AÖF Soru Bankası

Tarih FelsefesiÜnite 3 Özeti

İdealist Tarih Felsefesi

TAR417U-TARİH FELSEFESİ

Ünite 3: İdealist Tarih Felsefesi

Giriş

İdealizm, gerçekliğin idea yani düşünce cinsinden olduğunu dile getiren bir öğretidir. İdealistlere göre, gerçeklik zihinseldir. Onlar düşüncelerin, tasarımların ve soyutlamaların, duyumsal olan şeylerden daha temel olduğunu savlarlar. Karşımızda duran tek tek nesneler, onları algılayan ya da onların bilincinde olan bir zihinden bağımsız olarak varlık statüsü kazanamazlar. Bu yaklaşım Platon’un idealar öğretisi temelinde, Almanya’da Kant, Fichte, Schelling, Hegel, İtalya’da Croce, İngiltere’de Bradley, Oakeshott ve Collingwood tarafından tarihsel düşünmenin formu olarak genişletilmiştir.

18. Yüzyılda Tarih Düşüncesi

İdealistler, aklın dünyanın kurucusu olduğunu; tüm deneyimin ise bir düşünceler ya da kavramlar dünyasına karşılık geldiğini ileri sürerler. Onlar, deneycilerin ve olgucuların iddia ettikleri gibi, deneyim edinen Ben’in dışında bir olgular ya da nesneler dünyası, akıldan bağımsız bir dünya olduğunu kabul etmezler. Onlara göre, gerçeklik bir bilinçlilik halidir. Bilinçlilik ise düşünceler dünyasına dayanarak gerçekleştirilen bir anlama faaliyetidir. Bu dünya, söylem evrenlerinden oluşur ki onlar, olguların seçimi için dayanak olma işlevi görürler. O hâlde denebilir ki tüm düşünceler kendilerinden daha kuşatıcı olan düşüncelerle ilişkilidirler. Bunlar birbirlerinin içermeleridirler ve her biri, parçası olduğu bütünle ilişkisi içinde anlaşılabilirler. O yüzden bütün yargılar koşulludur. Onların doğrulukları kendi dışlarındaki şeylerle koşullandırılmıştır. Dile getirilen her gerçeklik bir parçaya ilişkin olsa bile onun doğruluğu bütünle olan ilişkisinde saptanabilir. Bunun anlamı şudur: Bir önerme kendi başına hiçbir doğruluk değeri taşımaz; o, ancak, bir bütünün parçası olarak düşünüldüğünde doğruluk değeri taşır. Yani gerçeklik, basit ögelerin kendilerinden daha kuşatıcı olan şeylere bağlı oluşlarıyla elde edilebilir. Bu bağlamda, idealistler için felsefe yapmak, bütünün yapısını ve özelliklerini belirlemek ve her şeyin bu bütün içindeki yerini, onları inceleyerek, sorgulayarak ve tanımlayarak tayin etmek anlamına gelir ki bu mutlak doğrulukla ilgilenmenin tek yolunun metafizik olması anlamına gelir. Onlar için metafizik, ilk ilkeleri ve sonul doğrulukları inceleme ve evreni bir bütün olarak kavrama çabasıdır. İdealist tarih düşüncesinin şekillenmesinde 18. yüzyılın iki önemli Alman filozofu önemli rol üstlenmişlerdir. Bunlar, Kant ve Herder’dir. Birbirinin çağdaşı olan bu filozoflar, özellikle Aydınlanma’nın idealini felsefi düşüncelerinde yansıtmışlardır. 19. yüzyılda, Fichte, Schelling ve Hegel bir dünya tarihi felsefesi olarak konuyu ele almışlardır. 20. yüzyılda ise Croce ve Collingwood, tarihsel bilginin nasıl kurulduğuyla ilgilenmişlerdir.

Kant’ın Tarih Tasarımı

Toplumsal yapıda görüş ve yaşam farklılıklarından ortaya çıkan anlaşmazlıkların aklı doğru kullanmamakla ilgili olduğunu düşünen Kant, tam bir Aydınlanma filozofu olarak, anlaşmazlıkların ortadan kaldırılabilmesinin

yolunun akla uygun yaşamak olduğunu belirtir. Akla uygun yaşamak, aklın kendi koyduğu ilkelere uygun davranmak anlamına gelir ki insanın ahlaksal olarak kendini gerçekleştirmesi ve özgürleştirmesi buna bağlıdır. Kant bunun, insanın tarihsel süreç içinde gerçekleştireceği zorunlu bir ödevi olduğunu düşünmektedir. O, tarihsel süreci insanın düşünce ve yeteneklerinin geliştiği bir ilerleme durumu olarak anlar. İnsan bilgisi içgüdüsel olandan akılsal olana doğru ilerler. İnsan, hayvanların doğaya bağlı kendini tekrar eden yaşamından kurtulup kendine ait bir yaşam kurar ve özgürleşir. Özgürleşme, içgüdüsel bir yaşamadan iradi bir yaşama yükselmek ve kendine ahlaksal ilkeler koyabilmek demektir. Tarihin değeri de burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü tarih salt olaylar dizisi değildir; o insanların kendilerine ilkeler koydukları ve bunlara uygun eylemler gerçekleştirdiği bir süreçtir. Belli ilkelere uygun eylemlerin gerçekleştirildiği bir süreç olması, onun kendi içinde özgürlük imkânına da sahip olması anlamına gelmektedir. Süreç tek başına bir insanın mutluluğu değil, tek tek insanların öteki insanlar için yüklenmiş oldukları ödev ve sorumluluk ilgisi üzerinden anlam kazanabilir. Bu yüzden tüm tarih, insan türünün kendi aklıyla kendisine bir ideal belirlemesi ve bunu gerçekleştirmesi üzerine kurulur.

Herder’in Tarih Tasarımı

Alman romantik hareketinin öncülerinden olan Johann Gottfried von Herder (1744-1803), insanlık tarihinin felsefesi üzerine yapmış olduğu çalışmasıyla dikkatleri üzerine çekmiş önemli bir tarih filozofudur. Kant’ın öğrencisi olmuştur. İnsanlık Tarihi Felsefesi Üzerine Düşünceler (1784-1787) (Ideen zur Philosphie der Geschishte der Menscheit), aslında 25 kitap olarak tasarlanmış ancak 20 bölümü tamamlanabilmiştir. Bu yapıtta Herder, Vico’nun Yeni Bilim’de açtığı yoldan ilerleyerek insanlık tarihinin aşama aşama tanrısal bir planın açımlanması olarak görüldüğü bir tarih düşüncesini hayata geçirmiştir. Herder yapıtın ilk on dört bölümünde, dünyanın oluşumundan başlayarak yeryüzünü, bitkileri, hayvanları, insanları ve kavimleri tek tek ele alıp inceler. İnsanlık tarihinin ruhunu oluşturan 15. Kitap’ta ise, tarih içinde şekillenen Humanite kavramının işlendiği bir felsefi çözümleme ile karşımıza çıkar. Herder için tarihte olup biten her şey geçicidir. Bunun sebebi doğamızı belirleyen yasaların öyle işliyor olmalarıdır. Tarihin seyrinde ortaya çıkan yegâne şey, yıkım ve bozulmadır. Kültürler filizlenir, gelişirler ama mükemmelleşemeden yok olur giderler. Bunda insanın tutku ve arzularının hiç değişmeden kalmasının önemli bir rolü vardır çünkü tutkular, onun yoldan çıkmasına ve aynı yararsız eylemleri sürekli tekrarlamasına neden olur. Bu tespitinden sonra Herder, kendisine şu soruyu sorar: “Tanrının insanoğluna kısa ömründe reva gördüğü bu boşuna çabanın amacı nedir?” Herder bu sorunun bir yanlış anlamadan kaynaklandığını düşünmektedir. Nasıl ki doğada ilahi bir düzen varsa tarihte de benzer bir düzen vardır. Ancak doğada olup biten şeyler kendi başına amaç değilken insan kendi başına bir amaçtır. O, doğanın planın bir parçası olarak, kendi varoluşunu aklı


ve ahlaklı eylemleriyle haklı çıkarmalıdır. Tinsel güçlerini geliştirmeli, doğa dünyası ile tinsel dünya arasında bir bağlantı olmalıdır. O yüzden yaratılışın bir parçası olan insan, taşkınlık ve tutkularını ehlileştirecek iyi ve isabetli olan ilahi düzene uymak zorundadır.

19. Yüzyılda Tarih Düşüncesi

Alman İdealist geleneğinin Kant’tan sonra bir diğer temsilcisi Johann Gottlieb Fichte’dir (1762-1814). O da Aydınlanma düşüncesinin tarih anlayışının temel ilkeleri üzerinden hareket etmiş ve tarihsel süreci ilerleme kavramı çerçevesinde ele alıp işlemiştir. Fichte, öncelikle, tarihçinin yapması gereken şeyin kendi içinde bulunduğu dönemi aydınlatmak olduğunun altını çizer. Her dönemin kendi belirli amaç ve eylemleriyle şekillenmiş kendine özgü bir yaşamı vardır. Tarihçinin görevi kendine özgü bu yaşamın özelliklerini saptamak ve bu özelliklerin nasıl şekillendiğinin izlerini sürmektir. Fichte’nin, bu konudaki çalışmaları geniş kapsamlı değildir; bu konudaki tek eseri “Çağımızın Temel Karakteristikleri” başlığını taşımaktadır. Eser, Fichte’nin kendi döneminde ve sonrasında epey ilgi uyandırmıştır. Çıkış noktası “tin felsefesi”dir. İnsanın mutlak bir iradeye sahip olduğunu ve bu iradenin kendi içinde yayılıcı bir güç taşıdığını düşünür. Ona göre, varolan her şey iradenin görünümlerinden başka bir şey değildir. Fichte’nin insanlık tarihi hakkındaki bu açıklamaları onu eskatolojik bir anlayışa yöneltmiştir. Özellikle Alman Ulusuna Söylevler’de de vurgulandığı hâliyle her çağın akılsal olarak çözümlenebileceği fikri, onu, tarihsel gelişmenin Alman dünyasında son bulacağı inancına yöneltmiştir.

Fichte’nin Tarih Tasarımı

Fichte’nin düşüncelerinin şekillenmesinde Kant ve Herder’in etkisi açıkça görülmektedir. Hem bir ulusun özniteliklerini belirlemek bakımından hem de bu özniteliklerin yetkinleştirimesi ve aktarılmasına dönük talepleri bakımından Aydınlanma dönemi düşünürlerinin görüşlerini paylaşmaktadır. Bunu açık olarak şu ifadelerinde görebiliriz: “... Burada yalnızca türün ilerleyen yaşamından bahsediyoruz, yoksa bireyinkinden değil. ... Böylelikle araştırmamız bir dünyA. planı ideasını gerektiriyor ki ... Dünya üzerindeki insanlığın yaşam amacı budur. Bu yaşamda onlar tüm ilişkilerini akla uygun bir şekilde özgürlük ile düzenleyebileceklerdir.” Fichte özgürlüğü, insanlığın bir tür olarak ortak olanaklarını açması olduğunu düşünmesi bakımından, Kant’ınkiyle örtüşen görüşlere sahiptir. Tarihin bir planın açılması, gelişmesi olduğu şeklindeki Kantçı öğretiyi benimsemekle birlikte, birbirini izleyen çeşitli çağların temel tasarımlarının ve kavramlarının ardıllık ilişkisi içinde birbirlerini belirlemeleri fikri, onun tarihi dönemselleştirmesine etki eder. Her kavram üç aşamalı bir mantıksal yapıya sahiptir. Her kavram öncelikle saf ya da soyut bir form olarak kendisini gösterir; ikinci aşamada kendi karşıtını türetir ve son aşamada kendini kendi karşıtı ile birlikte kavrar. Tez, antitez ve sentez olarak ifade edebileceğimiz bu mantıksal süreçte, Fichte’nin

çözümlediği tarihin temel kavramı “ussal özgürlük’tür. Özgürlüğün türün ortak bilincinde görünüşe çıktığını ve gerçek bir olgu olarak belirdiğini ifade eder. Bu görünüş insanlık yaşamında iki ilkesel devrede ya da çağda ortaya çıkar: Bunlardan ilki, “Türün akla uygun şekilde özgürlük ile ilişkilerini düzenlemediği çağdır; ikincisi ise türün akla uygun bir şekilde özgürlük ile ilişkilerini düzenlediği çağdır.” İlk çağ aklın özgürlükle işlemediği dönemdir, o yüzden insan, o çağda bir yasaya ya da doğanın gücüne tabi olur; herhangi bir iç görüye sahip değildir. Özgür iradesi yoktur, bu yüzden insanın yapıp ettiği her şey içgüdünün kontrolü altındadır. İlk devrin kaba ve basit yaşantısından insan, o yaşantının antitezini üretir. Bu evre ilk devirle ikinci devir arasında bir ara devirdir. Bu anda akıl kendisine dışsal kural koyan bir otoriteye dönüşür. Otorite yasayı ve kuralı belirler. Bu anlamda bireysel özgürlük, yasayı ve kuralı belirleyen otoriteye tabi olarak, özgürce kendini sınırlamak anlamına gelir. Ara devirden sonra gelen ikinci devir, otoritenin otorite olarak reddedilmesi aşamasıdır. Bu devrimci hareketten sonra gerçek anlamda özgürlük tesis edilir. Özgürlük içgüdünün karşıtıdır. Aklın bilincinde olmaktır. Akla uygun ve özgür bir yaşam, insanlığın tür olarak gelecekte gerçekleştireceği bir amaçtır. Fichte bu inanca sıkı sıkıya bağlı bir filozoftur, bu nedenle geçmişten geleceğe doğru insanlığın, esaretten özgürlüğe, içgüdüden akla, günahtan masumiyete doğru evrilerek gelişeceğini düşünmektedir.

Schelling’in Tarih Tasarımı

Bir diğer Alman idealist filozofu olan Friedrich Wilhelm Joseph Schelling (1775-1854), Kant ve Fichte’nin düşüncelerinden etkilenmiş, onların görüşlerini daha sistemli bir yapıya dönüştürmüştür. Öncelikle Schelling, Kant ve Fichte’nin önemle üzerinde durdukları, tarihsel sürecin ilerleyişinde etkin olan akıl ve özgürlük kavramlarını daha belirgin kılmak için öncelikle tarih kavramına açıklık getirmek istemiştir. System des transcendentalen Idealismus adlı yapıtında, kendisine neyin tarih olmadığın sorusunu sorarak tartışmasına başlar. Bu soruyu Schelling, “ne mutlak olarak yasalardan bağımsız ne de mutlak olarak yasalara bağlı olaylar zincirine tarih denebilir.” diyerek yanıtlar. Schelling tarihin transendental zorunluluğu için Kant’ın çözümlemelerine baş vurmuştur. Evrensel bir tarih fikri, Kant’ın dünya yurttaşlığı amacına yönelik tarih tasarısı içinde şekillenen bir görüştür. Schelling de tıpkı Kant gibi, evrensel, yasalara dayalı hukuksal sözleşmelere dayalı düzen sorununu çözme ödevinin akıllı varlıklara verili olduğunu düşünür. Bu ödev tüm türün eline bırakılmıştır ve yalnızca tarih tarafından gerçekleştirilebilir. Tarihin gerçek nesnesi, bu anlamda, dünya yurttaşlığına ilişkin hukuksal düzenin gitgide olgunlaşmasıdır ve bu, ona göre de tarihin tek nedenidir. Bu saptamasıyla Schelling Aydınlanmanın ideallerini sürdüren bir filozof olarak kendini göstermektedir.

Hegel’in Tarih Tasarımı

Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831), tarih felsefesi konusunda Fichte ve Schelling’den oldukça


etkilenmiş, geniş ölçüde onların görüşlerinden hareket etmiş ama onları aşmış bir filozoftur. Her şeyden önce O, tarih felsefesi deyince, tarih üzerine felsefe yapmayı değil doğrudan doğruya tarihin kendisini düşünmektedir. İnsan aklının özgürleşmesinin bir taslağı olacak şekilde, aklın gelişiminin basit evresinden karmaşık evresine kadar kendisini tarih olarak somutlaştırmasını konu edinen bir felsefe atılımıdır bu. Hegel’e göre tarih, aklın dünyasıdır. Akıl ya da tin, özgürlüğü yaşama geçirmekle yükümlüdürler. Amaç, tinin kendi özgürlük bilincine ulaşmasıdır. Hegel, özgürlük deyince eylem gücünü anlamaktadır. Eylem gücü, gereksinimler, tutkular ve yeteneklerle dışa vurulur. Sürecin açılmasında, gelişmesinde tutkular önemli bir yer tutmaktadır çünkü tutku kendini arayıştır. Tinin kendisini gerçekleştirmesinin ve bilmek istemesinin dayanağıdır. Bundan anlaşılacağı gibi, Hegel için, tarih felsefesi aslında bir tin felsefesidir. Aklın tarih alanındaki etkinliğinin araştırılmasıdır. Onun Felsefi Tarih dediği soruşturma mantığı bu etkinliğin açığa çıkarılacağı bir dünya tarihi fikrini gündeme taşımaktadır. Bu dünya tarihi, özgürlük ve devlet kavramlarının karşılıklı ilişkilerinde, “özgür devlet”in gerçekleşme sürecini kendisine konu edinir. Bu bir diyalektik çözümlemedir. Hegel, özgür devletin hukuk ve ahlâk yasaları olmaksızın gerçekleşmeyeceğine vurgu yapmaktadır. İdealist filozofların ortak kaygısını taşıyarak, insanın kendi özgürlüğünü ancak ahlaksal yaşam koşulları içinde kazanabileceğini düşünür. Bildung düşüncesinin bir yansıması olarak, insanın doğadan fazla bir şey olduğunu; yalnızca doğanın düzenine kendisini uydurarak özgürleşemeyeceğini belirtir. Özgürlük insanın kendi yaratısıdır. O da devletten başka bir şey değildir; insan aklının ulaştığı en son aşamadır. Aklın yasalarının gerçekleşmesidir. İnsanın kendisinin yarattığı bu düzene kendisini bağlaması, onun özgürleşme arzusunun zorunlu sonucudur. İnsanın özgür bir varlık olarak kendini gerçekleştirdiği devlet, özgürlük mücadelesinin son bulduğu andır ve amaçların gerçekleştirildiği tarihsel süreç de bu noktada son bulur.

20. Yüzyılda Tarih Düşüncesi

Croce (1866-1952), İtalya’da, idealist geleneğin en önemli savunucularından biridir. Kant’ın eleştirel idealizmine karşı Hegel’in mutlak idealizmini savunmuştur. Tarih konusundaki yazıları, kendisinden çok etkilenen Collingwood tarafından İngilizceye çevrilmiş ve Collingwood’un tarih düşüncesinin şekillenmesinde önemli yer tutmuşlardır. Alman Tarih Okulunun ve Dilthey’in üzerinde durdukları tarihsel yöntem sorununu kendisi için başlangıç yapmıştır. Tin felsefesi adını verdiği bütüncül çalışmasının ilk ve son kitapları bu konu üzerine tartışmalarını içermektedir. Bu yapıtlarından ilki, “İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak Estetik” başlığını taşımaktadır, sonuncusu da “Tarihyazımcılığının Tarihi ve Kuramı”dır. Bu yapıtlar estetik ve tarih yazımı üzerine kuramsal çözümlemelerdir.

Benedetto Croce’nin Tarih Tasarımı

Croce, her şeyden önce, tarih ve felsefenin bir ve aynı şey olduğunu düşünür. “Tarih felsefedir felsefe de tarih; tarihsel bilinç olmaksızın felsefe yapmak ne kadar mümkünse, felsefi bilinç olmaksızın tarih yapmak da o kadar mümkündür.” Bu belirleme doğrultusunda o, ilk olarak tarih bilgisinin ne olduğu üzerinde durmuştur. Ona göre, tarih yöntemsel bir araştırmadır. Tarih bilgisi, bu yöntemli araştırmaya dayanan birbiriyle ilişkili ifadelerin toplamıdır. Bu ifadeler, soyut olanla değil somut olanla ilgilidir, genel olanı değil tekil olanı betimlerler. Öyleyse tarih, tekil olanı betimleyen, somut, yöntemsel bir bilimdir. Tarihçiler belgeleri eleştirirken tarihsel nesnelere yüklü, kavram öncesi, sezgisel ya da sanatsal içgörüleri sınamak için filolojik yöntemler kullanırlar. Bu yönüyle tarihsel bilgi, tikel olanın sanatsal kavranışıdır. O zaman tarih için en uygun yöntem sanatın yöntemi olan sezgidir. “Olaylar, somut şeyler, tarihsel şeyler dünyası, realite ve doğa dünyası denen şeyi kuşatır, fizik realite adı verilen realiteyi olduğu gibi bir insani realite denen realiteyi de içine alır. Bütün bu dünya, sezgidir; eğer bu dünya real olan şeyleri ifade ediyorsa, tarihsel bir sezgidir; eğer tinsel şeyleri, mümkünün ve hayali olanın görüş açısından gösteriyorsa, bu sefer dar anlamında, fantezi ve sanat sezgisidir.” Croce tarihin yöntemsel modeli için, bilimin nedensel ilişkileri gösteren açıklayıcı yöntemsel modeli yerine, sanatın görmeyi merkeze alan, görüş açılarının ifadesi olan sezgisel modelini uygun görmektedir. Bilen tin için, bilginin bu iki biçiminden başka bir bilgi biçimi yoktur. Bunlar sezgi ve kavramdır. İnsanın bütün teorik yaşamı, birinci biçimden ikincisine ve ikincisinden tekrar birincisine dönüşten ibarettir. Tarih, kanunlar aramaz ve hiçbir kavram meydana getirmez; hiçbir tümel kavram kurmaz ve hiçbir soyutlama yapmaz; tersine, sezgiler ortaya koyar. Burada belirlenmiş olan birey tarihin asıl ülkesidir. Bu aynı şekilde sanatın ülkesidir. Buna göre tarih, genel sanat kavramı altına girer.

Robin George Collingwood’un Tarih Tasarımı

İngiltere’deki idealist geleneğin en önemli temsilcilerinden biri olan Collingwood, (1889 –1943) pek çok farklı alanda (tarih, arkeoloji, sanat, politika) önemli eserler vermiştir. Özellikle tarih felsefesi konusunda yapmış olduğu çalışmaları ve metafizik konusunda reform niteliğindeki saptamaları, 20. yüzyılın tarih felsefesi ve hermeneutik düşüncenin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Collingwood, tarih felsefesi deyince, tarihsel yasalardan, dünya görüşlerinden ya da geleceğe yönelik kurgulardan değil, daha çok, Bradley, Dilthey ve Croce’deki gibi, tarihsel bilmenin nasıl olanaklı olduğuna ilişkin bir bilgi kuramından söz etmekte ve Alman idealist geleneğinin dünya tarihi felsefesi fikrinden uzaklaşmaktadır. O, geleneksel tarih felsefesinin sorularından çok farklı bir düzlemde kendi sorularını oluşturmuştur. Çıkış noktası, Croce gibi, “Tarihsel bilgi nasıl olanaklıdır?” sorusudur. Bu soruyu yanıtlayabilmek için Collingwood, zihnin tarihselliğinin altını çizdiği ve buna bağlı olarak, tarih’i, “zihnin bilimi; zihnin öz-bilgisi ve kendi kendini oluşturmanın kendisi” olarak nitelediği bir bilgi felsefesi


önerisinde bulunmuştur. Bu bilgi felsefesi “zihni sorgulamanın doğru yolunun, ancak tarihin yöntemleriyle olanaklı olduğu” fikrinden hareket etmelidir. Collingwood’un yapmaya çalıştığı şey, yirminci yüzyıl felsefesinin, Kant’ın doğa bilimleri için yapmış olduğu eleştirinin aynını tarihsel bilimler için de yapacak olan bir tarihsel mantık eleştirisine girişmek zorunda olduğunu göstermek ve bunun için, tarihin, üstüne düşen görevi yerine getirerek doğa biliminin cansız yöntemlerinden kurtulup kendi yöntemini geliştirmesi gerektiğini tekrar hatırlatmaktır. Collingwood öncelikle tarihçilerin ve yaptıkları işin çerçevesini belirleyerek işe başlar. O, her tarihçinin, tarihe kendi açısından baktığını ve onda başka hiç kimsenin görmediği bazı sorunları gördüğünü belirtir. Bu nedenle, tarihçi, her soruna, kendine özgü bir bakış açısıyla yönelir ve dolayısıyla da onu, kendine özgü bir yönden kavrar. Bu da demektir ki “Hiçbir tarihçi, gerçeğin bir yönünden daha fazlasını göremez.” O yüzden tarihsel soruşturma, Collingwood’a göre, asla tükenmez ve küçük bir tarihsel alanın incelenmesi bile, her yeni tarihçinin ellerinde yeni bir biçim alır. O zaman, tarihsel bilinç, ideal anlamda bireyin bilgisi olarak karşımıza çıkar. Tarihçi her zaman, katılımda bulunmadığı bir dünyanın bir izleyicisidir; olgu dünyasını, bir tarihçi olarak baştan başa kaplayamayacağı bir boşluk olarak görür. O yüzden tarihçi, kendisinin olgu dünyasının bir parçası olduğunu ve kendi tarihsel düşüncesinin de incelediği tarihsel sürecin bir ürünü olduğunu yansıtır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında