TAR417U-TARİH FELSEFESİ
Ünite 2: Rönesans, Yeni Çağ ve 17. Yüzyıl Avrupa’sında Tarih Anlayışları
Giriş
Orta Çağ, düşünsel açıdan tek-tanrılı dinlerin egemen olduğu bir dönemdi. Anımsanacağı gibi, bu dönemin temel karakteristiği, varlık, bilgi ve değerler alanına din ya da Tanrı odaklı (theo-centrism) bakıştı; Tanrı’nın doğal ışığı olarak nitelenen akıl bu dönemde de işlevseldi ancak onun temel işlevi hem duyu ve imgelemden gelen tekillerdeki formları soyutlamak hem de tanrısal aydınlanmaya ulaşmak ve büyük ölçüde dinsel metinlerde anlam genişliği yaratarak dinin ya da teolojinin hizmetkârı (ancilla theologiae) olmaktı. Bilgi (episteme), değişmez özlere ilişkin kanıta dayalı bir şeydi; her şeyden önce zorunlu ve evrensel olmalıydı.
Augustinus, duyusal, tekil ve bir defalık olandan evrensele ulaşmak için Orta Çağın Tanrı odaklı varlık, bilgi ve değer teorisi ışığında, Tanrısal plan doğrultusunda, ilahi kurtuluşa doğru çizgisel olarak ilerleyen bir tür teolojik ve teleolojik tarih anlayışı geliştirmişti. İslam dünyasında ise tarih, Taberi ve Mesudi gibi düşünürler aracılığıyla din odaklı epistemolojiye koşut bir biçimde tekile odaklı rivayet ve haber bilimi (ulûm el-eser ve’l-ahbâr) olarak görülmüş, tarihsel alanda genellemelerden ve nedensel araştırmalardan kaçınılmıştı. Ancak Antik Yunan felsefi birikiminden yararlanan İbn Miskevyh ve İbn Haldun gibi düşünürler, theoria-historia geriliminin tarihin felsefi bir disiplin haline getirilmesiyle aşılabileceğini düşünmüşlerdi.
Rönesans ve Reform: Avrupa’da Büyük Dönüşüm
Rönesans ve Reform hareketleriyle birlikte Avrupalı düşünürlerin yavaş yavaş Tanrı odaklı bakıştan kurtulmaya yöneldiği, yeni düşünsel ufuklara yelken açtığı, varlık, bilgi ve değerler alanına yönelik insan odaklı (human-centrism) bir bakış açısını öncelediği görülür. Bu durum, doğal olarak felsefeyi de etkiler ve felsefi araştırmanın konusu artık Tanrı ve tanrısal olan değil, daha çok doğal ve insansal olandır. Bu dönüşüm, tarihe bakışı da belirler; Antik Yunan’daki theoria-historia gerilimi, Orta Çağın Tanrı odaklı bakışının aksine, insan odaklı bir bakış açısıyla yeniden ele alınmaya başlanır. Theoria-historia gerilimi: Theoria, bakma, seyretme, temaşa etme anlamlarına gelir.
Rönesans
Rönesans, 14. yüzyılda İtalya’da başlayan 15-16. yüzyıllarda tüm Avrupa’da etkisini hissettiren sosyo- ekonomik ve kültürel alandaki dönüşümleri nitelemek için kullanılan bir sözcüktür ve ‘yeniden doğuş’ anlamına gelir. Tarihsel bir dönem olarak Rönesans, Orta çağ karanlığından sonra antik düşünce ve değerlerin yeniden doğuşuna, aklın skolastik karşısındaki zaferine, otorite ve boş inançla kahramanca mücadeleye, bireyin ve özgürlüğün doğuşuna ve doğanın keşfine işaret eden bir sözcük olarak kullanılır. Orta Çağı tümüyle karanlık ve irrasyonel, Rönesans’ı ise aydınlık ve akılcılıkla özdeşleştiren bu nitelemelerde kimi abartılar olsa da Rönesans bir geçiş dönemi olarak, Orta Çağ ile Yeni Çağ
arasında köprü görevi gören, köklü dönüşümlere işaret eden bir çağdır.
Rönesans’la birlikte ortaya çıkan yeniye doğru cesur atılımların altında, burjuvazinin gelişmesiyle feodal sistemin çöküşü, ticaretle zenginleşmeye başlayan burjuva sınıfının siyasal güç talep etmesi, Orta çağın sonlarından itibaren kentleşmenin artması, bilginin yayılmasına hizmet eden kâğıt ve matbaanın icadı, yeni ticaret yolları ve zenginlikler aramaya dönük coğrafi keşifler, farklı kültürlerle temas, İstanbul’un fethiyle oradaki düşünürlerin İtalya’ya göç etmesi, farklı kültürlerden yapılan çeviriler gibi faktörler yatmaktadır. Bu faktörlere, 1348-1374 yılları sırasında Avrupa’yı saran ve daha çok farelerce taşınan veba salgınına ve etkilerini de eklemek gerekmektedir. Öte yandan yine Rönesans dönemi, dünyanın tanıdıkları içerisinde en yoğun, en derin boş inan çağı; büyücülüğe, gözbağcılığa duyulan inancın şaşırtıcı bir biçimde yayıldığı, Orta çağdakinden sonsuzcasına daha yaygın olduğu bir dönemdir ve bu dönemde, müneccimliğin gök biliminden –Kepler’in dediği gibi “zavallı akraba”- çok daha büyük bir rol oynadığı, müneccimlerin kentlerde, krallar yanında resmi konumları olduğu iyi bilinir.
Reform
Orta Çağ kilisesinin dar kalıplarından sıyrılan düşünürler, kendilerini olgusal veri zenginliği içerisinde bulmuşlar ve bu verileri kuramsallaştırmaktan çok, onları öznel bakış açılarıyla bir bir sayıp dökmüşlerdir. Bu yüzden olsa gerek Rönesans’ın bilimsel kuramlar alanında başarısı oldukça cılızdır ancak Rönesans’ın ardından gelen 16 ve 17. yüzyıl bilimsel metodolojiye yönelik tartışmalardan sonra, teorik düzlemde Galileo, Kepler, Kopernik, Newton gibi insanlarla oldukça verimli bir kuramlar çağına yol açmıştır. Bu durum, Rönesans döneminde deneysel yöntemle toplanan olgular çokluğunun ve metodolojik tartışmalara bağlı olarak Tanrı odaklı ve yer merkezli paradigmadan seküler ve güneş merkezli yeni paradigmaya geçişin bir ürünüdür. Bu geçiş, astronomide gözlem, fizikte deney ve matematikleştirme düşüncesinin ön plana çıkmasına neden olmuştur. Rönesans’a özünü ya da ruhunu veren şeyin, özde Tanrı odaklı skolastik düşüncelerin parçalanması, çoğulcu, laik ve hümanist düşüncenin filizlenmesi olduğunu söylemek olasıdır. Artık parola, “Daha az Tanrı daha çok insandır.”
Büyük Dönüşümün Tarih Yazımı ve Tarih Felsefesi Alanındaki İzdüşümleri
Rönesans ve Reform döneminde tarihsel düşüncenin, Yunan ve Roma’da olduğu gibi, insanı bir kez daha resmin merkezine yerleştirdiği görülür. Ama Yunan-Roma düşüncesine duyulan yeni ilgiye karşın, Rönesans’ın insan anlayışı, Yunan-Roma’nın anlayışından bir ölçüde farklıdır. Rönesans tarihçisi için insan, Antik çağ felsefesince resmedilen, zekâsının işleyişiyle eylemlerini denetleyip bütünüyle kendi yazgısını yaratan insan değildir, hâlâ Hristiyan düşüncesince resmedilen, bir tutku ve itki yaratığıdır. Böylece tarih, insan doğasının zorunlu görünümleri sayılan insan tutkularının tarihi hâline
gelmeye başlamıştır. Rönesans döneminde, astroloji ile bilimsellik arasında gidişli gelişli bir ortamda tarihin yeni bir bakışla gündeme gelişi; bir disiplin olarak tarihin üniversitelerde ağırlığının artışına, hümanizme bağlı olarak özgür sanatlar (liberal arts) bağlamında işlevsel olarak kullanımına, ulusal tarih yazımına ve tarihe yönelik metodolojik ve epistemolojik tartışmaların artmasına ön ayak olur.
Tarihin Üniversite Eğitimin Bir Parçası Olması
Batıda üniversitelerin gelişimi, skolastik döneme, yani 12. yüzyıllara değin gerilere gider. Anılan yüzyılın başlangıcında, eğitim faaliyetlerinin neredeyse tamamı manastır veya katedral okulları tarafından yürütülüyor ve ruhban sınıfının gereksinimleri sağlanıyordu. Bologna, Paris, Oxford vb. gibi Avrupa’nın köklü üniversitelerinde, Orta Çağın skolastik programları sorgulanmaya, sanat fakültelerinde gramer, mantık, doğa felsefesi, retorik, ahlak ve diğer liberal sanatlar alanında eğitim ön plana çıkmaya başlar. Augustinus’a göre, diller, tarih, gramer, hatta mantık konusunda bilgi sahibi olmanın faydası, edinilen bilginin Kutsal Kitap üzerine çalışmalara yardımcı olma kapasitesine bağlıdır. Oysa Rönesans hümanizmi, liberal sanatların bağımsızlaşmasına ve hümanist amaçlarla kullanımına yol açmıştır.
İşte bu süreçte tarih 15. yüzyılın ortalarından itibaren artık üniversitede okutulan bir ders, bir üniversite disiplini hâline gelmiştir. Ancak bu disiplinden anlaşılan şey, henüz modern anlamıyla bir tarih bilimi değil, Antik çağın belirlediği bir konum içerisinde retoriğin ve şiir sanatının yanında yer alan edebi bir türdür. Tarihin üniversiteye girişi, aynı zamanda onun belli açılardan laikleşmesine de yol açar. Bu laikleşme süreci içerisinde, tarihten beklenen şey, teolojik kilise tarihi yazıcılığı değil, antik tarih yazıcılığını örnek almasıdır, ama yine de edebi bir tür olmanın ötesinde bir şey değildir. Tarih, sadece studia humanitatis içinde yer alan deyiş yerindeyse kıssadan hisse çıkarılacak, ahlaka yardımcı olacak edebi bir türdür.
Ulusal Tarih ve Hatıra Yazımının Gelişmesi
Hümanistler başlangıçta, insan araştırmalarında Latinceyi yeniden yerleştirmek gibi bir amaçla hareket etmiş olsalar da Yunanca ve İbranice gibi dillerin öğrenimini tetikledikleri gibi, değişik yerlerde konuşulan lehçelerin de yaygınlaşmasına yardımcı olurlar; şiir, öykü, romans, drama ve yerel tarih anlayışları gibi seküler edebi türlerin yaratılmasına katkı sağlarlar. Latincenin yanında yerel ve ulusal dillerin kullanımı ve bu dillerde; kentlerin, prensliklerin ve hatta krallıkların tarihinin yazılmaya başlanmasına yol açar. Yine bu dönemde, Floransa merkezli olarak gelişen rasyonalist, dünyevi ve ulusal tarih yazımı, önemli kişilerin ve ailelerin, hayatlarını ve yaşadıkları olayları kayıt altına almalarına, başka bir deyişle hatıralarını yazmalarına yol açar. Bu hatıralar kişisel bilgiler kadar siyasi bilgiler de içerirler ve hem kendi dönemlerinde ünlü ailelerin şöhretlerinin yayılmasına hem de gelecek kuşaklara tarihsel mirasın aktarılmasına önayak olurlar.
Kilise Tarihçiliğindeki Gelişim
Rönesans dönemi bir laikleşme ve insan odaklı bakış açısının gelişim süreci olsa da aynı zamanda dinsel bakımdan Reformasyon çağıdır. 16. yüzyıla gelindiğinde, hümanist yöntemin kutsal kitapların yorumunda da etkin bir biçimde kullanılmaya başladığı gözlenir ve sonuçta Kalvincilerin ve Cizvitlerin dinsel radikalizmi boy vermeye başlar. Reformasyon hareketi her ne kadar Katolik Kilisesi’nin baskıcı ve tekelci tutumuna bir tepkiyse de, özünde İncil’e dönüşü temele alan dinsel bir harekettir. Dinsel bir hareket olduğu için reformcuların, tarihi hümanistlerden farklı yorumlayacakları açıktır. Tarih onların elinde, tıpkı Orta Çağdaki gibi, Tanrı’nın planı, eylemi ya da yapıtı olarak görülür ve tarih yazıcılığının daha çok Hristiyan ahlakı ve eğitimi açısından önemi üzerinde durulur.
Tarihin Hümanist Sanatlardaki Kullanımındaki Gelişim
Rönesans döneminin çoğulculuğu içerisinde kimi düşünürler, tarihi, edebi bir tür olarak seküler ve hümanist ahlakın, kimileri ise Hıristiyan ahlakının bir tür yardımcısı olarak kullanırken, bu sürece filozoflar da dâhil olurlar. Ancak filozofların tarihi kullanımı bir ölçüde farklıdır, onlar daha çok felsefi düzlemde deneme, hukuk ve siyaset konulu eserlerinde tarihe eğilirler ve ona farklı işlevler yüklerler.
Tarihin Politik Amaçlı Olarak Kullanımı: Machiavelli ve Jean Bodin
Niccolò di Bernardo dei Machiavelli, Prens ve Söylevler adlı eserlerinden de anlaşılacağı gibi aslen bir siyaset felsefecisidir. O, tarihsel araştırmayı; tarihte yaşanmış olaylar gerçek nedenleriyle ele alan bir disiplin olarak görür ve tarihçilerin devletler arasındaki düşmanlık ve ikiliklerin nedenlerini siyasi açıdan araştırması gerektiğini savunur. Olayları analiz tarzı, tekrar eden olgulardan genel yargılar çıkarmaya yöneliktir. Onun tarihsel olanı anlamada ilk dayanağının insan anlayışı olduğu söylenebilir. Bu anlayış, değişmez bir insan doğasına dayanır. İkinci dayanağı, tarihi doğa ile birlikte ele alması ve doğa ile tarih arasındaki ilişkiyi bir belirleyen-belirlenen ilişkisi olarak konumlamasıdır.
Tarih yazımında Machiavelli’nin öncelediği üçüncü ilke, virtu ve fortuna gibi kavramlar ekseninde tarih yaratım sürecinde iradenin rolünü ön plana çıkarmasıdır. O, fortuna’yı, Hıristiyanlıktaki kader kelimesinin anlamının dışına çeker ve büyük ölçüde sekülerleştirir. Onun karşısına, güce itaat eden kadın misali gücü yani virtu’yü yerleştirir. Virtu fortuna’nın belirleyiciliği karşında gücü ve direnci belirler; işte tarihte başarılı olmuş yöneticiler virtu sahibi olanlardır. Fortuna’nın etkisi bütünüyle yok edilmez; ancak güçlü insanlar iradeleriyle ona karşı zafer kazanabilir, güçsüzler ise yenilirler. Bu yüzden denilebilir ki Machiavelliye göre, fortuna karşında yenilenler ile onun karşında zafer kazananlar tarihin konusunu oluştururlar.
Jean Bodin de tıpkı Machiavelli gibi tarihe politik saiklerle yönelir. Ana ilgisi egemenlik teorisidir. Ona göre, devlet
organik bir bütündür ve devletin temelini aile oluşturur, devlet büyük bir ailedir. Ona göre tarih, geçmişte olan şeylerin doğru anlatımını temel alır ve historia civilis, historia naturalis ve historia divina olmak üzere üç türü vardır. İlki insanla, ikincisi doğayla, üçüncüsü ise Tanrı’nın doğasıyla ilgilidir. İnsanla ilgili olan tarih (historia civilis), insanın toplum içinde yaşamını sürdürürken yaptığı eylemleri tasvir eder. Doğal tarih (historia naturalis), doğada gizli nesneleri ve onların başlangıçtan itibaren açılımlarını ve gelişimlerini inceler. Tanrısal tarih (historia divina) ise Tanrı’nın gücünü ve diğer ölümsüz kutsal ruhları irdeler.
Tarihin İnsanı Anlamak İçin Kullanımı: Michel de Montaigne
Michel de Montaigne, Rönesans döneminin en şöhretli filozoflarından biridir ve Denemeler’iyle ünlüdür. Denemeler söz konusu olduğunda tarih, bütün dokuda pek çok unsurdan yalnızca biri olarak yer alır ve rolü, Montaigne’in karşılaştığı sorunları çözerken belirli türden kanıtlar sağlamaktan ibarettir. Montaigne, insan tarihini temelde dinamik bir süreç olarak görür. Fakat tarihin her aşamanın insanın iyileşmesine ve dünyayı anlamasına katkıda bulunan bir noktadan diğerine ilerleme olarak görmez; aksine tarihi bir dizi döngüsel olarak tekrar eden olaylar toplamı şeklinde ele alır. Avrupalıların coğrafi keşiflerde tanıdığı yeni uygarlıkları aşağılama ve o uygarlıklara mensup insanları köleleştirme ya da yok sayma girişimlerine hümanist tavrıyla karşı çıkar.
Tarihin Doğal Hukuku Temellendirmek İçin Kullanımı: Hugo Grotios
Tarih hem uluslararası hem de doğal hukukun büyük kurucularından olan Hollandalı filozof Hugo Grotius’un (öl.1645) Savaş ve Barış Hukuku adlı eserinde de konu edilir. Grotius, doğal hukuku temellendirmek için kullandığı tarihi, Rönesans döneminin ruhuna uygun olarak kutsal, ulusal ve halkların tarihi gibi ayrımlara da tabi tutar. Ona göre, tarih, tanıklıklarla ispatlanmış, çok eski olaylardan söz eden bir disiplindir. Tarihçi, Grotius’a göre, olayların sadık bir anlatıcısıdır; ancak o olayları anlatırken aynı zamanda olayların birincil ve ikincil nedenlerini de ortaya koyar. O, olayların nedensel bir açıklamasını da vermek zorundadır.
Büyük Dönüşümün Tarih Epistemolojisindeki İzdüşümleri
Rönesans döneminde astronomide gözlemlerin, fizikte ise deneylerin öncelendiği görülür. Bu açıkçası, Orta çağın, metin ve yorum odaklı skolastik bakışından köklü bir kopuştur. Bu yüzden Aristotelesçi tümdengelimci, çıkarımcı yaklaşım eleştirilmeye, tümevarımcı yeni bir mantık anlayışı ikame edilmeye çalışılır. Özellikle deneyciler (empiristler), fiziği model alarak doğanın ve toplumun a posteriori (deneysel) bilgisini öncelemeye yönelirler. Ancak bu epistemolojik tartışmaların bir yüzüdür; diğer yandan matematiği model alıp a priori (önsel) bilgiyi önceleyen akılcı (rasyonalist) bir geleneğin
de boy verdiği gözlenir. Bu bakımdan 16-17. yüzyıl epistemolojisine damgasını vuran tartışmanın deneycilik (empirizm)-akılcılık (rasyonalizm) ya da a priori-a posteriori bilgi tartışması olduğu söylenebilir. Deneyci kanatta, Bacon ve Hobbes, akılcı kanatta ise Descartes ve Leibniz gibi filozoflar vardır.
Bacon’un Tarih Tasarımı
Bodin, Method for the Easy Comprehension of History (Tarihin Kolay Anlaşılması İçin Yöntem) adlı yapıtında, tarihsel bilgiyi rivayet ve kronoloji bilgisinin ötesine taşımaya istemiş, tarihi şeylerin nedensel açıklamalara da yer veren doğru anlatımı olarak belirlemiştir. Onun başlattığı bu hareket, deneyci geleneğin öncüsü olan Francis Bacon tarafından sürdürülür. Bu bakımdan tarihin ya da historia civilis’in epistemolojik bağlamda bir yere oturtulması yönündeki ilk ciddi girişimin, ona ait olduğu söylemek gerekir. Bacon öncelikle idoller teorisiyle, hakiki bilgiye ulaşmak için zihindeki ön yargıların temizlenmesini talep eder. O, Novum Organum (Yeni Mantık) adlı yapıtında idola tribus (soy putu), idola specus (mağara putu), ideola fori (çarşı-pazar putu), idola theatri (tiyatro putu) olmak üzere dört tür idol ya da önyargı saptar. De Augmentis Scientiarum adlı yapıtında, sistematik bir bilimler ansiklopedisi sunar: Önce bilgiyi, beşerî bilgi (doctrina humana) ve tanrısal bilgi (doctrina theologia) olarak ikiye ayırır. Beşerî bilginin kaynağı duyular, tanrısal olanı ise vahiydir. Duyular üzerinde yükselen bilgiyi ise üçe ayırır; bu ayrımını ise akılsal ruha ve yeteneklerine yönelik üçlü tasnifine dayandırır. Akılsal ruhun ya da zihnin bu parça ya da bölümlerini, sırasıyla bellek (memoria), imgelem (phantasia) ve akıl (ratio) olarak belirler. Bacon, bir yandan bilim kavrayışında Antik Çağ ve Orta Çağ düşüncesini karşısına alırken, diğer yandan insan-toplum olaylarının bilgisi anlamına gelen historia civilis’i bilimsel bilgi sınıfından çıkarmış olur, yani theoria-historia karşıtlığını kendi bilim anlayışına taşımış olur.
Thomas Hobbes’un Tarih Tasarımı
Tarihin epistemolojisi deneyci (empirist) Thomas Hobbes’un da ilgi alanındadır. Hobbes, insan zihninde ilke olarak veya kısmen duyu organlarından vücuda gelmemiş hiçbir algılamanın olmadığını, tüm bilginin bu köke geri gittiğini düşünür. Tüm bilgiler duyusal kökene geri gitse de iki tür bilgi vardır; ilki duyumla, ikincisi ise önermelerle ilgilidir. Duyusal bilgi olgulara; önermesel bilgi ise ifadeler arası mantıksal ilişkiye dayanır. Hobbes, algı ve belleğe dayandırdığı duyumsal bilginin kaydını historia olarak adlandırır; ona tanıklık bilgisi de der. O, duyusal bilginin kaydı olan historik bilgiyi kendi içinde yeniden ikiye ayırır: İlki, insan iradesine bağlı olmayan doğal olguların veya sonuçların tarihiyle ilgili bilgidir; madenler, bitkiler, hayvanlar, bölgeler ve benzerlerinin tarihine ilişkin bilgiler bu türdendir. Bununla Hobbes’un kastettiği, historia naturalis’tir. İkinci tür historik bilgi ise, toplum halinde yaşayan insanların iradi eylemlerinin tarihi olan toplumsal tarihe yani historia civilis’e ait bilgidir. Özetle, Hobbes’a göre, iyi bir historia civilis iki şeyi gerektirir: hakikat ve
retorik. Hakikat tarihin ruhudur; hakikat olmazsa retorik tarihin bir resminden ibaret kalır.
Yaşadığı yüzyıla damgasını vuran ve kendisinden sonra gelenleri de bir hayli etkileyen René Descartes, kendisinden asla kuşku duyulamayacak açık seçik bilgilere ulaşmayı arzular; çünkü bilim ve felsefe ancak ve ancak açık seçik fikirlerle yapılabilir. Descartes, epistemolojik gerekçelerden yola çıkarak Bacon gibi, felsefeyi, şiiri ve tarihi birbirinden ayırır ve buna bir dördüncüsünü yani teolojiyi ekler.
Collingwood, Descartes’in deneyimlerine dayandırdığı tarihe ilişkin söylemlerini hem biraz açarak hem de kavramsallaştırarak dört noktayı vurguluyor:
1) Tarihsel kaçakçılık: Tarihçi, yurdundan uzakta yaşayarak kendi çağına yabancılaşan bir gezgindir. 2) Tarihsel Pyrrhonculuk: Tarihsel anlatılar geçmişe ilişkin güvenilir açıklamalar değildir. 3) Faydacılığa karşı tarih tasarımı: Güvenilmez anlatılar gerçekte neyin olanaklı olduğunu anlamamıza ve dolayısıyla şimdide etkin bir biçimde eylememize yardımcı olmaz. 4) Düş kurma olarak tarih: Bu da en iyi tarihçilerin bile, olduğundan daha görkemli göstererek geçmişi çarpıtmalarıdır.