yine önemli bir husus olarak kabul edilmekle birlikte, Türk tarafının, ilgili Amerikalı personel tarafından ibraz edilen görev
kağıdına itiraz mekanizması belli ölçüde geliştirilmiş, böylelikle suç işleyen her Amerikalının “o sırada görevli olduğu” şeklindeki mazerete binaen herhangi bir ceza almaksızın Türkiye’deki faaliyetlerine devam edebilmesi olasılığı azaltılmıştır. Bu tarihteki ikinci önemli adım ise 3 Temmuz 1969’da, o güne kadar yapılan ikili anlaşmaları temel bir metin içinde toplayan ve Türkiye’deki Amerikan üslerine ve burada yapılan faaliyetlerin denetlenmesine ilişkin olarak Türkiye’nin egemenlik haklarından doğan yetkilerini güçlendiren
“Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması”nın (OSİA) imzalanmasıydı. Uzun süren müzakereler sonucunda yapılan ve o dönemde gizli tutulan anlaşmanın metni, aynen Johnson Mektubu gibi ileri bir tarihte, Mart 1975’te Hürriyet gazetesi aracılığıyla kamuoyuna duyuruldu.

1965’ten sonraki dönemde Türk-Sovyet ilişkilerinde Türkiye bakımından olumlu sayılabilecek gelişmeler nelerdir?

1965’ten sonraki dönemde Türk-Sovyet ilişkilerinde Türkiye bakımından olumlu sayılabilecek başlıca iki gelişme oldu. Birincisi siyasi alanda olmak üzere, Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki federasyon tezinin SSCB tarafından kabul edilmesi ve en azından SSCB’nin Makarios’a destek olmasının önüne geçilebilmesiydi. Başbakan ve dışişleri bakanları düzeyinde yapılan karşılıklı ziyaretlerin ardından Kasım 1969’da Cumhurbaşkanı Sunay’ın resmi gezisi, bir ilk olması nedeniyle çok önemliydi. İkinci büyük gelişme, Türkiye’nin 1967’den itibaren Sovyet kredi ve ekonomik yardımlarından yararlanmaya başlamasıydı. Yukarıda anılan üst düzey ziyaretlerle olgunlaştırılan süreç Türkiye bakımından önemli sonuçlar doğurdu. Esasen Ağustos 1965’te Başbakan Suat Hayri Ürgüplü’nün Moskova ziyaretinde varılan mutabakatla SSCB’den Türkiye’ye ekonomik yardım yapılması ve ticaretin artırılması kararlaştırılmıştı. 25 Mart 1967’de imzalanan Ekonomik-Teknolojik İşbirliği Anlaşması ise bu yardımı somutlaştırdı ve böylece Aliağa Rafinerisi, Seydişehir Alüminyum Tesisleri, İskenderun Demir-Çelik Fabrikası gibi Türkiye’nin bazı çok önemli sınai tesisleri Sovyet sermayesi ve teknolojisiyle yapıldı. Ayrıca iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 2,5 kat artarken, Türkiye SSCB’den en çok yardım alan ülkelerden biri oldu.

Türkiye’nin 1964’teki müdahalesinin sonuçları nelerdir?

Türkiye’nin 1964’teki müdahalesinin ardından Kıbrıs Rum yönetiminin özellikle önem verdiği husus, mevcut yönetimin BM nezdinde Kıbrıs’ın temsilcisi olarak görülmesini pekiştirmek ve adaya yönelik müdahalelerin gayrı meşru olacağını kabul ettirmekti. 18 Aralık 1965 tarihli 2077 Sayılı BM Genel Kurul Kararı ile Kıbrıslı Rumlar tam da bunu elde etmişlerdi. Sadece Türkiye, ABD, İran, Arnavutluk ve Pakistan’ın ret oyu verdiği kararda, bazı Batı Bloku ülkeleri ile beraber 1964 sonundan itibaren Türkiye ile ilişkileri iyileşen SSCB ve Doğu Bloku ülkeleri çekimser kalırlarken, büyük kısmı Bağlantısızlar grubundan olan ülkeler lehte oy verdi. Bu tabloda kuşkusuz Türkiye’nin 1960’ların ikinci yarısında dış politikada çok yönlülüğe geçiş için önemli nedenlerden biri oldu.

Kasım 1967’de yaşanan krizin hemen ardından Kıbrıs Türk Toplumu tarafından atılan adımlar nelerdir?

Kasım 1967’de yaşanan bu krizin hemen ardından Kıbrıs Türk Toplumu tarafından çok önemli bir adım atıldı. 29 Aralık 1967’de Kıbrıs Türk liderliği, 1960 Anayasası’nın hükümleri
tam olarak uygulanana kadar Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi’ni (KGTY) ilan etti. Anayasa niteliği taşıyan 19 maddelik Temel Kurallar açıklandı, Fazıl Küçük başkan, Rauf Denktaş da yardımcısı olarak atandı. KGTY, ada genelinde Türklerin denetimi altında bulunan yaklaşık 250 km²’lik bir alanı kapsıyor, bunun büyük kısmı da Lefkoşa’nın kuzeyinde bulunuyordu. Türkiye’nin sert tutumunun da etkisiyle Makarios Mart 1968’de Türk yerleşim yerlerine yönelik kısıtlamaları kaldırdı. Görece sakinleşen bu ortamda iki toplum arasında başlayan doğrudan görüşmeler sonraki yıllarda da sürecektir.

Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü kuruluş süreci nasıl olmuştur?

1948’de Marshall Planı kapsamındaki yardımların yönetilmesi için kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (Organisation for European Economic Cooperation – OEEC), 5 yıl süreli Marshall Planı sona erdikten sonra da çalışmalarını sürdürdü. 1950’lerin sonunda OEEC üyeleri, sadece Avrupa ekonomisi ile ilgili olmaktan çıkıp ekonomik kalkınmayı desteklemek üzere küresel bir örgütlenmeye gidilmesi fikrini benimsediler. Bu anlayış temelinde, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (Organisation for Economic Co-operation and Development), 14 Aralık 1960’ta, içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu 20 kurucu üye tarafından imzalanan bir konvansiyon ile kuruldu.

Ankara Antlaşması öncesindeki dönemde Türkiye ile AET arasındaki ilişkileri olumlu ve olumsuz yönde etkileyen hangi gelişmeler yaşanmıştır?.

Bu dönemde Türkiye ile AET arasındaki ilişkileri olumlu ve olumsuz yönde etkileyen bazı gelişmeler yaşandı. Yunanistan’ın ortaklık antlaşması imzaladığı günlerde İngiltere ile İrlanda’nın da AET’ye katılmak üzere başvuru yapmaları Türkiye’de endişe yarattı çünkü bu başvurular da Türkiye ile olan görüşmelerin uzamasına yol açabilirdi. Bir diğer önemli husus, 27 Mayıs sonrasındaki siyasi idamların, başta Fransa olmak üzere AET ülkelerinde büyük bir tepkiye neden olmasıydı. Her şeye rağmen, 15 Ekim 196l’de yapılan genel seçimlerle birlikte Türkiye’de çok partili demokratik yaşam yeniden başladı. Ara rejim döneminin bitmesiyle kurulan yeni hükümet döneminde AET ile ilişkilere önem verildi. Özellikle Küba Füze Krizi sonrasındaki süreçte AET ülkeleri nezdinde diplomatik girişimler artırılırken ülke içinde daha eşgüdümlü bir çalışmanın yapılabilmesi için Bakanlıklararası
Dış Ekonomik ilişkiler Komitesi kuruldu. Bu çalışmalar, AET Bakanlar Komitesi’nin Türkiye ile müzakerelere başlanması için Komisyon’a yetki verdiği Temmuz 1962’den Ankara Antlaşması olarak adlandırılan ortaklık antlaşmasının imzalandığı 12 Eylül 1963’e kadar geçen sürede yapılan zorlu müzakerelerde Türkiye’ye katkı sağladı.

Ankara Anlaşması ile nasıl sonuçlanmıştır?

Ankara Anlaşması’nda, ortaklığın amacı, hedefleri, temel ilkeleri ve hedeflere ulaşmak için geçilecek başlıca evreler belirlenmişti. Anlaşma uyarınca taraflar arasında kurulan ortaklık, Türkiye’nin tam üyeliğini sağlayacak ortamın oluşturulmasına yönelikti. Genel olarak bakıldığında, AET’nin Yunanistan kadar Türkiye’ye de avantajlı bir anlaşma sunduğu ve bu şekilde neredeyse geri dönüşü olmayan bir bütünleşme sürecini başlattığı söylenebilir. Öte yandan, Türkiye ekonomisinin AET ile bütünleşmesine dair genel bir çerçeve sunan anlaşmanın uygulamaya yönelik ayrıntıları Ortaklık Konseyi kararlarına bırakılmış, böylelikle sürecin esnek bir biçimde ilerlemesi benimsenmiştir.

Arap İsrail çatışmasında Türkiye nasıl bir tutum sergilemiştir?

Türkiye bu çatışma sürecinde açıkça Arap ülkeleri yanlısı bir politika izledi. Altı Gün Savaşı başlamadan birkaç hafta önce Kahire Büyükelçisi Semih Günver, iki taraf arasındaki gerginlik münasebetiyle verdiği demeçte, Türk hükümetinin, Arap ülkelerinin sadece kendi egemenlik haklarını koruma niyetinde olduklarına inandığını, ülkedeki NATO
üslerinin Arap ülkelerine karşı kullanılmasına izin vermeyeceğini ve Suriye sınırına da askeri yığınak yapmayacağını belirtti.

Arap-İsrail çatışması bağlamında Kudüs’teki El Aksa Camii’nin 21 Ağustos 1969’da yakılması karşısında Türkiye nasıl bir tutum izlemiştir? 

Arap-İsrail çatışması bağlamında bu dönemde ortaya çıkan bir başka kriz, İsrail işgali altındaki Kudüs’teki El Aksa Camii’nin 21 Ağustos 1969’da yakılmasıyla patlak verdi. Türkiye’de kamuoyunda büyük bir infiale yol açan olay sonrasında Türkiye, Başbakan Demirel’in ifadesiyle, Müslüman ülkelerin yanında olduğunu bildirdi. BM nezdindeki girişimlere de destek veren Türkiye bu konunun BM Güvenlik Konseyi’nde ele alınmasını talep eden ülkeler arasında yer aldı. 15 Eylül’de Konsey lsrail’in Kudüs’ün statüsünü değiştirici nitelikteki önlemleri hemen geri almasını istedi.

1959’da Irak’ın çekilmesi nedeniyle kurulan Bağdat Paktı, Merkezi Anlaşma Örgütü (CENTO)'nün bölge politikasındaki etkisi nasıldır?

Genel olarak bakıldığında gerek CENTO’nun gerek RCD’nin, bölge politikasında etkili örgütler olamadığı görülmektedir. Soğuk Savaş’tan Yumuşama dönemine geçildiği bir süreçte, CENTO’nun bölgedeki üyelerinin örgüte yönelik ilgisi giderek azaldı. Özellikle Pakistan’ın Hindistan’la Keşmir sorunu nedeniyle sıcak çatışma yaşadığı 1965’te CENTO’dan örgütsel bir destek alamaması, bu ülkenin CENTO’nun varlık nedenini sorgulamasına yol açtı. RCD ise, beklenen ölçüde ekonomik bir fayda sağlamadı. Türkiye’nin özellikle Pakistan’ın
talebi doğrultusunda ve bu ülkeyle iyi ilişkilerini sürdürme isteğinin bir sonucu olarak kurulmasına destek verdiği RCD, bu yıllarda kayda değer bir fark yaratamadı.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında