AÖF Soru Bankası

Uluslararası TicaretÜnite 5 Özeti

Ekonomik Kalkınma ve Dış Ticaret Politikaları

TİC108U-ULUSLARARASI TİCARET

Ünite 5: Ekonomik Kalkınma ve Dış Ticaret Politikaları

Giriş

Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Japonya ve Okyanusya dışındaki ülkeler az gelişmiş ülkelerdir. Az gelişmişliğin en önemli göstergelerinden birisi, kişi başına düşen reel gelirin göreceli düşüklüğüdür. Bu göstergelere yüksek kırsal nüfus, hızlı nüfus artışı, okuryazarlık oranının düşüklüğü, ortalama ömrün kısa oluşu, vs. de eşlik etmektedir. Aslında iktisadi kalkınma ekonomik, sosyal, kültürel ve tarihsel boyutları olan bir süreçtir. Bütün bu farklı etkenlerin sonucu olarak da az gelişmişlik refah düzeyinin düşüklüğü biçiminde kendini gösterir. Bu nedenle her zaman az gelişmiş ülkeler, gelişmiş ülkelerle aralarındaki farkların giderilmesine çalışmaktadırlar. Bu amaçla da sanayinin geliştirilmesine özel bir önem verilir. Yani az gelişmiş ülkelerde sanayileşme, iktisat politikasının başta gelen amaçlarından birisidir.

Bu çerçevede aşağıda ithal ikamesi ve ihracata yönelik kalkınma stratejileri açıklanacak, Türkiye’nin kalkınma deneyimleri ve dış ticaret görüşünden söz edilecektir. Daha sonra ise uluslararası çerçevede az gelişmiş ülkelerin yaşadıkları kalkınma sorunlarına yer verilecektir. Bu amaçla, ihracat gelirlerindeki istikrarsızlıklar, artan korumacılık, ağır dış borç yükü ve dış ticaret hadlerindeki uzun vadeli değişmeler ele alınacaktır. Bu arada sanayileşme ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiler üzerinde de durulacaktır.

Sanayileşme ve Kalkınma

Sanayileşme, doğurduğu içsel ve dışsal ekonomiler, hızlı teknolojik ilerleme ve eğitici etkileriyle kalkınmanın temel itici gücüdür. Buna en güzel örnek olarak yirminci asrın başlarında Japonya’nın sanayileşme alanında gösterdiği çaba ve sonuçları verilebilir.

Sanayi malları üretimine ağırlık vererek kalkınma yaklaşımına göre, “Sanayi mallarının genellikle tarıma göre daha fazla sermaye ve daha ileri teknoloji içermesi nedeniyle sanayileşmenin eğitici ve itici etkileri tarımdan daha fazladır” düşüncesi hakimdir. Az gelişmiş ülkelerde kalkınma çabalarının amacı tarıma dayalı ekonomik yapının sanayi, özellikle ileri teknoloji ve yoğun sermaye gerektiren ürünler yönünde değiştirilmesi olduğu söylenebilir. Bu özellik dış ticaret için de söz konusudur. Bu ülkeler gıda, ham madde veya maden ürünleri ihracatından ileri teknoloji içeren sanayi malları ihracatına geçmeye çalışmaktadırlar.

Bir ülkenin kalkınması için ekonomik, sosyal ve kurumsal yapı yanında, uluslararası ticaret ilişkilerinin de iyi olması çok önemlidir. Hatta günümüzde uluslararası ekonomik ve mali ilişkilerde ileri derecede küreselleşmenin yaşandığı bir dönemde, dış ticaretin katkısı olmadan kalkınmanın gerçekleşmeyeceğini söylemek doğru olacaktır. Bu konuda farklı görüşler bulunmaktadır. Bu konudaki tartışmaların bir bölümü uluslararası ticareti açıklamak için öne sürülen Karşılaştırmalı Üstünlük Teorisi’nin az gelişmiş ülkeler için geçerliliği ile ilgilidir.

Dış Ticaret Açısından Sanayileşme Stratejileri

Sanayileşme stratejileri, kalkınmanın hangi genel modele göre gerçekleştirileceğini gösteren genel yaklaşımlar olup ithalat ikamesi ve ihracatın teşviki diye ikiye ayrılır.

1960’lı ve 70’li yılların ilk sanayileşme stratejisi olarak bilinen ithalat ikamesini uygulayan ülkelerin daha sonra ihracata dönük sanayileşme modellerine yönelmek zorunda kaldıkları bilinmektedir. Ayrıca, ithalat ikamesine genellikle tüketim malları endüstrileri ile başlandığı görülmüştür.

Bir ülkede büyümeyi harekete geçiren kaynaklar ithalat ikamesi, ihracat ve iç talepteki artışlar olmak üzere üçe ayrılır. İlk ikisi dış ticaretten doğan etkilerdir; üçüncüsü ise tamamen yurt içi nitelikteki harcamalarla ilgilidir. İthalat ikamesine dayalı kalkınma, aşağıda daha ayrıntılı biçimde inceleneceği gibi, toplam yurt içi talebin ithal mallarından yerli mallara doğru kaydırılması esasına dayanır.

İhracata dönük sanayileşmede ise itici güç dış talepten kaynaklanmakta olup bunun en belirgin özelliği, üretimin dünya piyasaları için yapılması ve ihracatı artırmanın ana hedefi oluşturmasıdır. Buna bağlı olarak ihracata yönelik büyümenin önemli bir göstergesi ise, ihracatın GSMH içindeki payının yükseltilmesidir.

İthalat İkamesi

İthalat ikamesi içe dönük bir sanayileşme modeli olup önceden ithalatla karşılanan iç piyasa talebinin, koruyucu ve özendirici önlemler uygulanarak yerli üretimle karşılanmasını öngören bir kalkınma stratejisidir. Yurt içi piyasaların yabancı üreticilerden devralınmasını öngörür, bunun için de yoğun bir devlet müdahalesini gerektirir.

Devlet müdahalesi, yüksek gümrük tarifeleri, kotalar ve dış ticaret kısıtlaması gibi ticari engellerin uygulanması yanında döviz kurları, faizler, temel mal ve girdi fiyatları vs. unsurların devlet tarafından belirlenmesini içerir. Bu amaçla yoğun bir bürokratik mekanizma oluşturulur ve serbest fiyat mekanizmasının işleyişi büyük ölçüde engellenir. Diğer bir deyişle, ithal ikamesi iç piyasaya dönük üretimi esas alan, yoğun koruyuculuğa dayalı ve ekonominin hemen her kesimini kapsayacak biçimde yaygın devlet müdahaleciliğini öngören bir ekonomik modeldir. İç piyasaya dönük üretim ise ithalat ikamesi stratejisinin temel hedefi olan iç piyasa talebini karşılamak olarak açıklanabilir. Ancak tanımdan da anlaşıldığı gibi, bu tip sanayileşme modelinde Karşılaştırmalı Üstünlük Teorisi kullanılmayıp dengeli bir sanayileşme söz konusudur. Bunun için de sektörler arasındaki ileri ve geri bağlılıkları kantitatif olarak gösteren girdi-çıktı tablolarından yararlanılır.

İthalat ikamesi yaygın biçimde döviz kontrolü ile birlikte faiz ve enflasyonu da dikkate alarak uygulanmaktadır. Öte yandan, ithalatı ikame eden sanayileşmede izlenen iktisat politikaları ülkeyi dış dünyadan soyutlar; baskı altında tutulan bir fiyat, faiz ve kur politikası vardır. Uygulanan yüksek koruma önlemleri dolayısıyla iç fiyatların dünya


fiyatlarıyla ilişkisi kalmaz. Dış rekabet eksikliğinin sonuçları, devletin iç fiyatları doğrudan belirlemesi ile giderilmek istenir. Ama bu aşırı bir bürokratik mekanizmayı ortaya çıkarır ve ekonomideki dengeleri daha da bozar.

Ülkelerin Öncelikli Olarak İthal İkamesine Yönelme Nedenleri: İthalat ikamesinin uygulanmasına tüketim malları endüstrileri ile başlanır, fakat giderek, ara ve yatırım malları da bu kapsama alınır. Bu esnada oluşturulan yapısal yeniliklerle birlikte sanayinin ileri teknoloji ve daha yoğun sermaye gerektiren mallar yönünde geliştirilmesi amaçlanır. İthalat ikamesinin, özellikle tüketim endüstrileri alanında yabancı sermaye yatırımlarını uyarıcı bir etki yapacağı düşünülebilir.

Tüketim mallarının yurt içi üretimi, yüksek dış ticaret kısıtlamaları ile korununca, geleneksel olarak o piyasalara ihracat yapan yabancı üreticiler bundan zarar göreceği için üretimin son aşamasını az gelişmiş ülkeye kaydırabilirler. Sanayileşmekte olan az gelişmiş ülkelerde nihai mallar yoğun biçimde korunurken, ara malları ve ham maddelerin gümrüksüz veya düşük tarifeye tabi olarak ithal edilmesi de bu eğilimi hızlandırır. Fakat yabancı sermaye şirketinin, ara mallarını dışarıdan getirterek, kurgu veya ambalajlama ile ilgili son aşamayı az gelişmiş ülkede gerçekleştirmesi, aslında ev sahibi ülke ekonomisine beklenen ölçüde bir katkı sağlamaz. Bu tür üretime ülkemizde alışılan deyimle, montaj sanayi denmektedir.

İthalat İkamesinin Yol Açtığı Sorunlar: Yukarıda işaret edilenlere ek olarak, ithalat ikamesine karşı yöneltilen başka önemli eleştiriler sırasıyla; kaynak israfı, dışa bağımlılık, ihracat endüstrileri aleyhine doğan çarpıklık, dış borçların artışı ve artan işsizlik yanında ülkeye yabancı bir sanayi yapısı şeklinde özetlenebilir.

İhracata Dönük Sanayileşme

İthalat ikamesinin karşıtı ihracata dönük sanayileşme veya ihracatın özendirilmesi stratejisidir. Buna dışa açık kalkınma stratejisi de denir. Bu stratejiyi özendirme politikaları serbest ticaret ve uluslararası uzmanlaşmanın yararlarına dayanan uygulamalardır ve ulusal ekonomiyi dünya ekonomisi ile bütünleştirerek ekonomik kaynakların en etkin biçimde kullanılmasına olanak sağlarlar.

Yeni Dönemde Küreselleşme ve Sanayileşme Politikaları

1990’lardan sonraki dönemde dünyanın hızlı bir küreselleşme sürecine girmesiyle ülkeler aynı zamanda sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda da birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde bulunmaktadırlar. Yeni dönemde ise az gelişmiş ülkelerin kalkınma politikaları özellikle Dünya Bankası ve IMF’nin tavsiyeleri ile liberalleşme yönünde büyük bir değişim geçirmiştir. Bunu takiben Washington temelli uluslararası kuruluşların (IMF ve Dünya Bankası) liberal politika önerilerini ifade eden kalkınma stratejilerinde Washington Uzlaşısı olarak bilinen yeni bir yaklaşım ortaya çıkarılmıştır. Bu uzlaşı, piyasa mekanizması ile kaynak dağılımında etkinlik artışı sağlamaya ağırlık veren bir yaklaşımdır.

Türkiye’de Kalkınma ve Dış Ticaret Rejimi

Türkiye’de ilk sanayileşme programı 1930’larda uygulanmıştır. 1950’de liberal eğilimli hükümetin iş başına gelmesi ile tarım ve altyapı alanlarındaki yatırımlara eskisinden daha çok önem verilmiş ve özel kesimin güçlendirilmesi için bazı önlemler alınmış olmakla birlikte kalkınma modelinin ana özellikleri değişmemiştir. İlk kalkınma planları ithalat ikamesi stratejisine dayandırılmış ancak 1980’den sonra bu yaklaşım değiştirilmiştir.

24 Ocak 1980 İktisadi Kararları ve İhracata Yönelik Politikalar

Türkiye 24 Ocak 1980 İktisadi Kararları ile geleneksel ithal ikamesi stratejisini değiştirerek ihracatın özendirilmesine dayanan kalkınmaya yönelmiştir. Nitekim bu dönemde hazırlanan Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (1985- 1989) öncekilerden farklı olarak dışa açık bir ekonomik model oluşturulmuştur. Bu planın dış ticaret yönünden getirdiği bazı yeni uygulamalar şunlardır: Kotaların kaldırılması, gümrük tarife oranlarının düşürülerek dış ticaret rejiminin liberalleştirilmesi, kambiyo denetiminin yumuşatılması, esnek kur sistemine geçilmesi, faizlerin serbest bırakılması, bürokrasinin azaltılması, serbest piyasa mekanizmasına işlerlik kazandırılması, yabancı sermayeye yeni teşvikler sağlanması vs.

Özelleştirme

1980’den sonra girilen liberal ekonomi ortamında ağırlık piyasa ekonomisine ve özel kesime verilmiş ve bu amaçla kamunun ekonomideki payının azaltılması yeniden gündeme gelmiştir. Buna göre ortaya çıkan özelleştirme olayı, yalnız Türkiye’ye özgü bir gelişme olmayıp örneğin; İngiltere, Almanya ve ABD’de de bu tür özelleştirmeler yapılmıştır. Türkiye’de KİT’lerin özelleştirilmesini sağlamak üzere Kamu Ortaklığı İdaresi (önceleri Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi) kurulmuştur. 1994 yılında ise çıkarılan bir yasa ile Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ve Özelleştirme Yüksek Kurulu oluşturularak çalışmalar hız kazanmıştır.

Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği Oluşturması

Türkiye, 1963 tarihinde Ankara Antlaşması’nı imzalamış ve o zamanki ismiyle AET’ye, ileride tam üyeliği öngörülecek biçimde “ortak üye” olmuştur. 1996 yılının başında ise AB ile bir Gümrük Birliğine girilmiştir. Böylece Türkiye, sanayi ürünleri üzerindeki tarifeleri kaldırmış ve üçüncü ülkelere karşı AB’nin ortak gümrük tarifesini uygulamaya koymuştur.

Uluslararası Kalkınma Sorunları

Bu bölümde, uluslararası ekonomik alanda ortaya çıkan ve az gelişmiş ülkelerin kalkınmasıyla yakından ilgili bulunan bazı önemli gelişmeler üzerinde durulacaktır. Burada ele alınan konularla okuyucuya, dünya ekonomisinin bugünkü ve yakın geçmişteki ekonomik sorunları hakkında daha somut bilgiler sunulmuş olacaktır.


Kuzey-Güney Diyaloğu

1950’lerin sonları ve 1960’ların başlarında, dünyanın Kuzey ve Güney yarı küresinde yer alan ülkeleri içeren Kuzey-Güney Diyaloğu ile az gelişmiş ülkelerin uluslararası ekonomik, mali ve siyasal konulardaki eleştiri, görüş ve isteklerini dile getirdikleri uluslararası bir platform oluşturulmuştur.

Yeni Binyıl Kalkınma Hedefleri (MDGs)

2000 yılı Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından Yeni Binyıl Kalkınma Hedefleri diye adlandırılan bir karar oy birliği ile benimsenmiş ve bununla ilgili bir de Deklarasyon yayımlanmıştır. Yeni Binyıl Hedefleri, uluslararası topluma farklı bir bakış açısı getirmekte, sosyal ve ekonomik kalkınma için öncelikle insanın geliştirilmesini (beşerî kalkınma) ve küresel katılımcılığı ana ilkeler olarak kabul etmektedir.

Klasik Büyüme Teorisi

Bu teoriye göre, az gelişmiş ülkelerin kalkınması merkez durumundaki sanayileşmiş ülkelerin hızlı gelişmesine bağlıdır; oysa geçen zaman bunun gerçekleşmediğini ortaya koymaktadır.

Büyümenin Motoru Olarak Dış Ticaret Tezi

XIX. asırda ABD ve Avustralya gibi zengin kaynaklı yeni yerleşim alanlarından, Avrupa sanayinin ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan ihracat, bu ülke veya yörelerin kalkınmasında yani büyümesinde “motor” rolü oynamıştır.

İhracat Gelirlerindeki İstikrarsızlıklar

Az gelişmiş ülkelerde doğal olayların yol açtığı olumsuzluklara bağlı olarak tarımsal üretimin zayıflaması ve dolayısıyla ihracatın az sayıda tarım ürünü üzerinde yoğunlaşması döviz gelirlerinin önemli ölçüde dalgalanmasına neden olmaktadır.

Emek Yoğun Sanayi Mallarında Artan Korumacılık

Dünya Enerji Krizinden sonra sanayileşmiş ülke piyasalarında az gelişmiş ülkelerin ihraç ettikleri emek yoğun ürünler üzerindeki kısıtlama önlemleri artırılmıştır. Az gelişmiş ülkelerin dışa açılmaya çalıştıkları bir dönemde bahsedilen korumacılığın artması az gelişmiş ülkelerin dış piyasalara yönelmeleri açısından çok cesaret kırıcı bir duruma yol açmıştır.

Az Gelişmiş Ülkelerin Ağır Dış Borç Yükü

Az gelişmiş ülkelerin yüksek dış borçlarının altında yatan önemli nedenlerin başında; kalkınma için gerekli olan ham madde ve yatırım mallarını yurt dışından ithal etmek zorunda olmaları ve sınırlı döviz gelirlerinin olması gelmektedir. Bunun dışında ülkeden ülkeye göre değişen daha birçok etken bulunmaktadır. Bunların bazıları şunlardır; petrol fiyatlarındaki artışlar, gelişmiş ülkelerde yaşanan durgunluk, reel faizlerdeki artışlar, ilkel tarım ürünleri fiyatlarının düşmesi, az gelişmiş ülkelerde uygulanan iç tüketime yönelik politikalar ve yine az gelişmiş ülkelere yönelik hazırlıksız başlatılan mali liberalleşme hareketleridir.

Uluslararası Mali Krizler ve Az Gelişmiş Ülkeler

Küreselleşmenin yaygınlaştığı günümüzde daha da sık ortaya çıkan mali krizlerden en çok etkilenenler de az gelişmiş ülkeler olmaktadır. Aşağıda, Türkiye’de 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizleri de dâhil olmak üzere az gelişmiş ülkelerin karşılaştıkları mali krizlerin neden ve sonuçları, alınan önlemler ve krize yönelik IMF politikaları konusunda bazı açıklamalar yapılacaktır.

1980 Uluslararası Bankacılık Krizi

Az gelişmiş ülkeler petrol faturalarını ödemek için uluslararası ticari bankalara borçlanmışlardır ancak borçlarını bankalara ödeyemeyeceklerini bildirmeleri ile 1980 başlarında bankacılık krizi ortaya çıkmıştır. Borçların ödenememesi karşısında, çoğu borçlu ülkeler, IMF’nin de aracılık etmesiyle gelişmiş ülke bankalarıyla borç erteleme veya borcu yeniden yapılandırma anlaşmaları imzalamışlardır.

1990’lardan Sonra Dünyadaki Diğer Bölgesel Mali Krizler ve Nedenleri

Bankacılık krizinin etkileri tam atlatılmadan az gelişmiş ülkeler bu kez de özellikle kısa vadeli sermaye giriş ve çıkışlarından kaynaklanan uluslararası mali krizlerle karşı karşıya kaldılar. Bunlara örnek olarak 1994 ve 1995 Meksika Krizi, 1997 Güney Doğu Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 1999 Arjantin Krizi verilebilir. Bu arada Türkiye’de 1994 Krizi’nden sonra 2000 Kasım ve Şubat 2001 Krizleri gibi tarihinin belki de en ağır ekonomik bunalımlarını yaşamak zorunda kalmıştır. Türkiye’de ve dünyada yaşanan son krizlerden çıkartılabilecek bazı sonuçları ise şu şekilde açıklayabiliriz:

2008 Küresel Mali Krizi

2008 Krizi küresel nitelikte olup önce ABD’nin mali sisteminin tamamını etkilemiş ve oradan da tüm dünyaya yayılmıştır. Küresel mali kriz reel sektörde de etkilerini göstermiş olup Avrupa’da, Uzak Doğu’da ve dünyanın başka yörelerindeki birçok ülkede büyüme negatife dönmüştür. İşsizlik oranlarında önemli artışlar olmuş ve yoksulluk yaygınlaşmıştır. Ülkeler arası hükümetlerce hazırlanan büyük kurtarma paketleri ile iflas durumundaki mali kurumlar kurtarılmaya çalışılmış ve ekonomilerinin canlandırılması yoluna gidilmiştir.

2010 Euro Bölgesi Kamu Borcu Krizi

Euro Bölgesinde baş gösteren bu kriz aslında bir kamu borcu krizi niteliğindedir. Bu krizden özellikle Yunanistan, İrlanda, İspanya, Portekiz ve İtalya etkilenmiştir. Kriz kamuya ait borçların zamanında ödenememesi nedeniyle ortaya çıkmıştır. Bu ve benzeri mali krizlerde özellikle kısa süreli yabancı sermaye (sıcak para) giriş ve çıkışlarının önemli etkisi olmuştur; fonların dövize çevirtilip yoğun biçimde yurt dışına çıkarılması krizi derinleştirmektedir

Euro Bölgesinde borçlu ülkeler için çeşitli “kurtarma paketleri” hazırlanmış ve hem AB kaynaklarından (özellikle Almanya tarafından), hem de IMF kaynaklarından yüz milyarlarca dolar tutarında maddi


yardımın yapılması ile 2013 yılından itibaren söz konusu ülkeler yavaş yavaş krizin etkilerinden kurtularak yeniden büyüme yolunda ilerlemeye başlamışlardır.

Ancak bu krizlerle ilgili olarak yukarıda belirtilenlere ilaveten gözlemlenen hususlar şunlardır: Mali krizlerin para, sermaye ve döviz piyasalarında başlamış olsa da reel ekonomiye yansıdığı, üretimin düşmesine, işsizliğin artmasına ve iflasların yaygınlaşmasına neden olduğudur. Bunun yanında önemli olan bir diğer husus; kriz içindeki bir ülkeye yüksek faiz, sıkı para politikası, harcamaları daraltıcı politikalar ve ulusal paranın devalüasyonu karşılığı IMF tarafından yeni kredi açılmasının ülkede yoksulluğu arttırıcı bir unsur olmasıdır.

Yeni Sanayileşen Ülkeler ve Orta Gelir Tuzağı

Yakın geçmişin en etkileyici kalkınma olaylarından biri de yükselen piyasalar diye adlandırılan yeni sanayileşen ülkelerin ortaya çıkmasıdır. Bu sayede yeryüzünde milyonlarca yoksul insanın yaşam düzeyinde önemli iyileşmeler sağlanmıştır. Ancak bu konuda çeşitli farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Literatürde ise bu konudaki tartışmalar “büyümedeki yavaşlamalar” veya “orta gelir tuzağı” olarak adlandırılmıştır. 2008 Küresel Krizi ile Çin’in büyüme oranlarında görülen yavaşlama da bu tartışmaların doğmasına neden olmuştur.

Orta gelir tuzağı hipotezine göre, yeni sanayileşmeye başlayan ülkelerde verimli alanlardaki yatırımlar er geç tamamlanmaktadır. Ancak, tüm gelişmekte olan ülkeler orta gelir tuzağına karşı aynı ölçüde duyarlı değildirler. Bunun yanında yüksek beşerî sermaye birikimine sahip, ileri teknoloji içeren malların üretim ve ihracatını yapan ülkeler orta gelir tuzağından kurtulma açısından daha şanslı bir konumdadırlar.

Bazı iktisatçılar ise, Türkiye’nin uygulamada orta gelir tuzağına yakalanmış olduğu tezini savunmakta olup ancak dört Asya ekonomisinin orta gelir düzeyinden yüksek gelir düzeyine geçmeyi başarabildiğini ve Türkiye’nin ise gerekli atılımı yapamayıp bahsi geçen orta gelir tuzağından kurtulamadığını açıklamışlardır.

Dış Ticaret Hadleri Konusundaki Tartışmalar

Az gelişmiş ülkelere yönelik önemli bir kavram olan dış ticaret hadleri kavramının yurt içi ekonomisindeki karşılığı iç ticaret hadleridir ve özellikle tarım kesiminde çalışanların refah düzeylerindeki değişmeleri yansıtır. Başka bir deyişle, iç ticaret hadleri, köylünün sattığı tarımsal ürünlerle satın aldığı sanayi ürünlerinin fiyatlarındaki değişmeler sonucunda refah düzeyinde ortaya çıkan düşüş veya yükselişlerin hesaplanmasında kullanılır.

Aşağıda dış ticaret hadlerinin tanımı gözden geçirildikten sonra ticaret hadlerinin az gelişmiş ülkeler aleyhine işlediğini savunan tezler üzerinde durulacaktır.

Ticaret Hadlerinin Tanımı

Dış ticaret hadlerinin en yaygın kullanılan tanımı net değişim ticaret hadleri tanımıdır. Buna göre net değişim ticaret hadleri ülkenin ihracat fiyat indeksinin ithalat fiyat indeksine oranıdır. Bu tanım aşağıdaki gibi bir formülle gösterilebilir:

N = Px / Pm

N: Net değişim (mal) ticaret hadleri

PX: İhracat fiyatları indeksi

Pm: İthalat fiyatları indeksi

Bu formüle göre; dış ticaret hadlerindeki bir iyileşmenin ulusal refahı artırıcı, bozulmanın ise düşürücü yönde etki yaptığı düşünülebilir.

Singer-Prebisch Tezi

Dış ticaret hadlerinin uzun dönemde tarım ürünleri aleyhine veya sanayi ürünleri lehine değişmekte olduğunu savunan bu tezde az gelişmiş ülkelerde ekonomik yapının çok katı olduğu belirtilmektedir. Bunun yanında, ticaret hadlerinin az gelişmiş ülkeler aleyhine dönmesine neden olarak, arz talep etkileri ve ekonomilerin yapısal esnekliğiyle ilgili bir dizi faktör üzerinde durulmuştur.

Singer-Prebisch tezinde ticaret hadlerindeki bozulmaya neden olduğu vurgulanan belli başlı talep etkenleri şu şekilde özetlenebilir: Gıda maddeleri talebinin azalması, doğal ham maddelerin yerine yapaylarının geçmesi ve gelişmiş ülkelerde tarım kesimini koruyucu önlemlerdir.

Bu tez ile üzerinde durulan başlıca arz faktörleri arasında ise şunlar yer almaktadır: Teknolojik yenilikler ve faktör artışları ve tekelci kuruluşların etkisi.

Bahsi geçen bu tezde, ticaret hadlerindeki bozulmanın etkilerinden kaçınmayı engelleyen üçüncü bir faktör olarak yapısal esneklikler üzerinde durulur. Az gelişmiş ülkelerde ekonominin yapısal esnekliği çok düşüktür. Eğer bir ekonomide ihracat fiyatlarındaki düşme karşısında, kaynaklar ihracat kesiminden kolayca yurtiçi kesimlere aktarılabiliyorsa, fiyatlardaki düşüş en az ekonomik zararla atlatılabilir. Fakat az gelişmiş ülkelerde ekonomik yapı genellikle çok katı olduğundan uğranılacak kayıplar da o derece büyük olmaktadır. Ancak bu teze uluslararası arenada ciddi eleştiriler de yöneltilmiştir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında