AÖF Soru Bankası

Tarih FelsefesiÜnite 7 Özeti

Annales Tarih Okulu

TAR417U-TARİH FELSEFESİ

Ünite 7: Annales Tarih Okulu

Giriş

1971’de yayımlanan Tarih Nasıl Yazılır adlı kuramsal metninde Paul Veyne, tarihin bir bilim olmadığı gibi bilimlerden bir beklentisinin de olamayacağı; olguları açıklama zorunluluğunun ve bir yönteminin bulunmadığı kuvvetli önermelerini sıraladıktan sonra kökeni Aydınlanma öncesine uzanan bir tanım önerir: “Tarih, gerçeksi bir romandır.” (Veyne, 2014). Annales’i ele alan bir metni bu tarihçiliğin bazı kuramsal varsayımlarına karşıt konumdaki Veyne ile başlatmaktaki niyet, hem bu tarihçilik biçimini ünlü kılan uzun süreye odaklı çözümlemenin Annales’e uygulanacağını sezdirmek hem de Annales’in oluşum koşullarını da biçimlendiren kuram ve yöntem tartışmalarının, bu akımın merkezi ve çeperindeki tarihçiler tarafından yeni noktalara taşınmış olduğunu düşündürtmektir.

Annales Tarihçiliği’nin Oluşum Koşulları ve Annales Dergisi

Yeni çağ Fransası’nda, tarih denildiğinde ağırlıklı olarak ders alınacak emsaller, hisse edinilecek kıssalar anlaşılsa da meslekten tarihçilerin yazdıkları sadece sarayın ve dinî zümrelerin ilgilendiği metinler olmakla kalmıyordu zira 17. yüzyıldan itibaren, paleografya, diplomatika, nümizmatik gibi alanların yöntemleri belirlenmeye başlanmıştı.

Uzun ondokuzuncu yüzyılda, siyasal iktidarların geçmişi kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmaya başlamaları ve tarihin retorik ve de kurmaca ile bağlarını koparıp bilimsellik zırhını elde etme süreci sırasında tarihçiler, kurumsal bir konum kazanmaya başlarlar. 1812’de Sorbonne Üniversitesinde tarih kürsüsü kurulur ve tarihyazımı da zaman içinde açıklamaya ve belgelendirmeye dayalı pozitivist bir mesleğe dönüşür.

Annales Tarihçiliğinin Oluşum Koşulları, Öncüleri ve İlk Kuşağı

Seignobos bir adım daha atar: 1902’de, Sorbonne’daki tarihyazımı üzerine olan derslerini Méthode historique appliquée aux sciences sociales [Tarih Yönteminin Toplumbilimlere Uygulanışı] adıyla yayınlar. Hedefi, tarih için geliştirdiği yöntembilimini, kürsüleri üniversitelerde oluşturulmaya başlanan toplumbilimlerine (sosyoloji, etnografya, folklor) uygulamaktır. Durkheim’in öğrencilerinden François Simiand (1873-1935) 1903 yılında yayınladığı-Annales dergisinde de 1958’de yeniden yayımlanan “Tarihin Yordamı ve Toplum Bilimleri” adlı yazısında pozitivist tarihçileri, iddialarının aksine, bilimsel olmamakla ve birbiriyle ilintisi kuşkulu olayları birbirine eklemleyerek çözümleme derdine düşmüş olmakla itham eder. Bununla da kalmaz, tarihçilerin üç putunu ifşa eder:

a. Siyaset Putu: Siyasi düzlemdeki olaylara diğer toplumsal olguların rağmına verilen öncelik, b. Birey Putu: Toplum yerine bireyi merkezi alan açıklama biçimi, c. Kronoloji Putu: Nedenselliği yalnızca zaman- dizim üzerinden kuran bir anlatıma bağlılık.

Uyarıları aynı üniversiteden iki genç tarihçi, Lucien Febvre (1878-1956) ve Marc Bloch (1886- 1944) tarafından ciddiye alınacaktır (Dosse, 2017).

Berr’in 1900 yılında yayınlanmaya başlayan Revue de Synthèse Historique’e [Tarihsel Sentez Dergisi] yazılarıyla düzenli katkıda bulunmaya başlar (Dosse: 2017). Söz konusu dergiyi Berr, bir yandan bilimsel disiplinlerin aşırı uzmanlaşarak kendi içlerine kapanmasını engellemek için diğer yandan, pozitivist tarihçilerin Durkheim Okulu karşıtı konumlarına bir alternatif olarak çıkarır.

Berr’e göre tarihin amacı yalnızca tüm uygarlıkları aynı düzlem üzerinde ele alan hem eşzamanlı hem de artzamanlı geniş çaplı bir bakış açısı sunmak değildi. Tarihin amacı, aynı zamanda, uygarlıkların birbirlerini anlamalarına ve diyalog kurmalarına imkân veren bir araç oluşturmak olmalıydı (Dosse, 2017).

Annales’in İlk Kuşağı

Lucien Febvre, Blache ve Berr’in yanı sıra döneminin en önemli pozitivist tarihçilerinden ve bu tür tarihçiliğin yayın organı Revue Historique’in [Tarih Dergisi] kurucularından Gabriel Monod’nun (1844-1912) da yakın çevresindedir. Lucien Febvre 1933’te ülkenin en saygıdeğer eğitim kurumu Collège de France’a seçilir. Buradaki açılış dersinde tarihçinin belgelerden ziyade düşünsel bir dizgeye oturtulmuş sorulardan, başka türlü dersek sorunsallardan yola çıkması gerektiğini vurgular.

Lucien Febvre, Michelet’in izinden giderek halk kitlelerini oluşturan insanlara ve onların gündelik deneyimlerine de yönelir. 16. yüzyıl Fransa’sı insanını hem toplumsallığı hem de bireyselliği çerçevesinde incelediği Rönesans İnsanı’nda ise karanlık dönem olarak nitelendirilen Ortaçağ’ın aslında pek de öyle olmadığını öne sürer ve iki dönem arasındaki yoğun ilişkilere odaklanır (Febvre, 1995a). Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler’de ise, uygarlık ve kapitalizm kavramlarını, bağlı oldukları kavram alanları üzerinden ele alır. Febvre 1930’lardan 1950’lere dek hazırladığı yöntembilim yazılarında, belge fetişine ve yüzeysel anlatıma karşı çıkarken tekdüze mantığa dayalı pozitivist tarih yazımını topa tutar ve tarihin yalnızca yazılı belgelerle yapılabileceği düşüncesini eleştirir. Lucien Febvre’in hocalarından Sorbonne Üniversitesinde Roma tarihi profesörü Gustave Bloch’un oğlu Marc ise, 1919’da Geç Orta Çağ’ın toplumsal tarih açısından çözümlenmesine odaklı Krallar ve Serfler başlıklı tezini savunur. Bloch, Les rois thaumaturges’u [Dokunarak İyileştiren Krallar] yayınlar. Bloch 13. yüzyıldan 18. yüzyıla uzanan bir dönemde, Fransa ve İngiltere’deki bu olgu ile ilintili türlü inançlar ve uygulamalar arasındaki benzerlikler ve karşıtlıkları ele alır ve çok önemsediği karşılaştırmalı tarih çözümlemesi için de öncü bir örnek vermiş olur. 1919’den itibaren Strasbourg Üniversitesinde birlikte çalışmaya başlayan Bloch ile Febvre 1929’da aynı üniversitenin çatısı altında, ileride kurucusu olarak anılacakları tarihyazımı okuluna adını verecek Annales


d’histoire économique et sociale adlı dergiyi yayınlamaya başlarlar.

Tarihçiler geçmişin belgelerine yararlıkları kanıtlanmış ancak eskiyen yöntemlerini uygularlarken, sayıları giderek artan araştırmacılar, bazen soğukkanlı olmayan biçimde, çağdaş toplum ve ekonomilerin incelenmesine yoğunlaşıyorlar. Eski çağcılar, Orta çağcılar, Yeni çağcılar, medenî -bu sıfatın anlamı her geçen gün dönüşüyor!- toplumları inceleyenler ya da tam aksine daha iyisi bulununcaya kadar “ilkel” diye tanımlayabileceğimiz topluluklar üzerine çalışanlar. Marc Bloch, 1936’da Sorbonne’da profesör oldu. Bu yıllarda Bloch, yukarıda sözü edilen tarihyazımsal ve budunbilimsel denemeden farklı bir alana kayar ve çalışmalarını Orta çağdaki tarımsal yapılar üzerine yoğunlaştırır. Bloch’a göre en sarih tarihsel belgeler veya metinler, tarihçi ancak onları tutarlı biçimde sorgulayabiliyorsa konuşmaya başlarlar. Dolayısıyla, araştırmacı belgedekileri yeniden kaydetmez, konuşturur. Bunu yapabilmek üzere hem olgunun belirlenmesi sürecine göre yeniden biçimlenebilen hem de tutarlı bir soru dizisi üzerinden belgelerini sorguya çeker.

Tarihçinin yaptığı bir tür montaj işlemidir zira kendi çalışmasında işine yarayacağını düşündüğü tarihsel tanıkları seçer, ayıklar ve çözümler. Tarihsel çözümleme, ele alınan farklı toplumsal olguların hem parçalarında hem de bütününde ortak olarak bulunan değişmeyen özellik, ilişki ve bağıntıların belirlenmesidir. Bloch bu noktada bir zorluğa dikkat çeker. Doğa bilimlerinde araştırmacı, kendilerine ad koyamayan gerçekliklere seslenmek gibi bir avantaja sahipken, tarih biliminde araştırılan olgular, nesneler, kurumlar geçmişteki insanlar tarafından çok önceden adlandırılmıştır ve bu adların bir kısmı muğlak, kuşaktan kuşağa hatta kişiden kişiye değişen bir niteliğe sahiptir. Tarihçilerin açıklamak üzere kullandığı terimleri de bunu öngörerek ele alması gerekir. Febvre, Vidal’e daha yakın dururken Bloch, Durkheimci toplumbilimsel çözümlemeye daha yatkındır.

Fernand Braudel’in ve İkinci Kuşağın Katkıları

Langlois ve Seignobos’un yönteminin baskın olduğu Sorbonne’da 1922’de tarih öğrenimini tamamladıktan sonra o zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’de lise tarih öğretmeni olarak atanan Fernand Braudel, buradaki dokuz yıllık öğretmenliği süresince, doktora tezi konusu olarak seçtiği 16. yüzyıl Akdeniz tarihi üzerine yoğunlaşır. Bu yıllarda Henri Berr’in dergisini de takip ettiyse de özellikle Annales dergisinde ortaya konmaya başlanan tarihçilikten etkilenir.

Fernand Braudel ve Üç Katmanlı Zaman

Konusunu İspanya kralı II. Felipe’nin (1527-1598) Akdeniz ve Akdeniz siyaseti olarak belirlediyse de araştırmasının kapsamı zaman içinde genişler. Araştırmasının başlığının “II. Felipe ve Akdeniz” değil de “Akdeniz ve II. Felipe” olması gerektiğini Braudel’e ihsas eden ise tez hocası Lucien Febvre olur (Braudel, 2016). Bu değişiklik tarihyazımında ileride iyice belirginlik

kazanacak bir kopuşun habercisiydi (Burke, 2002; Dosse, 2017).

1868’de Sorbonne bünyesinde farklı şubelerden oluşturulan Uygulamalı Yüksek Araştırmalar Okulu [École pratique des hautes de études (EPHE)] özellikle dinler tarihi ve sosyolojisi, Eski Çağ Araştırmaları ve Şarkiyat alanlarında uzman yetiştirmek üzere kurulmuştur. Toplumbilimlerinde Yüksek Araştırmalar Okulu [École des hautes études en sciences sociales (EHESS)] bu kurumdan türemiştir. Braudel’in zaman algısı, 19. yüzyıl sosyal bilimlerinin benimsediği pozitivist-ilerlemeci anlayışın bir eleştirisini içerisinde barındırmaktadır. Braudel’in bir yöntem önerisi olarak da değerlendirilebilecek üç katmanlı zamanında en üst katmanı kısa süremli zaman oluşturmaktadır.

Braudel’in anlatısının içinde bu üç sürem birbirleriyle geçişir. Akdeniz kitabında, önce uzun sürem düzleminde, tarihsel değişimlerden bağımsız bir Akdeniz’i, toplumların evriminin aracı ve coğrafi düzlemde belirleyicisi olarak ele alır. Braudel Annales dergisinde yayınlanan “Histoire et sciences sociales” [Tarih ve Toplumbilimleri] makalesinde üç katmanlı zaman kuramını kuramsal çerçeveye oturturke, tarihin de tıpkı Lévi-Strauss’un antropolojide yaptığı gibi yapısal biçimde ele alınabileceğini önerip medeniyet kavramının da yapısalcı biçimde anlaşılması gerektiğini vurgular (Braudel, 2016). Kapitalizmin tarihini incelemek üzere ekonominin maddi temellerini irdelemeye başlar ve böylelikle iktisatçıların daha yüzeysel çerçevede baktıkları ekonomiye geniş kapsamlı bir boyut kazandırır ve uygarlıklar olarak açımlanacak birimlerin dayanaklarını ortaya koyar. Bu anlamda durağan tarih ya da jeo-tarih Akdeniz kitabı için ne kadar belirleyici olursa maddi uygarlık da kapitalizmin tarihinin yazımı için aynı önemde olur.

Ernest Labrousse ve Nicel Tarih

Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde, Durkheim örneğinde olduğu üzere toplumbilimciler ve Blache örneğinde olduğu üzere coğrafyacıların yanı sıra psikologlar, nüfus bilimciler vd. kendi alanlarının yöntembilimlerini geliştirmeye başlamışlardı. Annales Okulu anlayışı çerçevesinde nicel tarihçilikle ilgili en erken ve etkili örnekler olarak her ikisi de 1932 yılında yayımlanmış olan François Simiand’ın Recherches anciennes et nouvelles sur le mouvement général des prix du XVIe au XIXe siècle [Onaltıncı Yüzyıldan Ondokuzuncu Yüzyıla Fiyatların Genel Hareketleri Üzerine Eski ve Yeni Çalışmalar] ile Ernest Labrousse’un Esquisse du mouve ment des prix et des revenus en France au XVIIIe siècle [Onsekizinci Yüzyılda Fransa’da Fiyatların ve Gelirlerin Hareketleri Üzerine] adlı eserleri gösterilmektedir. Hem Simiand hem de Labrousse’a göre, aydınlatılacak olguların seçimi nicel yöntemlerle yapılmadıkça ve götürdüğü sonuçlar tam bir nicel açıklamaya olanak vermedikçe istatistikten ya da istatistiklerden yararlanan tarih nicel/kantitatif olarak tanımlanamaz (Burke 2002).


Annales’in Son Evresi ve Annales Okulunun Türk Tarih Yazımına Etkileri

Braudel’in kurulmasında ön ayak olduğu École Pratique des Hautes Études’un Altıncı Şube’si, Sorbonne’la birlikte Fransa’daki iktisat tarihçiliğinin merkezi olur. Pierre Goubert (1915-2012), Ernest Labrousse idaresinde yazdığı Beauvais et Le Beauvaisis başlıklı tezinde, sıradan insanları tarih çalışmasının merkezine yerleştirmek istediğini belirtir ve tezini “yapı” ve “konjonktür” olarak iki bölüme ayırır. İkinci bölümde yazar, François Simiand’ın B-evresinin yerel bir örneği mahiyetinde 1600-1730’a kadar uzanan “uzun” bir on yedinci yüzyıl süresince fiyatlar, üretim ve nüfus konularındaki kısa süreli ve uzun süreli dalgalanmaları ele alır. Burada fiyat ve nüfus hareketlerini yan yana getirip ekonomik değişimin insanlar üzerindeki sonuçlarını tartışır. Bütüncül tarihi önemseyen Goubert, aslında bir yandan da nüfusun evrimi ile ekonomik gelişme arasındaki korelasyonu irdeler. Goubert Bloch’un Feodal Toplum’da yaptığının benzerini, 1600-1730 yıl aralığı bağlamında Beauvais’nin topyekûn tarihini yazarak gerçekleştirmek istese de türlü toplumsal kurumların incelenmesine dini ve kültürel pratiklerin çözümlenmesine yer vermez.

Annales Okulunun Son Temsilcileri

Georges Duby (1919-1996), ilk çalışmalarından itibaren Orta çağ kavramını sorunsallaştırırken farklı çözümleme araçlarını devreye sokar. Orta çağ tarih çalışmaların kaynağı olarak pek kabul edilmeyen ikonografik ve arkeolojik kaynakları hatta kırsal bölgelerde tarlaların aldığı şekilleri çözümlemelerinde kullanır. Toplumu bütüncül biçimde ele alan Duby için, siyasi olanı ekonomik ya da kültürel olandan ayırmak mümkün değildir. Duby, nedensellik yerine daha çok karşılıklı ilişkiler kavramını benimser; incelediği yapıların birbirini belirleme ve etkileme biçimlerine yoğunlaşır, aralarındaki bağıntıları inceler. Bununla birlikte dilbilimci ve dinler tarihçisi Georges Dumezil’in (1898-1986) üç işlevli toplumlar şemasını Fransız Orta çağına yenilikçi biçimde uyguladığı gibi önceki kuşak Annales tarihçilerinin bir bakıma küçümsedikleri olaylar tarihini Bouvines savaşı bağlamında yepyeni biçimde ele alır. İleride yeniden üzerinde duracağımız üzere zihinsel tasarımlar ve onların zaman içinde değişimleri ve toplumu dönüştürme biçimlerinin üzerine eğilir (Duby, 2006). 1969 yılında Braudel, Annales dergisinin idaresini başlarında Jacques Le Goff’un ve Emmanuel Le Roy Ladurie’nin (1929 doğumlu) olduğu yeni kuşağa teslim eder. O yıllarda Braudel ve yeni kuşak tarihçiler beklenmedik bir popülerlik kazanır. Üçüncü kuşağın önemli temsilcisi Emmanuel Le Roy Ladurie, Languedoc Köylüleri veya Romans Karnavalı adlı çalışmasında ele aldığı bölgelerdeki mevsimlere ve aylara göre ortalama sıcaklıkları, demografik verileri, ücretleri, niceliksel çözümlemeye tabii tutar. Üçüncü kuşak temsilcileri, zihniyetlerden daha çok temsil ve tasavvurlara önem vererek birey eylemliliğinin yapı karşısındaki konumunu sorunsallaştırırlar. Birinci ve ikinci kuşağın pek

sıcak bakmadığı anlatı tarihi, mikro tarih ve yaşam öyküsü kurgulamaları çerçevesinde yeni bir biçimle ortaya çıkar.

Üçüncü kuşağın önde gelen temsilcilerinden -Henri-Jean Martin (1924-2007) dolayımıyla Febvre’in izleyicilerinden sayılabilecek -Yeni çağda yayımlanmış ürünlerin kültürel kullanımlarının uzmanı Roger Chartier (1945 doğumlu) örneğinde biraz duralım. Norbert Elias’ın (1897-1990) ve Pierre Bourdieu’nün (1930-2002) toplumbilim yöntemlerini de çözümlemesine katan Chartier için, edebiyat alanı kendi başına bir metinsel dünya olduğu kadar toplumsal bir dünyadır da (Bourdieu ve Chartier, 2021).

1970’li yıllardan itibaren tarihçilik mesleği, hem ayrıntılarına burada girmeyeceğimiz 1968 sonrasının yeni siyasi bağlamı hem de yeni epistemolojik yönelimlerin belirginleşmesi-yalnızca Fransa bağlamında, Roland Barthes (1915-1980), Gilles Deleuze (1925-1995), Foucault, Bourdieu, Jacques Derrida (1930-2004), ve Gérard Genette’in (1930-2018) felsefe, anlatı ve toplumbilimlerine katkılarını 8. bölümde ayrıntılı ele aldığımızdan burada sadece önemli bir dönüşüme uğradığının altını çizelim. (De Certeau, 2019).

Annales’in Türkiye’deki Temsilcileri ve Tarih Yazımındaki Etkileri

Annales Okulunun etkisinin Türkiye’de hangi tarihten itibaren görüldüğü üzerine farklı öneriler vardır. Genel itibarı ile Ömer Lütfü Barkan’ın Annales dergisinin yayınlanmaya başladığı yıllarda Strasbourg Üniversitesinde yüksek öğretimini sürdürüyor olması (1927-31), makalelerinden birinin Annales dergisinde yayımlanması, Braudel’in Akdeniz kitabının ikinci baskısında ona teşekkürlerini sunması bu görüşe bazı dayanaklar sunabilir. Halil İnalcık ise türlü yerlerde Annales Okulunun bakış açısını benimsediğini belirtse ve hatta söz konusu tarihyazımı okulunun Osmanlı çalışmaları üzerindeki etkisi hakkında bir makale de yayımlamış olsa da bu tarihçinin nesne kurma biçimleri, sorunsalları ve kullandığı tarihyazımsal teknikler Annales tarihçilerinkinden ziyade yirminci yüzyıl başı tarihçiliğininkilere benzer (İnalcık, 2009). Türkiye’de 1990’lı yıllar sonrasında önem kazanmaya başlayan toplumsal tarih ve kültür tarihçiliğinde zihniyetler tarihçiliği ve mikro tarihsel bakış açısı önem kazanır. Bu da adı geçen okulun yöntem ve çözümlemelerinin derinlemesine tartışılmasına zemin hazırlar. Annales Okulunun Türkiye’de tarihyazımı tartışmalarında önemli bir yer tutmasında Mehmet Ali Kılıçbay’ın okulun üç kuşağının belli başlı temsilcilerinin en önemli kitaplarından yaptığı çeviriler önemli bir yer tutar.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında