ULİ403U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI I
Ünite 5: Soğuk Savaş Başlarken Türk Dış Politikasında Dönüşüm: 1950-1960 Dönemi
Giriş
Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında takip ettiği aktif tarafsızlık politikası, bu politikayı benimsemiş olanlar için savaş bittiğinde oldukça sıkıntılı bir geçiş sürecine neden olmuş; mevcut kadrolar savaş sonrasında ortaya çıkan yeni dengelere uyum sağlamakta zorlanınca Türkiye için siyasal değişim zorunlu hale gelmiştir. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla dünya siyasetinde yeni bir dönem başlamış, bu durumdan Türkiye’nin siyasi yapısı ve dış politikası da etkilenmiştir. Avrupa’da liberal demokrasilerin savaştan galibiyetle çıkmasıyla ABD’nin belirleyiciliği altında yeni bir liberal ekonomik düzen yapılandırılmaya başlanmıştır. Liberal düzenin içinde yer almak için Türkiye de tek parti rejimini terk ederek yeni bir siyasi düzenin zeminini oluşturmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinden çıkan Celal Bayar ve arkadaşları Demokrat Parti’yi kurmuş ve Parti ikinci seçimlerde 1950’de tek başına iktidar olmuştur. Kore Savaşı sonrasında iki kutuplu dünya düzeninin gündeme gelmesiyle Türkiye, Amerika’nın yanında yer almış, Amerika’nın Orta Doğu politikasında ve Balkan siyasetinde üstlendiği rol gereği dış politikada bazı tavizler vermiştir. Bu durumun tek istisnası Kıbrıs politikasıdır. Türkiye bu süreçte Marshall yardımlarıyla liberal ekonomiye geçmekteyken üretim gücünün sınırlı olması nedeniyle ağır bir mali krizle yüzleşmiştir. 1960’a gelindiğinde ABD ile ittifak ilişkisi ve ekonomik entegrasyonun yarattığı sorunların çözümü için farklı yollar arayan Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Sovyetler Birliği ile yeni bir yakınlaşma politikası benimsemiştir. Türkiye’nin ABD ile ilişkilerin mesafelenmeye başladığı bir dönemde gerçekleşen 1960 askeri darbesi ise Türkiye’yi tekrar ABD rotasına oturtmuştur.
Demokrat Parti’nin Kuruluşu ve Hükümet Kurması
İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin Avrupa’da kurduğu ekonomik ve siyasi yeni düzenin bir parçası olma kararını veren Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı, bu yeni düzenin bir zorunluluğu olan demokratikleşme adımlarını da atmak durumunda kalmıştır. Serbest piyasa ekonomisi ve çok partili, serbest seçimlerle işleyen demokratik bir siyasal sistem Batı Blok içerisinde yer almak için bir önkoşul haline gelmişti. Avrupa’da liberal bir düzenin tesisi için aşırı milliyetçilik ve tek parti iktidarları ABD tarafından terk edilmesi gereken tutumlar olarak görülmüş, ABD tarafında yer alan Türkiye de çok partili hayata geçme adımlarını atmıştır. Cumhuriyeti kuran parti olan Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’nin siyasal tarihinde birkaç denemede bulunmuş ama savaş döneminin elverişsiz koşulları nedeniyle çok partili siyasal yaşama geçiş konusunda başarılı olamamıştır. Savaş bittiğinde iç ve dış zorunluluklar yeni bir demokratikleşme deneyimini gerektirmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Parti-Devlet birliğine dayanan yönetim anlayışını sona erdirmesi ve iktidarın çok partili bir düzende serbest seçimlerle belirlenmesi esasına dayanan düzenlemelerin yapılması zorunlu hale gelince yeni bir siyasal parti kurulması
yönünde ilk girişim Cumhuriyet Halk Partisi içinde oluşmuştur. Celal Bayar, Atatürk döneminden beri Cumhuriyet Halk Partisi’nin ikinci önemli ismi ve İsmet İnönü’nün siyasal rakibidir. Atatürk’ün Cumhuriyet’in ekonomi meselelerini emanet ettiği Celal Bayar, İş Bankası’nın kuruluşunda görev alarak ilk genel müdürü olmuş; İş Bankası Genel Müdürlüğü’nden sonra Atatürk tarafından Ekonomi Bakanlığı görevine getirilmiş; sonrasında da Atatürk tarafından kendisine İsmet İnönü’nün yerine başbakanlık görevi verilmiştir. Atatürk’ün vefatı sonrası Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, Celal Bayar ve arkadaşlarının Parti içerisindeki etkisini büyük oranda sınırlamıştır. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün çok partili hayata geçileceğine ilişkin siyasal mesajlar verdiği ve bu yönde bir gelişmenin çok yakın olduğunun anlaşıldığı 1945 yılında Celal Bayar liderliğinde bir grubun Cumhuriyet Halk Partisi’nin o yılki bütçe yasasına ret oyu vermesiyle başlayan muhalefet, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşmeleri sırasında Türk siyasal tarihine “Dörtlü Takrir” olarak geçen önergeyi 7 Haziran 1945’te Cumhuriyet Halk Partisi grubuna vermesi ve önergenin Cumhuriyet Halk Partisi tarafından reddedilmesiyle keskinleşmiştir. Liberal fikirlere dayanarak hazırlanan ve Demokrat Parti’nin kuruluşunu ve siyasal eğilimini işaret eden ilk ve çok önemli bir belge olan bu önerge ile Celal Bayar ve arkadaşları Cumhuriyet Halk Partisi ile yollarını siyasi olarak ayırmıştır. Celal Bayar ve arkadaşlarının yeni bir parti kurma çalışmalarını başlattığı bu dönemde, havacılıkla ilgili bir iş adamı olan Nuri Demirağ parti kurma girişiminde bulunmuş; 5 Eylül 1945’te kurduğu liberal esaslara dayanan Milli Kalkınma Partisi çok partili yaşama geçişte mevcut Cumhuriyet Halk Partisi dışında kurulan ilk parti olmuştur. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1945 yılı sonu itibariyle Celal Bayar ve arkadaşlarının parti kurma girişimini kabul ettiğine ilişkin açıklamalarda bulunmaya başlamış, Cumhuriyet Halk Partisi içerisinden ve Cumhuriyet ilkelerine bağlı kadrolar tarafından oluşturulan Demokrat Parti 7 Ocak 1946’da kurulmuştur. Demokrat Parti’nin halk nezdinde hızla kabul görmeye başlaması Cumhuriyet Halk Partisi karşısında iktidara gelme imkânı taşıyan bir siyasal hareket olduğunu ortaya koyunca Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti’nin teşkilatlanma sürecini tam olarak gerçekleştirmesine fırsat vermeden bir erken seçim kararı almıştır. 26 Mayıs 1946 yerel seçimlerine hazırlıkların tamamlanmamış olması gerekçesiyle katılmamayı tercih eden Demokrat Parti 21 Temmuz 1946’da yapılması kararı alınan bu baskın seçime katılmak durumunda kalmış; altı siyasi partinin katıldığı seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi Meclis çoğunluğunu elde etmiştir. Savaş sonrası dönemin bu ilk serbest seçim denemesi Demokrat Parti için çok önemli bir siyasal tecrübe olmuştur. Meclise 61 milletvekili sokma başarısını gösteren bu genç siyasi hareket 1950 seçimleri için ana muhalefet partisi konumuna yükselmiştir. 14 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimlere teşkilatlanma faaliyetlerini ve seçim hazırlıklarını tamamlamış olarak katılan Demokrat Parti bu seçimlerden Meclis çoğunluğu sağlayarak çıkmıştır. Savaş sonrası
dönemde Türkiye’nin demokratikleşme girişiminin en kritik aşamasını teşkil eden bu olay neticesinde Genç Cumhuriyet’te ilk defa serbest seçimlerle iktidar el değiştirmiştir.
Kore Savaşı ve Türkiye’nin NATO Üyeliği
4 Nisan 1949’da Washington’da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü NATO kurulmuş; İkinci Dünya Savaşı sonrasında artan Sovyet baskısı karşısında NATO üyeliği Türkiye açısından büyük önem kazanmıştır. Ancak Türkiye’nin uluslararası güvenlik açısından gerekli gördüğü bu örgüte katılma talebi önceleri karşılık bulamamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının son yılında bu konuda pek çok girişimde bulunulmuştur. Bu dönemde uluslararası arenada yaşanan önemli gelişmeler arasında Kore Savaşı da yer alır.
İkinci Dünya Savaşı biterken Japonya’nın savaşı kaybetmesinin bir sonucu olarak ABD ve Sovyetler Birliği Kore’yi işgal etmiş; Kore, 38. paralel esas alınarak Sovyet ve Amerikan işgal bölgelerine ayrılmıştır. Kore’nin iki işgal bölgesine ayrılması, Almanya ile büyük benzerlik içerisinde bu iki büyük gücün mutabakatıyla gerçekleştirilmiştir. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla bu mutabakat Avrupa’da olduğu gibi Kore’de de bozulmuş ve iki büyük güç Kore üzerinde de karşı karşıya gelmiştir. ABD denetiminde 1948’de düzenlenen seçimler sonucunda Güney Kore’de yeni bir hükümet ve sonrasında da Kore Cumhuriyeti kurulması yoluyla ayrım kesinleşmeye başlamıştır. 1949’da Çin Komünist Partisi’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurmasından sonra yaşanan gelişmeler arasında Sovyetler Birliği ve Çin arasında kurulan ittifak yeni dünya düzeni açısından son derece önemlidir. Sovyetler Birliği ile yeni kurulan Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki yakınlaşma esas olarak ABD’yi bölgeden çıkarmayı hedeflemektedir. Bu iki gücün ABD’ye karşı harekete geçtiği ilk cephe Kore’dir. Çin Komünist Partisi, Sovyetler Birliği’nin desteğini alarak ABD’ye karşı Kuzey Kore’ye destek vermeye başlamıştır. Avrupa’da gelişen ABD-Sovyetler Birliği karşıtlığı bu şekilde Doğu Asya’ya taşınmıştır.
NATO’nun kuruluş aşamasında çok önemli bir gelişme olan Kore Savaşı, Kuzey Kore birliklerinin 25 Haziran 1950’de iki Kore arasında sınır olan 38. paraleli geçmesiyle başlamış, Avrupa’da savaşın sona ermekte olduğu bu aşamada Sovyetler Birliği dolaylı da olsa Çin Halk Cumhuriyeti üzerinden Asya’daki bu savaşa taraf olmuştur.
Demokrat Parti Hükümeti daha iktidarının ilk aylarında bu büyük krizle karşı karşıya kalmıştır. Bakanlar Kurulu kararıyla Demokrat Parti Hükümeti Kore’ye bir tugay göndermiş ve hemen sonrasında da 1 Ağustos 1950’de NATO’ya üyelik için ikinci kez başvurmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi asker gönderme kararının Meclis’e getirilmemiş olmasına itiraz etmiştir. Bu kadar önemli bir kararın sadece Bakanlar Kurulu’nda görüşülerek karara bağlanması, bu kararın siyasal meşruiyeti üzerinde tartışma yaratmıştır. Savaşta Türk birliğinin ciddi kayıplara
uğraması bu durumu daha da zorlaştırmıştır. Türkiye’nin NATO’ya üyelik için Demokrat Parti Hükümeti döneminde yaptığı bu ikinci başvuru da NATO Bakanlar Konseyi’nce reddedilmiştir. Kore’ye asker gönderme kararının hemen sonrasında tam üyelik başvurusu yapılmış olması, Hükümetin konuya araçsal baktığını göstermiş, bu başvurunun süratle reddedilmiş olması Hükümeti siyasal açıdan güç bir konumda bırakmıştır. Sonuç olarak Türkiye’nin Kore’ye asker gönderme şekli iç siyasal kamuoyunda tartışmalı bir şekilde gerçekleşmiştir. Kore’deki Türk tugayı Amerikan tümenine bağlı olarak Albay Tahsin Yazıcıoğlu komutasında görev yapmış; Kore’de bulunan asker sayısı itibariyle ikinci ülke olan Türkiye savaş boyunca toplam 721 şehit vermiştir. Türkiye’nin Kore’deki askeri varlığı küçültülerek 1971’e kadar devam ettirilmiş, 1971 yılında tüm askeri birlikler geri çekilmiştir.
ABD, Kore Savaşı sırasında NATO’nun genişlemesine ilişkin stratejisini tamamen değiştirmiştir. Türk ordusunun Kore Savaşı’ndaki savaş gücü ve yarattığı etki ABD Savunma Bakanlığı’nda Türkiye’nin yapabileceği askeri katkıyla ilgili fikirleri olumlu yönde değiştirmiştir. Bu gelişmelerin sonucunda ABD 15 Mayıs 1951’de Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya üye olarak kabul edilmesini teklif etmiştir. Britanya’nın muhalefetine rağmen süreç olumlu sonuçlanmış; 17 Ekim 1951’de Londra’da kabul edilen bir protokol ile Türkiye ve Yunanistan’ın üyeliğine karar verilmiştir. Türkiye’nin NATO’ya üyeliği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmüş; 18 Şubat 1952’de kabul edilen kanunla Kuzey Atlantik Antlaşması onaylanmış ve bu antlaşmaya taraf olan devletlerle yapılacak antlaşmaları onaylama yetkisi Bakanlar Kurulu’na verilmiştir. Bu şekilde Türkiye’nin NATO üyeliği gerçekleştirilmiştir.
Türkiye’de ABD Askeri Tesislerinin Kurulması
Türkiye’nin NATO üyeliği ABD ile ikili askeri ilişkilerin kurulmasına zemin oluşturmuş ve bu kapsamda 1955 yılından itibaren Türkiye’de onlarca ABD askeri tesisi kurulmuş ve işletilmiştir. ABD’nin Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri’ne bağlı bu tesislerde ABD’nin elektronik istihbarat, lojistik, deniz ve hava kuvvetleri birimleri faaliyetlerini yürütmüştür. Hazır kuvvete sahip olmayan NATO, üyelerinin kuvvetlerini kullanma esasına dayanır. Çok az daimi askeri kuvveti olan NATO’nun entegre askeri yapısını, çeşitli çok uluslu karargahlarda bulunan küçük personeller oluşturmaktadır. ABD, Kore Savaşı sonrasında müttefik devletlerin askeri planlaması ve kuvvet yapılarını NATO bünyesinde örgütlemeye başlamış; bu bağlamda entegre askeri yapısını inşa etmeye başlayan NATO, 1951 yılında Paris’te Avrupa Komutanlığı (Allied Command Europe) ve Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı (SHAPE) birimlerini oluşturmuştur. NATO üyesi ülkelerde askeri tesisler kurulması da bu kapsamda düzenlenmiş, 1952’de imzalanan Kuvvetlerin Statüsüne İlişkin Atlantik Antlaşması ile ABD’nin müttefik ülkelerde askeri tesis kurması ve askeri birlik bulundurması hukuken tanzim edilmiştir. NATO’ya üye olmak üzere ABD tarafından bu dönemde davet edilen Türkiye’nin NATO üyeliği aynı
zamanda Türk ordusunun NATO karargâh hiyerarşisine, komuta kontrol sistemlerine, entegre askeri yapısına dâhil edilme sürecidir.
Üyelik sonrasında Türkiye’nin NATO yapısına entegre edilmesi için dahil olunan anlaşmalar:
• NATO Kuvvetlerin Statüsüne İlişkin Anlaşma • Kuzey Atlantik Antlaşması’na Göre Kurulmuş Uluslararası Askeri Karargâhların Statüsüne İlişkin Protokol • Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Kuvvetlerin Statüsüne Dair Sözleşme’nin Uygulanmasına İlişkin Anlaşma.
Bu son anlaşma NATO kapsamında olmakla birlikte özel olarak ABD’nin Türkiye’de kuracağı askeri tesisler ve bulunduracağı askeri donanım ve personelin hukuki durumuna ilişkin akdedilmiştir. Böylece ABD’nin Türkiye’de askeri tesisler kurmasının hukuki altyapısı tamamlanmıştır.
1950-1960 arasında Türkiye’de çok yaygın bir askeri tesis ağı kuran ABD’nin Türkiye’deki askeri tesisleri, karargâhı Ankara Balgat’ta kurulan “Türkiye-ABD Lojistik Grubu” (TUSLOG) adı altında açılmış; Türkiye’deki üsler TUSLOG DET. (detachment) koduyla adlandırılmış; 1955’ten itibaren kurulan onlarca askeri tesise TUSLOG DET. numaraları verilmiştir. ABD’nin bu kapsamdaki en önemli askeri tesisi ABD Hava Kuvvetleri tarafından kullanılan TUSLOG DET.16 numaralı İncirlik Hava Üssü’dür. Türkiye’nin NATO üyeliğinin tamamlanması öncesinde 1951 yılında inşa edilmeye başlanan ve 1955 yılında faaliyete geçirilen İncirlik Hava Üssü sadece NATO görevleri için değil ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik tüm harekâtlarında kullanılmak istenmiştir. ABD’nin bu kapsamda Türkiye’de inşa ettiği bir diğer önemli üs TUSLOG DET.20 kodlu İzmir Çiğli Hava Üssü’dür. ABD hava üslerinin yanı sıra radar üsleri, elektronik dinleme tesisleri, Sovyetlerin nükleer denemelerini takip etmek üzere sismik hareketleri tespit merkezi (Ankara, Elmadağ) gibi çok farklı ve yaygın istihbarat birimlerini Türkiye’ye konuşlandırmıştır. ABD Ulusal Güvenlik Kuruluşu’na (NSA-National Security Agency) bağlı olarak Deniz, Kara ve Hava Kuvvetleri’ne bağlı elektronik istihbarat birimleri Türkiye’de askeri tesisler kurmuştur. Bunlar arasında Sinop’ta ve Ankara yakınlarında kurulan ve Amerikan Kara Kuvvetleri Güvenlik Teşkilatı (Army Security Agency) tarafından işletilen askeri istihbarat üsleri özellikle önemlidir. Karamürsel’de ise Deniz Kuvvetleri Güvenlik Grubu (Naval Security Group)’na bağlı bir başka elektronik istihbarat tesisi açılarak Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve Karadeniz’deki askeri faaliyetleri buradan takip edilmiştir. Amerikan Hava Kuvvetleri’ne bağlı elektronik istihbarat birimi Hava Kuvvetleri Güvenlik Hizmetleri (USAFSS)’ne bağlı olarak Şile, Samsun, Trabzon ve Diyarbakır’da elektronik istihbarat birimleri oluşturulmuştur. Amerikan Deniz Kuvvetleri İskenderun, Yumurtalık, Marmaris gibi deniz üslerinde askeri tesisler kurmuştur. Türkiye’ye yayılmış ABD askeri tesislerinin sayısı zamanla onlarla ifade edilen düzeye ulaşmış;
Türkiye’de bulunan Amerikalı asker sayısı 30 bine kadar yükselmiştir.
Demokrat Parti Döneminde Değişen Orta Doğu ve Balkan Politikaları
Demokrat Parti iktidarı Soğuk Savaş’ın başladığı bir döneme denk gelmiştir. Bu dönem Türkiye’nin dış politikasında Soğuk Savaş’ın yeni dengelerine uygun inisiyatifler alınmasını zorunlu kılmış; bölgesel politikalar bağlamında özellikle Orta Doğu ve Balkanlar özel bir önem arz etmiştir.
Bağdat Paktı ve Türkiye’nin Değişen Orta Doğu Politikası
İki Dünya Savaşı arası dönemde Orta Doğu’da kendi kontrolü altına aldığı pek çok bölgede kendine bağlı rejimler kurarak Orta Doğu’da dolaylı bir yönetim sistemi tesis eden Britanya; İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölgede sorun yaşamıştır. Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’ya yönelen politikaları ve Britanya mandası olan Filistin’de İsrail’in kurulmasıyla Orta Doğu’da tetiklenen Batı karşıtı Arap milliyetçiliği ile sorun yaşayan Britanya, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı’yla yakınlaşma politikasını Orta Doğu’daki değişen dinamikler bağlamında değerlendirmek istemiştir. Mısır’da Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi ile başlayan ve birleşik bir Arap dünyası oluşturma fikrine dayanan Nasırizm hareketi üzerine Britanya’nın ortaya attığı Orta Doğu Komutanlığı projesine NATO üyeliği için Britanya’nın desteğini sağlamaya çalışan Türkiye destek vermiştir. 1953 yılında ABD başkanı olan Eisenhower “Kuzey Kuşağı” projesiyle Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’ya girmesini önleyecek bir blok oluşturmaya çalışmış; Bağdat Paktı olarak bilinen Orta Doğu Antlaşması Örgütü, Britanya’nın inisiyatifi ve ABD’nin desteğiyle bu dönemde kurulmuştur. ABD, Kuzey Kuşağı projesiyle gelişen Orta Doğu politikası bağlamında Pakistan ve İran’a ayrıcalıklı bir yer verirken bölge ülkeleri arasında ikili güvenlik ilişkilerinin geliştirilmesini teşvik etmiştir. Ancak Menderes Hükümeti’nin ABD ve Britanya’nın desteğiyle aldığı Orta Doğu inisiyatifi bölge devletlerince olumlu karşılanmamış; bu girişim Nasırizm’in tezlerini güçlendirmiş ve Bağdat Paktı İngiliz mandacılığının modern versiyonu bir girişim gibi görünmüş ve tüm Arap halkları arasında buna karşı büyük bir rahatsızlığın doğmasına yol açmıştır. Britanya’nın yanında yer alan Türkiye ise Orta Doğu politikasında büyük bir çıkmaza girmiştir. NATO üyeliğinin doğal bir sonucu gibi anlaşılan Bağdat Paktı girişimi Türkiye açısından son derece olumsuz sonuçlar doğurmuş, Türkiye-Mısır ve Türkiye-Suriye ilişkileri oldukça gergin bir döneme girmiştir. Bölgede yaşanan pek çok krizden ve Irak’ın Pakt’tan çekilmesinden sonra Bağdat Paktı’nın da sonu gelmiş; Merkezi Antlaşma Örgütü (CENTO-Central Treaty Organisation) adıyla 1959’da yeniden yapılandırılarak merkezi Ankara’ya taşınmıştır.
Balkan Paktı ve Türkiye
ABD, gelişen Soğuk Savaş stratejisine göre Balkanlar’da Sovyetler Birliği ile uyuşmazlık içine düşen Yugoslavya’nın Türkiye ve Yunanistan ile yakınlaştırılmasını hedeflemiştir. Türkiye ve Yunanistan’ın NATO üyeliği ABD’nin bu iki devlet üzerinden bir Balkan politikası yürütmesini kolaylaştırmıştır. Balkan Paktı’na giden siyasal süreç, Yugoslavya’nın lideri Tito ile Sovyetler Birliği’nin lideri Stalin arasında savaş sonrasında gelişen uzlaşmazlıkla ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeler Yugoslavya’yı ABD ile yakınlaştırmış; Batı ile yakınlaşan Yugoslavya Yunanistan ile de ilişkilerini düzeltme yolunu tercih etmiştir. ABD de dolayısıyla Yunanistan ve Türkiye’yi Yugoslavya ile yakınlaşma yolunda teşvik etmiştir. Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında başlayan yakınlaşma, Yugoslavya ile Trieste konusunda uzlaşmazlık içinde olan İtalya’da birtakım güvenlik endişeleri yaratmıştır. Bu konuda, İtalya’ya verilen güvenceler sonrasında, Türkiye Cumhuriyeti, Yunanistan Krallığı ve Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyeti 28 Şubat 1953’te Dostluk ve İşbirliği Anlaşması’nı Ankara’da imzalamıştır. Balkan Paktı olarak anılan bu anlaşma ile bu üç devlet ortak çıkarlar konusunda işbirliği içinde olmak hususunda anlaşmış; bu üç devlet arasında 1954’te imzalanan Bled Anlaşması ile Balkan Paktı, Balkan İttifakı’na dönüşmüştür. Ancak Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği ile ilişkilerini düzelten Yugoslavya ittifaktan uzaklaşarak bağlantısızlık politikası izlemeye başlamış; Türkiye’nin Yunanistan’la ilişkileri de Kıbrıs meselesi ve 6-7 Eylül olayları nedeniyle 1950’lerin ikinci yarısında bozulmaya başlamıştır. Sonuç olarak değişen siyasal koşullar Balkan İttifakı’nın fiilen sona ermesine yol açmış, Balkan Paktı’na 1960’da resmen son verilmiştir,
Kıbrıs Gelişmeleri ve Türk Dış Politikası
Britanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kıbrıs’ta Rum milliyetçiliği ile karşı karşıya kalması Britanya-Yunanistan ilişkilerini bozmuştur. Kıbrıslı Türkler açısından Britanya yönetimi saldırganlaşan Rum milliyetçilerine karşı bir tür güvence olmuştur. 1950’lerin ortalarında meselenin hızla tırmanması üzerine Britanya’nın Kıbrıs üzerindeki yönetimi tartışmalı bir hale gelmiş; Kıbrıs, Türkiye tarafından Türk dış politikasının önemli bir meselesi olarak algılanmaya başlanmıştır. Britanya’nın Ada’ya bağımsızlık tanıması halinde Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını engellemek ve Ada’daki Türklerin siyasi haklarının gözetmek zorunluluğunun ortaya çıkmasıyla beraber 1955’ten itibaren Türkiye’nin Kıbrıs konusuna dâhil olmaya başlaması Türk-Yunan ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Kıbrıs’ta 1950’de Başpiskopos seçilen Makarios Rum milliyetçiliğinin lideri haline gelmiş, Yunanistan’ın örtülü desteğiyle kurulmuş silahlı bir örgüt olan EOKA (Kıbrıs Mücadelesi Ulusal Örgütü), Britanya yönetimine karşı eylemlerine başlamıştır. 1950’de kurulan ve 1955’te silahlı eylemlere başlayan örgütün önceleri Britanya yönetimini hedef alırken 1956 yılından itibaren Türk toplumuna yönelmesiyle tırmanan Kıbrıs meselesi, Türkiye ile Yunanistan’ı karşı karşıya getiren ve
NATO’nun güneydoğu kanadını istikrarsızlaştıran önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin bombalandığı haberi üzerine İstanbul’da 6 Eylül 1955’te gayrimüslim vatandaşların işyeri, ibadethane, mezarlıklarının tahribatına yol açan 6-7 Eylül Olayları bu olumsuz gelişmeleri tetikleyen en önemli olaylardandır. Türkiye’nin Kıbrıs davasına zarar veren olayların ardından çok sayıda Rum Türkiye’yi terk etmek durumunda kalmıştır. 1957’den itibaren Rum milliyetçilerin Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılarının yoğunluk kazanması ve Britanya’nın bu saldırılar karşısında etkisiz kalmasıyla başlayan iç savaş sonucunda Türkiye’nin dahliyle 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı kurularak silahlı direnişe başlanmıştır. Ada’da yerel özerk bir yönetim kurulması imkânının araştırıldığı pek çok toplantı ve imzalanan anlaşmaya rağmen sorunların devam ettiği Kıbrıs’ta yaşanan darbe girişimi üzerine Türkiye 1974 Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmiştir.
Ekonomik Kriz ve Türk Dış Politikasında Alternatif Arayışları
Marshall Planı’yla başlayan dönemde ekonomik olarak yapısal bir dönüşüm içine giren Türkiye, Batı’nın yeni liberal ekonomik düzenine uyum sağlamak için dışa açık bir ekonomik modele geçmiştir. Demokrat Parti özel sektörü esas alan bir ekonomik anlayışı benimsemiş, kalkınmanın sanayiye yayılması için özel girişimcilik desteklenmiştir. 1950-1958 arasında yaşanan dış kaynak bağımlı hızlı büyüme stratejisi ekonomide enflasyona yol açmıştır. Büyüyen ekonomi ve canlı iç talep bir yandan dış ticaret hacminde artışa yol açarken diğer yandan dış ticaret açığını artırmıştır. Türkiye ekonomisi kronik enflasyonla başa çıkmakta zorlanırken kontrolsüz biçimde artan dış ticaret açığını finanse etmek için yeni dış kaynağa ihtiyaç duymaya başlamıştır. ABD’nin Türkiye’nin artan yeni borç taleplerini reddetmesiyle başlayan ve 1958’de yaşanan ekonomik krizle derinleşen süreç, Demokrat Parti Hükümeti tarafından hazırlanan İktisadi İstikrar Programı kapsamında Türk parasının değerinin düşürülmesiyle sonuçlanmıştır. 1 Amerikan Dolarının 2 Lira 80 kuruştan 9 liraya çıkmasıyla sonuçlanan devalüasyon kararı ile beraber ABD ve Batı Avrupa’dan sınırlı bir dış borç alımı gerçekleştirilebilmiştir. Bu dönemde ayrıca Sovyetler Birliği ile birtakım ekonomik işbirlikleri gündeme gelmiş, ağırlaşan ekonomik koşulların etkisiyle Demokrat Parti Hükümeti Sovyetler Birliği ile yakınlaşma yönünde adımlar atmaya karar vermiştir. Ekonomik tıkanmışlığı açmak için çözümler arayan Demokrat Parti, yeni kurulmuş olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yakınlaşmak üzere 1959’da harekete geçmiş; Yunanistan’la eş zamanlı başlayan bu girişim bugüne kadar Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin hukuksal zeminini oluşturan Ankara Anlaşması’na giden süreci başlatmıştır. 1960 darbesiyle sekteye uğrayan bu girişimler darbe yönetimi sonrası Demokrat Parti’nin bıraktığı yerden Cumhuriyet Halk Partisi’yle yeniden başlamış ve sonra Adalet Partisi ile devam etmiştir.