AÖF Soru Bankası

Milli Mücadele TarihiÜnite 3 Özeti

Millî Mücadele’nin Hukuki ve Siyasi Yönü

TAR418U-MİLLÎ MÜCADELE TARİHİ

Ünite 3: Millî Mücadele’nin Hukuki ve Siyasi Yönü

Giriş

Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri etrafında başlayıp genişleyen Millî Mücadele hareketinin temel motivasyonu ve mücadele sebebi de “Müdafaa-i Hukuk” anlayışı idi. Mondros Mütarekesi sonrası müttefiklerin keyfî ve fiilî uygulamaları ile hukuku çiğnenen Osmanlı Devleti’nin kendi hak ve hukukunu korumak için mücadele etmesi gerektiği görüşü çerçevesinde direniş “Müdafaa-i Hukuk” olarak adlandırılan yapılar etrafından örgütlenmiştir. Bu tanım, ortaya çıkan Millî Mücadele hareketinin haklılığını ve hukuk dışı uygulamalar karşısında direniş hakkının meşruluğunu vurgulamak için özellikle tercih edilmiştir.

Ülkedeki bütün “Müdafaa-i Hukuk” cemiyet ve gruplarının birleşmesiyle oluşturulan “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”, Millî Mücadele’nin meşru ve hukuki yapısını kurumsal olarak temsil etmekteydi. Bu cemiyet adına çalışmaları yürütmekle görevli bir “icra makamı” mahiyetiyle teşkil edilen “Heyet-i Temsiliye” ise “geçici bir hükümet” gibi çalışarak hem hukuki bir yapı hem de İstanbul Hükümeti’ne karşı siyasi bir güç olarak varlık göstermiştir. Millî Mücadele hareketi ve onun Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılana kadar idari ve siyasi temsil makamı olan Heyet-i Temsiliye, Meclis’in açılmasıyla yetkisini Meclis’e devredecek ve Türkiye’de iktidarın merkezi İstanbul’dan Ankara’ya geçmiş olacaktı. Heyet-i Temsiliye’nin teşkiliyle İstanbul Hükümeti’ne karşı başlayan siyasi mücadele, Ankara’da Meclis’in açılmasıyla aslında başarıya ulaşmıştır. Ancak İstanbul Hükümeti’nin fiilen varlığını devam ettirdiği süre boyunca siyasi olarak Ankara-İstanbul çatışması devam etmiştir. Meclisin açılışıyla birlikte “Müdafaa-i Hukuk” anlayışı da tamamen resmî bir zemine oturmuştur.

TBMM’nin Açılışına Giden Süreçte Hukuki ve Siyasi Gelişmeler

4-11 Eylül 1919 tarihlerinde toplanan Sivas Kongresi ile Mondros Mütarekesi sonrası karşı karşıya kalınan sorun ve tehditlere karşı geliştirilen “mandacılık”, “himayecilik” veya “bölgesel kurtuluş” gibi çözüm önerileri tamamen reddedilmiş, “tam bağımsızlık” tek çözüm yolu olarak ortaya konulmuştur. Ayrıca Erzurum’da teşkil edilen Heyet-i Temsiliye genişletilerek bu heyetin bir “icra maka- mı”, dolayısıyla “hükümet” şeklinde çalışması ka- rarlaştırılmıştır. Bu durum, İstanbul Hükümeti’nin Mondros Mütarekesi’nin haksız uygulamalarına gerekli direnişi göstermemesi karşısında hükümete yönelik bir tepki ve başkaldırı anlamına da gelmekteydi. Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi’nden itibaren artık İstanbul’u tanımayarak bir hükümet gibi çalışmaya başlamıştır.

Heyet-i Temsiliyenin Teşkilî ve Görevleri

Erzurum’daki kongrenin kararlarının takibi ve yürütülmesi için Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında bir Heyet-i Temsiliye oluşturulmuştur. Heyet-i Temsiliye bir icra makamı mâhiyetindeydi. Bu heyetin en az dokuz, en fazla on altı üyeden oluşması gerektiği de alınan kararlardandır. Bu çerçevede Sivas’ta seçilen yeni altı üyeyle birlikte

böylece Heyet-i Temsiliye üyelerinin sayısı on beşe çıkmıştı. Heyet-i Temsiliye üyeleri aynı zamanda kongre tarafından Sivas’ta bütün Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin bir araya getirilmesiyle tek çatıda birleştirilen “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin de kurucuları olarak ilan edilmişlerdi.

Kongrede belirlenen tüzüğüne göre Heyet-i Temsiliye’nin görev ve yetkileri şu şekilde özetlenebilir:

• Heyet, ülkenin tamamını temsil etmektedir. • İstanbul Hükümeti, İtilaf Devletleri’nin baskısıyla ülkenin herhangi bir parçasının idaresini bırakmak zorunda kalırsa heyet, halifeye ve Osmanlı saltanatına bağlılığı korumak ve ülkenin bir kısmının başka bir devletin idaresine geçmesine engel olmak adına geçici yönetim görevini üzerine alacaktır. • İşgale uğrama ihtimali yüksek olan bölgelerin savunulması ile birlikte zorunlu bir durumda o bölge halkının göç ettirilmesi ve ahalinin iaşesinin sağlanması görevi de Heyet-i Temsiliye’ye aittir. Bir bölge ahalisinin göç etmesi ancak Heyet-i Temsiliye’nin iznine bağlı olacaktır. • Sivas Kongresi’nde alınan kararlar, izlenecek politika ve milletin emel ve istekleri, milletin geneline olduğu gibi İstanbul Hükümeti’ne ve yabancı devletlere de bir bildiri ile duyurulacaktır. • Millî örgütlenmenin amaç ve ilkelerinin her yere yayılması, halka anlatılması ve güç kazanması için çalışılması Heyet-i Temsiliye’nin aslî görevlerindendir. • Heyet, çalışmalarını sürdürmek için her yıl genel bir kongre toplayacaktır. Heyet-i Temsiliye’nin sabit bir yeri olmayıp, “merkezi, günün koşullarına en uygun görülecek yerde bulunacaktır.” • Heyet, millî örgütlerin varlığını ve devamını sağlamak için gerekli tedbirleri almak, bu örgütleri bir arada tutup aralarında bağ kurulmasını, böylelikle millî hedeflere ulaşılmasını sağlamakla yükümlüdür.

Görev ve yetkilerinden anlaşılacağı üzere Heyet-i Temsiliye, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına askerî ve siyasi faaliyetleri yürütme yetkisine sahip meşru ve millî bir kurul olarak teşkil edilmiştir. Böylece Amasya Genelgesi ile ilk adımı atılan Millî Mücadele hareketi tamamen hukuki bir zemine oturtulmuştur. Heyet- i Temsiliye bu vazifelerini, Sivas Kongresi’nin tamamlanmasının ertesi günü, 12 Eylül 1919’dan başlayarak Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihine kadar sürdürmüştür.

Amasya Görüşmeleri ve İmzalanan Protokoller

“Amasya Görüşmeleri” olarak bilinen toplantıya Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal Paşa ile Rauf ve Bekir Sami beyler; İstanbul Hükümeti adına da Bahriye Nazırı Salih Paşa katılmıştır. 20-22 Ekim 1919 tarihlerinde


yapılan görüşmelerde heyetler arasında üçü açık ve imzalı, ikisi gizli ve imzasız olmak üzere toplam beş protokol yapılmıştır. Amasya görüşmeleri, Millî Mücadele hareketi- nin ve o hareketin idarecisi konumundaki Heyet-i Temsiliye’nin ve dolayısıyla Anadolu ve Rumeli Müdafaa- i Hukuk Cemiyeti’nin İstanbul tarafından resmen tanınması anlamına gelmekteydi. Bu durum Kuva-yı Milliye ve Heyet-i Temsiliye için büyük bir başarıydı. Bundan sonra Anadolu hareketi İstanbul için önemli bir kontrol mekanizması haline gelmiştir.

Meclis-i Mebusân’ın Açılması ve Misak-ı Millî Kararlarının İlânı

1919 yılı sonuna doğru tamamlanan seçimlerde ise Sultan’ın ve İstanbul Hükümeti’nin beklentilerinin aksine “milliyetçi” mebusların çoğunlukta olduğu bir meclis seçilmişti. Seçime katılım birçok bölgede istenen seviyede olmamış, işgal altındaki yerlerde de seçim yapılamamıştır. Mustafa Kemal’in de Erzurum mebusu seçildiği seçimler, Sultan Vahdettin’in beklentilerinin aksine ülkedeki otorite merkezinin İstanbul’dan Anadolu’ya kaymakta olduğunu göstermekteydi. Seçimin tamamlanmak üzere olduğu 1919 Aralık ayı içerisinde Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye üyeleri de (27 Aralık 1919 günü) Ankara’ya gelerek, Ankara’yı merkez yapmışlardı.

Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Millî Mücadele’nin giderek etkisini ve gücünü artırması, hatta İstanbul Hükümeti üzerinde ciddi bir baskı unsuru hâline gelmesi, İtilaf Devletleri açısından ciddi bir problem olarak değerlendirilmekteydi. Çalışmalarına başlayan Meclis-i Mebusan’ın 28 Ocak 1920 tarihinde, Osmanlı Devleti’nin barış şartlarının ilân edildiği “Misak-ı Millî” kararlarını ilân etmesi, müttefiklerin endişelerini daha da artırmıştı. Altı maddelik Misak-ı Millî kararlarında, hilafet merkezi ve Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un Marmara Denizi ile birlikte Osmanlı Devleti’ne ait olarak kalacağı ve “her türlü halelden masun olacağı” belirtilmekteydi. Boğazlardan ticaret ve nakliye gemilerinin geçişiyle ilgili ise alakadar devletlerin birlikte verecekleri karara uyula- caktır. Mondros Mütarekesi imzalandığı dönemde işgal altında bulunan Arap vilayetlerinin durumu o bölge ahalisinin vereceği karara bağlı olacaktır. Buralar dışında kalan ve çoğunluğunu Türk ve Müslüman ahalinin oluşturduğu bölgeler ayrılmaz bir bütündür. Elviye-i selâse (Kars, Ardahan, Batum) için gerekirse daha önce yapıldığı gibi halk oylaması yapılacaktır. Batı Trakya’nın durumu da aynı şekilde orada yaşayan ahalinin tercihine bırakılacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, civar ülkelerdeki Müslüman azınlıklarla aynı haklara sahip olacaklardır. Millî ve iktisadi gelişmenin sağlanabilmesi için tam bağımsızlığı tanınması; siyasi, adli ve mali sınırlamaların kaldırılması gerekmektedir. Osmanlı Devleti’ne düşen borçların ödenmesi de aynı şartlara tâbi olacaktır.

Meclis-i Mebusan 17 Şubat 1920 günü Misak-ı Millî’yi onaylamış, 24 Şubat 1920 günü de İstanbul’daki İtilaf Yüksek Komiserleri’ne birer mektup göndererek Misak-ı

Millî kararlarını bildirmiş ve Türk topraklarının ayrılmaz bütünlüğünü savunmuştur.

İstanbul’un Resmen İşgali ve Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin Açılması

Hem Cemiyet-i Akvam Yüksek Konseyi hem de İstanbul’daki İtilaf Yüksek Komiserleri, İstanbul’da resmî işgalle ilgili ön çalışmalarını hızlandırmışlardı. Aralarındaki bazı görüş ayrılıkları ve işgalin yöntemi konusundaki çeşitli anlaşmazlıklara rağmen İtilaf Devletleri kısa zamanda tam uzlaşmaya varmışlar, işgal için gerekli askerî hazırlıklar yapılmaya başlanmıştı. Bu ortamda işgal karşıtı gazetecilerle birlikte çeşitli devlet adamları da tutuklanmış ve tutuklananların bir kısmı, daha önceden tutuklanarak gönderilenler gibi İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilmişlerdi. Malta’ya sürülenler arasında Rauf Bey ve Kara Vasıf gibi Meclis-i Mebusan üyesi mebuslar da vardı. İşgalle birlikte Meclis’in dağılmasını sağlayan İngilizler, Malta’ya yapılan sürgünlerle de Meclis-i Mebusan’da Misak-ı Millî’nin ilanıyla oluşan millî havayı etkisizleştirmek, yeniden bir millî hareketlenme oluşturacağını düşündükleri kişileri İstanbul’dan uzaklaştırarak otoritelerini kuvvetlendirmeyi hedeflemekteydiler.

İstanbul’da işgalin sert bir şekilde uygulanmaya başlaması sonrası Meclis-i Mebusan 18 Mart 1920 tarihinde son toplantısını yaparak çalışmalarını durdurmuştur. Mustafa Kemal Paşa da 19 Mart 1920 tarihinde Heyet-i Temsiliye adına yayımladığı bir tamimle, “olağanüstü yetkilere sahip” bir Meclis’in Ankara’da toplanması için çağrı yapmıştır. Yine Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye adına Meclis’e seçilecek mebusların seçim usulünü belirleyen bir de tebliğ yayımlamıştır. Bu tebliğde, İstanbul’un resmen işgaliyle ülke yönetimine el konulduğu, bu yüzden Meclis’in Ankara’da toplanacağı duyurulmaktaydı. Meclis için, nüfus oranlarına bakılmaksızın her livadan beşer kişi seçilecekti. Seçilecek kişileri de bölgelerinin Belediye Meclis üyeleri ile Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin yerel yönetim kurulu üyeleri belirleyecektir. Ayrıca İstanbul’da Meclis-i Mebusan’a mensup olan mebuslar, Ankara’da açılacak olan Meclis’in doğal seçilmiş üyeleri olarak kabul edileceklerdi. Bu durum Ankara’da açılacak olan Meclis’in İstanbul’da 1919 seçimleriyle teşkil edilmiş olan Meclis-i Mebusan’ın devamı olan bir yapı şeklinde teşekkül ettirildiğini göstermektedir. Ancak böyle bir gelişmeyi engellemek isteyen ve Nisan ayı başlarında Sultan Vahdettin tarafından tekrar Sadrazamlık vazifesine getirilmiş olan Damat Ferit Paşa, 11 Nisan 1920 tarihinde Meclis-i Mebusan’ı feshettirmiştir. İstanbul ile Ankara tamamen karşı karşıya gelmiş durumdaydılar. Buna rağmen, işgal altında olmayan bölgelerde Mustafa Kemal Paşa’nın tebliğine uyularak seçimler yapılmış ve yeni Meclis’in üyelerinin Ankara’ya gelmesi sağlanmıştır. Ayrıca Damat Ferit’in engelleme ve Meclis’i feshederek hukuki problem çıkarma çabalarına ragmen Meclis-i Mebusan’a mensup mebusların önemli bir kısmı da Ankara’ya geçerek yeni Meclis’e dâhil olmuşlardı. Bu şartlar içerisinde tüm mebuslar Ankara’da toplanarak 23


Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi’nin açılışını ve ilk toplantısını yapmışlardı.

Cumhuriyetin İlânına Giden Süreçteki Hukuki ve Siyasi Gelişmeler

Ankara’da Meclis, 23 Nisan 1920 günü, Meclis’in en yaşlı üyesi Sinop Mebusu Şerif Bey’in açış konuşmasıyla ve “Büyük Millet Meclisi” adıyla açılmıştır. İlk icraatlarından birisi olarak, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Suret-i Teşekkülü Hakkında Heyet-i Umumiye Kararı”nı onaylayan Meclis, böylece “Türkiye Büyük Millet Meclisi” adını almıştır (Akın, 2001). Ancak Meclis bir süre daha “Büyük Millet Meclisi” adını kullanmaya devam etmiş, hükümet kararları da bu isimle imzalanmıştır. Uluslararası alanda ilk defa 2/3 Aralık 1920 tarihinde Ermenistan’la imzalanan Gümrü Antlaşması’nda “Türkiye Büyük Millet Meclisi” adı kullanılmıştır. 8 Şubat 1921 tarihinden itibaren Mustafa Kemal Paşa’nın hükümet kararlarını “Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi” sıfatıyla imzalamaya başlamasıyla da bu tanımlama süreklilik kazanmıştır.

Meclis kayıtlarına göre toplamda 88’i İstanbul’daki Meclis- i Mebusan’dan dâhil olmak üzere 437 mebusun Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yaptığı belirtilmektedir. Türk Demokrasi Tarihi içerisinde Birinci TBMM, üyelerinin temsil ettiği toplumsal çeşitlilik nedeniyle ayrı bir önemle zikredilir. Farklı toplumsal kökenlerle birlikte mebusların ideolojik tutumları arasında da büyük farklar bulunmaktaydı. Meclis içerisindeki farklı grupların varlığı ve çeşitli karşıtlıklarıyla birlikte Meclis’in tüzel kişiliği ve otoritesinin korunması konusunda görüş ayrılığı bulunmamaktaydı. TBMM açıldıktan sonra Meclis’in ülke içinde temel hedeflerinden birisi de kendi otoritesini kuvvetlendirmekti. Bu yüzden çıkarılan kanunlar ve bazı yaptırımlarla Meclis toplum üzerindeki otoritesini artırmayı hedeflemiştir. İlk çıkardığı kanunlardan birisi 29 Nisan 1920 tarihli “Hıyanet-i Vataniyye Kanunu” olmuştu. On dört maddeden oluşan bu kanunla TBMM, kendisine karşı her türlü sözlü, yazılı ya da fiilî muhalefeti suç saymıştır. Meclis’e karşı faaliyetlerle birlikte Meclis’in karşılaştığı büyük problemlerden birisi de asker kaçaklarıydı. “Hıyanet-i Vataniyye Kanunu”na rağmen normal mahkemelerin işleyişi Meclis’in istediği şekilde hızlı sonuç almaya engel olmaktaydı. Bu yüzden asker kaçaklarını engellemek ve onlara yardım/yataklık edenleri cezalandırmak amacıyla 11 Eylül 1920 tarihinde “Firariler Hakkında Kanun” çıkarılmıştır. Kanunun uygulanmasını sağlamak amacıyla da Meclis üyelerinden oluşan “İstiklal Mahkemeleri” kurulacaktı. Mahkemeler bu olağanüstü dönemde hızlı işlem yapabilmek amacıyla kurulmuş “olağanüstü mahkemeler”di ve sorumluluğu da asker kaçakları ile sınırlıydı.

Birinci dönem İstiklal Mahkemeleri olarak ülke genelinde toplam on dört mahkeme kurulmuştur.

Meclis, özellikle İstanbul’a karşı kendi meşruiyetini savunurken, hukuki olarak da bu meşruiyeti ispatlama ihtiyacındaydı. İcra Vekilleri Heyeti’nin teşkili ve İstiklal

Mahkemeleri’nin kurulması gibi uygulamalar, bir anayasaya dayanmadan tamamen Meclis’in kendi aldığı kararlarla belirlenmiştir. İhtiyaç duyulan konularla ilgili gerekli kanunlar çıkarılmıştır. Bunun yanında Meclis, ülke içinde ve dışında meşruiyetini sağlamaya çalışırken, yeni bir devlet teşkilatlanması anlamına gelecek düzenlemeler de yapmaktaydı. Bu düzenlemelerin en önemlisi Meclis’in kendi anayasasını yapmasıydı. Bu yüzden 20 Ocak 1921 tarihinde Meclis, “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu” adıyla kendi anayasasını kabul etmiştir.

Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, Meclis’te sert tartışmalar sonrasında kabul edilmiş ve mebuslar arasındaki fikir ayrılıkları bir kez daha açıkça görülmüştü. Özellikle 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun kabulü sırasında yaşanan tartışmalar mebuslar arasındaki ayrışmayı körüklemiş, yeni hizipleşmelere neden olmuştu. Mustafa Kemal Paşa, bu durumun “Meclis Hükümeti” sistemiyle çalışan ve büyük oranda “kuvvetler birliği” prensibiyle hareket eden Meclis’in çalışmalarına zarar vereceği görüşündeydi. Bu yüzden Paşa, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu” adıyla daha büyük bir grup kurmaya karar vermiştir. 10 Mayıs 1921 günü 133 mebusun katılımıyla ilk toplantısını yapan grubun başkanlığına da Mustafa Kemal Paşa seçilmiştir. Gruba karşı muhalefet zamanla örgütlenerek 1921 yılı sonları ve 1922 başlarında yeni bir muhalif grup olarak ortaya çıkmıştır. Muhalif grup da Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti içerisinden geldiği için ve Meclis’in ortak hedefleri için çalışmaları sebebiyle, kendilerini Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk grubundan farklı bir isimle tanımlamayı doğru bulmamışlar, bu yüzden kendilerine “İkinci Grup” demişlerdi. Böylece daha önce kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu “Birinci Grup” olarak adlandı- rılırken muhalif grup “İkinci Grup” adıyla adlandırılacaktır.

TBMM içerisinde gruplar belirginleşip, çeşitli konularla ilgili polemikler görülmekle birlikte özellikle 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun kabulünün ardından Meclis yeni devletin kurumsallaşmasının tamamlanması ve teşkilatının sağlamlaştırılması anlamına gelecek önemli adımlar atmış ve kararlar almıştır. Bu önemli kararların başında İstiklal Marşı’nın kabulü gelmekteydi. TBMM’nin açılışı ile birlikte aslında Anadolu’da yeni bir millî devletin kuruluşu fiilen ilan edilmiş durumdaydı. İstiklal Marşı ile de bu yeni devletin ortaya çıkış şartları ve meşruluğu vurgulanmak isteniyordu. İstiklal Marşı, 1982 Anayasası’nın 3. maddesinde “Türkiye Devleti’nin millî marşı İstiklal Marşı’dır” şeklindeki bendle zikredilerek anayasaya dâhil edilmiştir.

1921 anayasasında saltanat ve hilafet makamlarıyla ilgili herhangi bir hüküm yer almamaktadır. Millî Mücadele’nin başarıyla tamamlanması sonrası İtilaf Devletleri ile Ankara Hükümeti arasında 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Mütarekesi imzalanmıştır. Ancak Lozan’daki barış görüşmeleri için konferansa TBMM Hükümeti ile birlikte İstanbul Hükümeti de davet edilince, TBMM artık var olan


ikili yapıyı ortadan kaldırmak amacıyla 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatı kaldırmıştır.

Millî Mücadele’nin askeri başarıyla sonlanması, İstanbul’da idarenin TBMM tarafından devralınması ve Lozan’da barış görüşmelerinin başlaması sonrası atılan önemli adımlardan birisi de ekonomik alanda yapılacak faaliyetlerin belirlenmesiydi. Ülke genelinde toplanan toplam 1135 delegenin katılımı ve Kâzım Karabekir Paşa’nın başkanlığında Türkiye İktisat Kongresi 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de toplanmıştır. 4 Mart 1923 tarihinde tamamlanan kongre sonucunda on iki maddeden oluşan “Misâk-ı İktisadi” şartları belirlenerek yayımlanmıştır. Türkiye İktisat Kongresi’nde yapılan tartışmalar ve “Misak-ı İktisadi” kararları Türkiye’nin sonraki süreçteki ekonomik politikalarının temelini oluşturmuştur.

Türkiye İktisat Kongresi’nde ülkenin ekonomik yapısıyla ilgili alınan kararlarla birlikte, Meclis iç siyasete yönelik çalışmalara da yoğunlaşmıştır. Lozan görüşmelerinin tekrar başlamasıyla anlaşma zemini oluşmuştu. Delegeler Lozan’da çalışmalarını sürdürürken Meclis de anlaşmanın imzalanması ve sonrasında yapılacak düzenlemelere odaklanmayı amaçlamaktaydı. Bu yüzden 1 Nisan 1923 tarihinde TBMM, seçimlerin yenilenmesi kararı almıştır. Lozan Konferansı’nın devam ettiği dönemde alınan bu kararla, anlaşmanın imzalanmasıyla yapılacak yeni düzenlemelerin yenilenen Meclis’le gerçekleştirileceği ilan edilmiş oluyordu. Aslında seçimlerin yenilenmesinin en önemli yanı, Halk Fırkası’nın kuruluşuna zemin hazırlanmasıdır. Mustafa Kemal Paşa, ilk olarak saltanatın kaldırılması sonrası, 6 Aralık 1922 tarihinde “Halk Fırkası” adıyla bir parti kurulması şeklindeki düşüncesini açıklamış- tı. Seçim kararı sonrası, 8 Nisan 1923 tarihinde de Paşa, Halk Fırkası’nın fikrî dayanaklarını oluşturan bir seçim beyannamesi yayınlamıştır.

TBMM 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması’nı onaylamış, 9 Eylül’de de Halk Fırkası’nın kurulduğu açıklanmıştı ancak fırkanın kuruluşunun onayı için müracaat 11 Eylül’de yapılmıştır. Halk Fırkası etkisindeki Meclis’in Cumhuriyet’e giden sürece işaret eden uygulamalarının önemli aşamalarından birisi de Ankara’nın başkent olmasıydı. 13 Ekim 1923 günü TBMM’de yapılan görüşmeler neticesinde anayasaya “Türkiye Devleti’nin başşehri Ankara şehridir” hükmü ek- lenerek iktidarın artık tamamen Ankara’ya geçtiği bir kez daha ilân edilmiştir.

Bu süreç aynı zamanda Meclis içerisinde yeni bir muhalif kitle oluşumuna da neden olmuştu. Kamuoyunda da Cumhuriyet’e geçişi bekleyenlerle birlikte, Meclis’in yapısının İstanbul’daki Halife’ye bağlı bir “Meşveret Meclisi” şeklinde devamını savunan bir kitle de bulunmaktaydı. 1923 yılı Ekim ayı içerisinde yaşanan bir hükümet krizi, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına Cumhuriyet’in ilânı için uygun ortamı hazırlamıştır.

29 Ekim günü Meclis’e davet edilen Mustafa Kemal Paşa, birkaç ay önce İsmet Paşa ile birlikte anayasanın bazı

maddelerinde yapılacak düzenlemelerle ilgili olarak hazırladıkları taslağı Meclis’e sunmuş ve düzenleme taleplerinin Anayasa Komisyonu’nda tartışılmasını istemiştir. Komisyonun görüşmeleri sonrası Meclis’te oylamaya geçilmiş, 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesine “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti, Cumhuriyettir” ibaresi eklenerek, Cumhuriyet’i ilan eden madde kabul edilmiştir (Berkes, 2003). Böylece aslında Meclis açıldığından beri fiilen uygulanmakta olan sistem resmileştirilmiştir.

Cumhuriyet’in ilanıyla artık yeni bir sistemle idare edilen yeni bir devlet ortaya çıkmıştır. İmparatorluktan millî devlete geçiş sürecindeki dönüşümlerin en önemli basamaklarından birisini Cumhuriyet’in ilanı oluşturmaktadır. Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yoğunlaşmış olan yenileşme hareketleri, ülkedeki idarî değişim ve kurumsal modernleşme hareketleri, Cumhuriyet’in ilanı ile son noktaya ulaşmıştır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında