AÖF Soru Bankası

Tarih FelsefesiÜnite 4 Özeti

Tarih Felsefesinde Pozitivist ve Anti-Pozitivist Yaklaşımlar

TAR417U-TARİH FELSEFESİ

Ünite 4: Tarih Felsefesinde Pozitivist ve Anti-Pozitivist Yaklaşımlar

Giriş

Modern çağ Avrupa bilim çevrelerinde doğa bilimleri alanında diğer bilim alanlarını da etkisi altına alacak önemli gelişmeler yaşandı. Bilim dünyasında fizik ve matematik bilimlerinin diğer bilimler üzerinde hakim olmaya başlaması Orta çağa damgasını vuran anlayışlar ve onların belirlediği düşünme ve araştırma biçimleri birer birer yıkılırken geleneksel “düşünce” ve “araştırma” biçimleri yerini yeni düşünme ve araştırma biçimlerine bırakmaya itti. Yaşanan gelişmelerden felsefede de önemli bir şekilde etkilendi. Bu etkilenim insan bilgisinin yapısından, moral ve siyasal düzenlemelere ilişkin düşüncelere dek çok çeşitli alanlarda kendini hissettirdi.

Doğa Bilimlerindeki Gelişmelerin Diğer Alanlar Üzerindeki Etkisi

Düşünürlerin dünyaya bakışını büyük çapta değiştiren bu çağın önemli düşünürleri, belirli türden olguları soruşturmakta verimli bir biçimde kullanılan yöntemleri yeni alanlara uygulama eğilimindeydiler. Örneğin birtakım temel güdülerin insan davranışlarını yönettiği düşünülüyor, birtakım yasalara bağlanan bu davranışların önceden kestirilebilir hale getirileceğine inanılıyordu. İnsan zihninin, insan doğasının belli bir yapısı olduğu; bu yapının ister gözlem ve deneyle, ister dolaysız sezgiyle, isterse dünyaya ya da evrene ilişkin daha kapsayıcı bir kuramdan türetilerek açıklığa kavuşturulabileceği düşüncesi bütün bu girişimlerin ortak yanıydı.

Condercet’in Tarih Tasarımı

18. yüzyılda Condorcet için “tarihi ilerlemenin ve değişmenin anlaşılması, insanın yapıp etmelerinin bilgisiyle mümkündü. İnsanın tarihi, tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi, evrensel yasalara bağlıydı. Bunların geçmişe bakılarak elde edilen bilgisi sayesinde, hem öngörü ve tahminlerde bulunmak hem de siyasi ve toplumsal sorunların çözümünü sağlama imkanı olacaktı.” İnsanın davranışlarını öngören yasaları ortaya çıkaracak insanın doğasına ilişkin bir bilim geliştirmenin mümkün olduğunu düşünüyorlardı. Söz konusu bilimin mümkün olması, bir bilgi deposu olarak tarihin mümkün olması demekti. Söz konusu tarih insanın yapıp ettiği eylem anlamında “res gestae” ile ilgilidir. Condorcet’nin insan davranışlarının yasalarını ortaya çıkarma ve bunlara dayanarak geleceği önceden görme, toplumu yeniden düzenleme düşüncesinin kaynağı Aydınlanma düşüncesidir. İnsanların birbirleriyle ilişkilerini anlamak, toplumsal olayları açıklamak bir bilim konusu haline geliyordu. Aydınlanma’nın bu temel görüşünü 19. yüzyılda Auguste Comte, Saint-Simon ve K. Marx gibi düşünürler, toplumsal alana uyguladılar.

Kant’ın Tarih Tasarımı

Kant’ın tarihi ele alırken temel ilkesi ‘doğa’dır. Doğa, kendini geliştirsin diye, insana birtakım özeliklerle bahşetmişti. Bütün insanlık tarihi insanın doğanın ona sunduğu yetilerin gelişiminin sergilendiği bir alandır.

Kant’a göre: İnsan eylemleri diğer öteki doğal olayları gibi, evrensel doğa yasalarıyla belirlenmiştir. Evrensel tarihin geniş ölçeğinde incelendiğinde, insan iradesinin özgürlüğünün rolünün sanılandan daha fazla olduğu anlaşıldığı gibi, tarihin işleyişinde düzenli bir oluş keşfedilecekti. Düzensiz gibi görünen şeylerin, tüm türün tarihinde, yavaş da olsa sürekli bir ilerleme olduğu kabul edilecekti. Örneğin evliliklerin, doğumların ve ölümlerin sayısı, insanın özgür iradesi ile doğrudan ilintili olduğu ve önceden hesaplanabilen bir kurala indirgenemeyecek gibi görünürken, büyük ülkelerin istatistikleri bu olayların değişmez doğa yasalarına göre olup bittiğini gösteriyordu. Kant’ın Herder’den esinlendiği “tarihte bir düzenlilik olması gerektiği” düşüncesi, kendisinden sonraki tarih felsefelerini büyük ölçüde tesir altında bıraktı. 19. yüzyıl Romantikleri ile Pozitivistleri Kant’ın “ereksellik”, “ilerleme” ve “doğa planı” kavramları üzerinden hareket ettiler. 18. ve 19. yüzyıllarda, “toplumsal ve tarihsel olguların birtakım yasalara bağlı olduğu, bundan ötürü de doğa bilimlerinde yapılan türden bir incelemeye konu edilebileceği düşünülüyordu”. Fizik bilimleri doğadaki olayları yöneten yasaları nasıl ortaya çıkarıyorsa tarih de benzer biçimde tarihsel olayları yöneten yasaları ortaya koyabilmeliydi. Bu bakış açısının etkisiyle tarih süreci artık bir doğal süreç gibi görülmeye başlandı. “Tarih rastlantılarla yönetilen bir olaylar topluluğu değildi.” “Tarih” kelimesinin iki farklı kullanımı söz konusudur. İlki, insanın geçmişte yaptığı etkinlikler, yaşanmış geçmiş anlamında kullanılan “res gestae” kelimesi ikincisi ise, res gestae’yi, yani insanın yapıp etmelerini ele alan, bunlar üzerine konuşan tarih anlamındaki “historia rerum gestarum” kelimesi. Tarih kelimesi çifte anlam içermekte olup bu çifte anlamlılık “Varlık alanı olarak tarih” ile “bilgi alanı olarak tarih” şeklinde adlandırılmaktadır. İlk anlamıyla yani yaşanmış geçmiş anlamıyla tarihi konu edinen tarih felsefesi, filozofların, bir kuramdan, bir düşünceden yola çıkarak “res gestae’nin” bütününü açıklamaya çalıştıkları, bir dünya tarihi kurmaya giriştikleri türden tarih felsefesidir. Örneğin idealist ve tarihsel materyalistlerin benimsediği tarih felsefeleri bu türdendir. Tarihi ikinci anlamıyla ele alan tarih felsefesi, tarihçinin tarihe ilişkin bilgisinin temellerini soruşturan, tarih bilgisi elde etmenin yöntemlerini ortaya koymaya çalışan, bir bilgi alanı olarak tarihin metodolojik sorunlarıyla uğraşan tarih felsefesidir.

Pozitivizm

Pozitivizm duyumcu-deneyci bir bilgi kuramına dayanır. Doğa bilimindeki gibi işleyen yasalar koyabilen bir tarih ve toplum bilimi kurma amacı güder. Örnek olarak alınan doğa biliminin ise, bir yandan olguları belirlemekten, bir yandan da bu olguların tümevarım yoluyla genelleme yaparak yasalar koymaktan oluştuğunu düşünür. Bu anlayışa göre, bilim genel olarak tek bir gerçekliğe ilişkindir. Pozitivizmin ana kaygıları şu üç başlık altında özetlenebilir:

1. Bilimsel araştırma konularının çokluğu ve çeşitliliği karşısında bir bilimsel yöntem birliği


ülküsü yöntemsel monizm yani bütün bilimlerde tek ve aynı yöntemin kullanılması ülküsü 2. Doğa bilimlerinin, özellikle de matematiksel fiziğin, bütün öteki bilimlerin gelişme ve yetkinlik derecelerini ölçebilecek, yöntemi bakımından örnek olabilecek bir arketip olduğu düşüncesi. Bütün bilimler matematiksel olmalı, insan bilimleri de dahil bütün bilimsel etkinlik alanları matematiksel, niceliksel çerçeveler içerisinde ele alınmalıdır. 3. Bilimsel açıklama tek tek durumların genel yasalar altına konmasından başka bir şey olmadığı ve bu nedenle bilimsel açıklamanın “nedensel” olduğu düşüncesi.

Auguste Comte: Toplum Fiziğinin Temelleri

‘Pozitivizm’ adını kendisine borçlu olduğumuz Comte, pozitivist bilim anlayışının çerçevelerini şöyle ortaya koyar: “...pozitif felsefeden, tek bir yönteme bağlı kılınmış olan, aynı genel araştırma planının farklı parçalarını oluşturan farklı bilimlerin genelliklerinin incelenmesini anlıyorum yalnızca”. Comte’un tutumu bir bilim felsefesi tutumudur ve “toplum fiziğinin”, yani sosyolojinin kurulması için gerekli temelleri ortaya koymayı amaçlar. Şu ifade, Comte’un bu konudaki düşüncesini pek iyi dile getirmektedir: “Pozitif felsefe adını verdiğim şeyin bundan böyle dikkati çekmem gereken ve pratik açıdan en önemlisi olduğu için bütün ötekilerden kuşkusuz daha dikkate değer olması gereken...temel bir özelliği... toplumun yeniden düzenlenmesinin tek sağlam temeli olarak görülebilmesidir.” Pozitif felsefe toplumsal yasaları ortaya çıkaracak, aralarında ilişkiler kuracak, bu yolla toplumsal olguları açıklayabilecek ve toplumun yeniden düzenlenmesi amacına hizmet edecektir. Comte, tarihe bu gözle baktığında, insan aklının gelişmesi boyunca değişmez bir zorunlulukla uyduğu büyük bir temel yasa görür. Geçmişin dikkatle incelenmesi bunu doğrulamaktadır. Bu yasaya göre, temel kavram çerçevelerimiz ve bilgimizin her dalı, ardarda üç kuramsal durumdan geçer: sırasıyla,

a. Teolojik ya da kurgusal durum b. Metafizik ya da soyut durum c. Bilimsel ya da pozitif durum

Diğer bir anlatımla , insan aklı, araştırmalarının her birinde, yapısı gereği, üç felsefe yöntemini art arda kullanmaktadır. İlki teolojik yöntem, ikinci olarak metafizik yöntem, son olarak da pozitif yöntem. Bu yöntemlerin yapıları birbirinden farklı, hattâ karşıttır. Ayrıca ikincisi birinci ile üçüncü yöntem arasında bir geçiş durumudur. Comte’a göre, bilimlere bakarak, her birinin büyük tarihsel dönemlerinin, yani teolojik durumdan, metafizik duruma ve son olarak pozitif duruma geçişinin sıkı bir biçimde belirlenmiş olduğu kolayca görülebilir. Bu üç durum, insan zihninin doğasına dayalı olan bu sırayı zorunlulukla izleyerek birbiri ardından gelir. Birinden ötekine geçiş, temel adımları bütün bilimler için aynı olan ve hiçbir dâhinin tek bir temel aşamasını atlayamayacağı bir

yürüyüşe göre olur. Bütün bunlardan şu sonuç çıkar ki, uygarlığın yürüyüşü, öğeleri bakımından ele alındığında, bütün tek tek insanî farklılıklara egemen olan doğal ve değişmez yasalara uyar. Bu düşünceler, uygarlığın zorunlu yürüyüşünü tam olarak kanıtlamasa da varlığını hissettirmeye; geçmişin derinleşmiş gözlemle incelenerek bütün niteliklerini kesinlikle belirleme ve böylece “pozitif politikayı” yaratma olanağını göstermeye yeter.

J.S. Mill: İnsan Doğasının Bilimi

19. yüzyıl pozitivizminin ikinci büyük temsilcisi olan Mill, toplum felsefesinde, toplumsal gelişmenin ancak tarihsel olarak anlaşılabileceğini düşünüyordu. Çünkü toplumsal gelişme farklı uygarlık ve kültürel ilerleme aşamalarından geçer. Bu aşamaların ve bunların oluşturucu öğelerinin belirlenmesi deneysel bir iştir. Ancak bu olgular eninde sonunda ancak bireysel insan psikolojisinin temel yasalarıyla bağlantı kurarak açıklanabilir ve anlaşılabilir. Mill bu noktada mekanik yasalarının fizik bilimlerinde oynadığı role ilişkin anlayıştan etkilenmiş gibidir. Örneğin farklı toplumsal aşamaların birbirini izlerken uyduğu deneysel yasalar, bundan ötürü, insan doğasının ilkeleriyle ilgili daha temel yasalardan türetilmiş yasalar olarak ele alınır. Bununla birlikte, insan doğasının ilkelerinin bilgisi, gerçek toplumsal gelişmelerin oluşmasını ve akışını çıkarsayabilmemiz için kendi başına yeterli değildir. Mill’e göre, iki çeşit toplumsal araştırma vardır. İlkinde sorulan soru belli bir nedenden, varsayılan toplumsal koşulların belli bir durumundan hangi etkilerin çıkacağı sorusudur. İkinci araştırmada bu genel toplumsal koşulları belirleyen yasaların ne olduğu sorulur. Burada sorulan soru, belli bir toplum durumunda, belli bir etkinin nedeni ne olacak sorusu değil, genel olarak toplum durumlarını yaratan nedenlerin, bunları ıralayan fenomenlerin ne olduğu sorusudur. Genel Toplum Biliminin işi bu sorunları çözmektir. Mill”e göre, yalnızca insan doğası bilimine ve toplum bilimine özgü olmayan, ama bir ölçüde onlara ait olan bir özellik vardır ki, bu, özellikleri değişebilen bir konuyla (nesneyle) ilgili olmalarıdır. Ancak Mill bununla bu nesnenin günden güne değişebilir olmasını değil, çağdan çağa değişebilir olmasını kastetmektedir. Öyle ki yalnızca bireylerin nitelikleri değişmekle kalmaz, çoğunluğun nitelikleri de çağdan çağa aynı değildir. Bu özelliğin baş nedeni, etkilerin de kendi nedenleri üzerinde geniş ve sürekli bir etkide bulunmasıdır. İnsanlığın içerisinde bulunduğu koşullar, kendi yasalarına ve insan doğasının yasalarına göre işleyerek, insanların karakterlerini oluşturur. Ama insanlar da kendileri için ve kendilerinden sonra gelecekler için koşullara biçim verirler. Bu karşılıklı eylemden zorunlu olarak ya bir döngü ya bir ilerleme çıkması gerekir. Aynı şekilde, Astronomide de her olgu ilkin etki ile nedenin birlikteliğidir. Çeşitli gök cisimlerinin birbirini izleyen konumları, bu konumları belirleyen güçlerin yönünde ve büyüklüğünde değişiklikler yaratır. Gök cisimleri yörüngeler üzerinde dönerler; ama bir yörünge çizmek yerine, kendine dönmeyen bir doğru çizgi izleyen cisimler de vardır ya da astronomi yasalarına uygun


olarak, var olabilir. İşte insan işlerinin bu iki tipten birine uygun olması gerekir.

Marx: Toplumsal Değişmenin Yasası

Marx’ın tarih anlayışı, üretim sürecinin gelişmesine dayanır ve yaşamın maddi üretiminden hareket eder. İnsan ilişkilerinin şekli üretim tarzına bağlıdır. Tarih bu temel üzerine kuruludur. iktisadi üretim ve değiş-tokuş şekli ve ondan zorunlu olarak doğan toplumsal örgütlenme, o dönemin üzerinde kurulu olduğu temeli oluşturur. Söz konusu devrin siyasi yapısı, siyasi tarihi ve düşünce tarihi ancak bu temele dayanarak açıklanabilir. Bütün insanlık tarihi sınıf savaşımlarının, sömürenle-sömürülen, ezenle- ezilen sınıflar arasındaki savaşımların tarihidir. Marx için önemli olan tek şey, soruşturmakla uğraştığı olguların yasasını bulmaktır. Bu yasa olguların değişmelerinin, gelişmelerinin, bir biçimden ötekine, bir bağlantı dizisinden başkasına geçişlerinin yasasıdır. Bu yasa keşfedilince de, Marx onun toplumsal yaşamda kendini gösteren etkilerini soruşturur. Marx’ın amacı, toplumsal koşulların belli bir sırayla art arda gelmelerinin zorunluluğunu göstermek ve kendisine hareket noktası sağlayacak olguları ortaya koymaktır. Toplumsal hareket doğal-tarihsel bir süreçtir ve bu süreç insanların istenç, bilinç ve düşüncelerini etkileyen yasalarca belirlenir. Şu andaki düzen zorunludur ve yine zorunlu olarak, kaçınılmaz bir biçimde bir başka düzene dönüşecektir. Ama Marx’ın soruşturması, şu andaki düzene ilişkindir; gelecektekine değil. O iktisadi yaşamın yasalarının her zaman aynı olduğunu kabul etmez. Marx’a göre, her tarih döneminin kendine özgü yasaları vardır. Marx’ın, Hegel’den alarak çözümlemelerinde kullandığı diyalektik yöntem konusunda, Hegel’den ayrıldığı önemli bir nokta vardır. Hegel diyalektiği toptan bir gerçeklik görüşü olarak kullanırken, Marx’ta diyalektik, toptan bir gerçeklik görüşü değil, yalnızca bir toplumsal değişme görüşüdür.

Anti-Pozitivizm

Pozitivizm bölümünde bahsedilen gelişmeler yeni tartışmalara yol açtı. Tarihin netliği ve niteliği yanında tarih açıklamalarının yapısı konusunda yeni yaklaşımlar ortaya çıktı. Pozitivistlerin tarih yaklaşımına karşı Droysen ile Dilthey sert eleştiriler getirdiler. Tarih alanında genel yasalı açıklamalar yapmanın mümkün olmadığı zira tarihin deneysel olgular alanı olmadığını vurguladılar. Tarih tinsel bir anlam dünyasıydı ve bu dünyada imler, imgeler, tasarımlar bulunmaktaydı. Droysen ile Dilthey Doğa bilimleri ile ondan ayrı bir şekilde tin bilimlerinin olması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu iki bilimin işleyişi de farklı idi. Doğa bilimleri “açıklamacı” tin bilimleri ise “anlamacı” olmak durumundaydı. Pozitivist yaklaşıma göre doğa bilimleri ile toplum bilimleri olarak iki ayrı bilim modeli olduğu ancak toplum bilim modelinde doğa bilimi modeline göre işlediği anlayışına karşı. Droysen ile Diltheyci tarihselci bilim felsefesinde tek bir cinse bağlı iki tür bilim yoktu. İki ayrı cins bilim vardı. Tarihi gerçeklik doğada rastlanmayan bir amaç-eylem bağlatışıyla oluştuğundan insanın kendisinin kurduğu ve eylediği tinsel

dünya ancak tin bilimleri ile anlaşılabilirdi. Comteçu pozitivist tutuma tepki olarak ortaya çıkan yaklaşım çoğu kez idealizm şeklinde isimlendirilmiştir. Ama tinsel dünyanın yazılı ürünlerini anlamaya, yorumlamaya çalışan bu yaklaşıma/düşünceye ‘yorumsama’ (Hermeneutik) adı da verilir. Anti-pozitivist yaklaşımın en önemli temsilcileri Alman filozofları Dilthey, Simmel, Max Weber, Windelband, Rickert, İtalyan Croce ve İngiliz Collingwood’tur. Sözü edilen filozoflar, pozitivizmin yöntem birliği ülküsüne karşı çıkarak doğa biliminin yönteminin gerçekliğin ussal olarak anlaşılmasında bir ideal olmasını, temel oluşturmasını kabul etmiyorlardı. Hepsi de fizik, kimya gibi genellemeleri amaçlayan bilimler ile tarih gibi tekil olayları yorumlamak isteyen bilimler arasında büyük bir ayrılık olduğunu ileri sürüyorlardı. Tek bir gerçeklik vardı ve bütün bilimler bu tek gerçekliğin farklı görünümlerini inceliyor, aynı yöntemleri kullanıyor, genel yasalı açıklamalar yapıyor şeklindeki Pozitivist görüşe de Anti-pozitivist filozoflar karşı çıkıyorlardı. Alman tarih filozofları “açıklama” ile “anlama” arasında ayrım yaparak anlamadaki “duygudaşlık” boyutunu vurguluyorlardı. Onlara göre anlamadaki bu psikolojik boyut açıklamada yoktu. Oysa ortamın ya da geçmişin zihinde yeniden yaratılması bu boyutu gerekli kılıyordu.

Metodolojik Tarih Felsefeleri

17 ve 18. yüzyıllar nasıl bilim yüzyılı ise 19. yüzyıl da tarih yüzyılıdır. 19. yüzyıl filozofları bir yandan 17 ve 18. yüzyılın doğa bilimleri modelini tarihe uyarlamaya çalışarak Aydınlanma’nın bu konudaki ülküsünü gerçekleştirmek istiyor; bir yandan da Dilthey örneğinde olduğu gibi, tarihi doğa biliminden ayrı bir bilgi alanı hâline getirmeye, doğa bilimininkinden farklı bir tarih metodolojisi geliştirmeye çalışıyordu. Dilthey, 1883’te yayımlanan Tin Bilimlerine Giriş adlı kitabında, tin bilimlerinin felsefi temelleri sorununu çözmek için, tarihin yöntemini sistemli bir yöntem haline getirmeyi amaçlar. Bu kitapta, “Tarih yazarlarının yargısının, ulusal iktisatçıların vardığı sonuçların, hukukçunun kavramlarının temelinde yatan, bunların kesinliklerini belirlemeyi olanaklı kılan nedir?”, “Metafizik kavramlara dayalı bir tarih felsefesi var mı?”, “Tek tek bilimlere kesinliklerini ve birbiriyle bağlantılarını veren ilkeler bütününün sağlam temelleri nerededir?” gibi sorularla uğraşır. Dilthey’a göre, “tarih” kavramı “yaşam” kavramına bağlıdır. Tarihsel yaşam, yaşamın bir parçasıdır. Bu yaşam anlamaya verilmiştir ve felsefenin hareket noktası olması gereken temel olgudur. Tarihin sorunu da başka kişileri ve onların yaşam biçimlerini anlamaktır. 1893’te yayımlanan “Genel Sanat Kavramı Altında Tarih” adlı kitabında Croce, tarihin bir bilim mi yoksa bir sanat mı olduğu sorusuna cevap arar. Croce’ye göre sanat; “Ne duygusal bir haz alma verme aracı, ne doğal olguların tasarımı, ne de biçimsel ilişkiler kurma ve bunları kullanma işidir. Sanat tekliğin sezgisel olarak görülmesidir”. “Sanatçı bu tekliği görür ve tasarlar; seyircisi de onun tasarladığı şeyi görür. Öyleyse sanat coşkuların etkinliği değil, bir bilme etkinliğidir. Bu bilgi


tekilin bilgisidir. Bilim ise, tersine, genelin bilgisidir. Bilimin işi genel kavramlar oluşturmak ve bu kavramlar arasında ilişkiler kurmaktır. Tarih de, tıpkı sanat gibi, somut tekil olaylara ilişkindir. Tarihin işi olguları anlatmaktır. Olguları genel yasaların durumları sayarak anlamak bilim adamının amacıdır. Ama tarih nesnesine öyle bakmaz; yalnızca seyreder. Sanatçı da bunu yaptığına göre, sanat ile tarih aynı şeydir. İkisinin de işi tekili tasarlamaktır”. Tarih felsefesi alanında adı çoğu kez Croce ile birlikte anılan Collingwood, 1946’da yayımlanan Tarih Tasarımı adlı kitabında tarihin yöntemini ve tarihte açıklamanın yapısını soruşturur. Collingwood’un ana çabası, tarihin özerk bir bilgi alanı olduğunu, kendine özgü işlemleri ve kategorileri bulunduğunu, tarihçinin malzemesine ilişkin bilgisinin kendine özgü biricik yapısı olduğunu vurgulamaktır. Collingwood, bundan ötürü 19. yüzyıl pozitivizminin tarihi doğa bilimine benzetme girişimine karşı çıkar. Ona göre, tarihçinin işi doğa bilimcinin işiyle karşılaştırılamaz. Spengler, Comte, Marx gibi tarih felsefecilerinin tarih anlayışları doğalcılıkla zehirlenmiş olduğu için reddedilmelidir. Sözünü ettiğimiz tarih yaklaşımları tek tek olayları genel yasalar altına sokmaya çalışırlar. Tek doğru bilginin bilimsel bilgi olduğunu düşünürler. Buna karşılık Collingwood, tarihçinin etkinliğine bakar ve pozitivist tarih anlayışının yerine, tarihsel araştırmanın temel kavramı olan “düşünce”yi ele alan bir tarih anlayışı koyar. Ona göre, tek tek olayların yapısını kavramak için, olayların içine girmek ve olaylardaki kişilerin düşüncelerini ortaya çıkarmak gerekir. Bunun için de tarihçi bu düşünceleri yeniden düşünür, kendi zihninde yeniden canlandırır. Popper, bir bilgi alanının, “bilim” adını hak etmesinin genel yasalı açıklamalar yapmasına bağlı olduğunu düşünür, tarihin genel yasalar kullanan bir “bilim” olduğunu göstermeye çalışır. Bunun için, genel yasalara ilgileri bakımından, bilimler arasında bir ayrım yapar. Bu ayrıma göre, kuramsal ya da genelleyici bilimler denen fizik, biyoloji, sosyoloji gibi bilimler genel yasalara ya da varsayımlara yönelir. Amaçları genel yasalar ortaya koyarak bunları doğrulamaktır. Oysa, fiziği örneğin bir köprü kurmak için kullanan bir mühendis, bir amaca varmaya yarayan araçlar olduğundan, genel yasaları sorgusuz sualsiz kabul eder. Kuramsal bilimlerin işi yasaları ve varsayımları sınamak ve doğrulamak, uygulamalı bilimlerin işi ise, yasalara dayanarak olguları önceden kestirmektir. Popper’e göre üçüncü bir bilimsel ilgi, tek tek olaylara ve onların açıklanmalarına gösterilen ilgidir. Bir olguyu, bir olayı, örneğin bir trafik kazasını açıklamak istediğimizde, hiç sözünü etmeden birtakım yasaları kullanırız. Bu önemsiz yasaların yanı sıra birtakım başlangıç koşullarını, yani o olayı açıklayacak olan nedenleri bulmakla ilgileniriz. Ancak burada bizim için önemli olan, kabul ettiğimiz başlangıç koşullarının doğru olup olmadığını bilmektir. Bu açıklamalarda yer alan genel yasaları ise, sorgulamadan kabul ederiz. İşte bu tür tek olaylarla ve onların açıklamalarıyla ilgilenen bilimlere tarih bilimleri denir. Popper, toplum bilimlerinin temel amacının tarihsel öndeyilerde bulunmak olduğunu ileri süren öğretilere tarihsicilik adını verir. Tarihsicilik fizik bilimleri ile toplum

bilimleri arasında bir yöntem ortaklığı bulunduğunu düşünür. Tarihsici için sosyoloji kuramsal tarihtir. Bilimsel tahminlerinin yasalara dayanması gerekir. Bunlar tarihe, yani toplumsal değişmeye ilişkin tahminler olduğundan tarih yasalarına dayanmalıdır. Bu yasalarsa bir dönemden ötekine geçişi belirleyen tarihsel gelişme yasaları olmalıdır. Bunlar tarih yasalarıdır ve tam bir kesinlikle olmasa da, çok uzak olaylara ilişkin öndeyiler sağlayacaktır. Böylece sosyoloji geleceği önceden haber verecek bir bilim haline gelir. Tarihsiciler fiziğin başarılarından çok etkilenmişlerdir ve “Gökbilimde güneş tutulmasını önceden kestirebiliyorsak sosyolojinin devrimleri önceden kestirmesi niye olanaklı olmasın?” diye sorarlar. Ancak Popper, toplum bilimlerinin işinin tarihsel gelişmeleri önceden kestirmek olduğunu ileri süren bu tarihsici öğretiye karşı çıkar. Ona göre tarihte yasa yoktur. Toplum bilimleri kehanette bulunamazlar. Bir toplum bilimi olan tarih geleceği önceden kestirmeyi değil, geçmişi açıklamayı amaçlar. Popper, tarihte bir bütünlük”, “tek anlamlılık, genel-geçerlik olduğunu söyleyen tüm tarih felsefelerini tarihsici diye niteleyerek bu tür tarih bilimlerinde totaliter eğilimler olduğunu düşünür. Çünkü düşünce bazında her şeyi açıkladığına inanan insanlar, toplumsal düzlemde bu inançlarının herkesçe paylaşılmasını isterler. Herkesçe paylaşılmadığında ise şiddete başvurmayı kendilerine meşru görürler. Bu tür tarih felsefeleri özgürlükçü-demokratik toplumlar olan açık toplumların yok sayılması anlamına gelir. Popper, bu çerçevede, Hegel’in ve Marx’ın tarih felsefelerini gözden geçirerek eleştirir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında