AÖF Soru Bankası

Türk Dış Politikası IÜnite 3 Soru-Cevap

Türk Dış Politikası I (ULI403U) soru-cevapları.

Türkiye'nin II. Dünya savaşı yıllarında ortaya koyduğu "Denge Oyunu" siyasetini açıklayınız.

Savaşın gittikçe yakınlaştığını gören Türkiye 1930’lu yılların ortalarından itibaren İngiltere ile ilişkilerini güçlendirmeyi ve bu ülke ile Sovyetler Birliği arasında dengeli bir politika izlemeyi tercih etti. Ancak 12 Mayıs 1939’da Türk-İngiliz, 23 Haziran 1939’da Türk-Fransız ortak deklarasyonlarıyla dış politikada rota değişikliğine gitti ve Batı’ya daha fazla yaklaştı. 19 Ekim 1939 tarihli Türkiye, İngiltere ve Fransa Arasında Karşılıklı Yardım Antlaşması (Üçlü İttifak), bu eksen değişikliğini sağlayan temel metinlerden biridir. Türkiye, II. Dünya Savaşı’na fiilen katılmama üzerine bir dış politika inşa etti. Dış politika yapıcıları, Müttefikleri tamamen göz ardı etmeyen tarafsız bir dış politika izledi. Selim Deringil’in deyimiyle Müttefik Devletlerle Mihver Devletleri arasında bir “Denge Oyunu” siyaseti izledi (Deringil, 1994).

"İtalya'nın Akdeniz’i mare nostrum yapma hedefi" ifadesinde geçen "Mare Nostrum" ne anlama gelmektedir?

Mare Nostrum: Akdeniz’e Romalılar tarafından verilmiş “Bizim Deniz” anlamına gelen bir kavramdır. 1860’tan sonra İtalya’nın siyasi birliğini sağlaması üzerine kendilerini Roma İmparatorluğu’nun varisi olarak gören İtalyan milliyetçileri tarafından kullanılmıştır.

Türkiye'nin 12 Mayıs 1939’da Ankara’da İngiltere ile yayınladığı Ortak Deklarasyon'un içeriğini açıklayınız?

Türkiye 12 Mayıs 1939’da Ankara’da İngiltere ile Ortak Deklarasyon yayınladı. Bunu, Hatay Sorunu çözüldükten sonra 23 Haziran 1939’da Fransa ile yayınlanan Ortak Deklarasyon izledi. Özdeş nitelikte olan Ortak Deklarasyonların önemli bazı noktaları şöyledir:
1. “İki devletin, kendi ulusal güvenlikleri yararına olarak, karşılıklı yükümleri gerektirecek uzun süreli kesin bir anlaşma yapmaları kararlaştırılmıştır (Madde 2).
2. Bu kesin anlaşmanın yapılmasına değin, (iki devlet) Akdeniz bölgesinde savaşa yol açacak bir saldırı ortaya çıktığında, etkili bir şekilde işbirliği yapmaya ve birbirlerine ellerinden gelen tüm yardım ve kolaylığı göstermeye hazır bulunduklarını açıklarlar (Madde 3).
3. İki Hükümet Balkanlarda güvenliğin kurulmasını sağlamak gereğini de kabul ederler ve bu amaca en hızlı biçimde varmak üzere danışma içinde bulunmaktadırlar (Madde 6).”

Bu yükümlülüklerin yanı sıra deklarasyonun ve öngörülen antlaşmanın hiçbir ülkeye karşı yapılmadığı, gerekli olduğu ortaya çıktığında taraflara karşılıklı bir yardım ve kolaylık sağlamak için düzenlediği belirtildi. Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ilişkisi göz önünde bulundurularak, “iki hükümetten birinin, barışın güçlendirilmesi yararına, başka ülkelerle antlaşmalar yapmasına engel olunmayacağı” açıklandı.

Türkiye ve Sovyetler Birliği'nin ititfak görüşmelerinde ne tür görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır? 

Türk Heyeti’nin amacı Türkiye, İngiltere ve Fransa arasındaki İttifak ile Türk-Sovyet dostluğu arasında bir denge sağlamaktı. Bu çerçevede Dışişleri Bakanı Saraçoğlu, Sovyetlere Balkanlar ve Akdeniz bölgesini içeren ittifak antlaşması önerdi. Ancak Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov bu tür bir
ittifakın yapılabilmesi için Montrö Antlaşması’nın bazı maddelerinin değiştirilmesi ile Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin gemilerin Boğazlardan geçişinin önlenmesi halinde olabileceğini belirtti. Ayrıca ittifak antlaşmasının Sovyetleri Almanya ile askeri bir çatışmaya sürüklememesi koşulu da Moskova tarafından Türk Heyeti’nin önüne konulmuştu. Sovyetler Birliği’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde değişiklik istemesi görüşmelerin gergin bir havada geçmesine yol açtı. 28 Eylül’de Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop’un Polonya sınır antlaşmasını imzalamak üzere Moskova’ya gelmesinden dolayı Türk–Sovyet görüşmelerine ara verildi. 1 Ekim’de yeniden başlayan görüşmelere Sovyet lideri Stalin de katıldı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin bazı hükümlerinin değiştirilerek Boğazların ortak savunulması, Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişinin engellenmesi istekleri, Sovyet yetkilileri tarafından tekrar öne sürüldü. Ayrıca Sovyetler yine, Türk–İngiliz ve Fransız İttifak Antlaşmasında bazı değişikliklerin yapılmasını talep etti. Dışişleri Bakanı Saraçoğlu, Sovyetler Birliği yetkililerin taleplerini Ankara’ya iletti. Söz konusu talepler ekseninde Ankara, Paris ve Londra ekseninde yoğun diplomatik temaslar sürdürüldü. İngiliz ve Fransızlar, İttifak Antlaşması taslağında yapılan değişiklikleri kabul etmekle birlikte, bu kez de Sovyet yetkilileri Türk–Sovyet İttifak Antlaşması taslağına Almanya ile ilgili bir çekince koydu. Çekince, Almanya’nın Türkiye’ye saldırması halinde Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye yardım yükümlülüğü altına girmemesi yönündeydi. Ancak Sovyetler Birliği’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ndeki bazı maddelerin değiştirilmesini ısrarla istemelerinden dolayı görüşmelerde ilerleme sağlanamadı. Dışişleri Bakanı Saraçoğlu başkanlığındaki heyet, 17 Ekim’de Moskova’dan ayrıldı (Koçak, 1996: 268-269).

Türkiye savaşın başladığı ilk dönemlerde nasıl bir denge politikası izlemiştir?

Hızla gelişen olaylar silsilesi içerisinde İtalya, 10 Haziran 1940’da Fransa ve İngiltere’ye savaş ilan etti. İtalya’nın savaşa girmesi Türkiye’yi yakından ilgilendiriyordu. Bu durumda, bir Avrupa devletince başlatılan savaş, Akdeniz’e yayılmakta ve Türkiye’nin Fransa ve İngiltere’ye elinden gelen yardımı yapması yükümlülüğü söz konusu olmaktaydı. İtalya’nın savaşa girmesinden sonra İngiltere’nin ve Fransa’nın Ankara’daki büyükelçileri 13 Haziran’da Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak, Türkiye’nin 19 Ekim 1939 tarihli Üçlü İttifak Antlaşması gereğince ülkelerinin yanında savaşa girmesi gerektiğini bildirdiler (Deringil,1994:115). Ancak Türk yetkilileri daha önce Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin İngiltere’nin safında savaşa girmesine olumsuz baktığını bizzat Dışişleri Bakanı Molotov’dan işitmişlerdi. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin Bulgaristan’la birlikte Boğazların kullanımına yönelik bazı girişimlere hazırlandığı istihbaratı da Ankara’ya ulaşmıştı. Türk yetkililer bu gelişmeler ışığında Üçlü İttifak’ın 2 nolu protokolünün uygulanmasının daha uygun olacağını 14 Haziran’da açıkladı (Deringil, 1994: 114). Buna göre, Türkiye’nin savaşa girmesi Sovyetlerle bir savaşa neden olabilirdi. Buradan hareketle Türkiye tarafsızlığını sürdürmeye karar verdi. Ancak bundan ikna olmayan İngiltere, Ankara’daki büyükelçisi Sir Knatchbull Hugessen’in aracılığıyla Türkiye’ye baskı yapmaya başladı. Fakat Fransa’nın işgal edilmesi, bu ülkenin Üçlü İttifak’ta belirtilen yükümlülüklerini yerine
getiremeyeceği anlamına geliyordu. Aslında bu husus, Türkiye’nin tarafsızlığını sürdürme politikasını devam ettirmesine olanak sağlıyordu. İngiltere’nin ise Üçlü İttifak gereğince tek başına Türkiye’ye askeri yardımda bulunması pek olanaklı gözükmüyordu. Türkiye 26 Haziran’da
tarafsız olduğunu tekrarladı ve 2 nolu protokolü uygulayacağını açıkladı. İngiltere, bu tutumdan rahatsızdı.

Mihver Devletlerinden Almanya 7 Ekim 1940’da Romanya’yı ele geçirirken İtalya ise 28 Ekim’de Yunanistan’ı işgale kalktı. Bu durum
Türkiye’nin tekrar savaşa girmesi tartışmasını alevlendirdi. 9 Şubat 1934 tarihli Balkan Paktı, Türkiye’ye savaşa girme yükümlülüğü getirmemekle birlikte, Üçlü İttifak’ın 3. maddesi Türkiye’ye bazı yükümlülükler getirmekteydi. Ancak Türkiye daha önce yaptığı gibi 2 nolu protokol kozunu kullanarak savaşa girmedi.

İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Sir K. Hugessen, Şükrü Saraçoğlu’nu ziyaret ederek, Almanya’nın Balkanlardaki yayılmasına dikkat çekti ve Türkiye ile Yugoslavya arasında işbirliği yapılmasını telkin etti. Ancak Saraçoğlu, Türkiye’nin bu doğrultuda hareket edemeyeceğini açıkladı. İngiltere Türkiye’nin savaşa girmesinde ısrarcı oldu ve Başbakan Churchill 31 Ocak 1941’de Cumhurbaşkanı İnönü’ye bir mesaj gönderdi. Mesajda, Türkiye’de İngiliz hava üsleri kurulması ve bu hava üslerinde konuşlandırılmış İngiliz uçaklarının Türkiye’nin savunmasını kolaylaştıracağı belirtildi. Bir İngiliz Heyeti 26 Şubat 1941’de Ankara’ya geldi. Heyet, Başbakan Refik Saydam, Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın katıldığı bir toplantıda, Almanya’nın Bulgaristan üzerinden Yunanistan’a saldırmasını beklediklerini, İngiltere’nin Türkiye’ye yardım edeceğini ve Türkiye’nin de bu durumda Almanya’ya savaş ilan etmesini istediklerini belirtti. Türk yetkilileri ise, Almanya’nın Boğazlar’ı ele geçirmek için saldırıya geçebileceğini, bu durumda Rusya’nın Polonya’ya yaptığı gibi Doğu’dan saldırabileceğini öne sürdü ve bu nazik ortamda Türkiye’nin çekimserliğinin daha uygun olacağını belirtti. İngiliz heyeti istediğini alamamakla birlikte Türk ordusunun destekleneceğini açıkladı (Korkmazcan, 2018:119-120).

Türkiye ve Bulgaristan arasındaki deklarasyonun kapsamını açıklayınız?

Almanya ve Sovyetler Birliği’nden aynı derecede endişe duyan Türkiye, Trakya bölgesinde her türlü askeri önlemi almaya çalışıyordu. Almanya’nın Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye saldırmasından çekinen Türk yetkilileri, Bulgaristan’ın Mihver Devletlerine katılmasını önlemek için bu devletle diplomatik teması yoğunlaştırdı. İki devlet arasında güveni artırmak amacıyla 17 Şubat 1941’de Türk–Bulgar Ortak Deklarasyonu yayınladı. Aslında bu deklarasyon 1925 ve 1929 tarihli Türkiye–Bulgaristan Antlaşmalarının teyidi niteliğindeydi. Deklarasyonda iki ülkenin birbirlerinin güvenlik ve toprak bütünlüğüne saygılı olacakları ve güven verici politikalar sürdürülecekleri açıklandı. Ayrıca, Türkiye ve Bulgaristan’ın her türlü saldırıdan kaçınmayı
dış politikalarının değişmez bir ilkesi haline getirecekleri (Madde 1); iki hükümetin birbirlerine karşı dostça niyetler besleyecekleri ve iyi komşuluk ilişkilerinde karşılıklı güveni korumayı ve onu daha da geliştirmeyi (Madde 2) amaçlayacakları deklarasyonda belirtildi (Soysal, 1983: 633).

Ortak deklarasyon ne müttefikleri ne de Sovyetler Birliği’ni memnun etti. Asıl sürpriz Almanya’nın Ankara büyükelçisi Von Papen’in ortak deklarasyonun yayınlanmasından on bir gün sonra Dışişleri Bakanı Saraçoğlu’na Bulgaristan’ın Mihver Devletlerine katıldığını bildirmesidir. Bulgaristan’ın Mihver Devletlerine resmen katıldığı 1 Mart’ta 1941’de açıklandı. Alman Ordusu ertesi gün Bulgaristan’a girdi. Sovyetler Birliği, Bulgaristan’ın politika değişikliğine sert tepki gösterdi, İngiltere ise 5 Mart’ta Bulgaristan’la ilişkilerini kesti. Türkiye doğrudan doğruya Alman Ordusunun tehdidiyle yüzyüze kaldı.

25 Mart 1941’de açıklanan Türk–Sovyet Saldırmazlık Deklarasyonu'nun kapsamını açıklayınız?

Bulgaristan’ın Mihver Devletlerine katılması ve genel olarak Balkanların Almanya’nın işgaline uğraması Boğazların geleceğini riskli hale getirmişti. Bu gelişme Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı tutumunu değiştirmişti. Sovyetler Birliği ile birlikte hareket etmeye çalışan İngiltere, bir Türk– Sovyet yakınlaşmasını teşvik etmekteydi. Türk ve İngiliz dışişleri bakanları 8–19 Mart 1941 tarihleri arasında Lefkoşa’da biraraya gelerek işbirliğini görüştü. Almanya’nın Bulgaristan’a yerleşerek Türk sınırına kadar gelmesi ve Sovyetler Birliği’nin öteden beri Ankara’dan taleplerde bulunması, Türk
yetkililerde bu ülkenin doğudan saldırabileceği beklentisini arttırmıştı. Türkiye’nin Polonya gibi Almanya ve Sovyetler Birliği tarafından işgal edileceği ifade edilmeye başlandı. Türk yöneticilerini derin kaygıya sürükleyen bu duruma “Polonya Sendromu” adı verildi.

İngiltere, Türkiye’nin endişelerini gidermek için Sovyetler Birliği ile görüşmelerini arttırdı ve bu ülkenin Türkiye’ye bir tarafsızlık güvencesi vermesini
sağlamaya çalıştı. Sovyetler Birliği Dışişleri Bakan Yardımcısı Vişinski 9 Mart’ta Türkiye’nin Moskova büyükelçisi Haydar Aktay’la yaptığı görüşmede,
Türkiye’nin saldırıya uğraması ve kendini savunmak için savaşa girmesi halinde ülkesinin 1925 tarihli Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması çerçevesinde
“tam anlayışına ve tarafsızlığına” güvenebileceğini açıkladı. Türk Hükümeti Vişinski’ye bu açıklamasını bir deklarasyonla yayınlanmasını talep etti. İki hükümet tarafından karşılıklı güvencelerin verilmesinden sonra 25 Mart 1941’de Türk–Sovyet Saldırmazlık Deklarasyonu açıklandı. Deklarasyona
göre, Türkiye’nin savaşa girmek zorunda kalması halinde Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye saldıracağı yönünde yabancı basında çıkan haberlerin gerçeği
yansıtmadığı, Türkiye’nin gerçekten saldırıya uğraması ve topraklarını savunmak zorunda kalması durumunda Sovyetler Birliği’nin en geniş ölçüde anlayışına ve tarafsızlığına güvenebilecekti (Soysal, 1983:634-636). Bu deklarasyonun Türkiye’yi kısmen rahatlattığı söylenebilir.

Almanya ile Türkiye arasında 18 Haziran 1941’de imzalanan saldırmazlık paktının kapsamını açıklayınız?

Almanya, Balkanlarda geniş bir alana hükmettikten sonra Türkiye’yle ilişkilerini daha da güçlendirecek adımlar atmak niyetindeydi. Büyükelçi
Von Papen, Hitler’den aldığı bir mesajı 12 Mayıs’ta Dışişleri Bakanı Saraçoğlu’na iletti. Bu görüşmede Almanya’nın Türkiye’ye çeşitli vaatleri de konuşuldu. Vaatler arasında Edirne civarındaki arazi ve sahillere yakın adaların Türkiye’ye bırakılacağı, Türkiye’ye savaş malzemesi verileceği gibi hususlar  vardı. Ayrıca gizli veya açık taahhütlerin yer aldığı bir anlaşmanın yapılması, Alman büyükelçisinin niyetlendiği konulardan biriydi. Bu bağlamda Von Papen amacına ulaşmak için 14 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı İnönü ile görüştü. Ancak Türkiye’nin durumunu zorlaştıran art arda gelişmeler oluyordu. Irak’ta 2 Nisan’da İngiliz karşıtı tutumuyla bilinen eski başbakanlardan Raşid Ali Geylani’nin iktidara gelmesi, Almanya’nın 6 Nisan’da Yunanistan’a saldırması ve 17 Nisan’da Yugoslavya’nın Almanya’ya teslim olması bunlardan birkaçıdır. Bu süreçte Alman Dışişleri ise Türkiye’yle bir saldırmazlık paktı yapılması için zemin yokluyordu. Görüşmelerin sonucunda 18 Haziran 1941’de Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu ile Alman büyükelçisi Von Papen arasında Türk– Alman Saldırmazlık Paktı imzaladı. Pakt, “Türkiye Cumhuriyeti ile Alman Reich’ı, aralarındaki ilişkileri karşılıklı güven ve içtenlikle dostluk temeline oturtmak isteğiyle ve her birinin bugün varolan (uluslararası) yükümlülükleri saklı kalmak üzere, bir antlaşma yapmaya karar vermişler” cümlesiyle başlıyordu. Ardından iki ülkenin birbirlerinin topraklarının dokunulmazlığına ve toprak bütünlüğüne, karşılıklı olarak, saygı gösterecekleri ve doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak, birbirlerine karşı her türlü harekâttan kaçınacakları (Madde 1);
ortak yararlarına olan tüm sorunların çözümü için (aralarında) anlaşma sağlamak üzere, bundan böyle dostça temasta bulunacakları (Madde 2) hükümleri ile devam ediyordu. Pakt on yıl geçerli olacaktı (Soysal, 1983:637-639).

Barbosa Harekatı nedir?

Alman Ordusu Avrupa’da ve Kuzey Afrika’da savaşı genişletip, birçok ülkeyi işgal ettikten sonra Doğu’ya yöneldi. Alman Genelkurmayı 3 Temmuz 1940’tan itibaren Sovyetler Birliği’ne saldırı planları üzerinde çalışmaktaydı. Alman Genelkurmay’ı çalışmalarını belli bir aşamaya getirdikten sonra Hitler’e sunmuş ve Hitler de 13 Aralık 1940’ta Barbarossa Harekâtı adını taşıyan planın uygulanması emrini vermiştir. Hazırlıklar sırasında Türkiye’nin işgal edilip, Türkiye üzerinden Sovyetler Birliği’ne saldırı yapılması gündeme getirilmiş ise de bu plan Hitler tarafından
kabul edilmedi. Hitler için Balkanları kontrol altında bulundurmak ve Türkiye’yi savaş dışında
tutmak daha önemliydi. 

Türkiye'nin savaş dönemi ticari ilişkileri ve krom ticaretini açıklayınız.

Türkiye savaş döneminde sürdürdüğü tarafsızlık politikasıyla her iki tarafla da ticari ilişkilerini sürdürmüştür. Savaş döneminde neredeyse tüm ticaretini kliring sistemini uygulayan ülkelerle yapan Türkiye, Almanya’nın savaş sanayisi için ihtiyaç duyduğu kromun en önemli üreticisiydi. Almanya, Türkiye’den yıllık yaklaşık 60.000 ton krom alıyordu. Türk-Alman ticaretinin büyük bölümünü
kromun oluşturması Müttefiklerin Türkiye’ye bu ticareti devam ettirmemesi yönünde baskı oluşturmasına neden olmuş ve savaşın ilk yıllarında krom ihracatı durmuştur.

Savaşın Almanya lehinden müttefiklerin üstünlüğüne geçişine neden olan olaylar nelerdir?

Almanya’nın 22 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne karşı başlattığı saldırı 1942 yılı Ocak ayında Moskova önlerinde durduruldu. Alman birlikleri 1942 yılının kış aylarında sert, dondurucu hava
yüzünden büyük kayıplar vermek zorunda kaldı. Alman Ordusunun 1942 yılının Ekim–Kasım aylarında Stalingrad’da durdurulması ve İngiltere’nin de Kuzey Afrika’da Almanlara üstünlük sağlamaya başlaması savaşın dönüm noktalarından sayılmaktadır. Bir başka dönüm noktası da Japon Ordusunun 7 Aralık 1941’de Pearl Harbour’da ABD donanmasına yaptığı etkili saldırıydı. ABD Başkanı Roosevelt yayınladığı bildiride, baskın gününü “alçaklıkla lekelenmiş gün” olarak tanımladı. Bu olaydan sonra ABD halkı, yönetime muazzam bir destek verdi. ABD, 8 Aralık’ta Japonya’ya savaş ilan etti. 1941 yılının sonlarında sürgün hükümetler de dahil olmak üzere 38 ülke daha savaşa katıldı. Başlangıçta Avrupa ve Afrika’da süren savaş Pearl Harbour baskınıyla gerçek anlamda bir “Dünya Savaşı”na evrildi. Almanya ve İtalya 11 Aralık’ta ABD’ye savaş ilan etti.

Kazablanka Konferansı'nın önemini açıklayınız?

ABD Başkanı Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Churchill 14–24 Ocak 1943 tarihleri arasında Fas’ın Kazablanka kentinde biraraya geldi. Konferans’a Hür Fransa adına da Charles de Gaulle de katıldı. Bu Konferans’ta Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da ikinci bir cephenin açılması isteği görüşülmekle birlikte kayda değer bir karar alınmadı. Sadece Müttefik Yüksek Komutanlığı kurulması ve bu
komutanlığın Manş’ı aşarak yapılacak bu saldırının hazırlıklarının yapılması için görevlendirilmesi yönünde bir karar alındı. Kazablanka Konferansı’nın en önemli kararı, savaşın “düşmanın kayıtsız şartsız teslim” olmasına kadar sürdürülmesi kararıdır. Churchill ve Roosevelt, Türkiye’nin savaşa girmesini sağlamak için girişimlerde bulunulmasını kararlaştırdı. Bu işi de İngiltere üstlenecekti. Churchill’e göre Türk Ordusu 3 yıldır seferberlik halindeydi ve tek eksiği modern özel silahlardı. Mısır’dan ve ABD’den sevk edilecek tanklar, uçaksavar ve tanksavar toplarla donatılmalıydı. Ayrıca Sovyetler Birliği, İngiltere ve ABD tarafından toprak bütünlüğü garanti edilirse Türkiye savaşa girebilirdi (Weisband, 1974:140). Bu Konferans’tan sonra Churchill, 25 Ocak’ta Cumhurbaşkanı İnönü’ye bir mesaj göndererek gizli bir görüşme talep etmiştir.

Adana Konferansı'nda Churchill'in talepleri ve Türkiye'nin çekinceleri nelerdi, açıklayınız?

Konferans, 30 Ocak–1 Şubat 1943 tarihleri arasında gizliliğin korunması amacıyla Adana-Yenice
istasyonunda Cumhurbaşkanı İnönü’nün özel vagonunda gerçekleştirildi. Türk heyetinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ve Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak başta olmak üzere üst düzey diplomatlar vardı. İngiltere’yi temsilen ise Başbakan Churchill ve Dışişleri Daimi Müsteşarı Sir Alexander Cadogan ile kalabalık asker ve sivil görevli yer aldı. Görüşmelerde Türkiye’nin savaşın dışında kalma tutumu, Türk–Sovyet ilişkileri, Balkanların durumu ve Türk Ordusunun silah ve cephane açısından teçhiz edilmesi üzerinde duruldu. Churchill, Adana’ya gelmeden önce İnönü’ye bir muhtıra göndererek, Sovyetler Birliği’nin Stalingrad’da, Müttefiklerin ise Rommel’in ordusuna ağır kayıplar verdiğini bildirdi. Ona göre, Almanlar petrol bölgelerine ulaşmak için Türkiye’ye saldırabilirlerdi ve dolayısıyla bunları konuşmak gerekiyordu. İngiliz Başbakanı Churchill, Türkiye’den bir taahhüt beklemediğini, aslında Türkiye’nin nasıl güçlendirilmesi gerektiğini konuşmak için geleceğini, Türkiye’nin kendisini güçlü gördükten sonra savaşa girme kararını vermesi gerektiğini belirtti. Adana’daki görüşmelerin ilk gününde genel olarak Türk ordusunun modern silahlarla donatılması konusu üzerinde duruldu. İngiliz heyeti Türkiye’ye güvence verdi. Türkiye Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ile İngiliz Hava Mareşali Drummond arasında yapılan görüşmede, Kraliyet Hava Kuvvetleri subaylarının olası askerî harekâtın planlaması için Türkiye’ye gelmesi kararlaştırıldı. Görüşmelerin ikinci gününde savaş sonrası dünya düzeninin ele alındığı görülmektedir. Başbakan Saraçoğlu Almanların yenilgisinden sonra komünizmin Avrupa’da hakimiyet kuracağını belirtti. Churchill’in buna cevabı, savaştan sonra galip devletlerin kendi aralarında çatışabilecekleri, Sovyetler Birliği’nin sebepsiz bir saldırısı karşısında uluslararası mekanizmaların karşı koyacağı şeklindedir. İngiliz Başbakanı Türk yetkililerin endişelerini yatıştırabilmek için savaştan sonra Milletler Cemiyeti’nden daha güçlü bir uluslararası örgütün kurulacağını açıkladı (Tekeli-İlkin, 2013: 263-270).

Kısaca Türkiye, Adana Konferansı’nda Müttefiklerin yanında savaşa girmeyi ilke olarak benimsedi fakat Türk Ordusunun ihtiyaç duyduğu silahların sağlanmasını koşul olarak öne sürdü. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin savaş sırasında ve sonrasında kendisine karşı tutumunun ne olacağının siyasal
bakımdan belirginleştirilmesini istedi. Bu konuda güvence verilmesi ve Balkanlar’da yapılacak askerî
harekât için Türk Ordusuna düşen görevin kesin biçimde saptanmasını dile getirdi. İngiltere ise Türkiye’nin başlangıçta Müttefiklere askeri kolaylıklar sağlamasını ve silah sevkiyatı tamamlanmasının son aşamasında savaşa girmesinin talep etti. Adana Konferansı’nın iki taraf için tatmin edici geçtiği söylenebilir. Almanya ise Türkiye’nin “şimdilik” tarafsızlığını korumasını dikkatle izledi.

Washington Konferansı'nın önemini açıklayınız?

ABD Başkanı Roosevelt ile İngiliz Başbakanı Churchill arasında 12–15 Mayıs 1943 tarihleri
arasında gerçekleştirildi. Gayri resmi bir görüşme olmakla birlikte önemli kararlar alındı ve değerlendirmeler yapıldı. İki lider İtalya’nın işgal edilmesini, savaş sonrasında kurulacak yeni dünya düzeninde barışı koruma sorumluluğunun ABD, İngiltere, Çin ve Sovyetler Birliği’ne verilmesini kararlaştırdı. Bu Konferans’ta Türkiye’yi ilgilendiren temel başlıklardan biri İtalya’nın işgal edilmesinin ardından Türkiye’nin savaşa girmesi için ikna edilmesidir. Böylece Türk havaalanları kullanılabilecekti ve Romanya’daki petrol alanları bombalanabilecekti. Churchill ikinci cephenin Balkanlarda açılmasını yeniden gündeme getirdi.

Quebec Konferansı'nın önemini açıklayınız?

Churchill ve Roosevelt, savaşın Müttefiklerin lehine dönmesiyle birlikte 11–24 Ağustos 1943 tarihleri arasında Quebec’te (Kanada) iki ülkenin dışişleri ve askeri yetkililerinin de katıldığı bir konferans
düzenledi. İki lider ikinci cephenin Balkanlar yerine Normandiya’da (Fransa) açılmasına ve cephenin
komutanlığının bir ABD’li generale verilmesini kararlaştırdı. Üzerinde tartışılan konulardan biri de
Almanya’nın yenilgisi halinde Sovyetler Birliği’nin bütün Almanya’yı işgal etmesinin engellenmesi ve
Müttefiklerin Berlin’e Kızıl Ordu ile birlikte girmesiydi. Buna “Rankin Planı” adı verildi.
Quebec’te Türkiye’nin doğrudan savaşa girmesi talep edilmedi ancak Türk Ordusuna askeri
yardımın sürdürülmesine karar verildi. Ayrıca Balkanlardaki hava akınları sırasında Türk havaalanlarının kullanılması, Türkiye’nin Almanya’ya krom ihracatını durdurması ve Boğazlardan geçen Alman gemilerinin daha sıkı kontrol edilmesi görüşüldü. Stalingrad’da Alman Ordusunu durduran Sovyetler Birliği, bir yanda Türkiye’nin savaşa girmesini isterken (böylelikle savaştığı bazı Alman birliklerinin Doğu cephesinden güneye kaydırılması mümkün olacaktı) diğer yandan ise Balkanlar üzerinde Batılı Müttefiklerin etkisini arttıracak ikinci bir cephenin bu bölgede açılmamasını istiyordu.

Moskova Konferansı'nın kapsamı ve ortaya çıkan önemli kararları açıklayınız?

Quebec Konferansı’nda savaş sonrasında kurulacak düzenle ilgili konuların görüşülmesi amacıyla
üç Müttefik liderin (Roosevelt, Churchill ve Stalin) bir araya gelmesi planlanmıştı. Ancak Stalin’in isteksiz oluşu nedeniyle üç Müttefik ülkenin dışişleri bakanı Cordell Hull (ABD), Anthony Eden (İngiltere) ve Vyacheslav Molotov (Sovyetler Birliği) 19-30 Ekim 1943 tarihleri arasında Moskova’da bir araya geldi. Konferansın sonunda dört ayrı mesajın içerdiği Moskova Deklarasyonu yayınlandı. İlk mesaj, Birleşik Dört Milletin Deklarasyonu adını taşıyordu ve savaştan sonra sürdürülebilir bir barışın
inşa edilmesi için Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kuruluşunu içeriyordu. Bu deklarasyona daha sonra Çin de katıldı. İkinci mesajda İtalya’nın faşizmin etkisinden kurtarılacağı; üçüncü mesajda Almanya
ve Avusturya arasındaki birleşmenin tanınmayacağı; dördüncü mesajda ise savaş suçlularının ve savaşta katliam yapanların mutlaka cezalandırılacağı ilan edildi (Tekeli-İlkin, 2013:291-292).
Üç Dışişleri Bakanı’nın toplantısında Türkiye’nin savaşa girmesi konusu da ele alındı. ABD Dışişleri Bakanı Türkiye’nin savaş dışı tutulmasına devam edilmesini isterken, Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov ise, Almanya’nın en kısa sürede yenilgiye uğratılması için Türkiye’nin 1943 yılı sonuna kadar savaşa girmesinde ısrarcı oldu.

Birinci Kahire Konferansı'nda Türkiye'nin çekinceleri ve ortaya çıkan sonucu açıklayınız?

İngiliz Dışişleri Bakanı Anthony Eden ile Türk Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu arasında 5–8 Kasım 1943 tarihleri arasında Kahire’de bir konferans gerçekleştirildi. Söz konusu konferansta, üç Müttefik Devletin Moskova’da aldıkları kararlar Türkiye’ye bildirilecekti. İngiliz Dışişleri Bakanı Eden, Türkiye’nin 31 Aralık 1943’ten önce savaşa girmesini, Türkiye’nin batısındaki havaalanlarının ise 3 Aralık’tan önce İngiliz uçaklarına açılmasını talep etti. Türk Dışişleri Bakanı Menemencioğlu’nun ise tereddütleri vardı ve bunlardan birisi Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi savaşa çekerek, Türk Ordusunu askeri açıdan zayıflatmaktı. Ayrıca Türkiye’nin savaşa girebilmesi için, Sovyetler Birliği’nin savaştan sonra da İngiltere ve ABD ile yakın ilişkiler sürdüreceğinden emin olunması gerektiğinden söz etti. İngiliz Dışişleri Bakanı ise Sovyetler Birliği’nin savaş sonrasında yayılmacı bir tutum takınacağına dair işaret olmadığını belirterek, Numan Menemencioğlu’nu ikna etmeye çalışmıştır. Dışişleri Bakanı Menemencioğlu Kahire dönüşünde Türkiye’nin resmi cevabını 15 Kasım’da İngiltere’nin Ankara büyükelçisine iletti. Bakan, İngiliz uçaklarının Türk havaalanlarından yararlanmasına izin verilmesinin Almanya ile bir savaşa neden olacağını öne sürerek bu teklifin kabul edilmesinin olanaklı olmadığını belirtti. Öte yandan Türkiye’nin yılbaşından önce savaşa girmesi konusunun ise İngiltere’nin Adana Konferansı’nda vaat ettiği silah, araç ve gereçleri sağlayamadığı için gerçekleşmesi zordu. Bu gelişmeden sonra Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu, 16 Kasım’da
Cumhuriyet Halk Partisi’nin Meclis Grubu’na gerekli açıklamaları yapmış ve daha sonra Hükümet
adına Mihver Devletlerine savaş açılabilmesi için Hükümet’e yetki verilmesini talep etmiştir. Ancak
bu yetkinin kullanılması da İngiltere’nin yeterli silah yardımı yapmasına bağlı olacaktı. Aslında Türkiye bununla ilke olarak savaşa girmeyi kabullenmiş oluyordu.

Tahran Konferansı'nda müttefiklerin beklentileri ve ortaya çıkan sonucu açıklayınız?

Tahran Konferansı, 28 Kasım–1 Aralık 1943
tarihleri arasında yapıldı ve Konferans’a Roosevelt,
Churchill ve Stalin katıldı. Müttefik liderler, bu
Konferans’ta esas olarak savaş sonrası siyasal düzenin nasıl olması gerektiğini ve bunun ana hatlarını görüşmek üzere biraraya gelmişlerdi. Roosevelt,
böyle bir görüşmenin yapılmasında ısrarcı olmuştu.
Zira savaş sonrası düzenin kendisi ile Stalin arasında belirleneceğine inanıyordu. Konferans’ın sonunda iki bildiri yayınlandı. İlk bildiride Almanya’nın
mutlaka yenileceği belirtildi ve Birleşmiş Milletlerin kurulması üzerinde duruldu. Ayrıca demokrasi
vurgusu da yapıldı. İkinci bildiri ise İran’a yönelikti. İran’a ekonomik yardım yapılması, toprak bütünlüğünün korunması ve bağımsızlığı konusunda
güvence verilmesini içeriyordu.
Konferans’ta Türkiye ile ilgili konular üzerinde
de duruldu. Churchill, Türkiye’nin savaşa girmesi
konusunu ısrarlı bir şekilde tekrar gündeme getirdi. İngiliz Başbakanı’na göre Alman güçlerinin
Balkanlar’da meşgul edilmesi için Türkiye’nin savaşa girmesi gerekiyordu. Türkiye’nin savaşa girmesi
halinde Anglo-Amerikan komuta heyetinin kullanmadığı çok büyük miktarda uçak ve uçak savarlar
Türk Ordusuna verilecekti. ABD başkanı Roosevelt Türkiye’nin savaşa girmesi konusunda Churchill kadar istekli değildi. O, Avrupa’daki çıkarma
hazırlıklarına odaklanılmasını istiyordu. Stalin de
Türkiye’nin savaşa gireceğinden kuşkuluydu. Ama
yine de Türkiye’nin zorlanmasının uygun olacağını
belirtti. Ayrıca Türk Boğazlarındaki geçiş rejiminin değiştirilmesini talep etti. Ancak bu konuda
görüş birliğine varılamadı. Konferans’ın sonunda
yayınlanan bildiride, Türkiye’nin askeri açıdan yıl
sonundan önce Müttefikler safında savaşa girmesinin beklendiği açıklandı. Eğer Türkiye, Almanya
ile savaşa girer ve bunun sonucunda Bulgaristan da
Türkiye’ye savaş ilan ederse Sovyetler Birliği de derhal Bulgaristan’a savaş açacaktı. Tahran Konferansı,
Müttefik devletler arasındaki görüş ayrılıklarını biraz daha belirginleştirdi.

İkinci Kahire Konferansı'nın Türkiye açısından önemini açıklayınız?

Tahran Konferansı sırasında liderler Kahire’de bir toplantı yapılmasını kararlaştırmışlardı. 1 Aralık 1943’te Roosevelt ve Churchill, Cumhurbaşkanı İnönü’ye birer telgraf göndererek Kahire’ye davet
etti. İnönü “toplantıda alınan bir kararın tebliği olacaksa, katılmayacağını, ama eşitler arasında bir ilişki içinde ortak dava için bir çözüm arayışına girilecekse katılacağını” bildirdi. Güvenceler alındıktan sonra Cumhurbaşkanı İnönü, 4 Aralık’ta Roosevelt’in Adana’ya gönderdiği uçakla Kahire’ye gitti.

Toplantı, 4–6 Aralık 1943 tarihlerinde, İnönü, Roosevelt ve Churchill arasında yapıldı. Toplantıyı açan Roosevelt, Almanya ve Japonya’nın yirmi yıl sonra yeni bir savaşa girme hevesine kapılmaması için gerekli önlemlerin alınmasını ve bunu sağlayacak olanın savaştan sonra kurulacak olan Birleşmiş Milletlerin olacağını ifade etti. 

Churchill ise Türkiye’nin savaşa dahil olması için İnönü’yü ikna etmeye çalışarak savaşa katılmanın zamanın geldiğini açıkladı. Cumhurbaşkanı İnönü’ye verdiği askeri planda, 15 Şubat 1944’e
kadar havaalanlarının hazırlanacağı, çeşitli savaş araç–gereçlerinin Türkiye’ye gönderileceği ve bazı
siyasi konuların görüşüleceği gibi konular vardı. Ayrıca planda İngiliz uçaklarının 15 Şubat’a kadar
Türkiye’ye gelmesi için izin isteneceği isteği de yer alıyordu. İngiliz Başbakanı bu işbirliği talebinin
Türkiye tarafından reddedilmesi halinde askeri malzemelerin başka yere sevk edileceğini açıkladı.
Eğer Türkiye savaşa katılmazsa, savaş sonrasında yeni dünya düzeni kurulurken Birleşmiş Milletlerin üyeleri arasında yer alamayacağını tehditvari bir şekilde belirtti. Sovyetler Birliği ile aynı safta
yer almamanın daha tehlikeli olabileceğini de ekledi. Cumhurbaşkanı İnönü, Türkiye’nin Mihver
Devletlerinin askeri başarılar kazandığı dönemde Müttefiklerin yanında yer aldığını, bu nedenle
savaşa girmemesi halinde savaş sonrasında ülkesi aleyhinde bir değerlendirmenin yapılmasının
doğru olmayacağını bildirdi. Konferans’ın ikinci günü olan 5 Aralık’ta, İnönü, Adana görüşmesinde sözü edilen silahların gönderilmediğini ifade etti ve bir kez daha Türk Ordusunun silah ihtiyacının karşılanması gerektiğini ileri sürdü. Bu konferansta Cumhurbaşkanı İnönü, daha fazla direnemez ve Türkiye’nin prensip olarak savaşa katılmayı kabul ettiğini açıkladı.

Türkiye, müttefiklerle arasındaki gerginlikleri azaltmak için ne tür hamleler yapmıştır?

İngiltere’nin Kahire Konferansı’ndan sonra Türkiye’nin savaşa girmesine ilişkin hazırladığı planın
reddedilmesi ve Türk yetkililerinin Müttefiklerin safında savaşa girmeme tutumunu sürdürmesi, taraflar arasında ciddi bir güven bunalımına yol açmıştı. Fakat Türkiye, bu süreçte Müttefiklerle yeniden yakınlaşma çabası içerisine girmiştir. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür. 1944 yılının ilk günlerinde Türk Ordusunun yönetiminde değişiklikler oldu, Müttefiklerin gözünde ordunun modernleşme çabalarına katılmak istemeyen, muhafazakâr ve Alman yanlısı olduğu iddia edilen Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Hükümet tarafından 12 Ocak 1944’te yaş haddinden emekliye sevk edildi. Müttefikler bu gelişmeyi Türk ordusunda Alman yanlısı yönetimin tasfiyesi olarak değerlendirdi. Bir başka gelişme de Türkiye’nin Müttefiklerin baskısı sonucu 21 Nisan 1944’te
Almanya’ya krom sevkiyatını durdurmasıdır. Ayrıca ülkede Almanya ile ilişki içerisinde olduğu
iddia edilen Panturancı oluşum ve kişiler hakkında politika değişikliğine gidildi ve bu siyasi
eğilimin bazı ünlü kişileri tutuklandı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yorumlanması konusunda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile ters düşen, ama, aslında Bakanlar Kurulu’nda “Alman yanlısı” olarak bilinen Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu istifa ettirildi (Tekeli-İlkin, 2013:526).

Yüzdeler antlaşmasının kapsamını açıklayınız?

Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’da ve Balkanlarda ilerlemesi İngiltere’de rahatsızlık yarattığı çok açıktı. Başbakan Churchill endişesini gidermek amacıyla 9 Ekim 1944’te Moskova’da Stalin’le görüştü. İki lider arasında savaş sonrasında nüfuz bölgeleri üzerine gizli bir antlaşma yapıldı. “Yüzdeler Antlaşması” denilen belge Doğu Avrupa ve Balkanların paylaşılmasını içeriyordu. Buna göre, İngiltere, Polonya’nın tümünü nüfuz alanı olarak Sovyetler Birliği’ne bıraktı. Sovyet nüfuzu Romanya’da %90, Bulgaristan’da %75, Yugoslavya ve Macaristan’da ise %50 olarak belirlendi. İngiltere’nin payına ise Yunanistan’ın %90’nı düştü. Ayrıca Akdeniz ve Türkiye, İngiliz nüfuz alanı olarak iki lider tarafından saptandı. Sovyet ve İngiliz Dışişleri bakanları 10–11 Ekim 1944’te görüşerek paylaşıma son şeklini verdi. Bulgaristan ve Macaristan %75 olarak yeniden düzenlendi. ABD yönetimi bu paylaşımdan haberdar edildi.

Türkiye'nin savaşa girme sürecini açıklayınız?

Yalta Konferansı'nda alınan karar gereği Türkiye'nin Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kurucu üyesi olabilmek için San Francisco Konferansı’na katılmadan ve 1 Mart 1945’ten önce Mihver Devletlerine savaş ilan etmesi gerekiyordu. İngiliz büyükelçisi 20 Şubat 1945’te Dışişleri Bakanı Hasan Saka’yı ziyaret ederek Yalta’da alınan kararı Türkiye’ye açıkladı ve 1 Mart 1945’ten önce Mihver Devletlerine savaş ilan etmemiş ülkelerin San Francisco Konferansı’na çağırılmayacağını bildirdi. TBMM olağanüstü toplanarak 23 Şubat’ta konuyu görüştü ve oylamaya katılan 401 milletvekilinin ittifakı ile Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. Ayrıca 1 Ocak 1942 tarihli Birleşmiş Milletler Beyannamesi’ni imzaladı. Bu gelişmeden sonra Türkiye 5 Mart’ta San Francisco Konferansı’na resmen davet edildi.

Atlantik Bildirisi'nin önemini açıklayınız?

Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun kökeninde, savaş sırasında ilan edilen Atlantik Bildirisi de yer almaktadır. ABD Başkanı Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Churchill tarafından 9 Ağustos 1941’de hazırlanan Atlantik Bildirisi’nde, savaşın yürütülmesinin sağlanması ve zafer için gerekli önlemlerin alınması gibi hususlar vardı. Müttefikler, topraklarını genişletmek istemediklerini, dünyadaki bütün ulusların güvenle yaşayacakları bir barış ortamını sağlamayı hedeflediklerini bu belge ile açıkladılar. Bu bildiri 14 Ağustos 1941’de iki lider tarafından kamuoyuna duyuruldu.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında