AÖF Soru Bankası

Türk Dış Politikası IÜnite 7 Özeti

1970’li Yıllarda Türk Dış Politikası

ULİ403U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI I

Ünite 7: 1970’li Yıllarda Türk Dış Politikası

Giriş

1970’lerin sonlarına kadar olan dönemde, dünyada Yumuşama süreci en önemli sonuçlarını ortaya çıkarmaya başlamış, siyasi bakımdan belli bir istikrar yakalanmıştır. 1970’ler, ABD’nin yaşadığı güçlüklere de bağlı olarak dünya ekonomik düzeninin sarsıldığı ve yeniden şekillendiği bir dönem olmuştur. Üstelik, Orta Doğu bölgesiyle ilgili siyasi bir krizin, nihayetinde küresel bir enerji krizine dönüşmesi, tüm ülkelerin ekonomileri için son derece zorlayıcı koşullar yaratmıştır. Türkiye de bu koşullardan fazlasıyla etkilenmiş, Türk dış politikası bakımından da yeni bir süreç ortaya çıkmıştır. Türkiye, ülke içinde bir yandan giderek etkisini artıran ekonomik krize, bir yandan da kronikleşen hükümet krizleri ve yaygın şiddet olaylarına bağlı olarak derinleşen siyasi istikrarsızlığa sürüklenmiştir. Buna karşın çok yönlü bir dış politika izlemeye yönelik tutumunu büyük ölçüde sürdürmüştür.

1970’lerde Dünyaya ve Türkiye’ye Genel Bir Bakış

1970’lerde ise bir önceki on yıldaki kadar olumlu gelişmelerin yaşandığını söylemek mümkün değildir. Soğuk Savaş içinde çok önemli bir aşamayı temsil eden 1975 Helsinki Nihai Senedi’nin yol açtığı ve kısa süren iyimser hava bir kenara bırakılırsa, dünyayı sarsan petrol krizleri ve büyük ölçüde buna bağlı olarak ortaya çıkan ve döneme damgasını vuran ekonomik kriz ile birçok ülkede artan siyasal şiddet ve terör, 1970’ler denince öne çıkan olaylardır.

1970’lerde Dünya

1970’lerde dünyada önemli ekonomik ve siyasal krizler ortaya çıktı. Bretton-Woods Sistemi olarak bilinen ve Amerikan dolarının üstünlüğüne dayanan sabit kur sisteminin 1971’den itibaren hızlı bir biçimde sona erdi. ABD Başkanı Nixon 15 Ağustos 1971’de doların altına konvertibilitesini durdurdu. Ardından Aralık 1971’de ve Şubat 1973’te dolar devalüe edildi ve Mart 1973’ten itibaren de dalgalı kur dönemi başladı (Parasız, 1978). Böylece “Altın Yıllar” olarak adlandırılan, sabit kura dayalı istikrar dönemi sona erdi. 1970’lerin bir diğer büyük krizi petrol konusunda oldu. 1973-1974 yıllarında, ekonominin en önemli unsurlarından biri olan petrolün fiyatında muazzam bir artış gerçekleşti. 1969 yılında Finlandiya’nın önerisiyle gündeme gelen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK)’nın ilk aşaması 1972’de başladı. AGİK mekanizması, 1975’ten sonraki kısa süre içinde bloklar arasında yeniden tırmanan gerginlikten olumsuz etkilendi. Nihai senet ile sağlamlaştırılacağı umulan barış ortamı Sovyetler Birliği’nin 1979 sonundan itibaren Afganistan’ı işgal etmeye girişmesiyle akamete uğradı ve uluslararası alanda tansiyon yeniden yükseldi.

Türkiye’de Siyasi ve Ekonomik Bunalım

12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ile kara, hava ve deniz kuvvetleri komutanlarının Süleyman Demirel

başkanlığındaki Adalet Partisi hükümetine verdiği muhtıra ile kesintiye uğradı. Bu ültimatom karşısında Demirel hemen istifa ederken eski CHP Milletvekili Nihat Erim’e yeni kabineyi kurma görevi verildi. 1970’lerdeki Türk dış politikası, ana hatlarıyla, 1964 Johnson Mektubu ardından başlayan çok yönlülük sürecinin bir devamı olarak görülebilir. Dış politikada kendi ulusal çıkarlarını temel alan bir tutum takınan Türkiye, ABD’nin yaptırım tehdidine bile direnerek başta Kıbrıs konusu olmak üzere uygun gördüğü şekilde hareket etti. Sovyetler Birliği ile ekonomik işbirliği yapmak üzere normalleşen ilişkiler, AGİK sürecinin de etkisiyle biraz daha gelişti. Üçüncü Dünya ülkelerine yönelik açılım sürdürüldü, hatta Türkiye’nin ekonomik koşulları düşünüldüğünde bu ülkelere yönelik mütevazı sayılacak bir yardım programı bile devreye sokuldu. Bu özerk dış politika anlayışının somut bir sonucu, 1978’de tekrar iktidara gelen Ecevit’in önerdiği “Ulusal Savunma ve Dış Politika” doktriniydi. Söz konusu doktrin, Türkiye’nin askeri ihtiyaçları için kaynak çeşitliliğinin yaratılarak tek bir kaynağa (ABD) bağımlılığın engellenmesi, Türkiye’nin çevresindeki ülkelerle kurulacak iyi ilişkiler yoluyla ulusal güvenliğin desteklenmesi ve asıl tehdidin Yunanistan olarak tanımlanması esaslarına dayanıyordu.

Süpergüçlerle İlişkiler

Yumuşama dönemi 1975’te zirve yaptı ve Doğu-Batı ilişkileri Soğuk Savaş’ın başından beri hiç olmadığı kadar iyi bir noktaya geldi.

ABD ile İlişkiler

ABD ile olan ilişkiler, 1964 Johnson Mektubu’ndan sonra değişmeye başlamış, Türkiye kendi ulusal önceliklerini temel alan bir dış politikaya yönelmişti. 1970’lerde de ilke olarak bu tutumun sürdürüldüğü görülmektedir.

Afyon Sorunu

ABD ile Türkiye arasında 1970’lerin ilk önemli sorunu afyon sorunu olarak ortaya çıktı. Sorunun gündeme geliş nedeni ABD’de, özellikle Vietnam Savaşı’nın da etkisiyle, uyuşturucu madde kullanımının 1960’larla birlikte son derece artmasına dayanıyordu. Nixon, başkan seçilince uyuşturucunun ABD’ye girişini engellemek kadar, bu maddenin üretildiği ülkelere yoğunlaştı. İşte bu kapsamda, afyonu uluslararası anlaşmalara dayanarak üreten yaklaşık on ülkeden biri olan Türkiye, Nixon yönetimi tarafından, ABD’deki uyuşturucunun en büyük kaynağı olarak kabul edilerek baskı görmeye başladı. ABD, sorunu çözmek için önce Türkiye’nin o yılki üretiminin tümünü satın almayı önermekte ve sonrasında da haşhaş ekiminin tamamen yasaklanmasını talep etmekteydi. 1970’ten itibaren ABD’nin artan baskıları sonuç vermeye başladı. Parlamentodaki konumu bakımından o sırada pek de iyi durumda olmayan Demirel hükümeti, 1969’da savuşturabildiği ABD taleplerine bu kez kısmen de olsa olumlu yanıt vermek durumunda kaldı. 30 Haziran 1970 tarihli bir kararname ile afyon üretimi tamamen yasaklanmamakla birlikte sınırlandı. Bu kararnameye ek


olarak Türkiye ABD’nin iddialarını yatıştıracak çeşitli adli ve idari tedbirler de aldı. Bu gerginlikler sürerken Türkiye’de 12 Mart Muhtırası neticesinde iktidar değişti ve Nihat Erim kabinesi kuruldu. Erim hükümeti 29 Haziran 1971’de Türkiye’de haşhaş ekimi tamamen yasakladı. 1973 milletvekili seçimleri sonrası seçimden birinci parti olarak çıkan CHP, Erbakan’ın başkanı olduğu Milli Selamet Partisi ile Şubat 1974’te koalisyon hükümeti kurdu ve yeni hükümet 1 Temmuz 1974 tarihli bir kararname ile haşhaş ekimine ilişkin yasağı kaldırdı.

ABD’den Türkiye’ye Silah Ambargosu Kararı

Kıbrıs Barış Harekâtı, Rum asıllı Amerikalıları Türkiye’ye karşı harekete geçirdi. ABD içindeki çeşitli örgütleriyle Rum lobisi, ABD yönetimine Türkiye’ye yaptırım uygulanması için baskı yapmaya başladı. ABD’li Kongre üyeleri, Türkiye’nin yaptığı ikinci harekâtın tamamen hukuksuz olduğunu, Türkiye’nin müdahale sırasında Amerikan silahlarını kullanarak anlaşmaları ihlal ettiğini ve adadaki Türk işgaline son vermek için Türkiye’ye mutlaka silah ambargosu uygulanması gerektiğini iddia ediyorlardı. Nixon’ın bir siyasi skandal sonrasında gelen istifasıyla başkan olan Gerald Ford Kongre’den gelen ambargo kararlarını Aralık 1974’te onaylayarak yasalaştırdı. Bu yasa, Türkiye, ilgili Amerikan yasalarına uygun hareket edene ve Kıbrıs’taki askeri kuvvetlere ilişkin bir anlaşmaya yönelik esaslı bir ilerleme kaydedilene dek başkana ambargo uygulama yetkisi veriyordu. Bu kararın alınmasıyla, ABD’nin Türkiye’ye silah satışı 5 Şubat 1975’te durduruldu, 200 milyon dolarlık yardım da askıya alındı (Erhan, 2003: 706). 12 Eylül 1978’de ambargo tamamen kaldırıldı. Ambargo nedeniyle Türkiye yaklaşık üç yıl boyunca ihtiyaç duyduğu askeri malzemeden mahrum kaldı. Öte yandan, ambargoya gerekçe teşkil eden Türkiye’nin Kıbrıs politikasında bir yumuşama olmadı, tam tersine, aşağıda inceleneceği gibi, Türkiye daha sert bir tutum takındı. Ayrıca Türkiye’deki Amerikan karşıtlığına büyük katkı yapan ambargo kararı nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkiler 1945’ten beri en düşük düzeyine inmiş oldu.

1980 Tarihli Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması

Türkiye ile ABD arasındaki en kapsamlı anlaşma olan SEİA 29 Mart 1980’de Ankara’da imzalandı. Anlaşmanın başlıca maddeleri şunlardır:

1) Taraflar ekonomik ve askeri işbirliğini sürdüreceklerdir. 2) Yerli savunma sanayii geliştirilmesine ABD yardım edecektir. 3) Savunma işbirliğinin kapsamı NATO antlaşmasından doğan yükümlülükler ile sınırlı olacaktır. 4) Anlaşmanın 5 yıl geçerli olması ve taraflar feshetmezse bir yıllık süreler halinde uzaması. 5) Savunma malzemeleri ve teknik bilgilerin üçüncü taraflara devri tedarikçi taraf olan ABD’nin mutabakatına tabi olacaktır (detaylar için bkz. s.225).

Sovyetler Birliği ile İlişkiler

1970’ler, Sovyetler Birliği ile bir önceki dönemde başlayan ve özellikle ekonomik işbirliğine dayanan ilişkilerin daha da ilerletildiği bir dönem oldu. Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ilişkilerini etkileyen iki önemli faktör vardı. İlki, Türk-Amerikan ilişkilerinin niteliği, ikincisi ise ABD- Sovyetler Birliği ilişkilerinin, yani süpergüçler arası ilişkilerin niteliğiydi. Türkiye 1960’ların ortalarından itibaren bu iki faktörün sağladığı imkân doğrultusunda Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler geliştirmeye başlamıştı. 1970’lerin büyük kısmında da ikili ilişkiler yine bu iki faktöre bağlı olarak olumlu seyretti. Fakat 1970’lerin sonlarına doğru şartlar yeniden değişmeye başlayınca Türk- Sovyet ilişkilerinde de soğuma başladı. Öncelikle, ambargo kararının sona ermesiyle Türk-Amerikan askeri işbirliğinin yeniden kurulması, Amerikan üslerinin yeniden faaliyete başlaması Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini yeniden öne çıkardı. Fakat Türk-Sovyet ilişkilerini olumsuz etkileyen en önemli gelişme, Yumuşama dönemini de sonlandıran eylem olarak kabul edilen, Sovyetler Birliği’nin 1979 sonunda giriştiği Afganistan’ı işgal harekâtıydı. Uluslararası alanda gerginliğin artmasıyla beraber Türk- Sovyet ilişkileri de geriledi.

Yunanistan’la İlişkiler ve Kıbrıs Sorunu

1970’ler Türk-Yunan ilişkilerindeki bozulmanın daha da derinleştiği ve doğrudan bir sıcak çatışmanın eşiğine kadar gelindiği sorunlu bir dönem oldu. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yarattığı atmosferde, Ege Denizi’ne ilişkin egemenlik sorunları gündeme geldi ve ikili ilişkilerdeki sorunlar daha da karmaşıklaştı. 1970’lerin sonu itibarıyla Türkiye, esas olarak Yunanistan’ı başlıca potansiyel tehdit olarak değerlendirmeye başladı.

Kıbrıs Barış Harekâtı

Kıbrıs Sorunu, 1970’lerde de bu niteliğini korudu. 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı askeri müdahale hem Türkiye hem Yunanistan ve hem de Kıbrıs adası için önemli sonuçlar doğurdu.

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın Nedenleri

Yunanistan’daki Albaylar Cuntası adıyla anılan otoriter rejim, bağımsız bir politika izleyen Makarios’tan hoşnut değildi. Yunanistan, Makarios yönetimini yıpratmak ve düşürmek üzere, adada Yunan subaylardan oluşan Milli Muhafız Kuvvetleri’ni kullanmak ve terör eylemleri yapan grupları desteklemek de dahil olmak üzere olumsuz bir tutum sergiliyordu. 15 Temmuz 1974’te, Afrodit adı verilen plan dahilinde Yunanistan’a bağlı Milli Muhafız Kuvvetleri Kıbrıs’ta Makarios yönetimine karşı bir darbe gerçekleştirdi. Makarios darbeden kaçarak kurtulduğu gibi, 19 Temmuz’da BM’yle temas kurup yapılan darbenin adanın bağımsızlığını ve egemenliğini ihlal eden bir işgal olduğunu ve hem Rumları hem de Türkleri etkileyecek sonuçlar yaratacağını belirtti. Türkiye darbeyi enosisin bir önadımı olarak gördü ve mutlaka müdahale edilmesi gereken bir durum olarak değerlendirdi.


Birinci ve İkinci Harekât

20 Temmuz 1974 günü sabah 05.30’da Kıbrıs Barış Harekâtı olarak anılan Türkiye’nin askeri müdahalesi başladı. Yunanistan’ın ateşkesi kabul ettiği 22 Temmuz’a kadar süren harekât, dost ateşi ile vurularak batırılan TCG Kocatepe gemisi dışında, Türkiye bakımından genel olarak umulduğu gibi az kayıpla sonuçlandı. Ateşkesin kabulünün ardından Türk, Yunan ve İngiliz dışişleri bakanları 25-30 Temmuz’da yapılan Cenevre Konferansı’nda bir araya geldi. Bu arada, 20 Temmuz’daki harekât Yunan ve Rum siyasetinde önemli bir sonuca yol açmıştı. Yunanistan’da Albaylar Cuntası görevi sivillere bırakma kararı alırken Kıbrıs’ta da Sampson istifa etti. Böylece Yunanistan’da Konstantinos Karamanlis, Kıbrıs’ta Glafcos Clerides iktidara geldi. Yunanistan’ın ve Kıbrıslı Rumların Türk birliklerini adadan çıkarmak üzere askeri ve diplomatik bir saldırıya hazırlandıkları bilgisi, Türkiye’nin zaten hazırlıklı olduğu yeni bir askeri operasyonu bir an evvel başlatması sonucunu doğurdu. Dışişleri Bakanı Turan Güneş, Başbakan Ecevit ile önceden kararlaştırdıkları parolayı (Güneş’in kızına atfen, “Ayşe tatile çıksın” ifadesi) 12 Ağustos gecesi Ankara’ya bildirdi. Yaklaşık 2 saat sonra İkinci Harekât başladı. 16 Ağustos’ta sona erdiğinde, Türk birlikleri hedeflenen bölgeyi ele geçirmişti.

Ege Denizi’ndeki Egemenlik Alanları Konusunda İhtilaf

1974’ten sonraki süreçte Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunun bir kısmını da Ege Denizi’ne ilişkin çeşitli ihtilaflar oluşturdu.

Karasuları Sorunu

Ege’deki karasuları Lozan Barış Konferansı’ndan sonra 3 mil olarak uygulanırken 1930’larda ikili ilişkilerdeki iyileşmeye dayanarak Yunanistan 1936’da karasularını 6 mile çıkardı. Bu ilana o dönem karşı çıkmayan Türkiye, 1964’te Kıbrıs nedeniyle gerginliğin yükseldiği sırada kendi karasularını 6 mile çıkardığını duyurdu. Türkiye, Ege’deki istisnai durumu dikkate alarak karasularının 6 mil olması gerektiğinde ısrarlıyken, Yunanistan, Türkiye’nin taraf olmadığı BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde yer alan karasularının 12 mile kadar çıkabileceği ifadesine dayanarak, Ege’deki karasularını 12 mil olarak kabul ettirmeye çalışmaktadır. Türkiye ise, Yunan karasularının 12 mile çıkması durumunda Ege’deki Yunan adaları nedeniyle Ege’nin büyük kısmı Yunan egemenlik alanı haline geleceği ve bu da Türkiye’nin Ege’deki varlığını son derece sınırlandıracağı için, 12 mil iddiasına şiddetle karşı çıkmakta, hatta böyle bir kararın alınmasını savaş nedeni sayacağını ilan etmiştir.

Kıta Sahanlığı Sorunu

Türkiye’nin Ege’de petrol aramaya başlaması ve bunu yaparken Anadolu’ya yakın Yunan adalarına kıta sahanlığı bırakmamasına Yunanistan tepki gösterdi. Yunanistan’ın itirazlarını BM Uluslararası Adalet Divanı’na götürme talebine Türkiye ihtiyatla yaklaşarak sorunun öncelikle siyasal zeminde ve ikili görüşmelerle çözülmesi gerektiği yanıtını verdi. Yunanistan’ın yine de konuyu Divan’a ve

ayrıca BM Güvenlik Konseyi’ne götürmesi kendisi açısından olumlu bir sonuç doğurmadı, Divan 1978’de konuyla ilgili “yetkisizlik” kararı verdi. İkili teknik görüşmeler yoluyla soruna çözüm bulma arayışlarından da bir sonuç alınamadı.

Hava Sahası Sorunu

Yunanistan 1931’de, karasuları 3 mil iken, hava sahasını 10 mile çıkarmış, Türkiye o dönemde itiraz etmemişti. 1974’ten sonra ise Türkiye buna itiraz etmiş, itirazını da 1944 Şikago Uluslararası Sivil Havacılık Sözleşmesi’nde yapılan hava sahası tanımına dayandırmıştır. Böylece Türkiye, Yunan hava sahasını da karasuları gibi 6 mil olarak kabul edeceğini bildirmiş ve buna göre hareket etmiştir. Bu durum, Ege Denizi üzerinde iki ülke savaş uçaklarının zaman zaman karşı karşıya gelmesine yol açmaktadır.

Adaların Silahlandırılması

Yunanistan 1964’ten itibaren, Türkiye’nin protestolarına karşın, yukarıda sayılan uluslararası antlaşmalara aykırı biçimde, bu adaları silahlandırmaya ve tahkim etmeye başladı. Yunanistan’ın ilk gruptaki adalar için iddiası Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırdığı yönündeydi. Bu hatalı yorum kabul edilemez zira Montrö Sözleşmesi, Türkiye’nin güvenliği için yapılmış olup, buradaki Türk adalarının silahlandırılmasını öngörmüştür. Yunanistan, ikinci gruptaki adaların silahlandırılmasını da 1974 sonrasında ortaya çıkan yeni koşullarla açıklamak istemektedir. Özellikle Ege’de Yunanistan’dan algılanan tehdide karılık olarak 1975’te İzmir merkezli olarak Ege Ordusu’nu kurmasını gerekçe gösteren Yunanistan artan güvenlik ihtiyacı çerçevesinde ve meşru müdafaa yaptığı iddiasıyla bu adaları silahlandırmaya başladı. Oysa Türkiye’nin orada bir ordu konuşlandırmasında hukuken bir engel bulunmadığı gibi, BM Şartı’nda meşru müdafaa imkânı da bu iddiaya dayanak olacak şekilde tanımlanmış değildir.

Orta Doğu Ülkeleri ile İlişkiler

Türkiye’nin 1960’ların ortalarından itibaren başlattığı çok boyutlu dış politika anlayışının bir uzantısı olan Arap ülkelerine yönelik açılımı, 1970’lerde devam etti.

Arap-İsrail Çatışması ve Türkiye’nin Tutumu

Ekim 1973’te patlak veren Yom Kippur Savaşı ise yol açtığı sonuçlar itibarıyla bu bölgesel sorunu küresel bir sorun düzeyine çıkardı. Türkiye’nin takındığı tutum, 1960’ların ortalarından itibaren izlenen ve esasen Türkiye’nin Kıbrıs meselesindeki yalnızlığını aşma çabasının bir sonucu olan Orta Doğu politikasıyla uyumlu olmuştur. Türkiye savaşta Arap yanlısı bir tutum izleyerek, ülkedeki üslerin ABD tarafından İsrail’e yardım etmek üzere kullanımına izin vermedi, buna karşılık Mısır ve Suriye’ye malzeme taşıyan Sovyet uçaklarının Türk hava sahasını kullanmasına izin verdi.


İran’la İlişkiler

İran Şahı’nın bölgede etkin bir İran yaratma isteği Türkiye’nin rahatsız olmasına yol açtı. Şah’ın bu tutumundan kaynaklanan rahatsızlığın yansıdığı ilk konu, İran’ın Farsi bir etnik grup olarak gördüğü Irak’ın kuzeyindeki Kürtlere destek vermesi oldu. Türkiye, İran’ın benzer bir politikayı Türkiye’deki Kürtler üzerinden de yürüttüğünden şüpheleniyordu. Irak ile İran arasında 1975 yılında yapılan Cezayir Anlaşması ile konunun çözülmesi Türkiye’de de belli bir rahatlama yarattı. 1979 Şubat ayında Şah rejimi sona erdi. Türkiye yeni rejimi birkaç gün içinde tanıdı. Türkiye’nin yeni rejime ilişkin ılımlı tutumunda İran’la olan petrol ilişkisini yeni dönemde geliştirme isteğinin payı vardı. Nitekim Haziran 1979’da petrol konusunda iki ülke bir anlaşma da imzaladılar. İran’da devrim sonrası kurulan rejim giderek radikalleşti. Kasım 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliği işgal edilerek bir grup elçilik çalışanı rehin alındı. Türkiye bu eylemi en üst düzeyde kınadı ve bu ilişkilerin yeniden gerilmesine yol açtı. Öte yandan Türkiye, ABD’nin rehine kurtarma operasyonu için üsleri kullanmasına izin vermedi. Ayrıca ABD’nin İran’a yönelik olarak ilan ettiği ambargoya, hem petrol ticaretinin hem de İran’ın Sovyetler Birliği ile yakınlaşması olasılığını düşünerek katılmadı (Erhan, 2003: 714).

AET ile İlişkiler

1970’li yıllar AET için sorunlu bir on yıl oldu. Esasen 1960’lara damgasını vuran Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ün 1969’da görevden ayrılmasının ardından örgüt bir süredir çözüm bekleyen sorunlar ve verilmesi gereken önemli kararlar konusunda harekete geçmeye hazır hale gelmişti. 1970 yılı ile birlikte gerek derinleşme gerekse genişleme konusunda önemli işlerin başarılacağı bir sürecin başladığı düşünülüyordu. AET’nin yetki ve faaliyetlerindeki çeşitlenme ve artış ile kurumsal yapısındaki değişiklikler anlamında kullanılan Derinleşme konusunda AET, 1970’lerde bir yandan ekonomik ve parasal birlik alanında mesafe alırken diğer yandan da üyeler arasında ortak bir dış politika oluşturmaya yönelik ilk adımları atmaya karar vermişti.

Katma Protokol’ün İmzalanması ve Geçiş Sürecinin Başlaması

23 Kasım 1970’te imzalanan ve 1 Ocak 1973’te yürürlüğe giren Katma Protokol, geçiş döneminde malların, kişilerin ve hizmetlerin serbest dolaşımı ile Türkiye ile AET’nin ekonomi politikalarının uyumlulaştırılması konularında hükümler içeriyordu. Protokol, en nihayetinde, Türkiye’nin gümrük birliği hedefine ulaşılması için gerekli koşulları düzenlemiş, fiilen 22 yıllık bir süre olarak öngörülen Geçiş döneminde Türkiye’nin, AET’nin sanayi ürünleri için kademeli olarak yapacağı gümrük düzenlemeleri sayılmıştır. Tarım ürünleri Gümrük Birliği dışında bırakılırken, Geçiş dönemi sonuna kadar Türkiye, AET’nin Ortak Tarım Politikası’na uyum sağlamayı yükümlenmiştir. Ayrıca bu süreçte, Türkiye’nin karşılaşacağı mali zorlukları hafifletmek için ayrı bir Mali

Protokol düzenlenerek AET’nin vereceği mali yardım da kayıt altına alındı.

Geçiş Dönemindeki Temel Sorunlar

Katma Protokol ile başlayan Geçiş sürecinde Türkiye AET ile ilişkilerinde önemli sorunlarla karşı karşıya kaldı. Bu sorunların bazıları AET’nin kendi içinde yürüttüğü birtakım çalışmalardan kaynaklanırken bazıları ise Türkiye’deki derinleşen siyasal ve ekonomik krizlerin sonucuydu. AET tarafında Türkiye’yle ilişkileri etkileyen en önemli husus, örgütün hem doğrudan yeni üyeler kabul ederek genişlemesi hem de üçüncü ülkelerle daha kapsamlı ekonomik ilişkiler kurarak dış ticaret imkanlarını genişletmesiydi. Bu durum Türkiye’nin Katma Protokol ile edindiği birtakım kazanımları azaltırken Türkiye’nin kendi ihraç ürünleri bakımından AET ile ticaretinde yeni ve daha avantajlı rakiplerle karşı karşıya gelmesine yol açıyordu. Sonuçta, ortaya çıkan yeni koşullarda Türkiye bakımından bazı iyileştirmeler yapılması talep edildi fakat AET bu talebe yine kısmen ve istenilenin altında bir düzeyde olumlu yanıt verdi. Bu kısmi iyileşme de 1973 sonlarında ortaya çıkan petrol şokunun etkisiyle anlamını yitirdi. Bu koşullarda Türkiye, anlaşmada esaslı bir revizyon yapılması konusunu gündeme getirdi. Her geçen yıl, ödemeler dengesi bozulan, ihracatı beklendiği gibi artmayan hatta bazı ürünlerde gerileyen Türkiye, işçilerin serbest dolaşımı konusunda da beklediği sonuçlara ulaşamıyordu. Türkiye’de etkisi giderek artan ekonomik krizin AET ile yürütülen müzakerelerde büyük bir sorun yaratmasının yanı sıra ülkedeki siyasal gelişmeler de ilişkilerdeki bir diğer sorunlu konuydu. 1971 Muhtırası ile demokrasiye müdahale edilmesi o dönemde AET tarafından çok büyük bir tepki ile karşılanmamış olsa da zamanla ortaya çıkan insan hakları ihlalleri, ilişkilerdeki sorunlu başlıklardan biri haline geldi. Fakat siyasal nedenlere bağlı olan asıl sorunlar 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında öne çıktı. AET Türkiye’yi, ikinci harekât nedeniyle kınarken, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlarla ilişkilerini geliştirdi. Özellikle sivil yönetimin tekrar kurulduğu ve dış politika hedefini AET üyeliği olarak değiştiren Yunanistan AET ile ilişkilerinde hızla mesafe kazanarak 1975’te tam üyelik için başvurdu. Bu durum, Türkiye için hem ekonomik hem de siyasi anlamda önemli bir sorun yaratıyordu. Rakip konumundaki Yunanistan’ın Türkiye’nin önüne geçmesi olasılığı kaygı yarattı.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında