AÖF Soru Bankası

Tarih FelsefesiÜnite 6 Özeti

Alman Tarihçi Okul ve Kültür Bilimleri

TAR417U-TARİH FELSEFESİ

Ünite 6: Alman Tarihçi Okul ve Kültür Bilimleri

Giriş

Alman Tarihçi Okulu’nun ortaya çıkışının anlaşılması açısından 19. yüzyılın ortalarından itibaren bilgi ve bilim kavramları konusunda yaşanan tartışmalara yakından bakmak gerekir. Bilgi ve bilim kavramları konusunda yapılan hararetli tartışmalar sonucunda iki büyük felsefi tutum ortaya çıktı. Bunlardan ilki bilginin kaynağını duyu verilerinde bulan, temel bilgi görüşü ampirizm ve bu görüşe bağlı olarak deney, gözlem ve araştırmaya dayalı bilim anlayışı olup doğa bilim modelinin gelişmesini belirleyen olguculuktur. İkincisi ise gözlemlenemeyen, deney yapılamayan, bir defalık ve tekrarlanamayan olayların ampirist bir yaklaşımla ele alınamayacağını ileri süren tarihselliktir. Olguculuk ve tarihsellik tartışmaları beraberinde üç farklı bilim anlayışının doğuşuna zemin hazırlamıştır.

Fizikselciler: Viyana Çevresi olarak bilinen topluluğun en önemli üyesi R. Carnap’ın, bilimin konusu yalnızca fiziksel dünya olduğu, bilim adına layık bütün önermelerin yalnızca fiziksel önermeler olduğu yaklaşımının benimsendiği bilim anlayışıdır.

Bilimcilik: Bilimin ele alamayacağı hiçbir konu veya olgu türü olmadığını; felsefenin, ahlakın ve sanatın da bilimsel yöntemle ele alınacağını ileri süren ve bilim modeli olarak doğa bilimini esas alan bilim anlayışıdır.

Tarihselci Yaklaşım: Konu ve yöntemleri açısından iki farklı bilim olduğu, tarihe, topluma, kültüre, doğa bilimsel yöntem ile yaklaşılamayacağını ileri sürerler.

Alman Tarihçi Okulu ve Kültür Bilimleri

19. yüzyılda başlayan tartışmalar 20. yüzyılda da hız kesmeden devam etmiştir. 20. yüzyılda bilim, yasa bulma peşinde koşan (nomatatik) ve yasa peşinde koşmayan ideografik olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Tarihsel gelişmelerin bir ilerleme yasasıyla önceden belirlenebileceğini ileri süren; tek bir ilkeyle bütün tarihi açıklamaya yönelen İdealist, Pozitivist ve Marksist felsefelerin öne sürdüğü determinist tarih yaklaşımı tarihsicilik olarak tanımlanırken, her tarihsel olayı içinde bulunan çağa özgü koşullardan hareketle anlaşılabileceğini öne sürmek tarihselci/tarihselcilik olarak tanımlanmıştır.

Tarihselcilik Alman Tarih Okulunun da benimsediği felsefi yaklaşımdır.

Alman Tarihçi Okulu, Klasik İktisat öğretisine karşı çıkmış ve kurumsal modern iktisadın kuruluşunda önemli katkı sunmuş isimlerden üç kuşaktan oluşur. Birinci kuşak temsilcileri Wilhelm Roscher (1817-1894), Bruno Hildebrand (1812-1878) ve Karl Knies (1821-1898)’tir. İkinci kuşak akımın öncüsü Gustav Schmoller (1838- 1917)’in yanında, Gustav Friedrich von Schnberg (1839- 1908), Adolph Wagner (1835-1917) ve Ljo Brentano (1844-1931) tarafından perçinlendi. Üçüncü kuşakta Werner Sombart (1863-1941), Max Weber (1864-1920) ve Arthur Spıethoff (1873-1957) yer almaktadır.

Alman Tarihçi Okulu, Klasik İktisat Okulunun benimsedikleri mekanik toplum görüşüne karşı “organik” toplum görüşünü ileri sürdüler.

Alman Tarihçi Okulu şu temel ilkeleri benimser ve savunur:

a. Teorik olarak meydana gelmiş iktisadi kanunların reddedilmesi b. Tarihi monografilerden ve istatistiki incelemelerden doğmuş kanunların “ampirik kanunlar” olarak yorumlanması c. İktisat ile diğer tüm sosyal bilimler arasında bir birleşme gerçekleşmesinin gerektiğinin belirtilmesi d. Sosyal yaşamın tekliğine duyulan inanç e. Sosyal yaşamın bileşenleri arasındaki ayrılmaz ilişkiye dair inanç f. Gelişme kavramına yönelik ilgi g. Organik ve bütüncül (holistik) bir bakış açısının sahiplenilmesi h. Olayların genel doğasından ziyade somut yönlerine ağırlık verilmesi i. Bireysel ilişkilere duyulan ilgi j. İnsan güdülerinin büyük bir kısmının kabulü (Shionoya 2005).

Gustav Von Schmoller (1838-1917)

Gustav Schmoller, 24 Haziran 1838 yılında Almanya’nın Württemberg Krallığı içinde yer alan güney kasabalarından Heilbronn’da köklü bir ailenin içinde dünyaya gelmiştir. Babası maliye bürokratıdır ve oğlunu da bu yolda yetiştirmek ister.

Baş temsilcileri Wilhelm Roscher, Bruno Hildebrand ve Karl Knies olan birinci kuşak Tarihçi Okul yavaş fakat belirgin bir şekilde, klasik liberalizme uyumlu hâle gelmeyi terk ettiler. Schmoller birinci kuşağın aksine Klasik Okula karşı eleştirilerini derinleştirdi.

Schmoller, bu amaçla Tübingen Üniversitesi’nde devlet bilimleri (Staatswissenschaften) alanında tarihçi bir iktisat anlayışı ile hazırladığı “Reformasyon Çağına İktisadi Bakışlar” başlıklı doktora çalışmasını yapmıştır. 1870 yılında yayımladığı 19. yüzyıldaki Küçük Alman İşletmelerinin Tarihine Dair İstatistikî ve İktisadi Araştırmalar kitabıyla ise, hem sosyal meseleyi ele alan hem de tarihçi metodu kullanan iktisatçılar arasındaki merkezî yerini almaya başladı.

Schmoller, insanın daima aynı olduğu ve daima aynı iktisadi formlar ile hareket ettiği Klasik İktisat teorisine karşı çıktı. Toplumun gerçekçi bütünsel bir resmine ulaşabilmek için tarih, felsefe, sosyoloji, sosyal-psikoloji gibi disiplinler arası bir yaklaşımın gerekliliğini ileri sürdü. Schmoller, insanın iktisadi, siyasi, kültürel vs. olmak üzere bütün boyutlarıyla ele alınması, toplumun organik bir bütün olarak kabul edilmesi gerektiğini savundu.

Schmoller, Klasik iktisatçılarının aksine bireyi değil, halkı kabul eder. Klasik iktisatçılar, bütün insanların kendi maddi


refah düzeylerini maksimize etme ve kendi çıkarlarını kollama içgüdüsü ile hareket ettiklerini söyleyerek, iktisadın temeline bir evrensel yasa yerleştiriyorlardı. Schmoller ise, Tarihçi Okul içindeki kendi seleflerine paralel olarak, iktisadi hayatın evrensel olduğu varsayılan tek bir insani hareket motifine indirgenemeyeceğini belirtiyor ve insanın toplumsal hayatı üzerinde varlığı görülen içinde yaşanılan coğrafya, iklim, konuşulan dil, din, ahlak, gelenek ve hukuk sistemi vb. etkenlerin sayısız olduğunu; İktisadi olayları yalnızca matematiksel olarak değerlendirmenin yanlış olduğu görüşündedir.

Schmoller, Carl Menger ile metot tartışmalarına girdi. Tümdengelim ve tümevarım yöntemlerinin geçerliliği, iktisatta kesin (evrensel) yasaların mümkün olup olmadığı ve sosyal bilimlerde metodolojik bireycilik ve kolektivizm çatışması gibi konularda tartıştılar.

Schmoller, ikinci metot tartışmasını okulun üçüncü kuşağının en önde gelen ismi Max Weber ile yaptı. Weber, iktisadın yalnızca tek bir motife indirgenemeyeceğini ve iktisadi olguların bütün kültürel unsurların karşılıklı bağımlılığının bir sonucu olarak ortaya çıktığını söylerken tarihçi iktisatçılara hak veriyor, sosyal bilimlerde teorinin gerekliliği noktasında ise Menger’in yanında yer alıyordu.

Werner Sombart

Ermsleben/Harz’da Liberal politikacı, sanayici ve toprak sahibi Anton Ludwig Sombart’ın oğlu olarak 1863’te dünyaya geldi. Sombart’ın babası Prusya Parlamentosu, ardından da Reichstag Meclisi üyesiydi. Sombart ekonomi, hukuk, tarih ve felsefe eğitimi aldı. Sosyal reformculardan Adolph Wagner ve Gustav von Schmoller’in öğrencisi oldu. Berlin Üniversitesi’nde 1888’de Roma Campagna’sı konusunda sosyoekonomik bir araştırmayla doktorasını verdi.

Sombart öğrencilik yıllarında tarihçilik alanında yaşanan tartışmalara tanıklık etti. Sombart ve Alman tarihçi Okulun nasıl bir ortamda ortaya çıktıklarını göstermesi açısından önemlidir. 1878’de ünlü bilim adamı Du Bois-Reymond, Alman tarihçilerini, doğa bilimlerinde keşfedilen kanunları kendilerine rehber edecek ilkeler olarak almaları çağrısında bulundu. Bu devirde, kimyacılar, fizikçiler ve biyologlar tarih yazmaya koyuldular. Onları en fazla uğraştıran şey, tarihsel değişimin temelinde yatan sebepti ve bunu kimi enerji tüketimi, kimi toprak kullanımı düzeylerine, kimi de belirli ırk karışımlarına yoruyorlardı.

Almanya’da kültür tarihi çalışmalarının devam etmesinde Werner Sombart’ın azımsanamayacak bir yeri olduğuna şüphe yoktur (Burke,1194). Sombart’ın, 1902’de yayımlanan Der Moderne Kapitalismus (Modern Kapitalizm) adlı iki ciltlik yapıtı şiddetli tartışmalara yol açtı. Sombart tarih araştırmalarını genel iktisat bilgileriyle birleştirerek kendi düşüncesine göre Kapitalizmin zaman içinde ne şekilde geliştiğini ve önüne geçilemez bir biçimde kendini kabul ettirdiğini gösterdi. Bununla Kapitalizmi dönemlere ayırdı ve bu kavramın iktisat bilgisine girmesini sağladı: Orta çağda görülen Kapitalizm öncesi ekonomiyi

Avrupa’daki erken dönem ve zirve dönemi Kapitalizmi izlemişti. Werner Sombart, başyapıtı olarak nitelendirilen Modern Kapitaliz kitabının ardından Aşk Lüks Kapitalizm kitabında Kapitalizmin doğuşunda “lüks’ün oynadığı esaslı rolün gözler önüne sererek aşk lüks ve Kapitalizm arasındaki ilişkiyi irdeleyerek birbirlerini nasıl tetiklediklerini gösterir. Burjuva kitabında burjuvayı bir zihniyet meselesi olarak ele alır. Kapitalizm ve Yahudiler kitabında, Kapitalizm ve Yahudilik arasındaki ilişkiye yer verir. Weber’in Protestan ahlakından önce Kapitalizmin doğuşunda Yahudiliğin önemli etkisine değinir.

Max Weber

Max Weber, Almanya’nın Erfurt kentinde 21 Nisan 1864 yılında doğdu. Batı Almanya’nın kumaş tacirliği ve tekstil imalatçılığı yapan bir aileden gelen profesyonel ile belediye meclisi üyesi, hukukçu baba ile Protestan ve liberal bir annenin oğludur. 1882 yılında Heidelberg Üniversitesi’ne Hukuk öğrencisi olarak girdi. Hukuk dersleriyle birlikte, Ekonomi, Ortaçağ Tarihi ve Teoloji derslerine de katıldı. 1889 yılında Ortaçağ İşletme Organizasyonları Tarihi isimli doktora tezini verdi.

Weber, bilim kuramında kendisini hep Rickert’in öğrencisi olarak görür. Rickert’e göre: Duyusal olarak algılanan evren sınırsız bir çokluktur ve hiçbir bilgi bu evreni tümden kucaklayamaz. Bilimler bu sınırsız çokluğu, ya fizikte olduğu gibi sürekli olarak yinelenen şeyi saptayarak elde edilen bir genele ulaşmakla ya da tarihte olduğu gibi, bu sınırsız çokluk içinden bizi “ilgilendireni”, değerlerimize bağlı olan şeyi seçmekle aşarlar. Böylece, yasalar arayan doğa bilimleri ile olguları (tekrar etmeyen) bir defalık haller olarak ele alan kültür bilimleri arasında bir karşıtlık meydana gelir.

Weber, araştırma konularının değişik insan toplumlarında değişik bilimlerce ortaya çıkan tinsel bütünlüklere uygun bilim saptanması gerektiğini, tek ve kapsayıcı bir sosyolojiden söz edilemeyeceğini ileri sürer. Weber, yorumcu ya da anlamacı sosyolojinin kurucu öncüleri arasında yer alır. Weber’e göre insan kendi niyetlerini iç gözlemle anlayabilir ya da anlamaya çalışabilir. Başka insanların davranışlarının ardındaki niyetleri açısından yorumlayabilir. Sosyal bilimler olması gerekeni değil olanı araştırmalıdır. Sosyal bilimler değer yargılarından arınmış olmalıdırlar. Değer yargılarından kesin bir biçimde arınmadan incelenirse varılan sonuçlar bilimsel niteliklerini kaybetmiş olurlar.

Max Weber’in 1905’te kaleme aldığı Kapitalizmin doğuşuna dair ünlü eseri Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu iktisat ve din sosyolojisi konusunda pek çok esere ilham kaynağı oldu. Weber, bu eserinde dinsel anlayışların ekonomik davranışların gerçekten bir belirleyici olduğu ve bu bakımdan toplumların ekonomik değişmelerinin nedenlerinden biri olduğunu göstermek ister. Weber’e göre, Protestan ahlakı inanana bu dünya nimetlerinden sakınma ve çileci bir davranış buyurur. Oysa kâr elde etmek için akılcı biçimde çalışmak ve kârı harcamamak kapitalizmin gelişmesi için zorunlu bir davranıştır. Çünkü Kapitalizm


tüketilemeyen kârın sürekli olarak yeniden yaratılması ile aynı anlama gelir.

Marx’ın “Tarihi belirleyen şey tinsel bir töz değil, maddi ilişkiler ağı olarak toplumun sosyoekonomik yapısıdır yaklaşımını Weber, ters yüz ederek yeni bir bilgi ya da din yorumunun toplumsal değişime yol açabileceğine işaret ederek yanlışlamaya çalışır. Bilinci belirleyenin varlık olduğu tezine karşı varlığı belirleyenin bilinç olduğu yaklaşımını benimser.

Weber, modernitenin ve Kapitalizmin Batı’da ortaya çıkmasının temel sebepleri olarak, Batı’nın Yunan bilimsel rasyonalizm geleneğine sâhip olmasını, Roma Hukuku’nun rasyonalizmini, İbrani prensipleri, otonom şehirleri, siyasî yapıları, bağımsız üniversiteleri, gönüllü kuruluşları, özel mülkiyet hakkını, ekonomik örgütlenme ve etkinlikteki rekabeti, dinsel inanışları, değişime yol açan sosyal yapı ve kültürü gösterir. Tüm bunlar aynı zamanda Doğu’da olmayan şeylerdir.

Weber’e karşı eleştiri getirilmiş olsa da onun tarihsel sosyoloji, anlamacı sosyoloji konusunda açtığı yoldan Karl Mannheim, George Simmel, Hans Gerth, Talcott Parson, Robert King Merton, Raph Dahrendorg, Reinhard Bendix ve C. Wrigh Mills gibi isimler yürümeye devam ettiler. “Weber rönesansı” adı verilen olgunun etkisiyle Alman tarihyazımında öteden beri hiç eksik olmayan bazı zihinsel ve kavramsal yapılar yeniden ön plana çıktı. Değer yargıları ve zihinsel yapılar önemli unsurlar olarak görüldü ve bunlar “verstehen”e (anlamaya) müracaatla incelendiği için sosyal tarihte büyük ölçüde kavramsal tarih hâline geldi.

Alman Tarihçi Okulunun Türkiye’deki Etkileri: Türkiye’de Kültür Tarihi Çalışmaları

Yeni Osmanlıların yeni ve modern bir toplum kurma planı çerçevesinde Doğu ve Batı toplumlarına yönelik yaptıkları zihniyet analizleri, her ne kadar bu analizler sistemli olmaktan çok uzak olsa da önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir. Yeni Osmanlılar Romantik akımın etkisiyle tarih çalışmalarına yöneldiler. Alman idealizminden etkilenen Romantiklerden Fransız romantik Michelet için tarih, bir bütündü ve vatan aşkı esas alınarak siyasi bir anlam kazanmıştı. Michelet gibi Thiers ve Guizot eğitim ile milletin siyasi iradesi arasında yakın bir bağ olduğuna inanıyorlardır. Bu sebepten milletin kendine olan güvenini artırması beklentisi kültürel ve siyasi geçmişine daha çok önem verilmesi gerektiğini savunuyorlardır. Ortak bir vatan kavramı üzerinden iradi insan tasarımı ile imparatorluğu yeniden ayağa kaldırmaya, ihya etmeye çabaladılar.

Yeni Osmanlıların en önemli ismi Namık Kemal; Evrak-ı Perişan, Osmanlı ve İslam Tarihi gibi eserleri Cezmi ve Vatan Yahut Silistre tarih konulu tiyatro ve romanlarıyla yeni bir insanı inşaa etmenin yolunu aradı.

Osmanlı Dönemi Kültürel Tarih Çalışmaları

Yeni Osmanlıların imparatorluğu ihya etme çabası yerini halefleri Jön Türkler de ulus devlet inşaa etmeye dönüştü.

Jön Türkler ulus devletin yeni insanını pozitivist sosyolojide Comte, Durkheim ve Le Play sosyolojisi üzerinden inşaa etmeyi düşlediler. Ahmet Rıza Comte sosyolojisi, Ziya Gökalp Durkheim sosyolojisinin amansız takipçisi ve de Prens Sabahattin Le Play sosyolojisinin takipçisi olarak Türkiye’de sosyolojinin tanınır olmasında önemli bir misyon yüklendiler. Fransız Pozitivistlerinin millet ile tarih eğitimi arasında yakın bağlantının altını çizmeleri Osmanlı aydınlarının pozitivizme yönelmelerini etkiledi.

Ahmet Vefik Paşa’nın pozitif bir tarih felsefesi yapmaya çalışması bu açıdan dikkat çekicidir. Ahmet Vefik Paşa’dan sonra Rıza Tevfik ve Cavit Bey tarihe pozitif bir nazarla bakmaya çalıştılar. Bunlardan Ahmet Vefik Paşa, Comte’nin bakış açısından tarihsel olguların zamansal bir düzen içinde zincirlendiklerini, bilimsel yöntemin ise bu “zincirin halkları” arasındaki ilişkiyi kurmakla yükümlü olduğunu ileri sürer.

Bedi Nuri ve Mustafa Sâtı da Ulumu İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası adlı aynı dergide pozitif anlayışın gelişmesi ve yaygınlaşması için çaba sarf ettiler. Jön Türklerin ulus devlet inşaa etme çabaları Cumhuriyet’in kurulmasıyla etkin rol oynadı.

Fuat Köprülü, Ziya Gökalp’in izinde çalışmalara koyuldu. Fuat Köprülü’nün 1918‘de yayımladığı Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar başlıklı kitabı ve “Türk Edebiyatında Aşık Tarzının Menşe ve Tekamülü Hakkında Bir Tecrübe” başlıklı makalesi edebi metinlerin kültür tarihi çalışmalarında kullanılmasının ilk örneklerini oluşturur. İlk Mutasavvıflar kitabı, Türkçü toplum projesinin en önemli eserlerinden biridir. Orta Asya ve Anadolu arasında kesintisiz devam edegelen Türk kültürü teziyle Türklüğün özünü Anadolu’ya taşımıştır.

Cumhuriyet Dönemi Kültürel Tarih Çalışmaları

Fuat Köprülü’nün din tarihi çalışmalarında açtığı hattın önemli takipçisi Köprülü’nün öğrencisi Halil İnalcık, Osmanlı döneminde İslam çalışmalarıyla hocasını takip etmiştir. 1930’lu yıllarda Köprülü’nün Gökalp-Durkleim çizgisinde çalışmalar yürütürken Alman Tarihçi Okul ile ilgilendiği bilinmektedir. Halil İnalcık’ın ise Weber’in çalışmaları ile çok sonradan yakından ilgili olduğu 1992’de yazdığı “Sultanizm Üzerine Yorumları: Max Weber’in Osmanlı İmparatorluğu Siyasal Tiplemesi” makalesi ve 2005’de yayınladığı Şair ve Patron-Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Sosyolojik Bir İnceleme başlıklı kitap çalışmasında göstermiştir. Ahmet Yaşar Ocak ise Fuat Köprülü ve Halil İnalcık çizgisinde Osmanlı Türk Müslümanlığının heterodoksiden ortodoksiye, merkezden çevreye doğru uzanan ve “dairenin dışındakilerin” de bir tarihinin olduğunu hatırlatan çalışmaları ile din tarihi alanındaki çalışmaları sürdürmektedir.

Doğrudan Alman Tarihçi Okul ile ilk temaslar İsmail Hüsrev Tökin’in özellikle Sombart tarafından ortaya konulan kapitalizmin dayandığı ilkeleri Türkiye’ye uyarlama çabaları ile başlamıştır.


1960’lar ise Türk akademisi ve yazarlarının Türkiye üzerine yoğunlaştığı yıllar olmuştur. “Asya Üretim Tarzı” kavramı üzerinden Osmanlı iktisat zihniyetini çözümlemek için uğraşan Sencer Divitçioğlu, Muzaffer Sencer, İdris Küçükkömer ve edebiyatçı Kemal Tahir bu alanda önemli eserlere imza atmışlardır.

Alman Tarihçi Okulundan etkilenen Sabri Ülgener ve Şerif Mardin de toplumun zihni kodlarını çözme gayreti ile 1960- 1980 yılları arasında eser veren yazarlar arasındadır. Şerif Mardin modernleşme, siyasi zihniyet, din ve ideoloji ve aydınlar konularında yoğunlaşırken Ülgener zihniyet, din, aydınlar ve izmler konusuna odaklanmıştır.

Alman Tarihçi Okul İzinde Kültür ve Zihniyet Tarihçisi: Sabri Fehmi Ülgener

Sabri Ülgener, Mehmet Fehmi Efendi ile Emine Behice Hanım’ın oğlu olarak 8 Mayıs 1911’de İstanbul’da dünyaya geldi. 1932’de İstanbul Darulfünun’u Hukuk Fakültesi’ne girdi. 1933-1935 yılları arasında Almanya’dan gelen bilim adamlarının derslerini takip etti. 1935’te Hukuk Fakültesinden mezun oldu ve aynı Fakültenin İktisadiyet ve İçtimaiyat Kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Hukuk Fakültesi’nde çalıştığı dönemde Prof Fritz Neumark, Prof Gerhard Kessler, Prof Wilhelm Röpke, Prof Alexander Rüstow ve Ord. Prof.Alfred Isac ile çalışma imkânı buldu. Ana dili gibi Almanca konuşan Ülgener Alman hocaların derslerde tercümanlığını yapmanın yanında Neumark gibi hocaların dersleri ve konferanslarıyla kitap ve makalelerini de Türkçeye çevirdi.

Sabri Fehmi Ülgener’in Alman Tarihçi Okul ile Tanışması

Ülgener, Prof Alexander Rüstow sayesinde Alman Tarihçi Okuluna mensup Weber ve Sombart’ın eserlerini tanıdı. 1936’da Weber üzerine yaptığı çalışmaları Fuat Köprülü ile paylaştı. Sultan Ahmet’te Köprülü ile yapılan görüşme Ülgener’in, Köprülü’nün çalışmalarını yakından takip ettiğini ondan ve eserlerinden etkilendiğini göstermektedir. 1936’da İstanbul İktisat Fakültesinde Wilhelm Röpke’nin kürsü başkanı olduğu Umumi İktisat ve İktisat Teorisi kürsüsüne asistan oldu. 1937’de Yakın Şark Türk İslam Dünyası’nın İktisat Ahlakı ve Zihniyet başlıklı teziyle hukuk fakültesinde doktorasını tamamladı.

Ülgener’in, Alman kültür tarihçisi Jacop Burchard’ın İtalya’da Rönesans Kültürü başlığını taşıyan kitabından ve Henri Pirenne’nin Ortaçağ Avrupası’nın Siyasi ve Ekonomik Tarihi ile Ortaçağ Kentleri isimli eserlerinden fazlasıyla etkilendiği açıktır. Genç yaşta okuduğu Cevdet Paşa ve Cevdet Paşa üzerinden tanıştığı İbn Haldun Ülgener’in etkisinde kaldığı diğer önemli isimlerdir.

1946 yılı Ülgener için verimli bir yıl olmuştur. Araştırmalarda bulunmak, mesleki görgü ve bilgisini artırmak için Harvard Üniversitesi’ne gitmiştir. Burada Alman Tarih Okulunun takipçisi Joseph Alois Schumpeter ile tanıştı. Harvard’ta kaldığı iki yıl içinde Alvin Gray Hansen, G. Haberler, Wassily Wassilyevich Leontief ve Edward Hastings Chamberlin ile de tanıştı. Özellikle

Schumpeter, Ülgener’i yöntem ve yaklaşım açısından etkileyen isim oldu. Ülgener’in eserlerinde belirgin bir şekilde Schumpeter’e atıf yapıldığı görülmektedir.

1951’de Tarih’te Darlık Buhranları ve İktisadi Muvanesizlik Meseleleri başlıklı teziyle Profesör oldu. Aynı yıl Ülgener’in opus magnumu olan İktisadi İnhitat Tarihimizin Ahlak ve Zihniyet Meseleleri kitabı yayınlandı. Eser 1981’de İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası: Fikir ve Sanat Tarihi Boyu Akisleri ile Bir Portre Denemesi başlığı ve farklı bir muhteva ile yeniden basıldı. 1962’de Ülgener, Keynesgil iktisadı Alman Tarih Okulunun fikirleri açısından yorumladığı Millî Gelir İstihdam ve İktisadi Büyüme isimli kitabını yayınladı.

Sabri Fehmi Ülgener’in Tarih Yaklaşımı

Ülgener’in çalışmaları göz önüne alındığında kendisinin iktisat zihniyeti ve din ile aydınlar ve izmler gibi iki temel mesele üzerinde odaklandığı görülecektir. Alman Tarih Okulunun adeta Türkiye temsilcisi konumunda olan Ülgener, Weber’in opus magnumu olan Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu isimli kitabından fazlasıyla etkilenmiş olmakla birlikte Weber’in oryantalist yaklaşımlarının farkındaydı ve Weber’in İslam üzerine geliştirdiği tezleri hem tarafgir ve aceleci bulmuş hem de Weber’in vardığı sonuçları yanlışlamıştır.

Ülgener’e göre; Osmanlıların kapitalistleşmesinin önündeki engel Weber’in ileri sürdüğü gibi İslam değil tasavvufi düşüncenin ağır basan batini tarafının rasyonel bir iktisadi bireyin oluşmasına engel olmasıdır.

Ülgener bütün teorik ve kuramsal birikimini kendi döneminin insanının zihin dünyasını anlamaya harcamıştır. Sorumlu ve problematiği olan bir aydın ve bilim adamı olarak içinde yaşadığı ülkeyi araştırma nesnesine dönüştüren nadir insanlarından biridir.

Ülgener, ilgilendiği konular kadar o konuların gerektirdiği metot üzerine kafa yorması açısından da dönemin sosyal bilimcileri arasında müstesna bir yere sahiptir. Dönemin Türkiyesi’nde hakimiyetini devam ettiren Durkheim- Gökalp çizgisinin pozitivizmine karşı, Ülgener, Alman Tarihçi Okulu’nun Weber ve Sombart’la beraber ele aldığı anlamacı/yorumlayıcı metodunu kullanmıştır.

Ülgener ampirik bir arşiv çalışması yerine hem edebi metinleri kaynak olarak kullanmayı seçmiş hem de anlamacı ve yorumsamacı yaklaşımı benimsemiştir. Zihniyet, Aydınlar ve İzmler başlıklı kitabında Wilhelm Dilthey ve Erich Rothacker’in anlamacı yaklaşımına atıfta bulunarak doğa bilimlerinin açıklamacı yöntemine karşı manevi-insan bilimlerinin anlayıcı-anlamacı metodunu benimsemiştir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında