AÖF Soru Bankası

Türk Dış Politikası IÜnite 4 Soru-Cevap

Türk Dış Politikası I (ULI403U) soru-cevapları.

"Demir Perde" söylemi ne anlama gelmektedir?

Demir Perde 5 Mart 1946 tarihindeWinston Churchill’in ABD’de Westminster Koleji’nde verdiği söylevde benimsenmiş ve Soğuk Savaş’ın habercisi olarak tanımlanan söylemi ifade etmektedir. Demir Perde, Sovyetler Birliği’nin ve kendisine bağlı uydu devletlerin, Batı ülkeleri ile olan diplomatik siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkisini engelleme çabalarını temsil etmektedir. Demir Perde’nin iki tarafındaki devletler, kendi uluslararası ekonomik ve askeri güçlerinin birleştirildiği ittifakları/blokları oluşturma çabasında olmuştur.

Kurtarılmış Avrupa Bildirisi'nin kapsamını açıklayınız?

Kurtarılmış Avrupa Bildirisi: Diğer adıyla literatürde “Kurtarılmış Avrupa Deklarasyonu” olarak bilinen
bildiri, 1943 yılında Moskova Konferansı sırasında yayınlanmıştır. Konferans’ta savaş suçlularının etkin şekilde cezalandırılması, bu cezalandırma ile ilgili Nürnberg’te bir mahkeme kurulması, Alman ve İtalyan işgalinden kurtarılan bölgelerin gelecekteki görünümleri tartışılmıştı. “Kurtarılmış Avrupa Bildirisi” nin yayınlanmasıyla birlikte Almanya’da Nazizmin ve İtalya’da Faşizmin tasfiye edilmesi ve bu ideolojilerin yeniden yaygınlaşmasını engellemek için alınması gereken önlemler ele alınıyordu.

Savaş sonrası ABD'nin attığı ekonomik adımlar nelerdir, açıklayınız?

ABD yönetimi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaptığı hata veya hataları (Senatonun Milletler Cemiyeti Misakı’nın onaylamaması gibi) tekrar etmeme konusunda kararlıydı. Yeni ve çok taraflı uluslararası kurumlarda aktif rol almaya istekliydi. Savaş sonrası ekonomik düzeni biçimlendirmek üzere Temmuz 1944’te New Hampshire’de Bretton Woods adlı yerde 44 ülkenin katılımı ile bir konferans düzenlendi. İngiliz-Amerikan liberal ekonomi serbest ticaret anlayışı doğrultusunda gerçekleştirilen konferansın sonunda Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (Dünya Bankası) kuruldu. IMF, dünyadaki sermaye akışını kolaylaştırmak için sabit bir kura dayalı yeni bir finansal sistemi kurmayı, Dünya Bankası da yeniden yapılanma projelerine sermaye akışını gerçekleştirecekti.

Sovyet Rusya'nın Napolyon'a karşı koyduğu "Vatanseverlik Savaşı'nın önemini açıklayınız?

Sovyet Rusya’nın tampon bölge oluşturma fikrine temel olan 1812 tarihli Napolyon’un Rusya seferi, Rusya’da “Vatanseverlik Savaşı” olarak adlandırılmıştır. Napolyon’un “Büyük Ordu” adı verilen ve yaklaşık 680.000 askerden oluşan ordusu, Rus toprakları üzerinde yaklaşık üç ay boyunca Rus ordusunu geri çekilmeye zorlamıştı. Moskova’ya giren Napolyon’un ordusunu büyük bir açlık ve olumsuz hava koşulları bekliyordu. İstediği kesin zaferi kazanamayarak Aralık 1812’de Rusya’yı terk eden Napolyon, bu savaşın ardından Avrupa üzerindeki hegemonyasını yitirdi.

Demilitarizasyon nedir?

Demilitarizasyon, askersizleştirme ya da demilitarizasyon, bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin ve askeri araçlarının belli bir asgari seviyeye düşürülmesidir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’nın askersizleştirilmesi ve dünya barışını tehlikeye sokacak bir orduyu yeniden oluşturmasının önüne geçilmesi kararlaştırılmıştı.

Postdam Konferansı'nda Almanya'nın demilitarizasyonuna yönelik ne tür kararlar alınmıştır?

Konferansın ana konusu Almanya’nın geleceğinin nasıl yapılandırılacağıydı. Almanya’nın demilitarizasyonu, Nazilerden temizlenmesi ve demokratik düzenin kurulması ele alınan başlıca konulardı. Bu çerçevede; Almanya’nın ve Avusturya’nın Yalta’da kararlaştırıldığı şekilde
dört işgal bölgesine ayrılması, benzer şekilde Berlin ve Viyana’da da dört işgal bölgesi bulunması, Nazi savaş suçlularının yargılanması, 1937 yılından sonra Almanya’ya katılmış tüm yerlerin eski ülkelerine geri verilmesi, Almanya’nın doğu sınırının Oder-Neisse hattının batısına çekilmesi, Alman barış ekonomisi için gereği olmayan sanayi kapasitesinin %10’nun Sovyetler Birliği’ne nakledilmesi, Almanya’nın savaş potansiyelini yok etmek için sivil tersane ve uçak yapım tesislerinin ya sökülmesi ya da tahrip edilmesi gibi konular, liderler tarafından görüşüldü.

Postdam Konferansı'nda Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Türkiye'nin toprak bütünlüğüne yönelik ne tür kararlar alınmıştır?

Truman, Konferansın 23 Temmuz tarihli toplantısında aralarında Türkiye’nin boğazlarının da
yer aldığı Kiel Kanalı, Ren ve Tuna gibi su yollarının geçiş rejimini tartışmaya açtı. Montrö Boğazlar
Sözleşmesi’nin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini, boğazların tüm ülke gemilerine açık olmasını ve uluslararası bir mekanizma ile güvencenin sağlanmasını istedi. İngiliz Başbakan Churchill
de (26 Temmuz’a kadar görüşmelere katıldı) aynı fikirdeydi ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesini istiyordu. Geçiş rejiminin üç büyük devletin ve ilgili devletlerin güvencesi altında olmasını savundu.

Stalin, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Sovyetler Birliği’ne karşı yapıldığını öne sürerek, bu sözleşmenin Türkiye’ye savaşta olduğunda ya da kendisini savaş tehdidi altında hissettiğinde, Boğazları tüm gemilere kapatma hakkını tanımasını ülkesinin durumunu zora soktuğunu belirtti. Sovyet lideri sözleşmenin savaş tehdidi olup olmadığını saptama hakkının sadece Türkiye’ye verilmesini de kabullenmedi. Sözleşme gereği Sovyetler Birliği’nin Boğazlar üzerindeki hakkının Japonya ile eşit olduğunu iddia etti. Stalin, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yeni koşullara uygun ve Sovyetlerin lehine değiştirilmesini, Boğazların savunulması için Sovyetlere üs temin edilmesini ve Türkiye’nin Kuzeydoğu sınırında Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne geri verilmesini talep etti. Truman ve Churchill, Stalin’in Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin revize edilmesi teklifine sıcak yaklaşmaktaydı. Truman, Boğazlar’ın tüm ülkelerin gemilerine açık, serbest bir su yolu olmasını ve bunun üç büyükler tarafından güvence altına alınmasını isterken iki ülkenin kuzeydoğu sınırının değiştirilmesinin Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin kendi aralarında çözmeleri gerektiğini belirtti.
Sonuçta Üç büyükler Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin günün şartlarına uymadığını kabul ederek değişmesi gerektiğini ifade ettiler. Konunun üç devletin ayrı ayrı Türkiye ile yapacakları görüşmelerle ele alınmasını kararlaştırdılar. Potsdam Konferansı bildirisinin 16. Bölümünde Montrö
Boğazlar Sözleşmesi konusunda varılan uzlaşmaya yer verildi. Sovyet tutumuna ABD’nin de katılması Türkiye’nin tedirginliğini daha da arttırdı. Diğer yandan bu konferans dünyanın iki bloğa ayrılmasının önemli kilometre taşlarından biri oldu.

Soğuk Savaş ifadesi ne anlama gelmektedir?

Soğuk Savaş: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin ve Sovyetler Birliği’nin liderliklerini yaptığı Batı ile Doğu blokları arasındaki küresel egemenlik, askeri üstünlük ve ideolojik çatışmayı tanımlamak için kullanıldı.

Jdanovculuk nedir?

A.A. Jdanov tarafından geliştirilen ve Sovyetler Birliği Komünist Parti Merkez Komitesi’nin 14
Ağustos 1946 tarihindeki toplantısında onaylanan resmi kültür politikası, Jdanovculuk olarak
adlandırılmıştır. Jdanovculuk, “toplumcu gerçekçiliği” temel alarak idealize edilmişti. “Yaşamı devrimci gelişmesi içinde yansıtma” amacını, kitleleri sosyalist anlayışla eğitmek ile birleştiren
Jdanov, “yozlaşmış burjuva kültürü” olarak tanımladığı Batı değerlerine karşı çıkmıştır.

Komintern ve Kominform kavramlarını açıklayınız?

Komintern: Sovyet Rusya’nın liderlik ettiği farklı ülkelerdeki komünist partilerin, birleşik bir komünist dünya partisi halindeki birliğine Komintern denir.

Kominform: 5 Ekim 1947’de Sovyet Rusya ve Doğu Bloku ülkelerinin Amerikan emperyalizminin vasıtası olarak tanımladıkları Marshall Planı’na karşı bir girişim olarak dünyadaki komünist partileri biraraya getirmeyi amaçlayan oluşumun adıdır.

Enver Hoca kimdir?

Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyetin ikinci kez ilan edildiği 1908 tarihinde dünyaya gelen ve adı,
Enver Paşa’dan esinlenerek verilen Enver Hoca, Arnavutluk’ta komünist grupların 8 Kasım
1941’de kurduğu Arnavutluk Emek Partisi’nin Genel Sekreterlik görevine seçilmiştir. 1944 yılında Arnavutluk’ta komünist devrime önderlik eden Enver Hoca, 11 Ocak 1946 tarihinde kurulan Arnavutluk Halk Cumhuriyeti’nin başkanlığına getirilmiştir.

Polonya Sendromu nedir, açıklayınız?

Polonya Sendromu: Sovyetler Birliği ve Almanya 23 Ağustos 1939’da yaptıkları antlaşma ile, Polonya ve Baltık Cumhuriyetlerini aralarında paylaşmış ve Polonya’yı birlikte işgal etmişlerdi. Türkiye ise iki ateş arasında kalma ya da iki ülkenin aynı anda işgaline uğrayarak paylaşılma korkusuna, “Polonya Sendromu” adını vermiştir.

Molotov-Sarper görüşmelerinde Sovyet Rusya'nın talepleri neler olmuştur?

Molotov, Sarper’e iki ülke arasındaki sorunların giderilmesi için yeni bir antlaşma yapılabileceğini ifade ettikten sonra, iki konuda istekleri olduğunu belirtti. İlki Montrö’nün Sovyetlerin lehine revize
edilmesi ile Boğazlar’da Sovyetler Birliği’ne askeri üs verilmesi, diğeri de Kars ve Ardahan’ın tekrar
Sovyetler Birliği’ne katılmasıydı. Molotov, Sovyet yönetiminin Boğazlar üzerinde söz sahibi olmamasından dolayı 200 milyonluk Sovyet halkının kaderinin Türkiye’nin iradesine bağlı olmasından rahatsızlık duyduklarını, Kars ve Ardahan’ın ise ülkesinin zayıf olduğu bir dönemde 1921’de
Türkiye’ye verildiğini, Büyükelçi Sarper’e aktardı. Bu isteklerin karşılanmasıyla yeni bir antlaşmanın
yapılmasının paralel yürütülmesini istedi. Molotov, Sovyet isteklerini 18 Haziran’da büyükelçi Sarper’e tekrar iletti.

Molotov’un 19 Mart 1945’te Büyükelçi Selim Sarper’e verdiği notanın Türk basını ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi açısından önemini açıklayınız?

Molotov’un 19 Mart 1945’te Büyükelçi Selim Sarper’e verdiği nota Türk basını tarafından başlangıçta
ılımlı karşılandı. Haber ve yorumlarda Millî Mücadele’den beri iki ülkenin dostluğu hatırlatıldı. Ancak
Molotof, ile Selim Sarper’in 7 Haziran 1945’teki ikinci görüşmelerinden sonra Sovyetler Birliği aleyhinde ve komünizm karşıtı çok sayıda makale yayınlandı.

Türk basınında Hüseyin Cahit Yalçın gibi kıdemli yazarlar, antikomünizm söylemini canlı tuttu.
İstanbul’da 4 Aralık 1945’te Sovyetler Birliği karşıtı büyük bir miting düzenlendi ve solcu oldukları gerekçesiyle iki kitabevi ve Tan gazetesi saldırıya uğradı. Bu olaydan kısa bir süre sonra 14 Aralık’ta iki Gürcü profesör Tiflis’te yayınlanan Komünisti gazetesinde “Türkiye’den Meşru İsteklerimiz” başlıklı bir yazı yayımladı. Makalede Doğu Karadeniz’de birçok şehrin Gürcistan’a verilmesi iddia edildi. Sovyetler Birliği, Türk kamuoyunda antikomünizm söyleminin yükseldiği bir süreçte 7 Ağustos ve 24 Eylül 1946’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne ilişkin önerilerini iki ayrı nota ile Ankara’ya bildirdi. Sovyetler Birliği, 7 Ağustos 1946 tarihli notayı ABD’ye ve İngiltere’ye de verdi. 7 Ağustos tarihli notayı 22 Ağustos 1946’da cevaplayan Türkiye, Sovyetler Birliği’nin savaş sırasında Montrö Sözleşmesi’ne aykırı davranıldığı suçlamasını kabul etmedi ve sözleşmenin değiştirilmesi için bir neden görmediğini bildirdi. Türkiye, 24 Eylül 1946 tarihli Sovyet notasını da aynı şekilde cevapladı. ABD ve İngiltere de eski tutumlarından önemli ölçüde uzaklaşmaya ve Türkiye’nin Boğazların savunulmasında başlıca sorumlu olmayı sürdürmesi gerektiğini öne sürmeye başladı. ABD’nin Boğazlarla ilgili notalarında Türkiye ile ilgili politikasında bir değişikliğe gittiği anlaşılmaktadır. Truman Doktrini bunun önemli adımlarından biridir.

Truman Doktrininin kapsamını açıklayınız?

Başkan Truman kongre ve temsilciler meclisinde 12 Mart 1947’de yaptığı konuşmada kendi adını taşıyan doktrinini ilan etti. Truman konuşmasında Yunanistan’a geniş bir yer ayırarak, bu ülkenin
Alman işgali nedeniyle gerek altyapı gerekse ekonomik açıdan çöktüğünü belirtti. Ülkenin silahlı
birkaç bin komünistin faaliyeti nedeniyle kaosa sürüklediğini öne süren Truman, Yunanistan’a
yardım edilmesinin kaçınılmaz olduğunu savundu. Konuşmasında Türkiye’ye daha az yer veren
Truman, Türkiye’nin içinde bulunduğu şartların Yunanistan’ın içinde bulunduğu şartlardan farklı
olduğuna dikkat çekti. Ancak Türkiye’nin yine de ABD’nin desteğine ihtiyaç duyduğunu vurguladı.
Truman, Türkiye ile Yunanistan’a ilk etapta 400 milyon dolar yardım edilmesini istedi. Truman’ın
konuşmasının en can alıcı kısmında Sovyetler Birliği’nin siyasal sisteminin tahakküme dayandığını belirtti ve ABD’nin yeni dış politikasını işaret etti: “Birleşik Amerika’nın silahlı azınlıkların kendilerine boyun eğdirmek için yaptıkları girişimler veya dış baskılar karşısında mukavemet gösteren hür uluslara yardım etmesi gerektiğine inanıyorum. Hür ulusların istedikleri gibi kendi kaderlerini çizmelerine yardım etmemiz gerektiği inancındayım.”

Hiç kuşkusuz Truman’ın bu konuşması veya doktrini sadece Türkiye ve Yunanistan’a askeri ve mali yardımı içermiyordu, genel olarak Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi anlamına geliyordu. Diğer
bir anlatımla ABD’nin dünya çapında hegemonyasının önemli bir adımıydı. Söz konusu yardım Başkan Truman’ın 22 Mayıs 1947’de onayı ile yürürlüğe girdi.

ABD Dışişleri Bakanı George Marshall'ın ortaya attığı Avrupa Kalkınma Planı'nın kapsamını açıklayınız?

ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, 5 Haziran 1947’de Harvard Üniversitesi’nde
yaptığı konuşmada, ABD’nin herhangi bir ülkeye veya doktrine karşı değil; açlığa, yoksulluğa, umutsuzluğa ve kaosa karşı yönelmiş politikalar yürüttüğünü belirtti. Avrupa’nın kalkındırılması ve ortak bir imar planı çerçevesinde bir araya getirilmesi (Sovyetler Birliği dahil) hedefinden söz etti. Aksi takdirde istikrar ve sürekli barıştan söz edilemezdi. Resmi adı “Avrupa Kalkınma Planı” olan bu girişim, Truman Doktrini’nin tamamlayıcısı niteliğindeydi. Plan, Avrupa’da olumlu karşılandı. İngiliz
Dışişleri Bakanı Bevin, Fransa Dışişleri Bakanı Bidault ve Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov,
27 Haziran 1947’de Paris’te biraraya gelerek planın uygulanabilirliğini ele aldı. Molotov, Plan’ın, kapitalist bir entrikadan ibaret olduğunu belirterek toplantıdan ayrıldı. Sonuçta, Bidault ve Bevin, 12
Temmuz 1947’de Paris’te yapılacak konferansa 22 ülkeye çağrıda bulundu. İspanya, davet edilmedi.
Sovyetler Birliği ile hareket eden 8 ülke (Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Finlandiya, Macaristan, Polonya, Romanya ve Yugoslavya) katılmadı. 12 Temmuz 1947’de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu (Avusturya, Danimarka, Yunanistan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda,
Norveç, Portekiz, İsveç, İsviçre, İngiltere, Fransa) ülkeler Avrupa Ekonomik İşbirliği Konferansı
adında bir örgüt kurdu.

1948’de Çekoslovakya’da meydana gelen Prag Darbesi'nin önemini açıklayınız?

1948’de Çekoslovakya’da meydana gelen Prag Darbesi, Soğuk Savaş’a uzanan diplomatik krizler
için bir milat olarak görülmüştür. Şubat 1948’de Çekoslovakya Komünist Partisi’nin, Sovyetlerin
desteği ile gerçekleştirdiği darbe, Çekoslavakya’da yaklaşık kırk yıllık komünist yönetiminin başlangıcını oluşturdu. Sovyetlerin bu hamlesi sonrası, Batılı ülkelerde artan endişe, Marshall Planı’nın daha hızlı benimsenmesine, Almanya’nın Batısında bir devlet kurulmasına ve NATO’nun oluşum sürecinin hızlanmasına neden oldu.

Avrupa Konseyi'nin oluşum sürecini açıklayınız?

İngiltere ve Fransa, Batı Avrupa’da bir savunma sistemi kurmak için 4 Mart 1947’de Dunkirk
Antlaşması’nı imzalamışlardır. Bu antlaşmanın yapılış amacının Almanya’nın yeniden Avrupa için
tehlikeli ve saldırgan bir devlet haline gelmesini önlemek olduğu ileri sürülmekle birlikte; Sovyetler
Birliği’nin Avrupa’da yayılmasına set çekmek için de yapıldığı sezilmektedir. Avrupa’nın bölünmesi, Şubat 1948’de gerçekleşen “Prag Darbesi” ile derinleşti. Çekoslovakya’da siyasal sistemin birkaç gün içerisinde hızlı bir şekilde değişmesi Batı’da endişeyle karşılandı. Sovyetler Birliği korkusunun daha fazla hissedildiği bir sürece girildi. Batı Avrupa’da, İngiltere, Fransa ve Benelüks ülkeleri (Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) savaş sonucunda kaybettikleri nüfuzlarını tekrar kazanabilmek, ortak bir savunma sistemi kurmak ve karşılıklı ekonomik ve kültürel bağları güçlendirmek amacıyla 4 Mart 1948’de Brüksel’de bir araya geldi. Bu görüşmenin sonucunda 17 Mart  1948’de beş ülke arasında işbirliğini içeren Brüksel Antlaşması imzalandı. Brüksel Antlaşması’nın 4. maddesine göre taraflardan biri Avrupa’da silahlı bir saldırıya uğrarsa, diğer imzacı devletler sahip oldukları askeri ve diğer araçlarla saldırıya uğrayana yardımcı olacaklardı. Ayrıca, yine anlaşma gereğince, imzacı devletlerin savunma bakanlarından bir “Batı Savunma Komitesi” kurulacaktı.

Bu diplomatik girişimden kısa bir süre sonra Brüksel Antlaşması’nı imzalayan beş ülke (İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) ile Danimarka, İrlanda, İtalya, Norveç ve İsveç, 5
Mayıs 1949’da Londra’da bir araya gelerek Avrupa Konseyi’ni kurduklarını açıkladı. Askeri niteliği
bulunmayan bu örgüte başlangıçta Türkiye alınmak istenmedi. Ancak Batı dünyasında yer almak
isteyen Türkiye, girişimlerini sürdürdü ve Konsey, 8 Ağustos 1949’da Türkiye’yi örgüte üyelik için davet etti. Avrupa Konseyi üyeliği, Türkiye’nin hem bir Avrupa devleti olarak hem de Batı blokunun
bir üyesi olarak görülmesini sağlayan gelişmelerden biri sayılmaktadır.

NATO’nun kuruluş antlaşmasının giriş ve ilk beş maddesini açıklayınız?

NATO’nun kuruluş antlaşmasının giriş ve ilk beş maddesi şöyledir:
“Washington DC, 4 Nisan 1949 Bu Antlaşma’nın Tarafları, Birleşmiş Milletler Yasası’nın amaçları ve ilkelerine olan inançlarını ve bütün halklar ve bütün hükûmetlerle barış içinde bir arada yaşama arzularını teyid ederler. Demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkeleri temelinde bütün halkların özgürlüklerini, ortak miraslarını ve uygarlıklarını korumakta kararlıdırlar. Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahın geliştirilmesini amaçlarlar. Toplu savunma ve barış ile güvenliğin
korunması için çabalarını birleştirmekte kararlıdırlar. Bundan dolayı bu Kuzey Atlantik Antlaşması’nı
kabul etmişlerdir:


Madde 1
Taraflar, BM Yasası’nda ortaya konduğu üzere, karışmış olabilecekleri herhangi bir uluslararası anaşmazlığı, uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye sokmadan barışçıl yollarla çözmeyi ve uluslararası ilişkilerinde BM’nin amaçlarına aykırı olacak şekilde güç kullanımı ya da tehdidinden sakınmayı taahhüt etmektedirler.


Madde 2
Taraflar, özgür kurumlarını güçlendirerek, bu kurumların üzerine kurulu olduğu ilkelerin daha iyi
anlaşılmasını sağlayarak ve istikrar ve refah koşullarını geliştirerek barışçıl ve dostça uluslararası ilişkilerin daha da geliştirilmesine katkı yapacaklardır. Uluslararası ekonomi politikalarında çatışmayı ortadan kaldırmaya yönelecekler ve taraflardan herhangi biri ya da hepsi ile ekonomik işbirliğini teşvik edeceklerdir.


Madde 3
Bu Antlaşma’nın amaçlarına daha etkin biçimde ulaşabilmek için Taraflar, tek tek ve ortaklaşa olarak
sürekli ve etkin öz yardım ve karşılıklı yardımlarla, silahlı bir saldırıya karşı bireysel ve toplu direnme kapasitelerini koruyacaklar ve geliştireceklerdir.


Madde 4
Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.


Madde 5
Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı
bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak diğerleri ile birlikte silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldırı ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhâl Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.”

Vadenberg Kararı nedir, açıklayınız?

Vandenberg Kararı: Birleşik Milletler Anayasası’nın 51. Maddesi gereğince kişisel veya ortak savunma hakkını kullanmak hususunda ABD’nin azmini açıklamakta, Amerika’nın kişisel ve ortak savunmasına dayanan ve ulusal güvenliğini de etkileyen bölgesel ve diğer antlaşmalara katılmasını öngörmekteydi.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında