AÖF Soru Bankası

Tarih FelsefesiÜnite 5 Özeti

Marksist Tarih Okulu, Bağımlılık ve Maduniyet Okulu

TAR417U-TARİH FELSEFESİ

Ünite 5: Marksist Tarih Okulu, Bağımlılık ve Maduniyet Okulu

Giriş

Marksist kuramın ikinci kurucusu kabul edilen Friedrich Engels, tarihsel gelişim seyri içerisinde birbirini takip eden birbirine sıkı sıkıya bağlı nedensel ilişkiler olduğunu kanıtlamaya çalışan ilk kişinin Hegel olduğunu ifade etmektedir. Diyalektik yöntemin tarihe uygulanması ile birlikte süreç içerisinde var olan yapıların keşfedilmesi bir anlama ve tarif etme süreciyle sağlanır. Marx’ın bu yöntemi kullanış biçimi bilinçten tezahür eden idealist yaklaşımdan ayrılır. O somut ve duyular dünyasının nedenselliği içerisinde kendisini gösteren şeylerden hareketle diyalektik bir kavrayış ortaya koyar. Bu kavrayış diyalektik materyalizmdir ve kaynağı maddesel dünyadır. Materyalizmin inceleme nesnesi tarihi olduğunda tarihsel bir yöntem olarak kavranır. Bu anlamda tarihsel materyalizm en geniş tanımıyla insanlığın tarihsel serüvenine ve toplumsallığın gelişimine nesnel bir bakışla yaklaşarak tarihin yasalarını ortaya koymaya çalışır.

Marksist Tarih Okulu ve Birikimlerinin Türkiyeli Sosyal Bilim Alanına İntikali

Marksist diyalektiğin özünü diyalektik çelişki oluşturur. Bu diyalektik çelişki; tarihsel olgular üzerinden açıklandığında, her tarihsel dönem içerisinde var olan egemen bir sınıf ve bu sınıf tarafından sömürülen bir sınıf arasındaki çatışmada karşılığını bulur. Marx tarihsel olguları açıklarken ifade ettiği bu sınıf olgusunu tarihsel dönüşümün ana etkeni olarak ifade eder. Bu sınıf olgusunu açıklayan çatışma; üretim gücü ve üretim ilişkileri ile açıklanır.

Marx ve Engels Kominist Manifesto’da bütün tarihi bir sınıf mücadeleleri tarihi olarak tanımlarlar (Marx & Engels, 2014). İnsanlar maddesel yaşam içerisinde mevcudiyetlerini sürdürmek için birtakım araçlar üretir. Marx sınıf mücadelelerini tarihin başlatıcı/kurucu ilkesi olarak ortaya koysa da bu sınıf mücadelesini önceleyen bu maddesel yaşamın sürdürülmesi için girişilen her eylemin; yani maddesel yaşamın yeniden üretiminin de önemini vurgular.

Marksist Tarih Okulu

Marksist tarih kavrayışında birbirinden farklı bilinç düzeyindeki bireylerin tarihi şekillendirdikleri düşünülür. Fakat bununla birlikte tarih, farklı bireysel teşebbüslerin yöneldikleri amaçların gerçekleşip gerçekleşmemesinden çok, kümülatif/yığınsal etkisiyle ilgilidir.

Marx’ın Kapital’e dair kapsamlı incelemesi bize tarihsel yöntemi açısından bir izlek sunar. Kapitalist üretimi analizin merkezine koymak tarihe tersinden başlayarak kronolojik bir çözümlemeyi mümkün kılar: “Başlangıçtan değil, vargıdan, varılan yerden” başlar. Ancak Marx tarihe bugünden geriye doğru bakarken anakronik her tür yanılgıdan kaçınılmasına dikkat çekmektedir: “yani, tarihi dönemler arasındaki ayrımları, kategorilerin tarihi gelişmelerdeki kesinti anlarını gözden kaçırmamak” üzerinde durmaktadır. Marx’a göre, “bugün”e dair

bakışımızın analizimize egemen olmaması için “bugün”e karşı eleştirel bir kavrayışın gerekliliği açıktır.

Bugün içinde yaşadığımız toplumsal yapı geçmişe bakışımızı etkileyecek bir bilinçsel kavrayış sunmaktadır. Bu bilinçsel yapı da homojen ve geçmişten ayrışık bir şekilde kurulmaz. İçerisinde geçmişten arta kalan birtakım kalıntılar barındırır. İşte Marx’ın yöntemsel olarak inşa ettiği diyalektik maddeciliğin temel savı bizleri bu belirlenimlerden kurtararak tarihsel olguya “bugün”den “dün”e her tür deterministik yanılgıdan kopararak bakmanın mümkün olduğu yönündedir.

Marx, üretim ilişkileri tarihini belirli dönemlere ayırarak inceler. Bu dönemler ilkel komünizm, kölelik ve feodalite olarak geçmişi sınıflandırırken günümüzü işaret eden dönem kapitalizmdir. Kapitalizm de tıpkı önceki üretim ilişkileri gibi nihai sonu geldiğinde yerini önce sosyalizme ve sonra da komünizme bırakacaktır.

Marx ve Engels ikilisinin çizdiği kuramsal çerçevedeki esnemelerden kendisine özgün bir patika inşa eden ilk önemli Marksist düşünür Antonio Gramsci’dir. Gramsci (1891-1937), Marksist düşünceye yeni açılımlar ve özgün kavram setleriyle farklı bir kavrayış getirmiştir. Gramsci’nin fikriyatını özgün kılan başlıca kavramlar “hegemonya”, “tarihsel blok” ve “praksis felsefesi”dir. Hegemonya kavramını merkeze koyarsak Gramsci bu kavramları tarihsel blok, sivil toplum, organik kriz, aydınlar meselesi ve hegemonya bunalımı gibi kavramlar ile açılımlar. Gramsci’nin özgün katkılarından biri de aydınların belirleyiciliği üzerinde duran farklı bir sınıfsal analizdir. Bu aydın zümre hakim sınıf ile ona karşı olan sınıfların düşünce gelişiminde etkili olmaktadır.

Louis Althusser (1918-1990), Resim 5.1 Gramsci tarihsel materyalizmin kurucu iki kertesi (altyapı-üstyapı) üzerinden ifade ettiği analizinde klasik Marksist söylemden farklı bir yorum geliştirir. Ona göre, ekonomi son kertede belirleyicidir. Bu vurgunun önemi ise üstyapının altyapı karşısında görece özerkliği üzerinde temellenir. Bununla birlikte Althusser “yeniden üretim” kavramıyla üstyapının sürekliliği sağlamaya dönük mekanizmalara vurgu yapmaktadır. Althusser, oluşturduğu “yeniden üretim” gibi yeni kavram setleriyle bu bilimsel arayışa yeni bir yorum getirme gayesindedir. Althusser’in temel sorunsalı kapitalist üretim tarzının kendi sürekliliğini sağlayacak yeniden üretim sürecini nasıl sağladığıdır. Bu sorunsalı iki aşamalı bir değerlendirmeyle açıklar: üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin yeniden üretimi.

Marksist Okulun Türkiye Üzerine Etkileri

Selahattin Hilav, Eylem Dergisi’nde 1965 yılında kaleme aldığı “Asya Tipi Üretimi Biçimi” adlı makalesinde ATÜT tartışmalarının 1929-1931 yıllarında yoğun bir şekilde tartışıldığını yazar. Marx’ın “Formen” yazısında ATÜT kavramını açılımladığını ve bu yazının 1939’da Moskova’da basıldığını ifade etmektedir. Ona göre, bu tartışmalar Türkiye’de geç denilebilecek bir tarihte başlamıştır. Hilav, gerek Marx’ın “Geleneksel Rus


Politikası” yazısında Bizans’tan Osmanlı İmparatorluğuna kurduğu benzerlikten yola çıkarak gerek son dönem Marksist yazılarda Bizans İmparatorluğunun bu sınıflandırmalar içerisinde ATÜT kapsamında olduğundan hareketle Bizans-Osmanlı arasındaki devamlılık ilişkisine dikkat çekerek Osmanlı İmparatorluğu’nu ATÜT kapsamına yerleştirmektedir.

Sencer Divitçioğlu da ATÜT hakkında araştırma yapan ve belirli düzeylerde tartışmalar yürüten bir isimdir. Divitçioğlu da Türkiye’nin toplumsal yapısının anlaşılması için Marksist tarihsel metodu kullanarak geriye dönük Osmanlı toplumunun araştırılması gerektiğini düşünür.

Behice Boran Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye’ye geçişe dair görüşler ortaya koymuş; hâkim tartışmalar içerisinde batılılaşma, modernleşme, ilericilik gibi kavramlarla bu dönüşümün açıklanması girişimlerini yetersiz bulmuştur. Boran toplumsal yapıyı analiz etmeyi ve bu yapının nasıl değiştiğinin ortaya koyulmasını gerekli görür. Boran, her toplumsal yapı tipinin yapısal niteliklerini ortaya koymak için belirli faktörlere bakılması gerektiğine vurgu yapar. Bu bağlamda Feodal toplum yapısının dayanağı toprak mülkiyeti ve toprak rantıdır. Serveti oluşturan temel unsur topraktır ve en temel üretim aracı tarımsal üretimdir. Boran temelde toprağa bağlı emekçiliğin olduğu üretim ilişki düzeyini feodal toplum yapısıyla ilişkilendirse de “toprağa bağlılık derecesi”nin toplumdan topluma değişebileceğini ifade eder.

Behice Boran’a benzer şekilde ATÜT’çülerin kavrayışları dışında meseleye yaklaşan bir diğer önemli isim ise Doğan Avcıoğlu’dur. O, açıkça Asya Tipi Üretim Tarzı savunucuların temel tezi olan Doğulu olduğumuz argümanını reddeder. Geri kalmışlığımızı başka bir sorunsal ile ele alır. Avcıoğlu’nun cevap aradığı soru, Türkiye’nin neden diğer kapitalist ülkelerle benzer bir gelişim seyri içerisinde olmadığı; endüstrileşme rotasına neden geç katıldığıdır

Bağımlılık Okulu

Bağımlılık okulu, ilk bakışta 20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde Latin Amerika’daki ekonomi politiği ve tarihsel devinimini yapısalcı yaklaşımın öne sürdüğü merkez-çevre ilişkisiyle Marksist perspektif üzerinden açıklayan bir yaklaşım olarak tanımlansa da günümüzde egemen ülkeler ile üçüncü dünya ülkeleri arasındaki kapitalist ilişki biçimlerini incelemekte de kullanılan bir yaklaşımdır.

Bağımlılık Okulunun Ortaya Çıkışı

Bağımlılık okulunun yararlandığı temel teorik gelenek Neo-Marksizmdir. Çin ve Küba Devrimi’nin başarısı, Marksizmin yeni bir karışımının Latin Amerika üniversitelerine yayılmasına yardımcı olmuş ve kendisini “Neo-Marksistler” olarak tanımlayan radikal bir neslin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Neo-Marksizm, üçüncü dünya ülkelerindeki mevcut durumun sosyalist devrim için olgunlaştığına inanmaktadır. Burjuvaziyi emperyalizmin yaratıcısı ve aleti olarak kabul eder ve üretim araçları

sahiplerini kurtarıcı rolünü yerine getirmekten aciz olarak tanımlar.

Neo-Marksizmi doğru anlamak ve Ortodox Marksizminden ayırmak, bağımlılık okulunun perspektifini doğru kavramak için oldukça önemlidir. Bağımlılık perspektifi ilk olarak 1960’ların başında Birleşmiş Milletler Latin Amerika Ekonomik Komisyonu’nun (ECLA) programının iflasına bir yanıt olarak Latin Amerika’da ortaya çıktı.

1960’ların başında işsizlik, enflasyon, para biriminin devalüasyonu, ticaret hadlerinin düşmesi ve diğer ekonomik sorunlar mevcut yapılarda baş gösterdi. Bununla birlikte zengin ve fakir ülkeler arasındaki büyüyen uçurumu açıklayamayan Amerikan modernleşme okulu yerini bağımlılık okulu görüşlerine bıraktı.

Bağımlılık Okulunun Tarihsel Gelişimi

Başlangıçta Raul Prebish tarafından geliştirilen ilkeler ve öneriler, bağımlılık teorisinin temsili fikirleri olarak kabul edilmiştir. Bağımlılık okulu tarafından savunulan ilk ana düşünce, sanayileşmiş merkez ülkelere ham madde ihraç etmekte uzmanlaşmış çevre ülkelerin ticaret hadlerinde uzun süreli bir düşüşe maruz kaldığıdır.

Yeni Bağımlılık Teorisinin önde gelen temsilcileri Andre Gunder Frank, Theotonio Dos Santos, Enrique Cardozo, Edelberto Torres-Rivas ve Samir Amin olmuştur.

A.G. Frank Bağımlılık okulu ile Dünya Sistemi Teorisi ile bilinen Alman-Amerikan sosyolog ve tarihçidir. Frank’a göre, merkez ve çevre ülkelerin birbirine bağlı olduğu küreselleşmiş dünyada bazı ülkelerin kazanan, diğerlerinin ise kaybeden ülkelerdir. Bağımlılık teorisine göre, daha az gelişmiş ülkelerin insanları, toplumlarının geri kalmışlığından sorumlu değildir. Bunun yerine, Batılı uluslar kasıtlı olarak bu ülkeleri geliştirmede başarısız olmaktadır.

Bu hattın diğer önemli ismi Samir Amin ise Kahire doğumlu Mısırlı-Fransız eleştirmen ve ekonomisttir. Bağımlılık okulunun Marksist anlayışa en yakın ismidir. Amin bağımlılık okulu çerçevesinde “Eurocentrism” terimi ve merkez-çevre yaklaşımı ile tanınmaktadır. Eurocentrism, bir diğer deyişle Avrupamerkezcilik, Avrupa dışı toplumların Avrupalılar tarafından geliştirilen normlara göre değerlendirilmesi olarak tanımlanmaktadır.

Fernando Cardoso ise 1995-2003 yılları arasında Brezilya Devlet Başkanı olarak görev yapmış sosyolog ve siyasetçidir. Marksist perspektiften bakıldığında diğer bağımlılık teorisyenlerinden bazı açılardan ayrılmaktadır. Cardoso, bağımlılık okulunun dışarıdan tek yönlü belirleyicilik yaklaşımını reddetmektedir. Cardoso’ya göre az gelişmiş ülkeler, mevcut özelliklerini dikkatle inceleyip doğru bir politika oluştururlarsa hızlı bir biçimde gelişebilirler. Bu gelişim için ise iktisadi ve idari yapıların en verimli hâle getirilmesi gerekmektedir.

Modern dünya tarihinin analizi 16. yüzyıldan başlar. Wallerstein’ın modern dünya tarihi analizindeki en önemli


aşama ise 20. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Asya tipi üretim tarzını ele aldığı ve bağımlılık teorisinin geliştirilmesini amaçladığı son aşamadır (Wallerstein, 2011). Wallerstein bağımlılık teorisini ve dünya sistemleri teorisini en temel düzeyde ekonomik ve iktisadi ilişkiler olarak açıklamaya çalışmıştır.

Bağımlılık teorisine Türkiye’de değinen ilk isim Doğan Avcıoğlu ve Yön hareketidir. Yön hareketi 50 ve 60’larda CHP etrafında birleşen DP karşıtları arasında ortaya çıkmıştır. Yöncüler Kemalizm ile sosyalizmi bazı noktalarda birleştirme çabasına girmişlerdir. Devletçilik ve halkçılık gibi bazı kavramları bu iki ideolojide ortak bir zemine koymuşlardır. Bunun neticesinde 1961 yılında Yön Dergisi yayınlanmıştır. Derginin ilk sayısında yayınlanan Aydınlar Ortak Bildirisi ile birlikte Kemalizm’in eksik kalan yönleri Marksist teoriler ile tamamlanarak en iyi kalkınma şeklinin oluşturulması amaçlanmıştır.

Bağımlılık teorisinin bir diğer önemli ismi İdris Küçükömerdir. Küçükömer, Türkiye’nin kazandığı bağımsızlık mücadelesinin ardından yeniden bağımlı hâle gelmesini Batı hayranı bürokrat ve aydınlara bağlar. Küçükömer’e göre Batı’nın yıllar süren tarihsel dönüşüm ve gelişim ile kurduğu düzen, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş yaşamış bir toplumda yeterli süre ve zemin olmadan gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

Maduniyet Okulu

Maduniyet okulu, 20. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan, tarih yazımını ezilen sınıfın penceresinden gerçekleştirmeyi amaçlayan bir ekoldür. Hindistan’ın mevcut durumu, postkolonyal tarih yazımı için oldukça uygundur.

Maduniyet Ortaya Çıkışı ve Tarihsel Gelişimi

İlk olarak Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nde sınıfsal bir perspektiften hegemonya kavramı ile ilişkilendirerek, hegemonik olmayan grup tanımlamak için kullandığı madun kavramı, 1960’larda Ranajit Guha tarafından, sömürgecilik faaliyetleri sonrası Hindistan tarih yazımında görülen milliyetçi-elit yönelimin eleştirisi için yeniden kullanılmıştır.

Maduniyet ekolü tarihsel bir ekoldür. Bu tarihsel ekol içinde yer alan tarihçiler, sömürgeci ve milliyetçi tarih yazımlarının modern Hint ulusunun yaratılmasındaki temel gücün Hindistanlı seçkinlerin olduğunu vurgulamasını ve bu nedenle diğer bütün grupları dışlayıcı bir tavır geliştirmesini elitist bulur ve eleştirirler. Maduniyet ekolü, madunları pasif birer aktör olarak ele alıp, onların sosyal hareketlilikten dışlanmış olmalarına dikkat çekmek için değil, aksine, madunların dikey sosyal hareketlilikten dışlanmış olmaları ile başa çıkmalarına ve bu konumdaki failliklerine, (dışlayan-dışlanan/yöneten-yönetilen ilişkisini kendi menfaatleri açısından dönüştürme stratejilerine) odaklanır.

20. yüzyılın ikinci yarısında ötekinin tarih yazımı olarak nitelendirilen maduniyet okulunun sembol isimleri Ranajit Guha, Partha Chartterjee ve Dipesh Chakrabarty’dir.

Ranajit Guha

Ranajit Guha maduniyet ekolünün öncü temsilcisidir. Guha’ya göre Hint milliyetçiliği tarih yazımı, sömürge elitizm ve burjuva-milliyetçi elitizm olmak üzere iki temel elitizm tahakkümü altındadır. Guha bu iki kavramın İngiltere’nin Hindistan üzerindeki hakimiyetinin ideolojik ürünü olarak ortaya çıktığını öne sürer.

Partha Chartterjee

Hindistanlı akademisyen ve post-kolonyal çalışmaların önemli ismidir. Disiplinler arası çalışma zenginliğine sahip bir bilim insanı olan Chartterjee, siyaset bilimi, sosyoloji, antropoloji ve tarih alanlarında ses getiren çalışmalara imza atmıştır.

Maduniyet çalışmalarında doğu tipi milliyetçiliği oldukça etkili bir biçimde işleyen Chartterjee, kolonyal toplumların, anti-kolonyal mücadeleye giriştiklerinde başvurdukları şarkiyatçı-milliyetçi ideolojileri kendi iç dinamiklerindeki çatışmalarla birlikte ele alır. Chartterjee’ye göre milliyetçilik ideolojisi ile geri kalmış ülkelerde sürekli olarak bir dış tehlike dürtüsü yaratılır ve gelişime ve ulus devlet oluşumuna izin vermez.

Dipesh Chakrabarty

Post kolonyal teori ve madun çalışmalarının öncü isimlerindendir. Sadece Hindistan’da değil, Bengal’daki işçi sınıfı ve Bengal tarihi üzerine de çalışmalar yapmıştır. Chakrabarty’e göre Marx’ın sermaye ve meta eleştirisi alt sınıfın penceresinden yazılacak olan bir tarih yazımı için kaçınılmazdır. Cahkrabarty, bu bağlamda, başta sermaye olmak üzere dil, din, sınıf gibi toplum içinde farklılıklar barındıran esasların tarih yazımının evrensel bir tarih yazımına dönüştürülmesinin çözümsüz olduğunu ifade eder.

Bu ekolün ülkemizdeki yansımasının istikbali ise muhtemelen önümüzdeki yıllarda göreceği rağbete bağlı olarak gelişecektir. Marksizan bir bakış açısından Türkiye’deki toplumsal yapı ekonomik olarak üst ve alt sınıfın karşıtlığı üzerine kurulan ve aynı zamanda birbirine eklemlendiği bir yapıdır. Bu bağlamda Türkiye’deki maduniyet algısı, alt sınıfın her türlü pratikte kendisini devamlı olarak altı sınıfa konumlandırmasını sağlayan bir algı olarak tanımlanır. İhtimalle sosyoloji ve siyaset biliminin ekseriyetle ampirik çalışan kulvarlarında biçimlenecek bu hattın verimlilikleri ülkemizde Nazan Üstündağ, Mustafa Şen, Necmi Erdoğan, Ahmet Çiğdem, Kemal Can, Aksu Bora gibi kıymetli sosyal bilimcilerin çalışmalarıyla ortaya konulmaktadır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında