AÖF Soru Bankası

Türk Dış Politikası IÜnite 8 Özeti

1980-1989 Döneminde Türk Dış Politikası

ULİ403U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI I

Ünite 8: 1980-1989 Döneminde Türk Dış Politikası

Giriş

12 Eylül 1980 darbesinden 1989 sonbaharına kadar olan dönemdeki gelişmeler incelenecektir. Söz konusu dönem hem dünya hem de Türkiye bakımından büyük değişimlerin yaşandığı yılları kapsamaktadır. Dünyada 1980’ler Soğuk Savaş’ın seyrinde şaşırtıcı gelişmelere sahne oldu. Bu on yılın başlarında yükselen gerilim bir üçüncü dünya savaşı endişesi yaratsa da Doğu Bloku’nda ortaya çıkan değişiklikler neticesinde 1980’lerin sonunda bambaşka bir atmosfer oluştu ve fiilen Soğuk Savaş sona erdi. Bu süreçte, başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batı dünyasında neoliberalizmin öne çıkması, dünyada ideolojik bir dönüşümün temellerini hazırladı.

Türkiye’de ise hem bu küresel gelişmelerin hem de 12 Eylül darbesinin etkileri hissedildi. Bu çerçevede, yaklaşık olarak 1960’ların başından beri süregelen birtakım uygulamalar ve izlenen politikalar önemli ölçüde değişikliğe uğradı ya da terk edildi. Türkiye de bu süreçte söz konusu neoliberal dönüşüm içinde yer alan ülkelerden biri oldu. Turgut Özal’ın şahsında simgelenen bu dönüşüm, 12 Eylül darbesi sonrasında ortaya çıkan, ordunun hâkim pozisyonda bulunduğu, son derece kısıtlı demokratik koşullarda gerçekleşti. Söz konusu dönüşümden hukuk, iç siyaset ve ekonomi gibi Türk dış politikası da etkilendi ve yeni dönemin ortaya çıkardığı ihtiyaçlara yanıt bulabilmek amacıyla dış politika tercihleri ve öncelikleri yeniden tanımlandı.

Dünyada ve Türkiye’de 1980’lere Genel Bir Bakış

1980’ler dünya ve Türkiye bakımından ciddi sorunların gölgesinde başladı. Dünyada, 1960’lardan beri süregelen Yumuşama süreci, 1979’da SSCB’nin Afganistan’ı işgali nedeniyle sona ererken özellikle 1981’de başkan olan Ronald Reagan zamanında ABD, sert bir tutum benimseyerek SSCB’yi ekonomik ve siyasal olarak zorladı. İkinci Soğuk Savaş olarak da adlandırılan 1980’lerin ilk yarısında nükleer savaş olasılığının yeniden belirdiği bir silahlanma yarışı yaşandı. Fakat ekonomik bakımdan sorunlarla boğuşan SSCB’de yeni lider Mihail Gorbaçov, yürürlüğe koyduğu kapsamlı reform programı çerçevesinde ABD ile yeniden ilişkileri iyileştirmeye çalıştı. Bu tutumun sonucunda bir yandan ABD-SSCB ilişkileri normalleşirken bir yandan da SSCB’nin dış politikası değişti. 1988’de Afganistan’daki işgaline son veren SSCB, Doğu Avrupa’daki askeri varlığını azalttı, buradaki sosyalist ülkelerde bir dönüşüm yaşanmasına olanak sağladı. ABD’nin yükseldiği ve SSCB’nin gerilediği bu dönemde Batılı değerler öne çıktı. Neoliberal ekonomi modeli devletin etkinliğini azaltırken insan hakları da en azından söylem düzeyinde, uluslararası siyasetin önemli bir unsuru haline geldi. Türkiye’de 1980’ler ise hem ekonomik hem de siyasal bir kriz ile başladı. 1970’lerde ağırlaşan krize 24 Ocak 1980’de alınan radikal kararlarla çözüm bulunurken 12 Eylül’deki askeri müdahale yaklaşık üç yıl devam edecek bir ara rejim dönemi başlattı. Yeni anayasanın kabulüyle başlayan demokratik yaşama Turgut Özal damgasını vurdu. 1983’ten 1989’a kadar süren

başbakanlığı döneminde Özal bir yandan ekonominin neoliberal dönüşümünü sağlarken diğer yandan da dünyadaki gelişmelere paralel olarak dış politikada önemli birtakım adımlar attı.

ABD ve NATO ile İlişkiler

ABD ile İlişkiler

12 Eylül Darbesi, Türk-Amerikan ilişkileri için de yeni bir dönemin başlamasını sağladı. Her ne kadar ABD ile darbeciler arasında kesin bir bağlantı olduğu kanıtlanamasa da darbe sonrasında değişen Türk dış politikası ABD bakımından son derece olumlu sonuçlar doğurdu. Dış desteğe ve özellikle de ABD desteğini almaya büyük önem veren askeri yönetim, ABD ve NATO konularında güçlü bir işbirliği sergiledi. Bu anlayışın ilk sonucu, ABD ile Mart 1980’de imzalanıp onay bekleyen SEİA’nın Ulusu hükümetince derhal onaylanmasıdır. Dahası, Yunanistan’ın 1974’te terk ettiği NATO’nun askeri kanadına geri dönüşü konusunda Türkiye bir süredir sergilediği olumsuz tavrı bıraktı. Kenan Evren’in “asker sözü” verdiğini söylediği NATO Avrupa Kuvvetler Komutanı Bernard Rogers’ın önerdiği planı kabul eden Türkiye Yunanistan’a ilişkin vetosunu kaldırdı ve Yunanistan Ekim 1980’de NATO’nun askeri kanadına döndü. Fakat yeniden NATO’ya dönen Yunanistan Türkiye’nin beklediği işbirliğini göstermedi. Böylece Türkiye, ihtilaf içinde olduğu Yunanistan karşısındaki en büyük kozlarından birini harcamış oldu.

Yine ABD ile 12 Eylül sonrasında artan işbirliğinin bir diğer örneği, Türkiye’de yeni ABD tesislerinin kurulmasına ilişkin olarak varılan mutabakattır. ABD’nin Doğu Anadolu’da havalimanları başta olmak üzere birtakım askeri tesisler kurmasıyla ilgili olarak 1982’de bir anlaşma yapıldı. Sadece NATO amaçları kapsamında kullanılacağı kabul edilen bu tesisler ABD’nin gerektiğinde bölgeye hızlı ve etkin bir biçimde erişimini sağlıyordu (Uzgel, 2010: 47-48). Başbakan Turgut Özal da ABD’den daha fazla ekonomik ve askeri yardım alınacağı düşüncesiyle özellikle Orta Doğu’daki gelişmelerle ilgili olarak ABD ile işbirliği yapılmasına ve iyi ilişkiler kurulmasına büyük önem verdi. Gerçekten de ABD’nin Türkiye’ye yaptığı askeri ve ekonomik yardımların miktarı 1980’lerin başında göreceli olarak yüksekti. Bunun bir nedeni, yeniden yükselen tehdit algısı temelinde Türkiye’nin savunma kapasitesini iyileştirmekti. Bir diğer nedeni ise, neoliberal bir dönüşüm geçiren Türkiye ekonomisinin örnek bir model olarak desteklenmesi, içinde bulunduğu darboğazdan kurtarılmak istenmesiydi. Fakat zaman ilerledikçe özellikle askeri yardımlar konusunda sorunlar çıkmaya başladı. Bir yandan yardım içindeki hibe miktarı gittikçe azaldı, bir yandan yapılacak yardımlar zaman zaman şarta bağlı olarak sunuldu (örneğin Kıbrıs) ve son olarak da yardımlar 1980’lerin ikinci yarısından itibaren, SSCB ile ilişkilerin Gorbaçov politikaları temelinde iyileşmesi nedeniyle giderek azaldı.

Aslında Özal, gerek yardımların artırılması gerekse Türk- Amerikan ticari ve ekonomik ilişkilerinin geliştirilerek Türkiye’nin Amerikan pazarından daha verimli şekilde


istifade edebilmesini sağlamak için 1980’ler boyunca ciddi girişimlerde bulundu. Örneğin 1980’de onaylanan SEİA’nın daha iyi koşullarla 1985’te revize edilmesi için çaba gösterilse de istenen sonuç alınamadı. Azalan yardımları telafi edecek şekilde ticaret hacminin artırılması, Türk ihraç mallarının ABD pazarında daha iyi koşullarda kendine yer bulması için yapılan girişimler de bekleneni vermedi. Bu girişimlerden en önemlisi 1985’te Özal’ın ABD’ye yaptığı resmi ziyaretti. Ekonomik ve askeri yardım konusundaki önemli konumuna ek olarak ABD Türk dış politikasının gündemindeki konularla ilgili olarak 1980’lerde de etkili bir aktör oldu.

Kürt sorunu, Yunanistan’la yaşanan sorunlar ile Türk- Amerikan ilişkilerinin yeni meselesi olan Ermeni karar tasarıları konularında ABD yönetimlerinin izlediği politikalar Türkiye tarafından yakından takip edildi.

NATO ile İlişkiler ve Türk Savunma Sanayii

1980’lerde ABD ile gelişen ilişkilere karşın Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinde çeşitli sorunlar yaşandı. Bu sorunların esası, yeniden artan uluslararası gerginlik sonrasında NATO’nun ortaya çıkan yeni risk ve tehditler bağlamında ne ifade ettiği ve bu tehditleri bertaraf etmek maksadıyla uygulamaya koymak istediği yeni stratejiye dayanıyordu. Öncelikle, 1950’lerden farklı olarak, bu kez, örneğin SSCB’nin Doğu Anadolu’ya saldırması durumunda NATO’nun yardıma gelip gelmeyeceğinden endişe duyulmaya başlamıştı.

İkincisi, yeni NATO stratejisinin Türkiye bakımından büyük bir sorun yaratabileceği düşünülüyordu. “Esnek Karşılık” olarak adlandırılan bu strateji, ilk etapta nükleer silahlara hemen başvurmama, çatışmanın gerektiğinde aşama aşama yükseltilmesine dayanıyordu. Bu stratejinin Türkiye bakımından zorlayıcı olmasının sebebi, SSCB ile bir silahlı çatışma durumunda Türkiye’nin NATO tarafından nükleer silahlar kullanılana kadar tank, top, tüfek gibi konvansiyonel silahlarla karşılık vermek durumunda kalacak olmasıydı. Esnek karşılık stratejisinde bir kanat ülkesi olarak tanımlanan Türkiye’nin böyle bir çatışma durumunda büyük bir yıkıma sahne olması riski yüksekti (Türkeş, 2004: 387). Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türkiye’nin yeni güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda modernize edilmesi gerektiğini gösteriyordu. Gerek NATO’nun yeni konsepti gerekse o dönemde Türkiye’nin güneydoğusu ve Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler Türk ordusunun silah ve mühimmat ihtiyacını artırdı ve Türkiye silahlanma harcamalarını artırmak zorunda kaldı. Bu arada Türkiye, ordunun modernizasyonu için çalışıyordu. Bu ya ABD ve bazı Avrupa ülkelerinden satın alma yoluyla ya da yapılacak teknoloji yatırımları sonucunda ulusal düzeyde ve ulusal imkanlarla üretilerek gerçekleştirilecekti. Kıbrıs Sorunu vesilesiyle 1960’lardan itibaren gündeme gelen ABD silahlarına bağımlılığın aşılması gerektiği fikri, ulusal silah sanayii geliştirilmesi projesinin temelinde yatıyordu. Silah ithalatına döviz harcamak yerine üretilen silahların ihracı sayesinde döviz kazanma imkânı ise işin ekonomik gerekçesini

oluşturuyordu. ABD’nin de desteğiyle Orta Doğu’daki bazı ülkelerle bu alanda yapılan işbirlikleri siyasi alanda da olumlu sonuçlar yaratıyordu. Öte yandan, ordunun modernizasyonunun en dikkat çeken projesi F-16 uçaklarının üretim ve montajıyla ilgili olarak ABD ile yapılan anlaşmaydı. Maliyetinin yüksekliği, teknoloji transferinin istenen düzeyin altında gerçekleşmesi gibi olumsuzluklara karşın, Türkiye’de F-16’ların üretilebilmesi büyük bir teknolojik ilerleme anlamına geldi. F-16 üretimi için ABD’li üretici firma ile ortaklaşa kurulan TAI (TUSAŞ Aerospace Industry) Türk Hava Kuvvetleri’ne ilk teslimatını 16 Kasım 1987’de yaptı. Bu alandaki sonraki yıllarda da işbirliği artarak sürecektir (Uzgel, 2010: 77-81).

Yunanistan’la İlişkiler ve Kıbrıs Sorunu

1980’de Yunanistan ile ilişkileri şekillendiren temel faktörler Yunanistan’ın AT’ye tam üye oluşu, PASOK’un iktidara gelmesi ve Kıbrıs konusundaki gelişmelerdi. 1981’de AT’ye tam üye olan, aynı sıralarda NATO’nun askeri kanadına da geri dönen Yunanistan Türkiye ile olan rekabetinde avantajlı bir konuma erişti. 1981’de başbakan olan PASOK lideri Papandreu da Türkiye’ye karşı sert bir tutum izledi ve işbirliğinin olabilmesi için Türkiye’nin büyük tavizler vermesi gereken şartlar öne sürdü. Özal’ın ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi anlayışına dayalı ve uzlaşmaya yakın pragmatik üslubu bile Yunanistan’la ortak bir müzakere zemini kurulmasına yetmedi. 1980’ler boyunca “Türk Tehdidi” temasıyla Ege Denizi’nde agresif bir siyaset izleyen Yunanistan’la Türkiye arasında 1970’lerden miras kalan karasuları, hava sahası, kıta sahanlığı ve bazı adaların uluslararası anlaşmalara aykırı şekilde silahlandırılması gibi sorunlar yine gündemi işgal etti.

En az bunlar kadar önemli olan konu Kıbrıs’tı. Papandreu’nun telkinleri doğrultusunda yeni Kıbrıs Rum Yönetimi’nin toplumlararası görüşmeleri anlamsız kılarak sorunu uluslararası örgütlerin gündemine taşıma tavrı, Kıbrıslı Türklerin tepkisini çekti. Bu kapsamda Kasım 1983’te bağımsız KKTC ilan edildi. Bu, Kıbrıs sorununun başka bir boyuta çıkması demekti ve Özal’ın politik planlarını da sekteye uğratacak şekilde ikili ilişkilerde gerilimi artıracak bir hamleydi. Nitekim Ege’de kıta sahanlığı meselesi 1987’de tekrar canlanırken iki ülke arasında silahlı çatışmanın eşiğine gelindi. Bundan sonra gündeme gelen yakınlaşma çabaları çerçevesinde Davos’da yapılan Özal-Papandreu görüşmelerinden de kayda değer bir sonuç çıkmadı.

Orta Doğu Ülkeleri ile İlişkiler

Türkiye’nin Orta Doğu’ya Artan İlgisi

980’lerde Türkiye, Orta Doğu ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmaya büyük önem verdi. Bu politika, bir yandan 1960’lardan beri süregelen anlayışın bir devamıydı. Bu kapsamda, bir yandan sorunlara taraf olmama ve Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler kurma anlayışını sürdürüyordu. Diğer bakımdan ise, ABD ile 12 Eylül’de sonra değişen


ilişkileri gözeten bir yaklaşımla, ABD’nin bölge politikasını destekleyen bir tutum da söz konusuydu. Bu bağlamda, Türkiye’nin Orta Doğu’ya ilişkin dış politikasını belirleyen esas motivasyonun ekonomik çıkarlar olduğu söylenebilir. Hem 1970’lerin sonunda bölgede ortaya çıkan yeni koşullar hem de 12 Eylül Darbesiyle birlikte Türkiye’de kurulan iktidar bu yeni ilişkilerin temel çerçevesini oluşturdu. Temelde, dışa açık ve ihracat odaklı ekonomiye geçen Türkiye’nin dönüşümü için uygun koşullar sunan Orta Doğu ülkeleriyle ticaret arttı, mali ilişkiler güçlendirildi. Siyasi açıdan ise, darbe nedeniyle artan insan hakları sorunlarına bağlı olarak Batı Avrupa’dan ciddi eleştiriler alan Türkiye, aynı konuda herhangi bir baskı ve eleştiriyle karşılaşmadığı Orta Doğu ülkeleriyle yakın ilişkiler geliştirebildi.

Komşu Devletlerle İlişkiler

Bu dönemde Türkiye için Orta Doğu merkezli en önemli iki sorun Kürt sorunu ile Su sorunuydu.

Komşularıyla ilişkilerinde önemli konu başlıkları olan her iki sorunda da zaman zaman gerilimler yaşandı.

Suriye, su konusuna karşı terör kartını oynarken Irak 1980- 88 arasında devam eden Irak İran Savaşı nedeniyle Türkiye ile işbirliğine açık kaldı.

Savaşta tarafsız kalan Türkiye, her iki tarafla da ticari ilişkileri artırarak sürdürdüğü gibi, Kürt sorunu konusunda Irak’la yaptığı sıcak takip hakkı içeren protokol çerçevesinde sınır ötesi askeri operasyonlar yapabildi.

Arap-İsrail Sorunu ve Türkiye

Türkiye’nin Arap-İsrail sorunu çerçevesinde 1960’lardan beri izlediği tutum, 1980’lerde de büyük ölçüde sürdürüldü. Çünkü dönemin başlarından itibaren İsrail, 1979’da Mısır’la yaptığı barış antlaşmasının da verdiği güvenle, 1967 Savaşı’nda işgal ettiği topraklarla ilgili bazı ciddi kararları uygulamaya soktu. Örneğin 1980’de Doğu Kudüs’ü ve 1981’de Golan Tepeleri’ni ilhak etti, başkentini de Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı. Türkiye bu uygulamalar nedeniyle İsrail’e sert tepki vererek önce Temmuz 1980’de Kudüs’teki başkonsolosluğunu kapattı, ardından da Aralık 1980’de Tel Aviv’deki maslahatgüzarlığını ikinci kâtip düzeyine indirdi. Böylece Türkiye, 12 Eylül’den sonra ABD ile yakınlaşma çabalarına rağmen, bu ülkenin Orta Doğu’daki en önemli müttefiki konumundaki İsrail’e karşı sert bir tutum aldı. Söz konusu tutum, Arap ülkeleriyle ilişkileri geliştirmeye verilen önemi gösteriyordu. Nitekim Türkiye, İKÖ’deki konumunu da bu dönemde güçlendirdi ve 1981’deki 3. Konferansa Başbakan, 1984’teki 4. Konferansa ise cumhurbaşkanı düzeyinde katıldı (Fırat ve Kürkçüoğlu, 2010: 127-129).

İsrail’in uyguladığı saldırgan politikalar hem Filistin’in bağımsızlık mücadelesinin gidişatını hem de Türkiye’nin konuyla ilgili tutumunu etkiliyordu. Örneğin Türkiye 1981’de Irak’taki nükleer reaktör inşaatını bombalayan İsrail’i BMGK’da kınadı, yine İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal ederek buradaki Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında

yüzlerce Filistinliyi katletmesi kamuoyunda infiale yol açtı. Fakat diğer yandan, Golan Tepeleri’ni işgali nedeniyle İsrail’in kınanması için 1982’de yapılan BMGK oylamasında çekimser kaldı, yine 1982’deki Lübnan’ın işgali sonrasında Doğu Kudüs’ün ilhakı sonrasındaki kadar sert bir tepki vermedi. Bunun genel nedeni Türkiye’nin bölgeyle ilgili olarak temelde gözetmeye çalıştığı denge siyaseti iken özel olarak da Suriye ile yaşadığı sorunlar nedeniyle bu ülkeye karşı İsrail’le ilişkilerini düzeltme arayışındaydı. Nitekim, Türkiye-İsrail ilişkilerinde, İsrail’in Lübnan’ı işgali sonrasında gündeme gelen istihbarat paylaşımı vesilesiyle önemli bir adım atıldı. Lübnan’da başta ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu) olmak üzere bazı Ermeni terör örgütlerinin kampları bulunuyordu. İsrail’den gelen bir davetle Türkiye’den gönderilen güvenlik görevlileri, İsrail ordusuyla birlikte bölge de yapılan operasyonlara katıldılar (Özcan, 2005: 54-57). Sonuçta söz konusu örgütlerin kampları yok edilirken çok sayıda militan da öldürüldü. Dolayısıyla terörle mücadelede İsrail’le ilişkilerin ve işbirliğinin bir parçası haline geldi. 1980’lerde Filistin konusundaki belki de en önemli gelişme Filistin Devleti’nin ilan edilmesiydi. 1987 sonlarında FKÖ lideri Arafat’ın çağrısıyla Gazze ve Batı Şeria’da başlayan ve yaklaşık iki yıl süren halk ayaklanması (intifada) önemli sonuçlar doğurdu. FKÖ, Filistin halkının tek meşru temsilcisi olmak üzere Filistinlilerin desteğini aldı, bu bilinçle yürütülen ayaklanma sırasında İsrail’in sergilediği şiddet sorunun uluslararası toplum tarafından giderek daha fazla tanınmasına ve İsrail halkında da barış taraftarlığının güçlenmesine yol açtı. İşte bu koşullarda, 15 Kasım 1988’de ilan edilen Filistin Devleti Türkiye tarafından aynı gün tanındı. Bu hızlı tanıma, hem Türkiye’nin yaklaşık 25 yıldır izlediği Arap yanlısı politikanın bir parçasıydı hem de bağımsızlık ilanı sırasında Arafat’ın İsrail’in varlığını tanıyan ve terörizme karşı olduğunu bildiren ılımlı tutumunun yarattığı bir sonuçtu.

Batı Avrupa Ülkeleri ile İlişkiler

Avrupa Toplulukları (AT) ile İlişkiler

1980’li yıllarda Türkiye’nin Batı Avrupa’yla bağlantısını sağlayan başlıca iki örgüt konumundaki AT ve AK ile ilişkilerde önemli sorunlar yaşandı.

AT ile ilişkilerdeki sorunların bir kısmı Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik koşullardan kaynaklanıyordu. 1970’lerden beri derinleşen ekonomik kriz, 24 Ocak kararlarına karşın aşılamamış, Türkiye, yüksek enflasyon, ödemeler dengesi açığı ve mali sorunlar başta olmak üzere makroekonomik sorunlarla mücadele ediyordu. Bu haliyle, ekonomi temelinde gelişen bir yapıyla bütünleşmesi güçtü. En az bunun kadar önemli olan diğer sorun ise 12 Eylül darbesi sonrası ortaya çıkan antidemokratik koşullar ve insan hakları ihlallerinin Avrupa kamuoyunda yarattığı hoşnutsuzluktu. Bu arada AT Yunanistan’dan sonra İspanya ve Portekiz’in üyeliklerine hazırlanıyordu. Dolayısıyla şartlar Türkiye’nin büyük önem atfettiği tam üyelik için uygun değildi. Fakat


Özal Hükümeti, 1984’ten itibaren tam üyelik için girişimlerde bulunduysa da 1989’a kadar sonuç alınamadı. girişimlerine hız verdi. Bu girişimlerde, öncelikle Bu tarihte yaklaşık 300 bin Bulgar vatandaşı Türk, Yunanistan’ın gerisinde kalınmasının yaratacağı ekonomik Türkiye’ye sığındı. ve siyasal sorunları bertaraf etmek en önemli amaçtı. Özellikle demokrasi sicilinin iyileştirilmesi için AK bünyesinde çeşitli adımlar atıldı. İşçilerin serbest dolaşımı konusundaki talepten vazgeçildi ve Nisan 1987’de Türkiye AT’ye tam üyelik için başvurdu.

Avrupa Konseyi (AK) ile İlişkiler

12 Eylül’ün ardından askeri yönetim Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne başvurarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “derogasyon” esasıyla ilgili 15. maddesinin işletilmesini talep etti. Bu madde taraf devletlere, belli istisnai hallerde sözleşmede öngörülen yükümlülüklere aykırı önlemler alabilme hakkı veriyordu. AK de aynen AT gibi, 12 Eylül’ün hemen akabindeki süreçte ılımlı bir tutum takındı. Fakat bu ılımlı hava, yine AT ile ilişkilerde olduğu gibi, 1981 yılının ortalarında itibaren değişmeye başladı ve özellikle AK Parlamenter Meclisi (AKPM) bünyesinde Türkiye’deki uygulamalar daha çok eleştirilmeye başladı. Türkiye AK organlarında giderek daha sert eleştirilirken beş AK üyesi devlet AİHS’ni ihlal ettiği gerekçesiyle Türkiye’yi AİHK’ye şikâyet ettiler. Bu şikâyetin dostça çözüm yoluyla sonuçlanmasını takiben Özal Hükümeti ilişkilerin normalleşmesine çalıştı. Türkiye’nin AT tam üyeliği sürecini de destekleyecek şekilde, Ocak 1987’de Türkiye AİHK’ye bireysel başvuru hakkını tanıyarak insan hakları alanında önemli bir açılım gerçekleştirdi.

Doğu Bloku Ülkeleriyle İlişkiler

SSCB ile İlişkiler

1980’lerde Türkiye’nin Doğu Bloku ülkeleri ile ilişkilerini etkileyen en önemli gelişme, Soğuk Savaş gerilimlerindeki dalgalanmaydı. Yumuşamanın sona ermesi ve İkinci Soğuk Savaş adı verilen gerilimli dönemin başlaması, Türkiye’nin SSCB ile 1960’lardan beri devam eden iyi ilişkilerini ilk etapta belli ölçüde olumsuz etkiledi. Fakat yine de ikili ilişkiler ekonomik işbirliği temelinde sürdürüldü. 12 Eylül rejiminde bile bu ilişkiler durmadı ve siyasi ilişkilerin geliştirilmesine de vesile oldu. Özellikle 18 Eylül 1984’te imzalanan Doğal Gaz Anlaşması iki ülkenin ekonomik ilişkileri bakımından adeta bir dönüm noktası oldu. Türkiye bu anlaşmayla hem enerji kaynaklarını çeşitlendirirken hem de başta müteahhitlik işleri olmak üzere hizmet ve mal ihracatı bakımından da önemli bir imkân yakaladı. 1980’lerin ikinci yarısında uluslararası alanda gerginliğin yeniden azalmasıyla siyasi ilişkiler de yeniden daha olumu bir çerçeveye kavuştu. Karadeniz’de FIR konusunun çözümü ve Türk-Sovyet sınırında Sarp sınır kapısının açılması bu dönemdeki başlıca gelişmelerdi.

Türkiye’nin Balkanlardaki Sosyalist Devletlerle İlişkileri

Balkanlarda, Bulgaristan dışındaki sosyalist ülkelerle ilişkiler de genellikle istikrarlı seyretti. Bulgaristan ise ülkedeki Türk azınlığı zorla asimile etme politikasına yönelince insani bir kriz patlak verdi. Uluslararası toplumun da desteğini alan Türkiye sorunu çözmek için

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında