AÖF Soru Bankası

Türk Dış Politikası IÜnite 3 Özeti

İkinci Dünya Savaşı Dönemi’nde Türk Dış Politikası (1939-1945)

ULİ403U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI I

Ünite 3: İkinci Dünya Savaşı Dönemi’nde Türk Dış Politikası (1939-1945)

Giriş

Türkiye, Lozan barışından sonra barışçı bir politika izleyerek, eskiden savaştığı ülkelerin halklarına “öteki” olarak yaklaşmaktan sakınmıştı. Dostluk antlaşmalarının ardından 1930’larda bölgesel paktlar imzaladı. Savaşın gittikçe yakınlaştığını gören Türkiye 1930’lu yılların ortalarından itibaren İngiltere ile ilişkilerini güçlendirmeyi ve bu ülke ile Sovyetler Birliği arasında dengeli bir politika izlemeyi tercih etti. Ancak 12 Mayıs 1939’da Türk-İngiliz, 23 Haziran 1939’da Türk-Fransız ortak deklarasyonlarıyla dış politikada rota değişikliğine gitti ve Batı’ya daha fazla yaklaştı. 19 Ekim 1939 tarihli Türkiye, İngiltere ve Fransa Arasında Karşılıklı Yardım Antlaşması (Üçlü İttifak), bu eksen değişikliğini sağlayan temel metinlerden biridir. Türkiye, II. Dünya Savaşı’na fiilen katılmama üzerine bir dış politika inşa etti. Dış politika yapıcıları, Müttefikleri tamamen göz ardı etmeyen tarafsız bir dış politika izledi.

Savaştan Önce Türk Dış Politikasında Yeni Yönelimler

1929’da başlayıp 1930’lı yılların başlarında şiddetlenen ekonomik kriz, finans, sanayi ve tarım alanlarının daha önce görülmemiş bir biçimde çökmesine yol açtı. Krizin neden olduğu yaygın işsizlik ve sefalet, kitleler üzerinde ölçülemeyecek ölçüde psikolojik bir etki yarattı. Söz konusu ekonomik kriz 1930’larda statükonun sürdürülmesinde çıkarı olan Büyük Güçleri bölmüş, ayrıca revizyonist devletlerin özellikle de Almanya’nın iç siyasetini etkilemişti. Hitler, Nazizm’i aşama aşama uygulamaya başlamıştır. Avusturya’yı 12 Mart 1938’de ilhak etmesi ve Çekoslovakya’daki Südet bölgesini Almanya’ya katması, Hitler’in hırslarını tatmin etmemişti. İtalya ise Akdeniz’i “mare nostrum” yapma hedefini canlı tutarak öncelikle Adriyatik’i tam hakimiyeti altına almayı, bir “mare clausum” yapmayı istiyordu. Arnavutluk ve Yunanistan’a göz dikmişti. İtalya lideri Mussolini, Anadolu’ya yönelik tehditler de savurmaktan geri kalmamıştı.

Almanya, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Türkiye’nin dış ticaretinde ilk sıralarında yer alan bir devletti. İngiltere, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden sonra Türkiye’yi ekonomik açıdan Almanya’nın etki alanın dışına çıkarmak için kararlı bir mücadele vermeye başladı.

Türk-Fransız ve Türk-İngiliz Deklarasyonları

Balkan Yarımadası’nın güvensiz bir alan haline gelmesi üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 15 Nisan 1939’da İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği’ne bir muhtıra verdi. Muhtırada Avrupa ve Balkanlar’daki gelişmelerden söz eden Cumhurbaşkanı İnönü, Sovyetler Birliği’nin politikası netleşmeden Türkiye’nin Mihver Devletlerine karşı tavır almasının doğru olmayacağını belirtti. Ayrıca İnönü, Mihver Devletlerinin Akdeniz’de ve Balkanlar’daki yayılmacı siyasetleri karşısında Türkiye’nin tarafsız kalmak zorunda olduğunu açıkladı.

Türkiye’nin taraf seçmekle karşı karşıya kaldığı anlaşılıyor. 21 Nisan 1939’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü başkanlığında yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında, artık tarafsız kalmanın zor olduğu müzakere edildi ve Türkiye’nin İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin yer aldığı grupta bulunmasının daha uygun olduğu kararlaştırıldı.

Türkiye bu süreçte dış politika rotasını değiştirerek 12 Mayıs 1939’da Ankara’da İngiltere ile Ortak Deklarasyon yayınladı. Bunu, Hatay Sorunu çözüldükten sonra 23 Haziran 1939’da Fransa ile yayınlanan Ortak Deklarasyon izledi. Özdeş nitelikte olan Ortak Deklarasyonların önemli bazı noktaları şöyledir:

1. “İki devletin, kendi ulusal güvenlikleri yararına olarak, karşılıklı yükümleri gerektirecek uzun süreli kesin bir anlaşma yapmaları kararlaştırılmıştır (Madde 2). 2. Bu kesin anlaşmanın yapılmasına değin, (iki devlet) Akdeniz bölgesinde savaşa yol açacak bir saldırı ortaya çıktığında, etkili bir şekilde işbirliği yapmaya ve birbirlerine ellerinden gelen tüm yardım ve kolaylığı göstermeye hazır bulunduklarını açıklarlar (Madde 3). 3. İki Hükümet Balkanlarda güvenliğin kurulmasını sağlamak gereğini de kabul ederler ve bu amaca en hızlı biçimde varmak üzere danışma içinde bulunmaktadırlar (Madde 6).”

Bu yükümlülüklerin yanı sıra deklarasyonun ve öngörülen antlaşmanın hiçbir ülkeye karşı yapılmadığı, gerekli olduğu ortaya çıktığında taraflara karşılıklı bir yardım ve kolaylık sağlamak için düzenlediği belirtildi. Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ilişkisi göz önünde bulundurularak, “iki hükümetten birinin, barışın güçlendirilmesi yararına, başka ülkelerle antlaşmalar yapmasına engel olunmayacağı” açıklandı.

Türkiye, İngiltere ve Fransa Arasında Karşılıklı Yardım Antlaşması

Sovyetler Birliği, Türk-İngiliz ve Türk-Fransız Deklarasyonlarını olumlu karşılamakla birlikte, İngilizlerin etki alanlarını genişletmesine tereddütle yaklaştı. Aslında Sovyetler Birliği de -başta İngiltere olmak üzere- Batılılarla görüşme halindeydi, ancak sonuç alamadığını gerekçe göstererek Almanya ile diplomatik temaslarını sıklaştırdı.

Dışişleri Bakanı Saraçoğlu 22 Eylül’de Ankara’dan ayrıldı, bir gün sonra da Türkiye, İngiltere ve Fransa arasında hazırlanmış olan antlaşma parafe edildi. Şükrü Saraçoğlu 25 Eylül’de Moskova’ya ulaştığında Sovyetler Birliği, Polonya’nın doğusunun işgalini tamamlamak üzereydi. Hiç kuşkusuz Türk Heyeti’nin tereddütleri artmıştı. Türk Heyeti’nin amacı Türkiye, İngiltere ve Fransa arasındaki İttifak ile Türk-Sovyet dostluğu arasında bir denge sağlamaktı. Bu çerçevede Dışişleri Bakanı Saraçoğlu, Sovyetlere Balkanlar ve Akdeniz bölgesini içeren ittifak antlaşması önerdi. Ancak Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov bu tür bir ittifakın yapılabilmesi için Montrö Antlaşması’nın bazı maddelerinin değiştirilmesi ile


Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin gemilerin Boğazlardan geçişinin önlenmesi halinde olabileceğini belirtti.

Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, 19 Ekim 1939’da daha önce hazırlanmış bulunulan “Türkiye, İngiltere ve Fransa Arasında Karşılıklı Yardım Antlaşması” imzalandı. Antlaşma 9 maddelik ana metin, bir özel antlaşma, bir gizli askerî sözleşme ile biri gizli 3 protokolden oluşmaktadır.

Savaş ve Türkiye’nin Denge Politikası

Türkiye, Sovyetler Birliği’nin savaş sırasındaki hamlelerinden büyük endişe duymaktaydı. Sovyetler Birliği Polonya’nın doğusunu işgal ettikten sonra, daha önce Almanya ile 23 Ağustos 1939’da yaptığı saldırmazlık paktı uyarınca üç Baltık ülkesine yöneldi. 28 Eylül’de Estonya, 5 Ekim’de Letonya, 11 Ekim’de de Litvanya ile yaptığı karşılıklı yardım antlaşmalarıyla bu ülkeleri büyük ölçüde denetimi altına aldı. Finlandiya’yı da 30 Kasım 1939’da işgale girişti. Almanya ise 9 Nisan 1940’da stratejik açıdan önemli olan Danimarka ve Norveç’i ele geçirdi. İşgallerine devam eden Alman Ordusu, 15 Mayıs 1940’da Hollanda’yı, 28 Mayıs’ta Belçika’yı teslim aldı. Ardından 14 Haziran’da Paris’e girerek, Fransa’nın önemli bir bölümünü işgal etti.

Hızla gelişen olaylar silsilesi içerisinde İtalya, 10 Haziran 1940’da Fransa ve İngiltere’ye savaş ilan etti. İtalya’nın savaşa girmesi Türkiye’yi yakından ilgilendiriyordu. Bu durumda, bir Avrupa devletince başlatılan savaş, Akdeniz’e yayılmakta ve Türkiye’nin Fransa ve İngiltere’ye elinden gelen yardımı yapması yükümlülüğü söz konusu olmaktaydı. İtalya’nın savaşa girmesinden sonra İngiltere’nin ve Fransa’nın Ankara’daki büyükelçileri 13 Haziran’da Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak, Türkiye’nin 19 Ekim 1939 tarihli Üçlü İttifak Antlaşması gereğince ülkelerinin yanında savaşa girmesi gerektiğini bildirdiler.

Mihver Devletlerinden Almanya 7 Ekim 1940’da Romanya’yı ele geçirirken İtalya ise 28 Ekim’de Yunanistan’ı işgale kalktı. Bu durum Türkiye’nin tekrar savaşa girmesi tartışmasını alevlendirdi. 9 Şubat 1934 tarihli Balkan Paktı, Türkiye’ye savaşa girme yükümlülüğü getirmemekle birlikte, Üçlü İttifak’ın 3. maddesi Türkiye’ye bazı yükümlülükler getirmekteydi. Ancak Türkiye daha önce yaptığı gibi 2 nolu protokol kozunu kullanarak savaşa girmedi.

Türk-Bulgar Ortak Deklarasyonu

Almanya ve Sovyetler Birliği’nden aynı derecede endişe duyan Türkiye, Trakya bölgesinde her türlü askeri önlemi almaya çalışıyordu. Almanya’nın Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye saldırmasından çekinen Türk yetkilileri, Bulgaristan’ın Mihver Devletlerine katılmasını önlemek için bu devletle diplomatik teması yoğunlaştırdı. İki devlet arasında güveni artırmak amacıyla 17 Şubat 1941’de Türk- Bulgar Ortak Deklarasyonu yayınladı. Deklarasyonda iki ülkenin birbirlerinin güvenlik ve toprak bütünlüğüne saygılı olacakları ve güven verici politikalar

sürdürülecekleri açıklandı. Ayrıca, Türkiye ve Bulgaristan’ın her türlü saldırıdan kaçınmayı dış politikalarının değişmez bir ilkesi haline getirecekleri; iki hükümetin birbirlerine karşı dostça niyetler besleyecekleri ve iyi komşuluk ilişkilerinde karşılıklı güveni korumayı ve onu daha da geliştirmeyi amaçlayacakları deklarasyonda belirtildi.

Türk-Sovyet Deklarasyonu

Bulgaristan’ın Mihver Devletlerine katılması ve genel olarak Balkanların Almanya’nın işgaline uğraması Boğazların geleceğini riskli hale getirmişti. Bu gelişme Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı tutumunu değiştirmişti. Sovyetler Birliği ile birlikte hareket etmeye çalışan İngiltere, bir Türk- Sovyet yakınlaşmasını teşvik etmekteydi. Türk ve İngiliz dışişleri bakanları 8-19 Mart 1941 tarihleri arasında Lefkoşa’da bir araya gelerek işbirliğini görüştü. Almanya’nın Bulgaristan’a yerleşerek Türk sınırına kadar gelmesi ve Sovyetler Birliği’nin öteden beri Ankara’dan taleplerde bulunması, Türk yetkililerde bu ülkenin doğudan saldırabileceği beklentisini arttırmıştı. Türkiye’nin Polonya gibi Almanya ve Sovyetler Birliği tarafından işgal edileceği ifade edilmeye başlandı. Türk yöneticilerini derin kaygıya sürükleyen bu duruma “Polonya Sendromu” adı verildi. İngiltere, Türkiye’nin endişelerini gidermek için Sovyetler Birliği ile görüşmelerini arttırdı ve bu ülkenin Türkiye’ye bir tarafsızlık güvencesi vermesini sağlamaya çalıştı. 25 Mart 1941’de Türk-Sovyet Saldırmazlık Deklarasyonu açıklandı. Deklarasyona göre, Türkiye’nin savaşa girmek zorunda kalması halinde Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye saldıracağı yönünde yabancı basında çıkan haberlerin gerçeği yansıtmadığı, Türkiye’nin gerçekten saldırıya uğraması ve topraklarını savunmak zorunda kalması durumunda Sovyetler Birliği’nin en geniş ölçüde anlayışına ve tarafsızlığına güvenebilecekti.

Türk-Alman Saldırmazlık Paktı

18 Haziran 1941’de Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu ile Alman büyükelçisi Von Papen arasında Türk- Alman Saldırmazlık Paktı imzaladı. Pakt, “Türkiye Cumhuriyeti ile Alman Reich’ı, aralarındaki ilişkileri karşılıklı güven ve içtenlikle dostluk temeline oturtmak isteğiyle ve her birinin bugün varolan (uluslararası) yükümlülükleri saklı kalmak üzere, bir antlaşma yapmaya karar vermişler” cümlesiyle başlıyordu. Ardından iki ülkenin birbirlerinin topraklarının dokunulmazlığına ve toprak bütünlüğüne, karşılıklı olarak, saygı gösterecekleri ve doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak, birbirlerine karşı her türlü harekâttan kaçınacakları (Madde 1); ortak yararlarına olan tüm sorunların çözümü için (aralarında) anlaşma sağlamak üzere, bundan böyle dostça temasta bulunacakları (Madde 2) hükümleri ile devam ediyordu. Pakt on yıl geçerli olacaktı.

Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne Saldırması ve Türk Dış Politikası

Almanya, savaşın başlarında Türkiye’nin savaş dışı kalmasını çıkarları açısından daha uygun bulmaktaydı. Alman Genelkurmay’ı çalışmalarını belli bir aşamaya


getirdikten sonra Hitler’e sunmuş ve Hitler de 13 Aralık 1940’ta Barbarossa Harekatı adını taşıyan planın uygulanması emrini vermiştir. Hazırlıklar sırasında Türkiye’nin işgal edilip, Türkiye üzerinden Sovyetler Birliği’ne saldırı yapılması gündeme getirilmiş ise de bu plan Hitler tarafından kabul edilmedi. Hitler için Balkanları kontrol altında bulundurmak ve Türkiye’yi savaş dışında tutmak daha önemliydi. Barbarossa Harekâtı, sadece hızlı bir “yıldırım savaşı” olarak tasarlanan bir askerî harekât niteliğinde değildi, aynı zamanda uluslararası hukukun sınırlayıcı hükümlerini reddeden Hitler’in Yahudilere, Bolşeviklere ve Slavlara karşı savaşının da bir simgesiydi. Bu harekâtın savaşın seyrini değiştirdiği, birbirlerine muhalif liderleri yeni işbirlikleri için biraraya getirdiği hep öne sürülmüştür.

Türkiye üzerindeki Alman propagandası da giderek arttı ve Alman diplomatlar Türk-Sovyet ilişkilerini gerginleştirmek için Sovyetlerin Türkiye üzerindeki taleplerini açıkladı. Bu, Sovyetler tarafından derhal tekzip edildi. İngiltere ve Sovyetler Birliği 10 Ağustos 1941’de Türkiye’ye birer nota vererek Montrö Boğazlar Sözleşmesine bağlılıklarını teyit etmişlerdir. Ayrıca Sovyetler Birliği Boğazlar üzerinde bir taleplerinin olmadığını bildirdi. En önemli hususlardan biri de Türkiye’nin bir Avrupa devletinin saldırısına uğraması halinde iki devletin her türlü yardımı yapmayı taahhüt etmesidir. Alman yetkililer, Türkiye’yi Almanya’nın safına çekebilmek için Sovyetlerin Boğazlar üzerindeki taleplerini (Kasım 1940’da Hitler-Molotov görüşmeleri) gündeme getirmesinin dışında Türkiye’deki Turancı akımları destekleme ve Ege Denizi’nde işgal ettikleri bazı adaları Türkiye’ye vermeyi teklif etmişlerdir. Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop Büyükelçi Von Papen’e Türkiye’deki Turancı hareketin desteklenmesi için 5 milyon altın Mark göndermiştir. Başbakan Refik Saydam’ın 7 Temmuz 1942 tarihinde ölümünden sonra başbakanlığa getirilen Şükrü Saraçoğlu, 27 Ağustos 1942’de Von Papen’le yaptığı görüşmede Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından memnuniyet duyacağını belirtti, ancak Türkiye’nin tarafsızlığını koruyacağını açıkladı.

Krom Sorunu

Krom cevheri ihracatı savaş sırasında Türk dış politikasını etkileyen temel gelişmelerden biridir. Türkiye, savaşın başında, İngiltere’nin krom cevherini uzun vadeli bir anlaşmayla satın almasını istiyordu. Ancak İngiltere iki yıllık bir sözleşmeyle satın almayı önerdi. Aynı madene Almanya da talipti. Türkiye ile Almanya arasında 9 Ekim 1941’de yapılan Ticaret Antlaşması’yla iki ülkenin birbirleriyle yapacakları dış ticaret belirlendi. Almanya, Türkiye’ye askeri malzeme, demir-çelik, ulaşım araçları, marina gibi sanayi ürünleri satacaktı. Karşılığında ise başta krom olmak üzere hammadde ve gıda maddeleri alacaktı. Bu antlaşmaya İngiltere ve ABD tepki gösterdi. 1943-1944 yıllarında müttefiklerin baskısıyla karşılanan Türkiye 21 Nisan 1944’te Almanya’ya krom satışını durdurdu.

Müttefiklerin Türkiye’yi Savaşa Sokma Çabaları

İngiltere’nin Kuzey Afrika’da başarılar elde etmesi ve Sovyetler Birliği’nin Alman ordusunu durdurması, Müttefiklerin Türkiye’yi savaşa sokma ısrarlarını arttırmasına olanak sağladı. Özellikle Churchill 1942 yılı sonları ile 1943 yılı başlarında bu konuda ısrarlı bir tutum takındı. 18 Kasım 1942’de İngiliz Genelkurmay başkanına Türkiye’nin 1943 baharında savaşı katılması için gerekli hazırlıkların yapılması talimatını verdi. Sovyetler Birliği ve ABD başkanları da Türkiye’nin pasif rol ile yetinmemesi gerektiği fikrindeydiler. Sovyet lideri Stalin ikinci cephenin Balkanlarda ya da Fransa’da açılmasını ve bu savaşa Türkiye’nin de katılmasını istemekteydi. Müttefik Devletlerin 1943 yılı boyunca yaptıkları konferansların gündem maddelerinden biri Türkiye’nin savaşa girip girmemesi konusudur.

Kazablanka Konferansı

ABD Başkanı Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Churchill 14-24 Ocak 1943 tarihleri arasında Fas’ın Kazablanka kentinde biraraya geldi. Konferans’a Hür Fransa adına da Charles de Gaulle de katıldı. Bu Konferans’ta Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da ikinci bir cephenin açılması isteği görüşülmekle birlikte kayda değer bir karar alınmadı. Sadece Müttefik Yüksek Komutanlığı kurulması ve bu komutanlığın Manş’ı aşarak yapılacak bu saldırının hazırlıklarının yapılması için görevlendirilmesi yönünde bir karar alındı. Kazablanka Konferansı’nın en önemli kararı, savaşın “düşmanın kayıtsız şartsız teslim” olmasına kadar sürdürülmesi kararıdır.

Adana Konferansı

Konferans, 30 Ocak-1 Şubat 1943 tarihleri arasında gizliliğin korunması amacıyla Adana-Yenice istasyonunda Cumhurbaşkanı İnönü’nün özel vagonunda gerçekleştirildi. Görüşmelerde Türkiye’nin savaşın dışında kalma tutumu, Türk-Sovyet ilişkileri, Balkanların durumu ve Türk Ordusunun silah ve cephane açısından teçhiz edilmesi üzerinde duruldu. Türkiye, Adana Konferansı’nda Müttefiklerin yanında savaşa girmeyi ilke olarak benimsedi fakat Türk Ordusunun ihtiyaç duyduğu silahların sağlanmasını koşul olarak öne sürdü.

Washington Konferansı

ABD Başkanı Roosevelt ile İngiliz Başbakanı Churchill arasında 12-15 Mayıs 1943 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Bu Konferans’ta Türkiye’yi ilgilendiren temel başlıklardan biri İtalya’nın işgal edilmesinin ardından Türkiye’nin savaşa girmesi için ikna edilmesidir. Böylece Türk havaalanları kullanılabilecekti ve Romanya’daki petrol alanları bombalanabilecekti.

Quebec Konferansı

Quebec’te Türkiye’nin doğrudan savaşa girmesi talep edilmedi ancak Türk Ordusuna askeri yardımın sürdürülmesine karar verildi. Ayrıca Balkanlardaki hava akınları sırasında Türk havaalanlarının kullanılması, Türkiye’nin Almanya’ya krom ihracatını durdurması ve


Boğazlardan geçen Alman gemilerinin daha sıkı kontrol edilmesi görüşüldü.

Moskova Konferansı

ABD Dışişleri Bakanı Türkiye’nin savaş dışı tutulmasına devam edilmesini isterken, Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov ise, Almanya’nın en kısa sürede yenilgiye uğratılması için Türkiye’nin 1943 yılı sonuna kadar savaşa girmesinde ısrarcı oldu.

Birinci Kahire Konferansı

İngiliz Dışişleri Bakanı Eden, Türkiye’nin 31 Aralık 1943’ten önce savaşa girmesini, Türkiye’nin batısındaki havaalanlarının ise 3 Aralık’tan önce İngiliz uçaklarına açılmasını talep etti. Türk Dışişleri Bakanı Menemencioğlu’nun ise tereddütleri vardı ve bunlardan birisi Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi savaşa çekerek, Türk Ordusunu askerî açıdan zayıflatmaktı. Ayrıca Türkiye’nin savaşa girebilmesi için, Sovyetler Birliği’nin savaştan sonra da İngiltere ve ABD ile yakın ilişkiler sürdüreceğinden emin olunması gerektiğinden söz etti. İngiliz Dışişleri Bakanı ise Sovyetler Birliği’nin savaş sonrasında yayılmacı bir tutum takınacağına dair işaret olmadığını belirterek, Numan Menemencioğlu’nu ikna etmeye çalışmıştır.

Tahran Konferansı

Tahran Konferansı, 28 Kasım-1 Aralık 1943 tarihleri arasında yapıldı ve Konferans’a Roosevelt, Churchill ve Stalin katıldı. Müttefik liderler, bu Konferans’ta esas olarak savaş sonrası siyasal düzenin nasıl olması gerektiğini ve bunun ana hatlarını görüşmek üzere bir araya gelmişlerdi.

İkinci Kahire Konferansı

Toplantı, 4-6 Aralık 1943 tarihlerinde, İnönü, Roosevelt ve Churchill arasında yapıldı. Toplantıyı açan Roosevelt, Almanya ve Japonya’nın yirmi yıl sonra yeni bir savaşa girme hevesine kapılmaması için gerekli önlemlerin alınmasını ve bunu sağlayacak olanın savaştan sonra kurulacak olan Birleşmiş Milletlerin olacağını ifade etti. Churchill ise Türkiye’nin savaşa dahil olması için İnönü’yü ikna etmeye çalışarak savaşa katılmanın zamanın geldiğini açıkladı.

Türkiye ile Müttefik Devletler Arasında Gerginliğin Artması

Hükümet 12 Aralık 1943’te İngiliz büyükelçiliğine verdiği notada; Kahire Konferansı’nda iletilen tekliflerin ilkesel olarak kabul edildiğini, ancak kara ve hava kuvvetlerinin takviye edilmesini, Türk-İngiliz işbirliği planının kısa zamanda hazırlanmasını, malzeme yardımının esaslarında anlaşmaya varılmasıyla siyasi görüşmelere başlanması gerektiği iletildi. Notayla birlikte Genelkurmay Başkanlığı ordunun ihtiyaçları için yeni bir liste hazırlamış ve ordunun “kuvvetli bir şekilde” takviye edilmesini istemiştir. Türkiye’nin hemen savaşa girmeye olumsuz bakması ve İngilizlere yeni ihtiyaç listeleri vermesi, aradaki güven bunalımı daha da arttırdı. İngiliz askeri heyeti Türkiye’den ayrıldıktan sonra İngiliz büyükelçisi Hugessen, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Steinhard’a Türkiye’ye silah

sevkiyatının durdurulacağını ve diplomatik ilişkilerin dondurulacağını açıkladı. Ama ticari ilişkiler sürdürülecekti. Müttefiklerle yaşanan diğer bir gerilim konusu da, Türk Hükümeti’nin Boğazlardan ticaret gemisi adı altında bazı silahlı Alman gemilerinin geçişine göz yumması iddiasıydı. Boğazlardan geçmek isteyen Kassel gemisinde silah bulunması karşısında tüm Alman gemilerinin aranmasına başlandı. Bu kez de Almanya bu tavır karşısında Türkiye’ye baskı başladı. Boğazlardan geçiş sorununa İngiltere’nin yanısıra Sovyetler Birliği’nin de Türkiye’yi protesto etmesi Türk Hükümeti’nin zor anlar yaşamasına neden oldu. Gerginlik üst düzeye çıkmıştı.

Almanya ile Diplomatik İlişkilerin Kesilmesi

Türkiye, Mihver Devletlerin askeri yenilgisinin neredeyse kesinleştiği bir dönemde 2 Ağustos 1944’te Almanya ile diplomatik ilişkilerini kestiğini duyurdu. Bu eylem İngiltere ve ABD tarafından memnuniyetle karşılanmasına rağmen Sovyetler Birliği bunu geç alınmış bir karar olarak yorumladı. Sovyet lideri Stalin’in beklentisi Türkiye’nin ya doğrudan Almanya’ya savaş ilan etmesi ya da yalnız bırakılmasıydı. Türkiye, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini düzeltmek için 1942’de Alman Büyükelçisi Von Papen’e suikastten tutuklanarak 16 yıl 8 ay mahkûmiyet cezasına çarptırılan iki Sovyet vatandaşını 9 Ağustos 1944’te serbest bıraktı. Fakat bunun etkisiz bir hareket olduğu kısa zamanda anlaşıldı. Sovyetler Birliği’nin Bulgaristan’a girmesi ve bu ülkede Sovyet yanlısı bir yönetimin kurulması Türkiye’nin endişelerini arttırdı.

Yüzdeler Antlaşması

Yüzdeler Antlaşması” denilen belge Doğu Avrupa ve Balkanların paylaşılmasını içeriyordu. Buna göre, İngiltere, Polonya’nın tümünü nüfuz alanı olarak Sovyetler Birliği’ne bıraktı. Sovyet nüfuzu Romanya’da %90, Bulgaristan’da %75, Yugoslavya ve Macaristan’da ise %50 olarak belirlendi. İngiltere’nin payına ise Yunanistan’ın %90’nı düştü. Ayrıca Akdeniz ve Türkiye, İngiliz nüfuz alanı olarak iki lider tarafından saptandı. Sovyet ve İngiliz Dışişleri bakanları 10-11 Ekim 1944’te görüşerek paylaşıma son şeklini verdi. Bulgaristan ve Macaristan %75 olarak yeniden düzenlendi. ABD yönetimi bu paylaşımdan haberdar edildi.

Savaşın Sonu ve Türk-Sovyet Gerginliği

Müttefik Devletler 8 Şubat’ta Nijmegen’den ve 23 Şubat’ta da Ruhr Nehri’nden Almanya’ya hava saldırıları düzenlemeye başladı. Bu saldırılar milyonlarca Alman için dünya savaşının en korkunç dönemi olarak nitelendirilmektedir. Ardından ABD ordusu ve Kızıl Ordu birlikleri, Elbe Nehri kenarındaki Torgau şehrine ulaştı. Kızıl Ordu 29 Nisan’da Berlin’e girdikten bir gün sonra Hitler intihar etti ve Almanya 7 Mayıs’ta kayıtsız şartsız teslim olduğunu içeren mütarekeyi imzaladı. Uzakdoğu’da da ABD, 6 Ağustos’ta ilk atom bombasını Hiroşima’ya, 9 Ağustos’ta da Nagasaki’yi atarak Japonya’yı teslim olmaya zorladı. Nitekim Japonya 14 Ağustos’ta teslim oldu. Böylece dünya savaşı, ardında derin yaralar bırakarak sona erdi.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında