AÖF Soru Bankası

Bitki Su İlişkileriÜnite 4 Özeti

İklim Değişikliği, Kuraklık ve Çölleşme

TRM211U - BİTKİ SU İLİŞKİLERİ

Ünite 4: İklim Değişikliği, Kuraklık ve Çölleşme

Giriş

İnsan faaliyet ve müdahaleleri sonucu özellikle de Sanayi Dönemi sonrasında ortaya çıkan sera gazlarının atmosferdeki bu doğal miktarının artmasına bağlı olarak, küresel ölçekte sıcaklık artışı, iklimlerde kayma ve değişiklik tüm dünyanın sorunu haline gelmiştir. Fosil yakıt kullanımındaki artış, yanlış arazi kullanımı, tarımda bilinçsiz ve fazla gübre kullanılması gibi daha pek çok faktör küresel ısınmaya neden olmaktadır. Küresel ısınma sonucunda ortaya çıkan olaylar ise insanları daha doğrusu ekosistemde yer alan tüm canlıları olumsuz yönde etkilemektedir. Gerek doğal, gerekse antropojenik etmenler ile oluşan ve gün geçtikçe artan küresel ısınma ve iklim değişikliklerine bağlı kuraklık, arazi yapısında bozulmalar ve çölleşme sürecinin başlaması dünyadaki tarımsal arazilerin verimliliğini ve kalitesini tehdit ettiği için pek çok ülke bu konuda önlemler almaya yönelmiştir. Ülkemizin de yer aldığı uluslararası bazı sözleşmeler, panel ve protokoller (IPCC: Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli, Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü gibi) kapsamında, küresel ısınmaya sebep olan faktörleri en aza indirmek, oluşan ve devam edeceği öngörülen iklim değişikliğine karşı önlemler alınmakta, bu değişikliklere uyum eylem paketleri hazırlanmaktadır.

İklim, İklim Değişikliği, Sera Etkisi Tanımları, Kavramlar ve Ayrımlar

Hava; dünyanın herhangi bir bölgesindeki, belli bir zamandaki kısa süreli atmosferik olaylardır. İklim, belirli bir bölgede uzun bir zaman periyodunda görülen hava koşullarının ortalama ve uç değerlerini ifade eder. Buradan da anlaşılacağı gibi hava ile iklim arasındaki fark, zaman sürecidir. Yukarıdaki tanımlamaların ışığında, bir bölgenin ikliminin oluşmasındaki temel faktörler sıcaklık, güneş, yağış, rüzgâr, nem, basınç gibi doğal ve gözlemlenebilen- ölçülebilen faktörlerdir.

Sera Etkisi, Küresel Isınma ve İklim Değişikliği

Dünya atmosferi, yerküreyi çepeçevre saran ve tahmini kalınlığı 100 km’nin üzerinde olan bir gaz karışımıdır. Bu gaz karışımı içindeki en yüksek oran, %78,08 ile N (azot) ve % 20,95 oranı ile O (Oksijen)’ne aittir. Bu iki gazın dışında, CO2 (karbondioksit) ve çok az miktarda da diğer gazlar (argon, neon, helyum, hidrojen, ksenon) bulunmaktadır. Bu gazlar sabit gazlardır, bunların yanı sıra atmosferde değişken gazlar olarak adlandırılan su buharı (H2O), karbondioksit (CO2), metan (CH4) ve azotoksit (N2O) devamlı bulunan ancak miktarları değişebilen gazlardır. Havada asılı partiküller ve aerosoller ise her zaman bulunmayan gazlardır. Atmosfere giren ışınlar su buharı dışında CO2 ve CH4 tarafından da emilir, katı ve sıvı yüzeylere yansıtılır. Böylece Dünya yüzeyi atmosferin ilk katmanı olan troposfer ısınmış olur. Bu olaya sera etkisi, burada yer alan gazlara ise sera gazları adı verilir. Burada

etkin olan gazlar her ne kadar başta su buharı, karbondioksit ve metan olsa da, bu gazlardan başka azotoksit, kloroflorokarbonlarda (CFC) ısı emme özelliğine sahip olduğundan sera etkisine katkıda bulunurlar. Ancak bu gazların atmosferdeki doğal oranları, su buharı, karbondioksit ve metana oranla çok düşüktür. Aslında sera etkisi doğal bir olay olup, dünyadaki yaşamın devamlılığı için gerekli ve önemlidir. Fosil yakıt kaynakların aşırı kullanımı, amaç ve yönteme dayalı arazi kullanımdaki farklılık ve değişiklikler sonucunda dünya atmosferine giren sera gazları miktarı ve yayılımı da sürekli artmaktadır. Sera gazlarından olan karbondioksit, metan ve azotoksit miktarının artması, dünya atmosferik sıcaklığın da artmasına neden olmaktadır. İklim değişikliği ile sonuçlanan dünya atmosferindeki bu sıcaklık değişimi “sera etkisi” olarak adlandırılır.

İklim değişikliğinin gözlemlenebilen sonuçları ise;

• küresel ölçekteki ortalama sıcaklık artışı (küresel ısınma), • yağış şekli ve miktarındaki değişiklikler, • karla kaplı alanların azalması ve buzulların erimesi şeklindedir.

İklim değişikliği iklimin, yani belli bir bölgede Meteoroloji tarafından belirlenen iklimin ortalama durumundan sapmalar (bu durum esktrem olaylar için de geçerlidir) şeklinde gelişen, uzun bir zaman periyodu boyunca süren ve gözlenen değişimlerdir. Bu durum doğal süreçte kendiliğinden olabileceği gibi doğal sürecin dışında, dış faktörler etkisi ile de oluşabilir.

Sera Gazı Kaynakları ve Etkileri

Küresel ısınmaya etki eden gazlardan en önemlisi atmosferde kalış süresi diğerlerine göre daha uzun olan CO2’dir. Bu yüzden küresel ısınma ile ilgili araştırma ve çalışmaların büyük bir kısmı, atmosferde bu gazının miktarının ne kadar arttığının izlenmesine odaklıdır.

Karbondioksit (CO2)

Atmosferdeki miktarı diğer gazlara göre çok az olmasına karşın, atmosferik miktarındaki değişimler ve ısı tutma özelliğinden dolayı iklimsel koşullara en çok etki yapan gazlardan biridir. Daha yüksek oranda olmak üzere başta denizler ve yüzey suları (akarsular, göller), karbonun en büyük depolanma havuzudur. Denizlerde bikarbonat ve çözünmüş organik karbon halinde olmak üzere atmosferdekinin yaklaşık 40 katı daha fazla karbon bulunur. Sera etkisi yapan gazlar içinde CO2’in payının %80’den daha fazla olduğu bilinmektedir. Karbondioksitin okyanuslarla olan etkileşimi, karbondioksitin belirli sınırlar içinde kalmasını sağlar. Çünkü karbondioksit miktarı artınca sudaki nispi basıncı da artacağı için sudaki miktarı da artacak ve sonuçta karbondioksit, su ve kalsiyum ile reaksiyona girerek (Ca+CO2+H2O) kalsiyum bikarbonat (CaHCO3) oluşturarak karbondioksiti bağlayacaktır yani depo edecektir (ancak bu olay suların aynı zamanda asitliğinin de artmasına neden olur). Atmosferdeki


karbondioksit miktarı azalınca da bu kez tersine kalsiyum bikarbonattan karbondioksit serbest kalacaktır. Sanayi devrinden günümüze kadar pek çok faktörün etkisiyle bu denge, atmosferdeki karbondioksit miktarının artması şeklinde bozulmuştur.

Metan (CH4)

Atmosferde CO2’den sonra sera etkisi oluşumuna en çok katkıda bulunan diğer gaz ise metan gazıdır. Sanayi döneminin başlangıcından günümüze kadar çok hızlı bir şekilde arttığı, her ne kadar 1990’lı yıllarda metan gazı emisyonunda azalma olduğu öngörülse dahi, son 800.000 yıllık dönem içinde hiç görülmediği kadar yüksek bir seviyeye ulaşarak %150’lik bir artış gösterdiği rapor edilmiştir. Metan gazı antropojen kaynaklı ve doğal kaynaklı olmak üzere iki şekilde meydana gelir. Doğal metan kaynakları bataklık bölgeler, okyanuslar ve hidratlardır. Antropojen kaynaklı metan ise üretim, enerji, endüstri ve atık sektörlerinden kaynaklanmaktadır. Üretim sektöründen kaynaklanan metan gazı çoğunlukla enterik fermentasyon, gübreleme, pirinç tarlalarından kaynaklanmaktadır. Çöp depolama alanlarındaki depo gazlarından biri de metandır. Çöp depolama alanlarında organik materyallerin aneorobik olarak ayrışması sonucunda oluşmakta ve çevreye yayılmaktadır.

Su Buharı (H2O)

Dünya, tüm yaşamı destekleyen ve büyük bir kısmı sıvı halde bulunana suya sahiptir. Su döngüsünde, suyun en çok miktarda depolandığı yer denizler, en az miktarda depolandığı yer ise atmosferdir. Denizlerden buharlaşma ile başlayan su döngüsünde (hidrolojik döngü) buhar halindeki su önce atmosfere çıkar; sonra da yağış halinde yerküreye geri döner. Havadaki su buharının yaşam ve iklimlerin oluşması üzerine etkileri şöyle özetlenebilir; Su buharı yağışların oluşmasını sağlar ve hidrolojik döngü için temel etmendir. Atmosferdeki sıcaklığın tutulmasını sağlayarak alt katmanların ısınmasını kolaylaştırır. Koruyucu bir ört oluşturarak sıcaklığın uzaya kaçmasını yavaşlatır. Suyun buharlaşması ve yoğunlaşması, hava olaylarının oluşumunda kilit olaydır. Hava içindeki mikroorganizmaların kurumasını engeller, insanların deri ve solunum yollarının nemli kalmasına yardımcı olur.

Azotoksit veya Diazotmonooksit (N2O)

Atmosferdeki en yüksek miktara sahip olan azot gazı her ne kadar canlılar tarafından direk olarak kullanılamasa da yaşamsal öneme sahiptir. Çünkü azot organizmaların DNA, protein, nükleik asit ve vitamin yapılarında yer alır. Atmosferdeki serbest azot çok az canlı tarafından direk olarak kullanılabilir, tüm canlıların azottan yararlanabilmesi için azot gazının farklı biçimlerde bağlanarak kullanılabilir bileşikler haline dönüştürülmesine azot fiksasyonu, azotlu bileşiklerin atmosfer, litosfer ve hidrosferde birbirlerine dönüşmesine ise azot döngüsü denir.

Oksijen ve Ozon (O ve O3)

Sudaki çözünürlüğü yüksek olan oksijen, atmosferik sıcaklık artışına paralel olarak sudan atmosfere verilir. Atmosferde bulunan oksijen, ultraviyole ışınları yardımıyla üç oksijen atomunun birleşmesiyle ozon gazını oluşturur. Güneşten gelen ultraviyole ışınlarını emerek zararlı güneş ışınlarına karşı korunma kalkanı oluşturan ozon, dünyadaki yaşamın devamlılığı için gerekli bir gaz olmasına rağmen aynı zamanda sera etkisine de sahip bir gazdır. Ozon atmosfer tabakaları arasında en yoğun olarak troposfer ve stratosferde, iki farklı şekilde bulunur ve ozon tabakasını oluşturur. Bunlardan birincisi atmosferik toplam ozonun yaklaşık %10’luk kısmını oluşturan, antropojen kaynaklı (egzoz gazları, enerji santralleri, endüstriyel atıklar, ticari aktiviteler gibi) troposferik ozondur. Ozonun bu şekli küresel iklim değişikliğine etki eden sera gazlarından biridir. İkincisi ise, stratosfer tabakasında yer alan ve atmosferdeki ozonun neredeyse %90’lık kısmını oluşturan stratosferik ozondur.

Toprak ve Arazi Bozulumu

Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Mücadelesi Sözleşmesi’ne göre; insanlar tarafından yanlış kullanımlar sayesinde toprağın, fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerinin bozulması sonucu verimlilik düşüşüne neden olan toprak kalitesinin azalması “Toprak Bozulumu” olarak; doğal olaylar ve(ya) antropojenik etmenler ile doğal ekolojik görevi ve ekonomik işlevinin uzun süreli olmayan zarar görmesi olayı ise “Arazi Bozulumu” olarak tanımlanmaktadır. Su ve rüzgâr erozyonu ile beraber toprakların fiziksel, kimyasal ve biyolojik niteliklerinin düşmesi sonrasında uzun süreçlerde doğal floristik yapısını kaybetmesi, arazi ve toprak bozulumuna etki eden ana etmenlerdir. Toprakta meydana gelen erozyon aslında toprak, su ve bitki arasındaki doğal dengenin bozulmasıdır. Toprak yapısındaki bozulum fiziksel, kimyasal ve biyolojik olarak sınıflandırılabilir. Toprağın, fiziksel özelliklerinin üretimi düşürecek kadar olumsuz yönde etkilemesi, fiziksel bozulum olarak adlandırılmaktadır. Kimyasal bozulmada toprağın organik madde kaybetmesi, tuz dengesinin bozulması sonucunda tuzlulaşma, alkalileşme, toprak pH’sındaki değişmeler, yıkanma, özellikle alüminyum ve magnezyumun toprak çözeltisindeki miktarlarının toksik seviyelere ulaşması gibi olaylar sonucunda toprağın Biyolojik bozulum toprağın hem organik madde içeriğindeki azalmaları hem de toprak mikro ve makrofaunasındaki düşmelerle, vejetasyon yapısındaki değişiklikleri ifade eder.

Erozyon

Dış etkilerle belirli bir bölgedeki toprağın oluştuğu ve bulunduğu yerden aşınıp, taşınması ve başka bir bölgede birikmesi olayı erozyon olarak tanımlanmaktadır. Erozyondaki temel doğal etmenler şöyle sıralanabilir; Suyun aşındırması ve taşıması: yağışın yüzey toprak yapısını gevşeterek çözmesi, sıçratması ve sürüklemesi, yüzey akış sularının ve akarsuların kıyıları ve tabanları


oyması, sürüklemesi ve taşıması, Rüzgârın aşındırması, toprak materyalini sürüklemesi, havada toz halinde başka bölgelere taşıması, Heyelan, dalga, buzul, çığ gibi olaylarla aşınma, toprağın kitle halinde taşınmasıdır. Erozyonun oluşumundaki bu iki temel etmenden (su ve rüzgâr) dolayı, doğal ve hızlandırılmış erozyon olarak ikiye ayırmak mümkündür. Jeolojik erozyon veya toprak kazanımı olarak da adlandırılan doğal erozyonda, su ve rüzgârın aşındırması ve taşıması söz konusudur. Hızlandırılmış erozyon ise toprak kaybına neden olan erozyon tipidir. Hızlandırılmış erozyon; insan müdahaleleri ile aşınma ve taşınmaya uygun hale gelmiş olan toprağın, su rüzgâr, yerçekimi, çığ, dalga gibi doğal etmenler ile bulunduğu bölgeden başka bir yere taşınması olayıdır. Hızlandırılmış erozyonu oluşturan güçler arasında su ve rüzgâr erozyonu, yer çekimi, buzul, dalga ve çığ erozyonu sayılabilir. Su erozyonu özellikle de vejetasyonu zayıf bölgelerde kar, yağmur sularının toprağı taşımasıdır. Su erozyonunun bir şekli olan yağmur damlası veya darbe erozyonunda; kuru ve çıplak toprak yüzeyine çarpan yağmur damlaları toprağı ıslatarak gevşetir. Su erozyonunun bir diğer şekli yüzey veya tabaka erozyonudur. Yağmur damlaları ile oluşan taşınım, ardından oluşan yüzey akışı sayesinde yüzey toprağının ince bir tabakasının taşınması olayıdır. Yüzey akışı oluştuktan sonra, akış yolu üzerindeki kıvrım ve çıkıntılı kesimlerdeki toprak kısmının gevşetilerek taşınması olayına parmak şeklinde oluklar meydana getirdiği için oluk ya da parmak erozyonu denir. Oluk erozyonunun ilerlemiş şekline ise oyuntu erozyonu denir. Uzun süreli ve yüksek yağış döneminde meydana gelen yüzey akış suları aşındırdıkları materyali bir yatak içinde taşıyarak bir akarsuya veya göle boşaltırlar ki bu su erozyonu tipine de kanal erozyonu denir. Su erozyonunda olduğu gibi, rüzgâr erozyonu da bitki yapısı bakımından zayıf, kurak ve yarı kurak bölgelerin eğimli arazilerinde daha çok görülmektedir.

Kuraklık ve Çölleşme

Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Mücadelesi Sözleşmesi’nde kuraklık; belirli bir bölgede yağışın ortalama seviyesinin oldukça altına düşerek hem arazi kaynak ve kullanımına hem de su döngüsü (hidrolojik) ile ilgili olayları negatif etkileyen bir doğal bir olaydır şeklinde tanımlanmaktadır. Belirli bir bölgedeki yağış miktarı o güne kadar kaydedilen ortalama değerlerinin altında kalıyorsa, yüzey sularında bir azalmaya ve toprağın nemlilik miktarında da düşüşe sebep oluyorsa “Meteorolojik anlamda bir kuraklıktan bahsedilebilir. Eğer, meteorolojik kuraklık uzun bir süre devam edecek olursa toprak nemliliğindeki azalmaya bağlı olarak üründe de bir azalma görülebilir. Bu ise “Tarımsal kuraklık” olarak isimlendirilir. Genellikle uzun süren bir meteorolojik kuraklığın arkasından (ancak her zaman eş zamanlı olarak değil), barajlar, göller ve akarsular gibi yüzey suları ile yeraltı sularında da bir düşüş meydana gelebilir ki bu durum enerji üretimi ve tarımsal faaliyetleri negatif yönde etkileyen “Hidrolojik kuraklık” olarak isimlendirilir. Kuraklığın tespitinde, yağış miktarı, yeraltı ve yüzey suyu

miktarı, yüzey akışları, kar miktarı, toprağın nem içeriği ve bitki örtüsü temel unsurlar ile çeşitli ve farklı indisler kullanılır. Bu indislerin başında Standart Yağış İndisi (SPI=Standart Precipitation Index), Palmer Kuraklık Şiddet İndisi (PDSI=Palmer Drought Severity Index), Normalin Yüzdesi İndisi (PNI=Percent of Normal Index) ve Aydeniz Metodudur.

Çölleşme, arazi yapı bozulmaları ise doğal olaylar ve(ya) insan aktiviteleri sonucunda, toprağın yapısında, bitki örtüsünde, habitat olarak adlandırılan canlıların yaşam alanlarında meydana gelebilir ve bunların arasındaki etkileşimlerin de bozulmasını veya yok olmasını ifade eder. Çölleşme, arazi yapısının bozulma sürecini ifade ederken, bu sürecin tamamlanıp biyoekolojik ve fiziksel olarak tamamen yapısı bozulmuş arazilere ise çöl adı verilir. Kurak, yarı kurak ve kurak alt nemli alanlarda çölleşmenin iki temel nedeni vardır. Doğal nedenler: Su, rüzgâr erozyonu ve kumul hareketleri ile toprak aşınımı, topraktaki besleyici bitki elementlerinin yüzeyden yıkanma ile uzaklaşarak toprak kalite ve veriminin düşmesi ile doğal veya insan faaliyetleri ile oluşan sıcaklık artışı (iklimsel değişiklikler) doğal nedenlerin en önemlileridir. Antropojenik nedenler şunlardır: Ormanlık alanların azalması veya yok edilmesi, Yamaç bölgelerindeki meraların aşırı kullanımı ve tahribi, gübreleme, yabancı otlarla yanlış mücadele gibi sebeplerle meralarda yoğun bir bitki örtüsünün kurulamaması, Çok fazla sayıda kuyu ve artezyen açılarak plansız ve aşırı su kullanımı ve su kaynaklarının azalması sonucu hem hidrojeolojik yapının hem de hidrolojik döngünün olumsuz yönde etkilenmesi, Hasat sonrası dönemde anız yakımı ile toprağın verimli üst kesiminin zarar görmesi, nemini kaybetmesi, erozyonu hızlandırması, Polikültür ve uygun toprak işleme yöntemlerinin kullanılmaması, Yanlış ve aşırı gübreleme ile toprak yorgunluğu ve kirliliğinin oluşturulması, aynı zamanda gübre kaynaklı atmosfere azot ve fosfor girdisinin arttırılması, Kentleşme, turizm, sanayileşme, şehir yerleşim bölgelerini genişletme, maden işletmeciliği tesisleri gibi nedenlerle tarım ve orman alanlarının amaç dışı kullanımı, Tarımsal alanlarda özellikle tuzlulaşma, alkalileşme ve çoraklaşmaya neden olan uygulamaların yapılması, Endüstriyel veya evsel atıklar için toprağın alıcı ortam olarak kullanılarak kirletilmesi, Yanlış işleyiş tekniklerine dayalı toprağın fiziksel bozulumunun hızlanması, Arazilerin doğal niteliklerine uygun biçimde kullanılmaması, doğal bitki örtüsüne tarım, ticaret, turizm ve yerleşim amaçlı zarar verilmesi, Yönetimsel, sosyoekonomik nedenler sayılabilir.

Çölleşmenin Önlenebilmesi İçin Alınması Gereken Önlem ve Yaklaşımlar

Ülkemizde çölleşme erozyonun, kuraklığın ve çölleşme sürecinin engellenebilmesi veya yavaşlatılabilmesi için doğal kaynak bozunumunun önüne geçilmesi, su kaynaklarının, orman örtüsünün korunması ve doğal kaynakların işlevsel sürdürülebilirliğinin sağlanması gerekmektedir. Çölleşme sürecinin önlenebilmesi ve


gerekli önlemlerin alınabilmesi için kullanılabilecek ölçütler; erozyon risk alanlarının saptanması ve haritalanması, arazi kullanımının planlanması, uluslararası iş birlikleri, kuraklık ve çölleşme süreçlerinin izlenerek erken uyarı sistemlerinin oluşturulması, biyolojik çeşitliliğin saptanması, toprak ve su kirliliği izleme çalışmaları sayılabilir.

Küresel Isınma ve İklim Değişikliğinin Ekosistemler Üzerine Etkisi

Antropojenik etmenler ile ortaya çıkan küresel ısınma ve buna bağlı olarak oluşan iklim değişikliği, bir hücreli canlılardan yüksek organizasyona sahip memelilere kadar her kademedeki canlıları olumsuz etkilemektedir.

Ekosistem Kavramı

Bir türün bireylerin oluşturduğu topluluğa populasyon, aynı alan içinde birden fazla populasyonun bir araya gelerek oluşturduğu topluluğa ise komünite adı verilir. Komünite ve cansız çevrenin birlikte değerlendirilmesi ile ortaya çıkan ekolojik birime ekosistem denir.

Ekosistemler;

• Deniz Ekosistemleri; • Tatlısu Ekosistemleri, Lotik sular, Sulak Alanlar ve özel limnik bitoplar (mağara suları); • Karasal Ekosistemler, Tayga, Silvea, Hylea, Sklerea, Bozkır ve Çöl); • İnsan Eliyle oluşturulmuş Ekosistemler

şeklinde 4 ana başlık altında incelenmektedir.

Küresel Isınma ve İklim Değişikliğinin Etkileri

Atmosferdeki sera gazlarının bir kısmı aynı zamanda atmosferin gaz kirleticileri olarak değerlendirildiğinden, sera gazlarındaki artış beraberinde sadece küresel ısınma ve iklim değişikliğini getirmekle kalmayıp aynı zamanda insan sağlığını ve ekosistemlerin işleyişini de tehdit edecektir.

Deniz ve Tatlısu Ekosistemlerine Etki

Tatlısu ve deniz ekosistemlerinde küresel ısınma ve iklim değişikliği biyolojik etkilerinin, karasal ekosisteme göre daha hızlı ortaya çıkacağı öngörülmektedir. Sıcaklık artışları, deniz canlıları ile tatlı suda yaşayan canlıların üreme özelliklerinde değişikliklere neden olacak ve yüksek enlemlere doğru çıkıldıkça tür kompozisyonunda ve dağılımında bir kayma meydana gelecektir.

Karasal Ekosistemlere Etki

Karasal ekosistemlerde de özellikle bölgesel flora kompozisyonunda ve dağılımında değişiklikler meydana gelmektedir. Son 20-25 yılda, Avrupa’da sıcaklık artışlarına paralel olarak çok sayıda bitki türünün sıcaklığı daha düşük bölgelere, kuzey kesimlere doğru yayılış alanını değiştirdiği gözlenmiştir.

Gözlenen Bazı İklim Değişikliği Örnekleri

Pek çok bilimsel araştırma ve IPCC raporlarına göre; Dünya ölçeğinde ortalama sıcaklık 20. Yüzyılda 0,6 oC

civarında artma göstermiştir. 1900’lü yıllar küresel ölçekte sıcaklığın en çok arttığı ve gözlemlendiği yıllar olmuştur. Kutuplardaki buzullar ve kar örtüsü, yüksek dağ buzullarında azalmalar oluşmuş, bu azalmaya bağlı olarak deniz seviyesinde yükselme meydana gelmiştir. Atmosferde miktarı artan CO2 depolanması sayesinde okyanusların asitlik dereceleri artmıştır. Okyanusların asitlik derecelerinin artmasına paralel olarak deniz ekosistemlerinin biyolojik çeşitliliğinde azalma ve olumsuz etkilenmeler ortaya çıkmıştır. Troposfer tabakası sıcaklığında da (atmosferin ilk tabakası) bir artış gözlenmiştir. Beklenen normal yağışların oranı ve süresinde ciddi boyutlarda azalma gözlenmiştir.

İnsanların Ekosistem ve Biyosfer Üzerindeki Etkileri ve Sonuçları

İnsan nüfusu arttıkça, faaliyet ve teknolojik yetenekleri sayesinde ekosistem dinamiklerine olan etkisi de artmaktadır. Bu etki ekosistemlerin trofik yapısının, enerji akışının, kimyasal ve hidrolojik döngülerin bozulması şeklinde ortaya çıkar. Bu etkiler bazen bölgesel bazen de küresel ölçekte olabilir.

İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü

Türkiye’nin de içinde yer aldığı Birleşmiş Milletler ve Dünya Meteoroloji Örgütü’ne üye ülkelerden oluşan IPCC, Türkiye’nin de içinde IPCC “üyesi ülkeler” tarafından belirlenmiş periyotlarda çalışmalarına devam ederek her 5- 7 yılda bir toplanmakta, oluşturulan değerlendirme raporları karar verici mercilerle paylaşılmaktadır. 1992 yılında Rio’da yapılan Çevre ve Kalkınma Konferansında kabul edilip, Mart 1994 tarihinde yürürlüğe giren İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin temel amacı, öncelikle CO2 olmak üzere, iklim üzerine olumsuz etkisi olan antropojen kaynaklı sera gazı birikimini önlemektir. Sözleşmenin temel ilkeleri arasında, etkin maliyetli ve küresel yarar sağlayacak şekilde iklim değişikliği etkilerine karşı önlem alınması ve sürdürülebilir kalkınmanın desteklenmesi yer almaktadır.181 ülkenin taraf olduğu Kyoto Protokolü, 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Küresel Isınma ve İklim Değişikliği İçin Alınması Gereken Önlemler

Ülkemizin de içinde bulunduğu bazı uluslararası anlaşmalar kapsamında (Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi) yapılan pek çok çalışma bulunmaktadır. Ülkemizin taraf olduğu sözleşmeler kapsamında bazı önlemler alınmış ve uygulamaya konulmuştur. Son yıllarda özellikle 2008-2012 yılları arasında yapılan ağaçlandırma, erozyon kontrolü ve ıslah çalışmaları ile ormanlık alanların miktarı arttırılmıştır.


Ülkemizin de taraf olduğu iklim değişikliği ile ilgili bazı anlaşmalar; Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal Protokolü ve Viyana Sözleşmesi ve Uzun Menzilli Sınırlar Ötesi Hava Kirlenmesi Sözleşmesi’dir. Günümüzde küresel ısınmayla beraber, yağışların azalmasına bağlı olarak artan kullanılabilir su potansiyelindeki azalmalara karşı ise; su kaynaklarının alışılmış kullanımını dışında kullanım yöntemlerinin geliştirilmesi, atık suların arıtılması, tuzluluğa ve kuraklığa dayanıklı bitkilerin yetiştirilmesi gibi uyum çalışmaları yapılmaktadır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında