AÖF Soru Bankası

Türk Dış Politikası IÜnite 4 Özeti

İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Türkiye’nin Batı Bloku’na

ULİ403U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI I

Ünite 4: İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Türkiye’nin Batı Bloku’na

Yönelmesi (1945-1950)

Giriş

1945 yılı hem Avrupa açısından hem de uluslararası sistem açısından büyük değişikliklerin yaşandığı bir yıl olarak bilinir. Uluslararası sistem siyasi-ideolojik, askeri ve ekonomik açıdan köklü bir biçimde değişti. Üç Müttefik liderin (Churchill, Roosevelt ve Stalin) Yalta Konferansı’nda savaş sonrası Avrupası için iyi işleyebilecek bir çözüm bulamaması Avrupa’nın bölünmesine yol açan gelişmeleri tetiklediği söylenir. Churchill, 12 Mayıs 1945’te Truman’a çektiği telgrafta, Sovyetler Birliği’ni kastederek cepheye bir “demirperde” indiğini belirtti. Potsdam Konferansı’nda (17 Temmuz-2 Ağustos 1945) Üç müttefik devlet arasında görüş ayrılıkları giderek derinleşti. Zoraki işbirliği havasının uzun sürmeyeceği belli olmuştu. Barış tam kurulamadan Soğuk Savaş dönemine geçiş yaşanmaya başlandı. Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Vyacheslav Molotof, 19 Mart 1945’te Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’e verdiği notada 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması’nın yenilenmeyeceğini, bu anlaşmanın yerine savaş nedeniyle yaşanan değişiklikler doğrultusunda yeni bir metnin hazırlanması gerektiğini bildirdi. Bu nota ve notadan sonra Müttefik devletler arasında yaşanan rekabet, yeni dönemde Türk dış politikasının rotasını belirleyen etkenlerden biri oldu.

Savaş Sonrasında Yeni Güçler Dengesi

Üç büyükler arasındaki “Büyük İttifak”ın Yalta Konferansı’nda sarsılmaya başladığını ve Almanya’nın 7 Mayıs 1945’te nihai olarak teslim olmasıyla söz konusu sarsılmanın daha da arttığı söylenebilir. Müttefikleri bir araya getiren Nazi Almanyası’ydı ve bu gücün bertaraf edilmesi Müttefiklerin aralarındaki işbirliğini barış döneminde eskisi gibi sürdürmemelerine vesile oldu. Ancak görüş ayrılığının temelinde ABD ve Sovyetler Birliği’nin yeni dünya düzeninin şekillenmesindeki farklı bakış açıları yatmaktaydı. İlk olarak 14 Ağustos 1941 tarihli Atlantik Bildirisi’nde yer alan ilkeler çerçevesinde “Kurtarılmış Avrupa Bildirisi” yayınlandı. Bildiride Nazi Almanyası’nın egemenliğinden kurtarılmış ülkelerin geleceklerini demokratik kurumlar yoluyla belirlemelerine yardımcı olunacağı sözü verildi. Ancak uluslararası sistemde barış ve güvenliğin sağlanması konusunda görüş farklılıkları vardı.

ABD yönetimi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaptığı hata veya hataları (Senatonun Milletler Cemiyeti Misakı’nın onaylamaması gibi) tekrar etmeme konusunda kararlıydı. Yeni ve çok taraflı uluslararası kurumlarda aktif rol almaya istekliydi. Savaş sonrası ekonomik düzeni biçimlendirmek üzere Temmuz 1944’te New Hampshire’de Bretton Woods adlı yerde 44 ülkenin katılımı ile bir konferans düzenlendi. İngiliz-Amerikan liberal ekonomi serbest ticaret anlayışı doğrultusunda gerçekleştirilen konferansın sonunda Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (Dünya Bankası) kuruldu.

Sovyetler Birliği’nin yeni dönemde güvenlik politikasını tarihsel ve ideolojik argümanlarla biçimlendirdiği anlaşılıyor. 1812’de Napolyon’un, iki dünya savaşında da Almanya’nın Doğu Avrupa üzerinden Rusya’ya saldırması, Sovyet yöneticilerinde bir tampon bölge oluşturma fikrinin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Nitekim Stalin, Kasım 1943’te Alman-Sovyet Paktı’yla Finlandiya ve Romanya’dan alınan toprakların iade edilmeyeceğini, Baltık ülkelerinin de elde edileceğini, Sovyet-Polonya sınırının daha da Batı’ya kaydırılacağını açıkladı. Bu, savaş başlamadan önceki Sovyetler Birliği ile savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin aynı olmayacağının itirafıydı.

Potsdam Konferansı

Konferansın ana konusu Almanya’nın geleceğinin nasıl yapılandırılacağıydı. Almanya’nın demilitarizasyonu, Nazilerden temizlenmesi ve demokratik düzenin kurulması ele alınan başlıca konulardı. Bu çerçevede; Almanya’nın ve Avusturya’nın Yalta’da kararlaştırıldığı şekilde dört işgal bölgesine ayrılması, benzer şekilde Berlin ve Viyana’da da dört işgal bölgesi bulunması, Nazi savaş suçlularının yargılanması, 1937 yılından sonra Almanya’ya katılmış tüm yerlerin eski ülkelerine geri verilmesi, Almanya’nın doğu sınırının Oder-Neisse hattının batısına çekilmesi, Alman barış ekonomisi için gereği olmayan sanayi kapasitesinin %10’nun Sovyetler Birliği’ne nakledilmesi, Almanya’nın savaş potansiyelini yok etmek için sivil tersane ve uçak yapım tesislerinin ya sökülmesi ya da tahrip edilmesi gibi konular, liderler tarafından görüşüldü. Potsdam Konferansı’nda ele alınan ikinci konu Polonya’nın geleceği idi. Üç müttefik lider, “Polonya Ulusal Birlik Geçici Hükümeti”ni tanıdı. Barış Antlaşması imzalanıncaya kadar Polonya’nın Batı sınırını Oder-Neisse hattı olarak belirlenmesi ve Danzig’in Polonya’ya ait olması da konuşulan konular arasındaydı.

Üç büyükler Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin günün şartlarına uymadığını kabul ederek değişmesi gerektiğini ifade ettiler. Konunun üç devletin ayrı ayrı Türkiye ile yapacakları görüşmelerle ele alınmasını kararlaştırdılar. Potsdam Konferansı bildirisinin 16. Bölümünde Montrö Boğazlar Sözleşmesi konusunda varılan uzlaşmaya yer verildi. Sovyet tutumuna ABD’nin de katılması Türkiye’nin tedirginliğini daha da arttırdı. Diğer yandan bu konferans dünyanın iki bloğa ayrılmasının önemli kilometre taşlarından biri oldu.

Soğuk Savaş ve Bloklaşma

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki 45 yıl boyunca temelde Sovyetler Birliği’ne ve ABD’nin jeopolitik ve askeri çatışmasını içeren Soğuk Savaş, dünyanın büyük bir bölümünün siyasi, ekonomik hatta kültürel yaşamını etkiledi. Sovyetler Birliği, sömürgeciliği ve kapitalist iktisadi düzenin sona erdirilmesini amaçladığını öne süren Marksist yönelimli milliyetçileri desteklerken; ABD ise liberal siyasi ve iktisadi düzeni savunan ve komünistlerle savaşmayı vaat eden liderleri destekledi.


Sovyet yazarları, Soğuk Savaş’ın ortaya çıkışı konusunda Batı’yı ve ABD’yi suçlayarak bu güçlerin sahip oldukları askeri ve ekonomik araçlarla Sovyetler Birliği’ni ortadan kaldırmayı amaçladıkları kanısındadırlar.

Soğuk Savaş’ın başlangıç tarihini tespit etmek zor olmakla birlikte Potsdam Konferansı’nda Üç Müttefik lideri arasındaki anlaşmazlık, 11 Eylül-2 Ekim 1945 tarihleri arasında Londra’da üç Müttefik ülkenin dışişleri bakanlarının barış antlaşmaları için yaptıkları hazırlık toplantısının verimli geçmemesi Soğuk Savaşı başlattığı söylenebilir.

Doğu Bloku’nun Kurulması

Sovyetler Birliği’nin savaştan sonra bir yandan ideolojik yeniden yapılanmaya ağırlık verdiği diğer yandan ise Batılı kapitalist ülkelerle mücadeleye giriştiği görülmektedir. İlk ciddi işaretlerini Yalta Konferansı sırasında gördüğümüz ve daha sonra artarak devam eden Sovyetler Birliği ile ABD ve İngiltere arasındaki görüş ayrılığı Alman sorununda daha da katmerleşti. Müttefikler savaş sırasında Almanya’nın geleceği hakkında bazı konularda uzlaşmaya varmışlardı. Almanya ve Berlin’in dört ayrı işgal bölgesine bölünmesi, Berlin’de Müttefik Denetleme Komisyonu’nun kurulması ve Almanya’nın tek bir iktisadi birim olarak kalması gibi. Sovyetler Birliği’nin Almanya’dan 10 milyar dolar savaş tazminatı talebi Potsdam Konferansı’nda Müttefikler arasında kabul edilmiş ise de Sovyet yönetimi kısa süre içerisinde bunu tahsil edemeyeceğini anladı. Sovyetlerin bu memnuniyetsizliği İngiltere ve ABD’nin kendi denetimleri altındaki bölgeleri birleştirme girişimiyle daha da arttı. Bu aynı zamanda Federal Almanya Cumhuriyeti’nin temellerinin atılması ve Sovyetler Birliği’nin bazı önemli kaynaklardan mahrum edilmesi demekti. Öte yandan Sovyetler Birliği de kendi işgal bölgesinde sosyalist bir yönetim inşa etmeye çalıştı.

İngiltere ve ABD’nin işgal altında bulundurdukları bölgelerin birleştirilmesi sonucu (sonradan Fransız işgal bölgesi de dahil edildi) oluşturulan Batı Almanya’nın Marshall Yardımı’ndan yararlandırılmasına Sovyetler Birliği sert tepki gösterdi. Bunu 1948’in bahar aylarında Batı Almanya’da yapılan para reformu izledi. Sovyetler Birliği bu girişime Berlin’i ablukaya alarak cevap verdi. Ancak 1949’da bölünme kesinleşti ve Federal Almanya Cumhuriyeti kuruldu. Sovyetler ise bu girişime Almanya Demokratik Cumhuriyeti’ni kurarak karşılık vermekte gecikmedi.

Stalin, Truman Doktrini ve Marshall Planı’ndan sonra Doğu Avrupa’da baskıyı artırdı. Moskova’nın etkisiyle Marshall Planı’na karşı Komintern’in yerine Eylül 1947’de uluslararası komünist hareketin temel ilkelerini uygulamak üzere Kominform adlı bir örgüt kuruldu. Ekonomik açıdan da Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa ülkeleri arasında ortak şirketler kuruldu. Ayrıca ağır sanayinin gelişmesi için Sovyet tarzı beş yıllık planlar hazırlanarak bu ülkeler Sovyet ekonomisine tabii kılındı. Sonunda da 1949’da Doğu Bloku ülkeleri arasında ticaret ve sanayinin daha iyi kontrol edilebilmesi için bir ekonomik işbirliği örgütü olan

COMECON oluşturuldu. 1940’lı yılların sonuna gelindiğinde Doğu blokunun oluşması süreci büyük ölçüde tamamlanmış bulunuyordu.

Batı Bloku’nun Kurulması

1946 yılının ilk aylarında Sovyetler Birliği’nin daha önce izah edildiği gibi Boğazlar ve kuzeydoğu sınırı konusunda Türk yönetimine baskı yapması ve Kuzey İran’daki (İran Azerbaycan’ı) askeri varlığını geri çekmemesi ABD’yi çevreleme politikası çerçevesinde harekete geçirdi. ABD, Ağustos 1946’da Doğu Akdeniz’e donanma gönderdi. Bir ay sonra da Başkan Truman bu askeri varlığın kalıcı olduğunu açıkladı. Bu süreçte İngiltere 21 Şubat 1947’de ABD’ye iki nota vererek iç savaşta Yunanistan’ın komünistlerin eline geçmemesi için yönetime yaptığı yardımları 31 Mart’tan sonra yapamayacağını açıkladı. ABD’nin bu yardımları üstlenmesini istedi. Aynı durum Türkiye için de geçerliydi. Bir gün sonra 1947 yılının Ocak ayında Dışişleri Bakanlığı’na getirilmiş olan eski genelkurmay başkanı George C. Marshall, ABD’nin Soğuk Savaş politikasının kökleşmesinde etkili olacak bir konuşma yaptı.

Başkan Truman, 12 Mart 1947’de Senato ve Temsilciler Meclisi’nin olağanüstü toplantısında Yunanistan ve Türkiye’ye gerekli yardımın yapılmasını istedi. Başkan’ın “ABD’nin politikası silahlı azınlıklar tarafından girişilen zulme ve dışarıdan yapılan baskıya karşı koyan özgür halkları desteklemek zorundadır” cümlesi Truman Doktrini olarak anılacaktır. Bu çerçevede Yunanistan’a 300 Türkiye’ye ise 100 milyon dolar yardım yapılması yetkisi Senato tarafından Truman’a verildi. Truman Doktrini sadece Türkiye ve Yunanistan’a yardımı içermedi aynı zamanda ABD’nin İngiltere’nin yerini de aldığını somutlaştırdı.

Soğuk Savaş ve Batı Bloku’nun oluşması sürecinde Federal Almanya’nın kurulması, 4 Nisan 1949’da Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı’nın (NATO) oluşturulması önemli bir yer tutmaktadır. NATO, ABD’nin Avrupa’daki etkisinin simgelerinden biri olacaktır.

Soğuk Savaşa Geçiş Sürecinde Türk Dış Politikası

1945 sonrası Türk dış politikasını iç içe geçmiş bir dizi gelişmelerin belirlediği söylenebilir. Bunlar; savaş sırasında Stalin’in Türkiye’yi savaşa sokmak için yaptığı baskılardan başlayarak Polonya gibi işgale uğrama korkusu, Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov’un 19 Mart 1945’te Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’e 17 Aralık 1925 tarihli Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın uzatılması için bazı koşullar öne sürmesi ve en önemlisi de Truman ile Marshall’ın ABD’nin dünya hegemonyasındaki yerini alması gerektiğini öne sürerek Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’ya özel olarak eğilmeleridir. Başkan Truman ve ardından Dışişleri Bakanı Marshall, kendi adlarını taşıyan yeni ilkeler ortaya atarak, Sovyetler Birliği ve dolayısıyla komünizme karşı bir dünya düzeni oluşturma arzuları, savaş sonrası Türk dış politikasının değişimine doğrudan etki yaptı.


Molotov-Sarper Görüşmesi ve 1925 Tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın Feshi

Sovyetler Birliği yönetimi, Boğazlara ilişkin taleplerini Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun 1939’daki Moskova ziyaretinden başlayarak savaş boyunca çeşitli platformlarda İngiliz ve ABD’li yetkililere iletmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin Ankara nezdindeki resmi girişimi, Dışişleri Bakanı Molotov’un 19 Mart 1945’te Büyükelçi Selim Sarper’e bir nota vermesi ve ülkesinin 1925 tarihli Türk- Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nı yenilemeyeceğini fakat söz konusu değişiklikler doğrultusunda yeni bir antlaşma yapma arzusunda olduklarını açıklamasıdır. Aslında bu gelişmeler sürpriz değildi, Moskova’daki Türk büyükelçisi Selim Sarper, Şubat 1945’te Sovyetlerin 1925 antlaşmasını yenilemeyecekleri bilgisini Ankara’ya iletmişti. Türk Hükümeti, Sovyetler Birliği’nin notasına 4 Nisan’da verdiği cevap dengeliydi. Feshedilen antlaşma yerine iki tarafın çıkarlarına uygun yeni bir antlaşmanın yapılması için “Sovyet telkinini kabul” ettiğini, bu konuda yapılacak teklifleri “büyük bir dikkat ve hayırgahlıkla tetkike amade bulunduğunu” bildirdi.

Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nden beklediği cevap, 7 Haziran 1945’te Moskova’da Molotov’un Sarper ile görüşmesi sırasında geldi. Molotov, Sarper’e iki ülke arasındaki sorunların giderilmesi için yeni bir antlaşma yapılabileceğini ifade ettikten sonra, iki konuda istekleri olduğunu belirtti. İlki Montrö’nün Sovyetlerin lehine revize edilmesi ile Boğazlar’da Sovyetler Birliği’ne askeri üs verilmesi, diğeri de Kars ve Ardahan’ın tekrar Sovyetler Birliği’ne katılmasıydı. Molotov, Sovyet yönetiminin Boğazlar üzerinde söz sahibi olmamasından dolayı 200 milyonluk Sovyet halkının kaderinin Türkiye’nin iradesine bağlı olmasından rahatsızlık duyduklarını, Kars ve Ardahan’ın ise ülkesinin zayıf olduğu bir dönemde 1921’de Türkiye’ye verildiğini, Büyükelçi Sarper’e aktardı. Bu isteklerin karşılanmasıyla yeni bir antlaşmanın yapılmasının paralel yürütülmesini istedi. Molotov, Sovyet isteklerini 18 Haziran’da büyükelçi Sarper’e tekrar iletti.

Molotov’un 19 Mart 1945’te Büyükelçi Selim Sarper’e verdiği nota Türk basını tarafından başlangıçta ılımlı karşılandı. Haber ve yorumlarda Millî Mücadele’den beri iki ülkenin dostluğu hatırlatıldı. Ancak Molotof, ile Selim Sarper’in 7 Haziran 1945’teki ikinci görüşmelerinden sonra Sovyetler Birliği aleyhinde ve komünizm karşıtı çok sayıda makale yayınlandı. Türk basınında Hüseyin Cahit Yalçın gibi kıdemli yazarlar, antikomünizm söylemini canlı tuttu. İstanbul’da 4 Aralık 1945’te Sovyetler Birliği karşıtı büyük bir miting düzenlendi ve solcu oldukları gerekçesiyle iki kitabevi ve Tan gazetesi saldırıya uğradı. Bu olaydan kısa bir süre sonra 14 Aralık’ta iki Gürcü profesör Tiflis’te yayınlanan Komünisti gazetesinde “Türkiye’den Meşru İsteklerimiz” başlıklı bir yazı yayımladı. Makalede Doğu Karadeniz’de birçok şehrin Gürcistan’a verilmesi iddia edildi.

Truman Doktrini ve Türkiye

ABD, belirlediği yeni politika çerçevesinde Türkiye ve Yunanistan’ın sahip olduğu stratejik konum açısından iki ülkeye özel bir önem verdi. Ayrıca İngiltere’nin savaş boyunca uğradığı ekonomik tahribat nedeniyle eskisi gibi Ortadoğu ve Doğu Akdeniz ile ilgilenememesi nedeniyle ortaya çıkan/çıkabilecek boşluğu hızla doldurmak için harekete geçti. Başkan Truman kongre ve temsilciler meclisinde 12 Mart 1947’de yaptığı konuşmada kendi adını taşıyan doktrinini ilan etti. Truman konuşmasında Yunanistan’a geniş bir yer ayırarak, bu ülkenin Alman işgali nedeniyle gerek altyapı gerekse ekonomik açıdan çöktüğünü belirtti. Ülkenin silahlı birkaç bin komünistin faaliyeti nedeniyle kaosa sürüklediğini öne süren Truman, Yunanistan’a yardım edilmesinin kaçınılmaz olduğunu savundu. Konuşmasında Türkiye’ye daha az yer veren Truman, Türkiye’nin içinde bulunduğu şartların Yunanistan’ın içinde bulunduğu şartlardan farklı olduğuna dikkat çekti. Ancak Türkiye’nin yine de ABD’nin desteğine ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Truman, Türkiye ile Yunanistan’a ilk etapta 400 milyon dolar yardım edilmesini istedi. Truman’ın konuşmasının en can alıcı kısmında Sovyetler Birliği’nin siyasal sisteminin tahakküme dayandığını belirtti ve ABD’nin yeni dış politikasını işaret etti: “Birleşik Amerika’nın silahlı azınlıkların kendilerine boyun eğdirmek için yaptıkları girişimler veya dış baskılar karşısında mukavemet gösteren hür uluslara yardım etmesi gerektiğine inanıyorum. Hür ulusların istedikleri gibi kendi kaderlerini çizmelerine yardım etmemiz gerektiği inancındayım.” Söz konusu yardım Başkan Truman’ın 22 Mayıs 1947’de onayı ile yürürlüğe girdi.

Yardımın yapılış amacı, yardımın kullanılacağı alanlar ve kullanılış şekli gibi hususlar hakkında ABD ile Türkiye arasında 12 Temmuz 1947’de bir anlaşma imzalandı. ABD senatosu, yardımı, 1948’de, Genel Dış Yardım Yasası içerisine aktararak Truman Doktrinini de bir kereye mahsus gibi bu yardıma süreklilik kazandırdı. 1947-1949 yılları arasında ABD’nin Türkiye’ye yaptığı yardım 152 milyonu aştı. Truman Doktrini, genel olarak mutlak blok politikasının siyasi-ideolojik ve ekonomik temellerini atmakla birlikte Soğuk Savaş boyunca süren, Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikasının da çerçevesini belirledi. Türkiye’nin dış politikasında da radikal değişikliklere yol açtı ve bundan sonra Türkiye, Batı Bloku’nun bir üyesi olarak 1964’te kadar mutlak blok politikasını izledi.

Marshall Planı ve Türkiye

ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, 5 Haziran 1947’de Harvard Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, ABD’nin herhangi bir ülkeye veya doktrine karşı değil; açlığa, yoksulluğa, umutsuzluğa ve kaosa karşı yönelmiş politikalar yürüttüğünü belirtti. Avrupa’nın kalkındırılması ve ortak bir imar planı çerçevesinde bir araya getirilmesi (Sovyetler Birliği dahil) hedefinden söz etti. Aksi takdirde istikrar ve sürekli barıştan söz edilemezdi. Resmi adı “Avrupa Kalkınma Planı” olan bu girişim, Truman


Doktrininin tamamlayıcısı niteliğindeydi. Plan, Avrupa’da olumlu karşılandı.

Türkiye ile ABD arasında 4 Temmuz 1948’de Ekonomik İşbirliği Antlaşması imzalanarak Marshall Planı’ndan Türkiye’nin yararlandırılmasına başlandı. Türkiye, 1948- 1952 yılları arasında 352 milyon dolar yardım aldı. Türkiye’ye gelen ABD’li uzmanlar eğitimden tarıma birçok alanda rapor hazırladı ve bu çerçevede yardımın %60’ı tarım alanında kullanıldı. Marshall Yardımı da Truman Doktrini ile gelen yardımlar gibi ülkenin dışa bağımlılığını arttıran en önemli etkenlerden biri oldu.

Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ne Girmesi

1948’de Çekoslovakya’da meydana gelen Prag Darbesi, Soğuk Savaş’a uzanan diplomatik krizler için bir milat olarak görülmüştür. Şubat 1948’de Çekoslovakya Komünist Partisi’nin, Sovyetlerin desteği ile gerçekleştirdiği darbe, Çekoslovakya’da yaklaşık kırk yıllık komünist yönetiminin başlangıcını oluşturdu. Sovyetlerin bu hamlesi sonrası, Batılı ülkelerde artan endişe, Marshall Planı’nın daha hızlı benimsenmesine, Almanya’nın Batısında bir devlet kurulmasına ve NATO’nun oluşum sürecinin hızlanmasına neden oldu.

Brüksel Antlaşması’nın 4. maddesine göre taraflardan biri Avrupa’da silahlı bir saldırıya uğrarsa, diğer imzacı devletler sahip oldukları askeri ve diğer araçlarla saldırıya uğrayana yardımcı olacaklardı. Ayrıca, yine anlaşma gereğince, imzacı devletlerin savunma bakanlarından bir “Batı Savunma Komitesi” kurulacaktı. Bu diplomatik girişimden kısa bir süre sonra Brüksel Antlaşması’nı imzalayan beş ülke (İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) ile Danimarka, İrlanda, İtalya, Norveç ve İsveç, 5 Mayıs 1949’da Londra’da bir araya gelerek Avrupa Konseyi’ni kurduklarını açıkladı. Askeri niteliği bulunmayan bu örgüte başlangıçta Türkiye alınmak istenmedi. Ancak Batı dünyasında yer almak isteyen Türkiye, girişimlerini sürdürdü ve Konsey, 8 Ağustos 1949’da Türkiye’yi örgüte üyelik için davet etti. Avrupa Konseyi üyeliği, Türkiye’nin hem bir Avrupa devleti olarak hem de Batı blokunun bir üyesi olarak görülmesini sağlayan gelişmelerden biri sayılmaktadır.

Türkiye’nin NATO Üyeliği

17 Mart 1948 tarihli Brüksel Antlaşması, Washington’da da olumlu karşılandı ve ABD, İngiltere ve Kanada arasında güvenlik toplantıları yapıldı. Üçlü görüşmelerde “Batı Birliği” düşüncesi ortaya atıldı. Fakat 24 Mart 1948’de yapılan toplantıda Kuzey Atlantik’in sınırında yer alan devletler ile birlikte (İzlanda dahil) İtalya ve ABD’nin de katılacağı bir güvenlik sisteminin kurulması kararlaştırıldı. Adı daha sonra Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü olacak olan bu oluşum Sovyetler Birliği’nin yayılması tehlikesine karşı yapılacaktı. Bu pakta alınmayacak olan Türkiye ve Yunanistan’a ise ABD ve İngiltere tarafından Sovyet tehdidi karşısında ortaklaşa bir güvence verilmesi planlandı. Türkiye’nin bu örgütün kurulmasına yönelik hamlesi, bir yıl önce Menemencioğlu’nun Paris’te İngiliz

büyükelçisine önerdiği Akdeniz Paktı’nı güncellemek oldu ve Mart-Nisan 1948’de İtalya ve Arap devletlerinin de yer aldığı “Doğu Akdeniz Paktı” önerisinde bulundu. Ne var ki bu öneri dikkate alınmadı.

Türkiye, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü resmen kurulmadan önce üye olmak için çaba göstermiş ise de başarılı olamamıştır. Yaklaşık iki yıllık bir görüşme sürecinden sonra Brüksel Antlaşması’nın tarafları (İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) ile ABD, Kanada, İtalya, Danimarka, Norveç, Portekiz ve İzlanda Washington’da 4 Nisan 1949’da bir araya gelerek Kuzey Atlantik Antlaşması’nı imzaladı. Antlaşma, 24 Ağustos 1949’da yürürlüğe girecekti. Kısaca NATO, çevreleme politikasının zirveye ulaşması sürecinde imzalandı ve birçok yönden ABD’nin Avrupa’da oynayacağı kilit rolü simgeledi.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında