AÖF Soru Bankası

Tarih FelsefesiÜnite 8 Özeti

Yapısalcı, Post Yapısalcı ve Post Modern Tarih Anlayışları

TAR417U-TARİH FELSEFESİ

Ünite 8: Yapısalcı, Post Yapısalcı ve Post Modern Tarih Anlayışları

Giriş

İnsanlık için 20. yüzyıl, önemli gelişmenin yaşandığı bir süreç oldu. Bunların başında iki dünya savaşı gelir. Avrupa merkezli çatışmalarla başlayan ve tüm dünyayı doğrudan etkileyen 1914-1918 arasındaki Birinci Dünya Savaşı ile 1938-1945 arasındaki İkinci Dünya Savaşı, ülkelerin siyasal, sosyal ve ekonomik yıkımına neden oldu. Dünya savaşları toplumlar ve insanlık için öylesine tahripkâr oldu ki sonrasında bunun nedenleri üzerinde uzunca bir zaman kafa yorulması gerekti.

19. yüzyıldan itibaren yaşanan ve etkileri 20. yüzyılda tam olarak görülebilen, imparatorlukların yerine devlet merkezli ulusların inşası, “biz” kavramına odaklanıyor, bunu da yarattığı “ötekiler” üzerinden meşru kılıyordu. Siyasal düzlemde yaşanan bu uluslaşma, devletler eliyle modern bilim ilkelerine de uygun ama romantik bir “milli tarihçiliği” destekliyor, okullaşma üzerinden de inşa edilen milli bir tarihin öğretimini öngörüyordu.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, modern bilimin toplumların ve bireylerin mutluluğuna odaklanan bir amacının olmadığı fark edildi. Zira modern bilim imkânlarıyla biyolojik, kimyasal ve nükleer bombalar yapılabilmişti. Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren bilim ve tarih epistemolojisinde yaşanan köktenci tartışmalar ve bunların felsefe, edebiyat, tarih gibi alanlarda doğurdukları sonuçların tamamına postmodernizm denmiştir.

Postmodernizm ve Ortaya Çıkışı

Postmodernizmin ne zaman ortaya çıktığına ilişkin farklı görüşler olsa da özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra, bilim, felsefe ve edebiyattaki moderniteye yönelik yapılan eleştirilerle oluştuğu kabul edilebilir. Konuyu ele alan her bir düşünürün kendi perspektifinde önemli bulduğunu merkeze alarak bir tür modernizm eleştirisi üretmesi ve bu eleştirilerin bir sistem ya da bütünlük oraya çıkarmaması Postmodernizmin, tek bir tanımının olmasını engellemiştir. Bundan dolayı postmodernizmi anlamak adına, modernizmin ne olduğuna ve iddialarının neler olduğuna kısaca bakmak yararlı olabilecektir.

Postmodernizm Nedir?

Modernizm, Avrupa’da yaşanan siyasal, sosyal, ekonomik ve bilimsel alandaki gelişmeler sonucunda özellikle Sanayi İnkılabıyla kendini gösteren yeni bir yaşam ve düşünce tarzı olarak belirmişti. Avrupa’da, 16. yüzyıldan itibaren başta kolonyalizmle birlikte varsıl ekonomik çevrelerin oluşması, sonrasında bunun sanat ve düşünce hayatında bir zenginleşmeyi (Rönesans) beraberinde getirmesi, bundan etkilenen bir dinsel dönüşüm (Reformizm), toplumsal bir değişimi başlatmıştı. Kesintisiz bir süreç olmamakla birlikte 18. yüzyılda ortaya çıkan ve birbirini etkileyen Sanayi İnkılabı, Aydınlanma Düşüncesi ve Fransız İhtilali çerçevesinde şehirli yaşam, yeni zihniyeti haber veriyordu. Postmodernizm üzerine en önemli çalışmalardan kabul edilen Postmodern Durum’un yazarı Lyotard şöyle tanımlamıştır: “Aşırı basitleştirilmiş bir ifadeyle diyebiliriz

ki, “postmodern” sayılan tutum, üst-anlatılara karşı inançsızlıktır.” (2014).

Postmodernizm konusunda eser veren, düşünce üretenlerin hepsi başka özellikler dile getirse de kökeni itibariyle modernizm eleştirisi içerdiği için şu temellendirmelerin konuyu biraz daha anlaşılır kılabileceğini söylemek mümkündür (Aydın, 2021):

• Anti-Modernizm olarak, • Batı uygarlığının reddi olarak, • Modern bilimin reddi olarak, • Nihilizm olarak, • Modernizmin devamı olarak, • Kapitalizmin devamı olarak, • Yaşanan bir durum olarak, • Kuşkuculuk olarak

postmodernizmden bahsedilebilir.

Postmodernizmin tarihyazımına yansımaları iki ayrı ve ilişkili kanaldan kaynaklanmıştır. Bunlar modern bilime getirilen eleştiriler ve modern tarih disiplinindeki epistemolojik gelişmelerle ilgilidir. Postmodernistler, modern bilimin metodolojik-epistemolojik sınırlılıklarını ve sosyal değerini konu ederek birçok eleştiri getirmişlerdir. Bunların başında modern bilim paradigması olarak tanımlanabilecek pozitivizmin dayattığı düşünülen olumsuzluklar gelir. Bunlar, pozitivizmin sadece nesneler (materyaller) dünyasına odaklanması ve gerçeği insanın beş temel duyusu aracılığıyla toplanan verilere dayandırmasıdır. Bu durum pozitivizmin metafiziği reddetmesi bağlamında başından beri eleştiri konusu olmasını sağlamıştı. Diğeri ise gerçeğe ulaşma bağlamında geliştirdiği metodolojinin ve sonuçta üretilen verilerin genellikle bir “indirgeme” içerdiği iddiasıydı. Bir diğeri ise aşırı uzmanlaşma nedeniyle her bir çalışma alanında derinleşmiş ancak diğer çalışma alanlarıyla ilişkisi zayıf “beyaz yakalı” bir sınıf yarattığı, bunun da toplumda karşılaşılan sorunları çözemediği, üstelik kültürel bir çoraklık yaratığıydı. Zira kültür, insan hayatını tamamen bir felaket olmaktan kurtaran şeydi (Gasset, 1997).

Yapısalcılık ve Tarih

19. yüzyılın tarihyazımı tartışmalarının temel konularını tarihselcilik ve tarihsicilik çerçevesinde, tarihin çizgisel olarak mı ilerlediği yoksa döngüsel mi olduğu, tarihsel olayların rastlantısal olarak mı gerçekleştiği, yoksa olgular ve olaylar arasında nedensellikle açıklanabilecek yasaların olup olmadığına dair tartışmalar oluşturmaktadır. Bu tartışmaların temelinde, tarihin farklı farklı tarihler yerine yalnızca bir tek süreçten oluşan yaşanmışlığın anlaşılması yer almaktadır (Hartog, 2000).

Yapısalcılık (strüktüralizm), bir dilin, bir toplumsal yaşayış tarzının, bir çağın göreli olarak sabit kalmış yapısının, rasyonel olarak kavranmasını temel alan bir akımdır. Yapısalcılık kaynağını dilbilim (linguistik) ve etnolojiden alır. Bu yaklaşıma göre her tarihsel dönem, toplum, kültür


vb. ögeler, eşzamanlı biçimde yapısal özellikleriyle ele alınmalıdır (Özlem 2012: 246).

İnsanlar, sözcükleri herkesin hemfikir olduğu gibi kullanma eğilimindedir ancak bunlar, üzerinde uzlaşmaya varılmış toplumsal anlamlara ya da genel olarak kabul edilmiş toplumsal değerlere ya da toplumun sembolik etkileşimsel dünyasına dayanmaktadır.

Lévi-Strauss ve Yapısalcılık

Yapısalcılar için tarih, geçmişte olmuş bitmişin bilgisi değildir. Onlara göre tarih, geçmişte kalan dilbilimsel, etnografik yapıların saptanmasında başvurmak üzere var olan bir bilgi stoğudur. Tarihte, tüm tarihe yayılmış genel olgular yer almadığından dolayı tarihten, genel açıklamalar yapmaya yarayacak bir süreklilik ve düzenlilik çıkartılamaz (Özlem, 2012). Claude Lévi-Strauss, Yapısal Antropoloji kitabında yapısal tarihin temel çerçevesini çizmektedir. Strauss (2012) tarihçinin geçmişteki tekil olayları incelendiğinde bir fizikçi gibi davrandığını ifade eder. Tarihçi, üretmiş olduğu metinde tarihi gerçekten de oluşturabilir. Bu tarih yazma biçimi ise mikro bir tarihtir. Bu hâliyle tarihçinin ortaya koyduğu makro tarihe ulaşamayan geçmişe bağlanmayı başaramayan bir tarihtir. Bu tarih aynı zamanda tahminlere ve ideolojiye dayalı kalacaktır. Lévi-Strauss, yapısalcılığı tarihle ilişkisi olan antropolojiye aktarmıştır. Lévi-Strauss, bir topluluğun sosyal yaşamını biçimlendiren, o topluluğa özgü kodun kumanda ettiği iletişimi temel almaktadır. Bunun temelinde ise tüm insan yaşamı için geçerli olan evrensel bir kod yer almaktadır. Bu da ortak insan doğasıdır (Breisach 2012). Lévi-Strauss’a (2012) göre siyaset tarihi bilince odaklanırken örneğin iktisat tarihi büyük ölçüde, bilinçdışı icraatların tarihidir. Lévi-Strauss (2012) her iyi tarih kitabının etnolojinin etkisini taşıması gerektiğinden hareketle Lucien Febvre’nin XV. yüzyılda İnançsızlık Sorunları kitabını en iyi örneklerden birisi olarak verir.

Türk Tarih Yazımında Yapısalcılığı Etkisi

Türkiye’de yapısalcı tarih anlayışının örneklerini görmek mümkündür. Türk ve özellikle Osmanlı tarihinde Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) ve Az Gelişmişlik Sorunu tartışmalarını yürüten Kemal Tahir, Doğan Avcıoğlu, Sencer Divitçioğlu, Behice Boran ve Baykan Sezer’in yürüttüğü çalışmalar, yekpare bir grup oluşturmasa, birbirlerine karşı pek çok karşıtlıklar içerse de bunlara örnektir. Diğer tarafta Taner Timur’un Marksist yapısalcı yaklaşımını, Osmanlı Toplumsal Düzeni çalışmasında görmek mümkündür. Timur (1994) “aslında çalışmamızda ele aldığımız dönemin sonuna isabet eden gelişmeleri, Fransız tarihçi F. Braudel tarafından nüanslı bir biçimde geliştirilmiştir” diyerek Annales Ekolü’ne referans vermektedir. Ayrıca Timur (1994) Osmanlı Devleti’ni yapısal olarak üretim biçimi, toprak hukuku, tımar sistemi ve merkeziyetçi unsurları ile yapısal olarak incelemiştir. Benzer biçimde Ömer Lütfi Barkan’ın da gerek Kolonizatör Türk Dervişleri ve Türkiye’de Toprak Meselesi-Toplu Eserler kitabında yer alan çalışmalarında yapısalcı tarih yaklaşımının izlerini görmek mümkündür. İnalcık’a (2009)

göre Ömer Lütfi Barkan Osmanlı toprak ve tarım sistemine, nüfusuna, ekonomisine dair araştırmalarıyla Braudel’in dikkatini çekmiştir.

Postyapısalcılar ve Tarih

Postyapısalcılık ve aynı zamanda yeni tarihselcilik, geleneksel tarihe karşı yapısökümcü yaklaşımın ortaya çıkışında etkili olmuştur. Derrida genelde, yapısal dilbilim (Saussure) ve antropolojiyi (Levi-Strausse) eleştirmesi nedeniyle postyapısalcı olarak değerlendirilir. Derrida’nın eleştirileri iki düzeydedir. Bunlardan ilki ses- merkezciliği’dir. Ses-merkezcilik, konuşulan sözcüğe yazılan sözcük üzerinde öncelik verilmesidir. İkinci düzeyse söz-merkezciliktir.

Michel Foucault ve Tarih

Michel Foucault ise metni üreten yazarın bakış açısının anlaşılması ile yapısökümünün yapılabileceğini ifade ederek bir sonraki adımını atmıştır. Foucault için hakikat söylemler yoluyla oluşturulur veya kurulur; o, içinde ortaya çıkıp geliştiği tikel söyleme özgü bir şey olmak durumundadır. Foucault açısından hakikati oluşturan standartlar, evrensel olmayıp tikel söylemlere içseldir. Bununla birlikte, Foucault’nun düşüncesinin en radikal unsuru, onun “insanın ölümü”nü ilan eden beyanıdır. Foucault modern felsefenin özerk, kendi kendisini kuran öznesinin (Kartezyen öznenin) belli bir zamanda belli bir söylemin yaratısı olup şimdilerde tutulmaya uğradığını, gözden kaybolduğunu öne sürer. Foucault açısından söylemler özgül özne türlerini yaratır; evrensel bir özne olmayıp, sadece münferit söylemler tarafından yaratılmış olan özneler vardır (Cevizci, 2009). Böylece yazar ortadan kalkmakta amaç ve anlam da metni terk etmektedir. Bu nedenle tarih de önemsizleşir (Iggers, 2000).

Türk Tarih Yazımında Postyapısalcı Yaklaşımlar

Türkiye’de postyapısalcı tarih anlayışı klasik tarihçilerden ziyade, siyaset bilimciler ve sosyologların kullandığı bir yaklaşım olarak görülmektedir. İktidar ve egemen söylem pratiklerinin ya da resmi ideolojinin cinsiyet, kimlik ve etnisite bağlamında ortaya koyduğu söylem pratikleri ve tarihsellikleri temel çalışma alanlarıdır.

Türkiye’de vatandaşlık temelli çalışmalarda postyapısalcı yaklaşıma uygun örnekler görülmektedir. Malumat-ı Medeniyye, Terbiye-i Ahlakiye ve Medeniyye ders kitapları ve öğretim programlarına söylem analizi çerçevesinde yaklaşan Fusün Üstel’in “Makbul Vatandaş”ın Peşinde çalışması, Millet Mekteplerine ve Halka Mahsus Yurt Bilgisi ders kitabı ve öğretim programlarını ve çalışma grubuyla yapmış olduğu mülakatları kullanarak bu veri setine söylem analizi çerçevesinde yaklaşan Birol Çaymaz’ın “Türkiye’de Vatandaşlığın İnşası” vatandaşlık temelli çalışmalara örnek olarak gösterilebilinir.

İdeoloji temelli çalışmalarda ise Nilüfer Göle’nin ilerleme paradigmasının farklı politik görüşlerde olsa bile modern Türkiye’nin temel söylemi olduğunu ortaya koyduğu


“Mühendisler ve İdeoloji” adlı çalışması, Taha Parla’nın Onlara göre tarih, politik bir güç tarafından kurgulanmış ve Kemalist ideolojinin temel metinlerini Nutuk, Söylev ve gerçek olarak sunulmuş çelişkiler yumağından ibarettir. Demeçler’i söylem analizi çerçevesinde değerlendirdiği Yeni Tarihselcilikte “tarih”, gerçekçiliğin bir tür yeniden Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları adlı inşasına dayanır. Kuramın özünde kuşku temelli bir bakış çalışması, Şerif Mardin’in fikir ürünlerinin siyasal yapının açısı yer alır. Yazılmış eserlerin gerçekçiliği, sorgulamaya şekillenmesindeki rolü üzerine hazırladığı Jön Türklerin her zaman açık olduğu için net değildir. Siyasi Fikirleri: 1895-1908, Türk Modernleşmesi ve Türkiye’de Din ve Siyaset adlı çalışmaları, Mesut Yeğen’in eleştirel söylem analizi ile tasarımladığı Devlet Söyleminde Kürt Sorunu çalışması örnekler arasında yer almaktadır.

Yeni Tarihselcilik (New Historisizm)

Yeni Tarihselcilik, tarihi, postmodern bir perspektiften edebi metinler gibi inceleyen teoridir. 1980 yılında Stephen Greenblatt tarafından Rönesans’ın Benlik Öztanımı: More’dan Shakespeare’e adlı eserden sonra ortaya çıkmıştır.

Yeni Tarihselciliğe göre tarih bir anlatıdır. Tarihsel gerçeklerin aktarımı metinler aracılığıyla gerçekleşir. Biz bu gerçeklere ancak metinler aracılığıyla ulaşırız. Bu nedenle tarihçilerin en güçlü kaynağı metindir. Bu görüşlerinin temelinde Derrida’nın “Metin dışında hiçbir şey yoktur.” iddiası vardır.

İlhan Tekeli’ye göre ise tarihçi, tarihyazımında üç farklı düzeyde olmak üzere metin ve metnin okunması sorunuyla karşılaşır:

• Tarihçinin yararlandığı metin olan belgeyle ilişkisi birinci düzeyi oluşturur. • İkinci düzey, tarihçinin kendi yazdığı/ürettiği metinle olan ilişkisidir. • Üçüncü düzey ise tarihçinin yazdığı/ürettiği metni okuyan bireylerin durumuyla ilgilidir.

Yeni tarihçiler, tarihi bir metin olarak görürler ve bunun yanı sıra belirli bir dönemde yazılmış tarihsel olmayan metinlerin de tarihi metinlerle birlikte ele alınması ve incelenmesi ihtiyacından bahsetmektedirler.

Yeni Tarihselciler ve Edebiyat

Yeni Tarihselciler, tarihin edebiyat anlatılarıyla aynı düzlemde değerlendirilmesi gerektiği düşüncesini savunur. Öncülerinden Louis Montrose’un dile getirdiği “tarihin metinselliği ve metnin tarihselliği” sözü, motto haline gelmiştir (Oppermann, 2006). Edebi metinlerin, en belirgin özelliği olan ve onu sanat ürünü olarak tanımlamamızı sağlayan estetik yönü üzerinde incelenmesi, Yeni Tarihselciler için yeterli değildir. Kısaca Yeni Tarihselci yaklaşım, edebi metinler ile diğer metinler ayrımını reddeder (Çavuş, 2002). Klasik tarihçiliğe kökten eleştiriler getirerek tarihi, gerçeklerin aktarımı olarak değil, metinsel bir anlatı olarak tanımlanır.

Yeni Tarihçiler ve Tarihte Mutlaklık

Yeni Tarihselciler, mutlak bir gerçeğin olmadığını söylerken tarihsel gerçek olarak sunulanın yalnızca çelişkiler yumağı olduğu tezinden yola çıkarak tarih ile edebiyat arasındaki kurgusal yakınlığı açmaya çalışırlar.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında