AÖF Soru Bankası

Türk Dış Politikası IÜnite 6 Özeti

1960’lı Yıllarda Türk Dış Politikası

ULİ403U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI I

Ünite 6: 1960’lı Yıllarda Türk Dış Politikası

Giriş

Dünya siyasetinde, yaklaşık olarak 1960’larla birlikte Yumuşama adı verilen bir sürecin başlaması Soğuk Savaş gerginliklerini belli ölçüde azalttı ve bu sayede başta süpergüçler olmak üzere iki bloktan ülkeler arasındaki ilişkiler arttı. Genel olarak bakıldığında Yumuşama süreci 1970’lerin sonuna kadar devam etse de 1960’lar, dünya ekonomisini vuran ekonomik krizlerin yaşandığı 1970’lerden farklı olarak ekonomik istikrarın ve kalkınmanın sürdüğü bir on yıl oldu. Sonuçta yeni siyasi koşullar, Türkiye de dahil olmak üzere çok sayıda ülkenin dış politikasını etkiledi.

Dünyada ve Türkiye’de 1960’lara Genel Bir Bakış

1960’lar, dünya ekonomisi açısından, 1950’lerde başlayan ve “altın yıllar” olarak adlandırılan ekonomik kalkınma ve istikrar döneminin bir devamıdır. Siyasi açıdan ise, 1960’larda, kendisinden önceki on yıldan bir hayli farklılaşmış bir siyasi atmosferin ortaya çıktığı söylenebilir.

Uluslararası Politikada Yumuşama Süreci

1960’lar, uluslararası politikada Yumuşama adı verilen sürecin başladığı dönem olarak kabul edilir. 1950’lerin ortalarından itibaren ortaya çıkan bir dizi ekonomik ve siyasi etken, 1960’ların başından itibaren, süpergüçler arasındaki gerilimin azalmasına, süpergüçlerin kendi blokları üzerindeki denetimlerinin sarsılmasına, blok politikalarının zayıflamasına ve ülkelerin daha özerk hareket etmeye başlamalarına imkân yarattı. Fransızca détente kelimesinin karşılığı olan Yumuşama, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD ve SSCB arasında başlayan Soğuk Savaş dönemi içinde, 1960’ların başlarından 1970’lerin sonuna kadar devam eden ve Doğu- Batı blokları arasındaki ilişkilerin iyileştiği alt dönemi ifade eder. Yumuşama dönemini anlamlandırabilmek için öncelikle hatırlanması gereken etken, iki süpergücün askerî açıdan anlamsızlaşan, ekonomik açıdan ise büyük bir külfet haline gelen silahlanma yarışını durdurma ihtiyacıdır. Dönemin bir diğer özelliği, ekonominin büyüdüğü, işlerin iyi gittiği ve “altın yıllar” olarak tanımlanan bu dönemde, ABD’nin askeri ve mali desteğinden de istifade ederek özellikle Federal (Batı) Almanya ve Japonya gibi ülkelerin büyük ilerleme kaydedip önemli birer ekonomik güç haline gelmeleridir. 1960’ların Yumuşama döneminin başlangıcı sayılmasının önemli bir nedeni de blok siyasetinin gerileyerek gerek karşıt bloklardan ülkeler arasındaki ilişkilerin artması gerekse ülkelerin, üyesi oldukları blok liderlerine, yani süpergüçlere karşı birtakım hamleler yapmaya başlamalarıdır. Son olarak, Avrupa sömürgeciliğinin tasfiyesi ya da dekolonizasyon süreci de 1960’lardan itibaren giderek belirginleşen ve uluslararası politikada önemli bir dinamik haline geldi.

1960’larda Türkiye

1960’larda Türkiye, değişen siyasi, ekonomik ve toplumsal koşullardan istifade ederek İkinci Dünya Savaşı

sonrasından itibaren izleye geldiği ABD ve NATO merkezli dış politika anlayışını giderek terk etti. Özellikle “milli dava” haline gelen Kıbrıs sorunu gündeme geldi. Bu dönemde SSCB ve Üçüncü Dünya ülkeleriyle yeni ve kapsamlı ilişkiler geliştirilmeye başlandı.

Süpergüçlerle İlişkiler

1960-1964 dönemi, Türkiye’nin hala büyük ölçüde ABD ve NATO ile uyumlu politikalar izlemeyi sürdürdüğü yıllardır. “Johnson Mektubu” olarak anılan gelişme bu dönemin sona ermesine yol açarak Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları çerçevesinde hareket etmeyi seçtiği dış politika sürecini başlatacaktır. 1960’ların ikinci yarısında, ABD ile ilişkilerinde kendi lehine bazı düzenlemeler yapmak isteyen Türkiye, bir yandan da SSCB ile ekonomik iş birliğinden istifade edebildi.

1960-1964 Dönemi

1960’lı yıllar Türkiye’nin süpergüçlerle ilişkileri bakımından önemli gelişmelerle başladı. İncirlik üssünden kalkan ABD’ye ait bir U2 casus uçağı Pakistan üzerinden Sovyet hava sahasına girmiş ve sonrasında düşürülmüştü. SSCB’nin, ABD’nin bu tip faaliyetlerine izin veren hükümetlere yönelik uyarısı Türkiye’yi de rahatsız etmiş, kısa süreli bir gerginliğe neden olmuştu. Tam bu dönemde 27 Mayıs darbesi gerçekleşmiş ve darbenin Türk dış politikasını nasıl etkileyeceği sorusu gündeme gelmişti. 27 Mayıs bildirisinde NATO’ya bağlılık mesajı verilmişti ve ABD de yeni yönetimi tanıdığını bildirdi. Darbenin ardından Türk yetkililer anlaşmalardan kaynaklanan her türlü borç ve yükümlülüğü kabul ettiklerini bildirdiler. SSCB de 31 Mayıs’ta yeni yönetimi tanıdığını açıkladı.

Küba Füze Krizi ve Türkiye

SSCB’nin Sputnik uydusunu 1957’de uzaya göndererek kıtalararası balistik füze teknolojisine sahip olması Washington’da büyük bir güvenlik endişesi yaratmıştı. Bu hamleye yanıt verebilmek amacıyla Eisenhower yönetimi 1950’lerin sonunda SSCB’nin yakınlarındaki ülkelere orta menzilli Jüpiter nükleer füzeleri yerleştirme kararı almış, NATO ülkelerine sunulan teklife sadece İngiltere, İtalya ve Türkiye olumlu yanıt vermişti. 1962 ilkbaharından itibaren, SSCB, ABD’nin yanındaki ada ülkesi Küba’ya füzeler yerleştirmeye girişti. Bu durumu engellemek isteyen ABD istihbaratı adayı ablukaya aldı. SSCB ise Küba’daki füzeleri ancak Jüpiterlerin Türkiye’den çekilmesi karşılığında geri çekeceğini belirtmişti. SSCB yönetimi, söz konusu gemileri geri çekmeyeceklerini bildirince iki süpergüç arasında silahlı bir çatışmanın eşiğine gelindi. Sonunda ABD, SSCB ile yapılan gizli bir pazarlığa dayanarak krizi sonuçlandırabildi.

Küba füze bunalımının Türkiye ve Türk dış politikası bakımından çok önemli sonuçları oldu. İlk olarak, Türkiye’nin konvansiyonel silahlar bakımından güçlendirilmesi gündeme geldi. Özellikle hava gücünün modernizasyonu çerçevesinde Türkiye’ye F-104 ve F-100 savaş uçakları verildi. İkincisi, Türkiye’de, ABD’nin dürüst ve sadık bir müttefik olduğuna ilişkin inanç büyük yara


aldı. Bu durum, ülke içinde Amerikan karşıtlığının yükselmesine ve dış politikada da ulusal çıkarlar çerçevesinde hareket edilmesi gerektiği fikrini güçlendirdi. Üçüncüsü, Türkiye’nin başka ülkelerle de iyi ilişkilerin geliştirildiği çok yönlü bir dış politika izleme anlayışı öne çıktı.

Johnson Mektubu ve Sonuçları

1960’lı yıllarda Türk dış politikasını etkileyen en önemli gelişme kuşkusuz “Johnson Mektubu” oldu. Dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup Türk-Amerikan ilişkilerinde bir deprem etkisi yaratarak Türkiye’nin çok yönlü dış politikaya geçiş sürecine önemli bir vesile teşkil etti.

Bu ağır mektupta özetle şu hususlar bulunuyordu:

1. Türkiye, ABD’ye danışmadan böyle bir karar almamalı ve uygulamamalıdır. 2. Türkiye Garanti Anlaşması’na taraf olan diğer devletlerle görüşme imkanlarını tüketmeden, müdahalede bulunmamalıdır. Yoksa tek taraflı bir müdahale adanın taksimine (bölünme) yol açacaktır. 3. Türkiye’nin müdahalesi, Yunanistan’la arasında bir çatışmaya yol açacaktır. Oysa iki ülke de NATO’ya katılmakla bir daha savaşmayacaklarını kabul etmişlerdir. 4. Türkiye müdahale ederse SSCB soruna doğrudan dahil olabilir. Diğer NATO üyeleri, rızaları dışında Türkiye’nin girişeceği böyle bir harekât sonucunda SSCB de Türkiye’ye müdahale ederse Türkiye’yi savunmak yükümlülüğü altına girmeyebilirler. 5. Türkiye’nin tek taraflı müdahalesi BM’nin sürdürdüğü arabuluculuk girişimlerine de zarar verecektir.

Johnson, mektubunun sonunda İnönü’yü görüşmelerde bulunmak üzere Washington’a davet etti. ABD’den gelen bu sert mektuba karşılık Başbakan İnönü ve dışişleri bakanlığı tarafından 13 Haziran’da Johnson’ın iddialarına yanıt verildi.

1. Türkiye, 1963 sonundan itibaren gündeme gelen her müdahale olasılığında ABD’ye danışmış ve haber vermiştir. 2. Türkiye, adada düzenin tekrar sağlanması için müdahale edilmesi gerektiğini söylediğinde ABD Türklerin haklarının korunacağı bir plan hazırlandığı yanıtını vermiş fakat BM gücünün oluşturulması gecikince tahribat artmıştır. 3. Türkiye, Garanti Anlaşması gereğince diğer garantörlerle yapması gereken görüşmeleri altı aydır yapmaya çalışmaktadır. Fakat bir Garantör Devlet olan Yunanistan Türkiye’nin bu girişimlerini sonuçsuz bırakmakta hatta Rumları teşvik etmektedir. ABD’nin, imzaladığı antlaşmaları reddeden Yunanistan’a, pacta sunt servanda kuralını hatırlatması gerekir.

4. Türkiye adaya müdahale etmek zorunda kalırsa, bu taksim amacıyla değil uluslararası hukuka uygun olarak gerçekleştirilecektir. 5. Bir Türk-Yunan savaşı ancak Yunanistan’ın Türkiye’ye saldırması sonucu çıkabilir. Böyle bir durumda da sorumluluk Türkiye’ye yüklenemez (detaylar için, s.187).

1965-1971 Dönemi

Bu dönemde hükümet ve kamuoyunun önemli bir kesimi nezdinde ABD’ye karşı duyulan güvensizlik artarken SSCB ile ilişkiler de siyasi ve ekonomik alanda arttı.

Kamuoyu ve ABD’ye Yönelik Tepkiler

1961 Anayasasının sağladığı özgürlükçü koşullarla birlikte birbirinden farklı fikirlere sahip gruplar, dış politika alanında da fikir üretmeye başladılar. Böylece, hükümetin politikalarını destekleyen ve bunlara karşı çıkan partiler ve örgütler dış politika alanında da etkinleştiler. Amerikan karşıtlığı giderek popülerleşmekle birlikte, genellikle sağ hareketler ABD’yle ilişkilere önem veren ve NATO üyeliğini destekleyen bir tutum izlediler. Komünizm karşıtlığıyla bilinen sağ hareketler, SSCB’nin hala bir tehdit oluşturduğunu, Yunanistan tehdidi de varken NATO’dan çıkmanın bir seçenek olamayacağını savunuyorlardı.

İkili Anlaşmalar ve Amerikan Yardımları

Ekim 1965’te göreve gelen Adalet Partisi Hükümeti, Johnson Mektubu sonrasında ikili anlaşmalar konusunda ABD ile kapsamlı bir müzakere süreci başlattı. Bu girişimlerdeki amaç Amerikalı personelin bir kovuşturma sırasında yararlandıkları esaslara ilişkin olarak kamuoyunda dile getirilen şikayetleri en aza indirgeyecek düzenlemeler yapmaktı. Bir diğer hedef ise farklı tarihlerde yapılmış birçok gizli ikili anlaşmayı temel bir anlaşma metni altında toplamaktı.

Bu kapsamda atılan ilk adım, 24 Eylül 1968’de “Resmi Vazife Sırasında işlenen Suçlarla İlgili Anlaşma’nın yapılması oldu. İkinci adım ise 3 Temmuz 1969’da, Türkiye’deki Amerikan üslerine ve burada yapılan faaliyetlerin denetlenmesine ilişkin Türkiye’nin egemenlik haklarından doğan yetkilerini güçlendiren “Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması’nın (OSİA) imzalanmasıydı.

Gelişen Türk-Sovyet İlişkileri

1960’lar, Türk-Sovyet ilişkilerinin giderek iyileştiği bir dönem oldu. 1965’ten sonraki dönemde Türk-Sovyet ilişkilerinde Türkiye bakımından olumlu sayılabilecek başlıca iki gelişme oldu. Birincisi siyasi alanda olmak üzere, Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki federasyon tezinin SSCB tarafından kabul edilmesi ve en azından SSCB’nin Makarios’a destek olmasının önüne geçilebilmesiydi. İkinci büyük gelişme, Türkiye’nin 1967’den itibaren Sovyet kredi ve ekonomik yardımlarından yararlanmaya başlamasıydı. Türk-Sovyet ilişkileri, takip eden yıllarda belli bir düzeyde tutuldu ve Türk dış politikasında Batı Blokunun etkisi sürdü.


Yunanistan’la İlişkiler ve Kıbrıs Sorunu

1960’larda Türkiye’nin Yunanistan’la ilişkilerine giderek keskinleşen Kıbrıs sorunu damga vurdu.

Kıbrıs’ta Gerginliğin Yeniden Artması ve 1964 Krizi

Kıbrıs devleti resmen 16 Ağustos 1960’ta ilan edildi. Seçimler sonucunda Makarios cumhurbaşkanı, yardımcısı ise Fazıl Küçük oldu. Görüş ayrılıkları nedeniyle 1963’ten itibaren gerilim hızla tırmandı. 21 Aralık 1963’te başlayan ve “Kanlı Noel” olarak bilinen olaylarda ada genelinde Türklere yönelik saldırılar yapıldı ve çok sayıda can kaybı yaşandı. Ocak 1964’te Kıbrıslı Türkler, adanın %5’inden azını oluşturan Türk denetimindeki yerlerde ve kuşatma altında yaşamak zorunda kaldılar. Adada 1960 anlaşması gereği bulunan Türk Birliği Lefkoşa’nın bir kısmını denetim altına alırken Türkiye de müdahale için değerlendirmelere başladı. Türk savaş uçakları ada üzerinde uyarı uçuşu yaptılar ve Rumların saldırıları bitmezse Türkiye tek taraflı olarak müdahale edeceğini duyurdu. BM Güvenlik Konseyi 4 Mart 1964 tarihli 186 Sayılı Kararla adada BM Barış Gücü kurulması kabul edildi. Kıbrıs Türk tarafının yönetimden çekilmiş olmasıyla fiilen sadece Rumların kontrolündeki hükümet, tüm adayı temsil eden hükümet muamelesi görmeye başladı. Mart ayı içinde adada konuşlandırılan BM gücü, düzeni sağlayamadı. Süren olaylar nedeniyle Türkiye hem Kıbrıs Rum Yönetimine bir nota vererek gerekirse tek taraflı müdahale hakkını kullanacağını belirtti; hem de 16 Mart’ta TBMM İnönü Hükümetine Kıbrıs’a bir askeri müdahalede bulunma yetkisi verdi. Girişimlerin sonuçsuz kalması adadaki çatışmaları hızlandırdı. Durumu değerlendiren Türk hükümeti, önce bölge üzerinde uyarı uçuşları yaptırdı, Rumların tutumu değişmeyince hava bombardımanıyla Rum mevzileri vuruldu. BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı ateşkes kararına Türkiye uydu, Makarios yönetimi de ablukayı kaldırmayı kabul etti. Ateşkesten sonra Kıbrıslı Türkler için Rumların ekonomik ablukası başladı.

1967 Krizi

1967 yılında Kıbrıslı Türklere karşı terör eylemlerinin başlıca aktörlerinden olan EOKA ve Grivas yine harekete geçerek Boğaziçi ve Geçitkale adlı Türk yerleşim birimlerine saldırdı ve bu bölgeler Rumlar tarafından ele geçirildi. Türk Hükümeti, adaya çıkarma yapacak donanıma sahip olunmadığı için diplomatik yolları denemeye karar verdi. Bu girişimlerin ilk sonucu Rumların işgal ettikleri bölgelerden çıkması oldu. Fakat devam eden hassas duruma devreye giren ABD’nin müdahalesi son verdi. Kasım 1967’de yaşanan bu krizin hemen ardından 29 Aralık 1967’de Kıbrıs Türk liderliği, 1960 Anayasası’nın hükümleri tam olarak uygulanana kadar Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi’ni (KGTY) ilan etti. Anayasa niteliği taşıyan 19 maddelik Temel Kurallar açıklandı, Fazıl Küçük başkan, Rauf Denktaş da yardımcısı olarak atandı. KGTY, ada genelinde Türklerin denetimi altında bulunan yaklaşık 250 km²’lik bir alanı kapsıyor, bunun büyük kısmı da Lefkoşa’nın kuzeyinde bulunuyordu. Türkiye’nin sert tutumunun da etkisiyle Makarios Mart 1968’de Türk

yerleşim yerlerine yönelik kısıtlamaları kaldırdı (Bölükbaşı, 1998: 292).

Batı Avrupa Ülkeleriyle İlişkiler

1960’lar Batı Avrupa ülkeleriyle ilişkiler açısından üç bakımdan önemliydi. Birincisi, Türkiye’nin 1945 sonrasından itibaren giderek artan bir biçimde ihtiyaç duyduğu dış kaynağın sağlanmasında Batı Avrupa’nın rolü ile ilgiliydi. Büyük ölçüde dış kaynağa bağlı olarak yürütülen ithal ikameci sanayileşme nedeniyle Batı Avrupa’dan gelecek fonlar büyük önem taşıyor, fakat gelen miktar Türkiye’yi genellikle rahatlatacak ölçüde olmuyordu.

Diğer iki konu görece yeniydi. Bunlardan biri, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık ilişkisinin geliştirilmesi suretiyle Türkiye’nin Avrupa Bütünleşmesi sürecine dahil olmasıydı. Diğeri ise dünya ekonomisinde “altın yıllar” olarak adlandırılan istikrarlı bir büyümenin kaydedildiği dönemde, gelişmiş Batı Avrupa ekonomilerinin işgücü ihtiyacını karşılamak üzere aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir grup ülkeden işçi almasıydı. İleriki yıllarda Türk dış politikası bakımından önemli sonuçlar doğuracak bu iki husus bakımından, Batı Avrupa ile ilişkiler olumlu seyrediyordu.

AET’yle İlişkiler

Türkiye 31 Temmuz 1959’da AET’ye ortaklık için başvuruda bulunmuştu. Özellikle Yunanistan’la kıyaslandığında, Türkiye’nin yeterince hazırlıklı olmadığının anlaşılması, Türkiye’nin taleplerinin fazla bulunması, ekonomik durumunun daha büyük bir güçlük doğuracağının düşünülmesi ve elbette 1960 başlarında ülkede siyasi gerilimin yükselmesi AET’nin süreci yavaşlatmasına neden oldu. Nitekim 27 Mayıs, ikili ilişkilerin bir süre durmasına yol açtı. Darbe sonrası kurulan hükümetin programında AET ile ilişkileri sürdüreceğini ifade etmesi ve Türkiye’nin AET ile müzakere etmek üzere yeni bir pozisyon belirlemesinin ardından ikili görüşmeler 1960 sonbaharında yeniden başladı. Sürecin devamında Türkiye ile AET arasında ortaklık kuran Ankara Antlaşması imzalandı ve daha da önemlisi, o döneme dek kamuoyu tarafından çok da bilinmeyen bu konu giderek daha da önem kazandı.

Ankara Antlaşması Öncesindeki Dönem

Bu dönemde Türkiye ile AET arasındaki ilişkileri olumlu ve olumsuz yönde etkileyen bazı gelişmeler yaşandı. Yunanistan’ın ortaklık antlaşması imzaladığı günlerde İngiltere ile İrlanda’nın da AET’ye katılmak üzere başvuru yapmaları Türkiye’de endişe yarattı çünkü bu başvurular da Türkiye ile olan görüşmelerin uzamasına yol açabilirdi. Bir diğer önemli husus, 27 Mayıs sonrasındaki siyasi idamların, başta Fransa olmak üzere AET ülkelerinde büyük bir tepkiye neden olmasıydı. Her şeye rağmen, 15 Ekim 196l’de yapılan genel seçimlerle birlikte Türkiye’de çok partili demokratik yaşam yeniden başladı. Ara rejim döneminin bitmesiyle kurulan yeni hükümet döneminde AET ile ilişkilere önem verildi. Özellikle Küba Füze Krizi


sonrasındaki süreçte AET ülkeleri nezdinde diplomatik girişimler artırılırken ülke içinde daha eşgüdümlü bir çalışmanın yapılabilmesi için Bakanlıklar arası Dış Ekonomik ilişkiler Komitesi kuruldu. Bu çalışmalar, AET Bakanlar Komitesi’nin Türkiye ile müzakerelere başlanması için Komisyon’a yetki verdiği Temmuz 1962’den Ankara Antlaşması olarak adlandırılan ortaklık antlaşmasının imzalandığı 12 Eylül 1963’e kadar geçen sürede yapılan zorlu müzakerelerde Türkiye’ye katkı sağladı.

Ankara Anlaşması

Türkiye ile AET arasında ortaklık kuran anlaşma Ankara’da 12 Eylül 1963’te, Türkiye ile Belçika, Federal Almanya, Fransa, Hollanda, İtalya, Lüksemburg dışişleri bakanları ve AET adına Konsey dönem başkanı olan Hollanda tarafından imzalandı ve 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi. Anlaşma 33 madde olup bu metne bağlı iki protokol ve diğer belgelerden oluşmaktadır. Anlaşmanın Giriş kısmında, Roma Antlaşması’na atıfla Türkiye ile AET arasında bir ortaklık kurulduğu belirtilmiş, gümrük birliğinin giderek gelişici bir biçimde kurulması öngörülmüştü. Hazırlık, geçiş ve son dönem adlarıyla üç aşamaya sahip olacağı ifade edilen ortaklıkta ilke olarak, hazırlık dönemi 5, geçiş dönemi ise 12 yıl olarak öngörüldü; bir gümrük birliğine dayandığı kabul edilen son dönem için herhangi bir süre saptanmadı. Anlaşmada, ortaklık sürecinin idaresiyle ilgili olarak iki taraftan temsilcilerin oluşturacağı Ortaklık Konseyi, Ortaklık Komitesi ve bir Karma Parlamento Komisyonu kuruldu. İki taraf arasındaki gümrük birliğinin tüm mal ve alışverişleri kapsayacağı, dış ticaretteki her türlü gümrük, resim ve miktar kısıtlamasının yasaklanması kabul edildi.

İşçi Göçü

Ülkedeki insan kaynağı yeterli gelmeyince Batı Almanya hükümeti, ekonomik kalkınmanın kesintisiz sürdürülebilmesi için gereken işgücünü ülke dışından sağlama kararı aldı. Aslında1950’lerin ortalarından itibaren, bireysel girişimler ve özel aracılar vasıtasıyla Türkiye’den Almanya’ya çok sınırlı ve düzensiz nitelikte bir göç dalgası başlamıştı. Fakat 1960’lar, yapılan ikili anlaşmalara bağlı olarak, Türkiye’den Almanya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerine planlı ve sistemli göçün başladığı on yıl oldu.

Orta Doğu Ülkeleriyle İlişkiler

Türkiye’nin Arap ülkeleriyle ilişkilerini iyileştirme çabalarını artırmasına yol açan en önemli gelişme, Kıbrıs vesilesiyle karşı karşıya kalınan diplomatik yalnızlığı kırma ve destek toplama ihtiyacıydı. Özellikle 1960’ların ortalarında bariz hale gelen ve ABD’nin yaklaşımıyla da perçinlenen bu sorun, Arap devletleriyle ilişkileri iyileştirecek yeni bir yaklaşımın bir an önce hayata geçirilmesi gereğini ortaya çıkardı. Bu kapsamda, 1966’dan itibaren karşılıklı üst düzey ziyaretler gerçekleştirildi ve çeşitli anlaşmalar yapıldı. Hükümetler, Arap ülkeleriyle

daha yakın ilişkiler geliştirirken Türkiye’deki kamuoyunun tepkilerini de dikkate aldılar.

Arap İsrail Çatışmasında Türkiye’nin Tutumu

Türkiye bu çatışma sürecinde açıkça Arap ülkeleri yanlısı bir politika izledi. Altı Gün Savaşı başlamadan birkaç hafta önce Kahire Büyükelçisi Semih Günver, iki taraf arasındaki gerginlik münasebetiyle verdiği demeçte, Türk hükümetinin, Arap ülkelerinin sadece kendi egemenlik haklarını koruma niyetinde olduklarına inandığını, ülkedeki NATO üslerinin Arap ülkelerine karşı kullanılmasına izin vermeyeceğini ve Suriye sınırına da askeri yığınak yapmayacağını belirtti (Özcan, 2005: 35). Türkiye savaş sırasında bu doğrultuda hareket etti, Arap ülkelerine Kızılay kanalıyla 100 bin dolarlık yiyecek yardımı gönderdi (Armaoğlu, 1994: 273). Ayrıca, kuvvet kullanma yoluyla toprak kazanılmasına karşı çıktı, İsrail’i işgal ettiği topraklardan çekilmeye çağırdı. Savaşın ardından ek yardımlarla destelemeye gayret ettiği Arap ülkelerini BM Genel Kurulu toplantılarında da savundu. İsrail’i Kudüs’ün uluslararası statüsünü değiştirmemesi yönünde uyaran karar tasarısını BM Genel Kuruluna sunan ülkeler arasında yer alırken, Dışişleri Bakanı Çağlayangil de Kudüs’ün Orta Doğu’da Türkiye’yi ilgilendiren konuların başında geldiğini ifade etti. Öte yandan Türkiye bu kriz vesilesiyle İsrail’e yönelik sert mesajlar verirken eleştirilerinde yine de ihtiyatlı davranarak İsrail’in meşruiyetini sorgulama ve reddetme noktasına vardırmadı (Özcan, 2005: 38). Böylece Türkiye bir yandan Arap ülkeleriyle yakın ilişkiler kurarken diğer yanda İsrail ile diplomatik ilişkisini kesmedi ve Orta Doğu politikasını artık Batı Bloku değil kendi ulusal çıkar algılamaları çerçevesinde yürüteceğini gösterdi.

CENTO ve İran’la İlişkiler

1959’da Irak’ın çekilmesi nedeniyle Bağdat Paktı, Merkezi Anlaşma Örgütü (CENTO) olarak yeniden düzenlenmişti. CENTO, ABD dış politikası çerçevesinde SSCB’nin çevrelenmesi planının Orta Doğu’daki ayağıydı. Öte yandan Türkiye’nin SSCB ile 1960’ların ilk yıllarından itibaren iyi ilişkiler kurmaya başlaması, özellikle komşusu İran’da bir tedirginlik yaratmıştı. DP döneminde Başbakan Menderes’in planladığı Moskova’ya ziyareti İran’da endişeye neden olmuştu. 27 Mayıs’ın NATO ve CENTO’ya bağlılık mesajları ise İran’ı Türkiye’nin yeni dönemdeki dış politikası konusunda belli ölçüde rahatlattı. İkili ve CENTO bünyesindeki Türk-İran ilişkileri 1960’ların ortalarına kadar olan dönemde, karşılıklı üst düzey ziyaretlerle de desteklenerek olumlu bir şekilde seyretti. Yumuşama döneminde ABD ile yaşadıkları sorunlar nedeniyle iki ülkede de yeni açılımlar gündemdeydi. Bu anlayışın bir sonucu olarak Temmuz 1964’te İran, Pakistan ve Türkiye arasında ekonomik işbirliğini geliştirmek maksadıyla Bölgesel Kalkınma Örgütü kuruldu. Genel olarak bakıldığında gerek CENTO’nun gerek RCD’nin, bölge politikasında etkili örgütler olamadığı görülmektedir. Soğuk Savaş’tan Yumuşama dönemine geçildiği bir süreçte, CENTO’nun bölgedeki üyelerinin örgüte yönelik ilgisi giderek azaldı.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında