TAR417U-TARİH FELSEFESİ
Ünite 1: Tarih Felsefesi Nedir?
Giriş
Bir sosyal bilim olarak tarih, insanlığın bireyden bireye, kuşaktan kuşağa, toplumdan topluma aktarılabilir başarımlarını, geçmişte ortaya konulmuş ve çeşitli nedenlerle uygun görülmüş taleplerini, savaş, barış, doğayla mücadele vb. hususlara ilişkin yapıp etmelerini irdeleyen ve diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi, bunu yaparken de bireylerin ve toplumların manevi yanlarının geliştirilmesinde önemli bir işlevi yerine getiren bir disiplindir. Tarih sözcüğünü şu şekilde sınıflandırmak uygun olur:
1. İnsanın bütün eylemlerinin ve edimlerinin içinde gerçekleştiği geçmiş zaman: Tarih, 2. Geçmişte olup bitenleri irdeleyen disiplin: Tarih Bilimi, 3. İnsanın bütün zamanlar boyunca eylemlerini ve edimlerini felsefenin kavram, yöntem ve ilkeleri ışığında ele alan bir düşünce formu: Tarih Felsefesi.
Sosyal Bir Disiplin Olarak Tarih
Tarih bilimi ve felsefesi, tarih üzerine gerçekleştirilen entelektüel uğraşlar olarak gelişmişlerdir ve tarih incelemelerinin insan düşüncesinde nasıl temel bir rol oynadığının anlaşılmasını sağlamakla birlikte, aynı zamanda insanın faaliyette bulunma özelliğinin, bunun sonucunda gerçekleşen değişimin, insan ilişkilerinde maddi koşulların rolünün ne olduğunun ve geçmişte ortaya çıkmış olan küçük büyük her türlü olayın anlamlandırılmasında temel bir başvuru kaynağı görevini yerine getirmektedirler.
Bilim Olarak Tarih
İnsanın zaman içerisinde yapıp etmeleri birer olgu iken, bu olguların açıklanmasıyla uğraşan etkinlik tarih bilimi olmakta, yapılan açıklamanın yöntem bakımından analiz edilmesi, bilimsel olmasının koşulları ve dayandırıldığı mantık gibi hususların irdelenmesi de tarih felsefesi olmaktadır. Bu iki disiplin, bireylerin ve toplumların manevi yanının gelişmesinde temel rol oynayan “tarihten ders alma” imkânını ve ufkunu da sağlayan tarih bilincinin ve bilgisinin oluşturulması sayesinde insanın, insanlığın mevcut duruma gelmesine yol açan güçleri, güçleri yönlendiren koşulları ve nedenleri, nedenlere bağlı olarak gerçekleşen seçimlerin sonuçlarını daha iyi anlamasına olanak tanımaktadırlar.
Tarihin bir olgu olarak, bir disiplin olarak nihayet felsefenin bir dalı olarak geniş anlam yelpazesi, aynı zamanda onun önemini ortaya koyan bir özelliğine göndermede bulunmaktadır. Tarih bir yönüyle insanın akıl, duygu ve duyum varlığı olarak yapıp etmelerinin zamansal olarak dile getirilmesi iken, bir yönüyle de onun manevi yönünü güçlendiren, geçmiş duygusunun yarattığı deneyim kazanma ile daha güçlü bir biçimde geleceğin tasarımlanması ve tasarımın gerçeğe dönüştürülmesinde temel ve vazgeçilmez bir işleve sahiptir. O yüzden bütün
toplumlar, içlemi, kaplamı, mahiyeti veya niteliği çok farklı olsa da her dem tarihe yönelmişlerdir.
Tarih Felsefesinin Konusu
Felsefenin herhangi bir sorunu ele alış tarzı o soruna ilişkin bütünlüklü bir bilgi oluşturma talebinden yükselir. O yüzden felsefi etkinlik, bir bütün olarak dünya hakkında düşünmektir. Bilim olmak bakımından tarih ile felsefenin bir disiplini olarak tarih felsefesi arasında belirgin farklılıklar vardır. Felsefe herhangi bir soruna ilişkin bütünlüklü bir bilgi oluşturmayı amaçlarken, bilim aynı sorunu belirli bir yönüyle irdeler. Felsefi etkinlik, bir bütün olarak dünya hakkında düşünmek iken, bilim dünyanın belli bir kısmını göz önünde bulundurarak sonuca gider. Bu karakteristik yapı tarih bilimi ve tarih felsefesi için de geçerlidir.
Tarihsel bilginin düzenlenmiş bir bilgi bütünü olarak kendini gösterdiği her yerde o da düzenli ve tanımlanmış bir bilgi bütünü olarak kendini gösterir. Bu bağlamda tartışmalara yön veren iki kavramla karşılarız: Döngüsellik ve ilerleme. Döngüsellik, doğanın mekanik işleyişinin kendini sürekli yineleyen bir örneği olarak tasarlandığı tarihsel bir süreci dikte ederken ilerleme, insanın bilinçli kararlarının ve amaçlı eylemlerinin bir açılımı olarak tasarlanan tarihsel süreç fikrini öne çıkarmıştır. Tarihin döngüsel bir süreç olduğuna ilişkin ilk tasarılar Mezopotamya kökenlidir. Sebebinin gök cisimlerinin düzenli devinimleri ile yeryüzündeki bitkilerin yıllık gelişimleri arasında kurulan gözlemsel ilişkinin sonucu olduğu düşünülmektedir.
Diğer bir yönüyle tarih felsefesi, eleştirel bir tarzda, 19. yüzyılda ortaya çıkan metafizik bilgi problemi üzerinden insan bilimcilerin kendi disiplinlerinin kapsam, sınır ve yöntemini ele aldıkları tartışmalardan yükselmiştir. Tarihçinin bir disiplinin üyesi olarak kim olduğu, yaptığı işin özelliği, elde ettiği bilginin değeri ve bu bilgiyi elde ederken kullandığı yöntemin ne olması gerektiği tartışmaların ana eksenini belirler. Bu konuda yapılan ilk çalışmalar Alman Tarih Okulu’nun üyelerince gerçekleştirilmiştir. Onlar, doğa bilimlerinin amacının genel kavramlara, tarih bilimlerinin amacının ise tekil kavramlara ulaşmak olduğunu vurgulamışlar ve her iki bilim tarzının amaçladıkları hedeflerine göre, kendilerine özgü yöntemleri olması gerektiğini savunmuşlardır. Herhangi bir tarihsel olgunun ortaya çıkışının koşulları ile fiziksel bir olgunun ortaya çıkışının koşulları birbirine benzemez. İlkininki özel bir durumdur; bu özel durumun değerlendirilmesini gerektirir. Sonraki genel bir durumdur; genel ilkeye uyumluluğunun değerlendirilmesini gerektirir. Bu yüzden tarihin araştırma yöntemi, doğa biliminin araştırma yönteminden farklı olmak durumundadır.
Tarih felsefesinin konularına iki farklı yöndeki yaklaşım, alanın iki farklı başlıkla konuyu ele almasına olanak sağlar: Kurgusal ve eleştirel. Kurgusal tarih felsefeleri metafizik açıklarken eleştirel tarih felsefeleri tarihin bilimsellik statüsünü belirleyen açıklamalardır. Kurgusal tarih
felsefeleri erken dönemden itibaren kendilerini gös- termişler ve 20. yüzyıla kadar da etkin biçimde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Eleştirel tarih felsefeleri ise özellikle 19. yüzyıldan itibaren, yöntem tartışmaları etrafında doğa bilimleri karşısında tarih bilimlerini konumlandırmak üzere bir düşünme hareketi olarak ortaya çıkmıştır.
Tarih Yazıcılığının Başlangıcı ve Antik Grek Dünyasında Tarih Felsefesi
Grek dünyasının seçkin birkaç entelektüeli, belki çok belirgin bir biçimde olmasa da tarihe belirli bir kaygıyla veya anlamak noktayı nazarında yönelttikleri hasbi tecessüs ile yani salt anlamak, anlamlandırmak ve açıklamak merakıyla gerçekleştirdikleri bakış açısının ürünü olan bir bilme sürecinin temelini attılar. Tarih bilimine ilişkin ilk önemli yaklaşım olarak kabul edilebilecek olan bu düşünce hareketi beşinci yüzyılda geliştirildi ve dönemin seçkin entelektüelleri arasında yer alan ve tarihçi olarak adlandırılmayı hak eden Herodot’un (MÖ 484-425) ve Thukydides’in (MÖ 460-400) metinleri yeni bir düşünce dünyasına kapı aralayan çalışmalar olarak, başka bir deyişle efsaneye değil, araştırmaya dayalı söylem kümeleri oluşturdular.
Destansı anlatım örneklerine yer veren Homeros’un (MÖ 8. yüzyıl) eserlerini bütünüyle araştırma ürünü olarak değerlendirmekten daha çok, efsane olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Zira onun anlatımlarına bakıldığında, Tanrıların şu veya bu şekilde insan ilişkilerine, doğa olaylarına vb. sürekli müdahale ettiğini görmek mümkündür. Grek epik edebiyatının bir diğer temsilcisi de Hesiodos’tur (MÖ 8. yüzyıl). Efsanelerden ve söylencelerden oluşan eserlerinde, o da Homeros gibi erdem öğretisini öne çıkarmaktadır. Nitekim Theogony adlı eserinde erdemli olmaya göndermede bulunarak, insan ile erdem arasına ölümsüzlerin, yani Tanrıların zorlayıcı süreçler koyduklarını belirtmekte ve “erdeme giden yol uzundur, dik yokuşları vardır, ilk başta tırmanmak zordur ama sonunda zirveye varmak mümkün olursa aşılmış olan zor kısımdan sonrasını gitmek kolaydır” demektedir.
Tarihsel bilginin temelinde insanın geçmişte de büyük ölçüde bugünküne benzer davranışlar sergilediği kabulü yer almaktadır ve Grek dünyasının seçkin düşünürlerinden biri olan tarihçi Thukydides’in geçmişe bakışının başlangıç noktasını da bu kabul oluşturmaktadır. Başka bir deyişle, onun düşüncesinde nasıl ki “İnsan doğası dün ne idiyse bugün de o ise, geleceğin de geçmişe benzer şekilde oluşması aynı şeydir.” ilkesi esastır.
Herodot’un Tarih Yaklaşımı
Geçmişte olup bitenleri, efsanelere, söylencelere, mistik ve metafizik unsurlara dayalı gerçeküstü anlatımlı tarihçilik yerine olgusal olana ve akla dayalı bir anlatımı yeğlediği için tarih biliminin kurucusu diye adlandırmayı hak eden Halikarnaslı Herodot, ünlü Tarih başlıklı çalışmasında “İnsan başarıları zamanla unutulmasın ve kimi Grekler, kimi barbarlar tarafından gerçekleştirilen büyük ve harikulade işlerin ihtişamı gözden ırak kalmasın” diye ve
özellikle iki halkın neden birbirleriyle savaştığını göstermek için araştırmalarını sergilediğini belirtmektedir. Aktarılan bu tümceler doğrudan doğruya, tarihe akılcı bir bakışın tanıklığını yaparken aynı zamanda tarih biliminin doğuşunu da ilan etmektedir.
MÖ beşinci yüzyılla tarihlendirilen bu tümcelerin sahibi olan Herodot, kendisinden önce olup bitenleri kaydetmek ve açıklamak, şanlı başarıların ve dikkate değer olayların hafızada kalmasını ve unutulmamasını sağlamak, Pers Savaşlarının yol açtığı felaketi anlamlandırmak, anlamak ve açıklamak için epeyce emek ve çaba harcamıştır. Sorgulama ve araştırma sonuçlarını derlediği Tarih adlı kitabı, büyük ölçekte bir başyapıttır. Pers Savaşlarının kronolojik tarihinin ve ilintili olarak gerçekleşen önemli olayların yer aldığı kapsamlı bir araştırmanın ürünü olduğu kadar, bir romancının hız ve gerilim konusundaki yeteneğiyle yarışacak denli bir anlatım zenginliğiyle yazan Herodot, yaklaşık 400 sayfa boyunca sözü edilen olayların gerçekleştiği zaman dilimiyle yüzleşmeyi mümkün kılan bir yapıt ortaya koymuştur.
Herodot, Tarih’inde sadece savaşları değil, barbarlar dediği halkların da anlatımını vermektedir. Değişik coğrafyaların dikkat çeken bitki, hayvan veya gelenekleri konusunda da bilgiler aktarmakta ve erotizmden aşka, şiddetten suça, siyaset teorisinden çeşitli felsefi tartışmalara, doğa tarihinden Grek mitlerine kadar geniş tabanlı anlatıma sahip ilk düzyazı destanıdır. Herodot aynı zamanda bilim tarihinde de ilk bilgileri veren bir tarihçidir. Bu bağlamda Lidyalılar ile Persler arasında kararsız bir biçimde devam eden savaşın altıncı yılında “Gün aniden geceye döndü.” diyerek güneş tutulmasından ve bu tutulmayı önceden bildiren ünlü yedi bilgeden biri olan Thales’ten (MÖ 624- 548) bahseden en eski yazar da ondan yaklaşık 150 yıl sonra yaşamış olan Herodot’tur.
Thukydides’in Tarih Yaklaşımı
Epik öykülerle başlayan geçmişin dile getirilme sürecinin gittikçe asıl anlamında bir tarihsel anlatıma ve bu anlamda tarih bilimine dönüşmesi veya en azından bu yoldan ciddi bir girişimde bulunulması sürecinin önemli temsilcilerinden birinin Thukydides (MÖ 460-400) olduğu yaygın bir kabuldür. Ünlü Peloponez Savaşı Tarihi başlıklı kitabı üzerinde çok sayıda analitik çalışma yapılmıştır ve bu çalışmanın önceki yazarların çalışmalarında gözlemlenen epik öykü veya hatırat kimliği taşımaması bakımlarından farklılaştığı hususunda uzlaşılmıştır. Genellikle gerçek tarihsel anlatımın başlangıcı olduğu kabulünün nedeni de aslında budur.
Kitabın epik destansı ve şiirsel anlatım biçiminde değil, düzyazı biçiminde kaleme alınmış olması da övgü veya yergiden çok savaş denilen mücadele biçiminin büyüklüğünü, onu etkileyen unsurları göz önüne alan bir değerlendirme kaygısıyla hazırlandığının belirtisidir. Özetle, Thukydides Grek tarihinde uzun süredir faaliyet gösteren olası güçleri analiz etmeyi amaçlamıştır ve bunun için Peloponez Savaşı’nı seçmiş, bu savaşta hala kendini
belli eden bir insan doğası görüşüne dayanan bir iktidarın anatomisini vermeye çalışmıştır.
Geçmiş sevgisi diye sözünü ettiğimiz olgu olarak tarihin nasıl daha sonraki kuşaklara aktarılacağı meselesinin de bir öyküsü, dolayısıyla da tarihi vardır. Başlangıçta destan biçiminde yani epik öykülerle başlayan geçmişin dile getirilme süreci, ilerleyen zaman dilimlerinde daha incelikli anlatımların oluşturulmasıyla asıl anlamında bir tarihsel anlatıma ve bu anlamda tarih bilimine dönüşmüştür. Bu gelişim sürecinin önemli temsilcilerinden biri Thukydides, Peloponez Savaşı Tarihi başlıklı kitabında epik öykü veya hatırat anlatımını aşan bir ifade düzeyini gerçekleştirmiştir. Bu niteliği dolayısıyla ilk gerçek tarihsel anlatımın başlatıcısı kabul edilmektedir.
Orta Çağlarda Tarih Yazımı ve Tarih Felsefesi: Augustinus ve İbn Haldun
Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra, Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda hâkim bir din hâline gelmesi çeşitli toplumsal değişimlerin habercisi olmuştur. Antik Grek’in yaygın olarak ahlaki sorunlar üzerinden yükselen yaşam anlayışı giderek yerini dinsel bir yaşam anlayışına terk etmiş ve o dönemde yeni düşünce hareketleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Umberto Eco, Orta Çağ felsefesinin, Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküş tarihi olan 476 yılıyla çakışan başlangıcından neredeyse yüzyıl önce başladığını vurgular. Bunun sebebi, 4. ve 5. yüzyılın başlarının önemli düşünürlerinden biri olan Aziz Augustinus’un Orta Çağ felsefesi üzerinde uzun süreli ve geniş kapsamlı etki yaratmasıdır. Erken dönemde, Hristiyan dünyası içinde Platon, Stoa Okulu ve özellikle yeni platonculuk gelişme zemini bulmuştur. Augustinus’u etkileyen yaklaşımlardan biri olan Yeni Platonculuk, Platon’un idealizminin, doğu mistisizmiyle ilişkilendirilmiş, mistik bir yorumudur. En önemli temsilcisi panteist bir düşünür olan Plotinos’tur (202-270).
Hristiyan düşünce geleneğinin ana hattını oluşturan bu yaklaşımın yanı sıra, Yahudi gizemciliği de Hristiyan düşüncesini derinden etkilemiş ve belirlemiştir. Yahudi gizemciliği, tarihsel gelişimin, ilk kez aşamalı bir geri dönüş süreciyle açıklanabilir olduğuna dayanan savı gündeme getirmiştir. Buna göre, Tanrının kendisini oluşturduğu, geliştirdiği bu süreç insan varoluşu ile iç içedir. İnsanın yapıp ettiği her şey, Tanrının onlar için belirlediği son görevi yerine getirmekle ilgili edimlerinden ibarettir. Bu görev, belirli yasalara dayalı aşamalı bir arınma süreciyle yerine getirilir. Aşamalı arınma süreci Hristiyanlık inancının bünyesine, kilise babaları tarafından, olduğu gibi katılmıştır. Hristiyan tasarımının bir diğer önemli özelliği de evrenselciliği gündeme getirmiş olmasıdır. Bu gelenek içinde, Tanrı istencini yerine getirmeye çalışan herhangi bir ırk ya da topluluk ön plana çıkartılmamış, tarihsel süreç bir bütün olarak tasarlanmış ve bütün insanların tanrı istencine uymaları gerektiği vurgulanmıştır. Bu anlamda ilk kez bir insanlık tarihinden söz edilmiştir.
Geçmiş sevgisi ve ona dayanarak edinilen düş ve düşünce gücüyle geleceğin tasarlanarak inşa edilmesi Orta çağlar boyunca da devam etmiştir. Hristiyan Orta çağında bu yaklaşım beklendiği üzere dinsel bir zeminde ve Tanrının emirleriyle yükümlü bireyin veya aynı anlama gelmek üzere kişinin (person) yapıp etmeleri biçiminde mistik ve metafizik bir ifade biçimine dönüşmüştür.
Hristiyan Dünyasında Tarih Tasarısı ve St. Augustinus
Bu türden bir tarih anlayışı Hristiyan düşünürlerce, “Altın Çağ”, “İnsanın Düşüşü”, “Ahlaksal Bozulma Dönemi”, “Altın Çağa Geri Dönüş” aşamalarıyla adlandırılmıştır. Bu görüşü sistemli bir biçimde ele alıp işleyen ve geliştiren ilk filozof St. Augustinus (354-400) olmuştur. Ona göre, insanın günah yüzünden düşmesinden başlayıp İsa’nın görünerek insana kurtuluş yolunu açmasından geçerek, bu yolun sona ermesine kadar ki süreç, bir kezlik tarihsel bir oluştur. St. Augustinus’un Civitas Dei [Tanrı Devleti] adlı yapıtında serimlediği ana düşüncesi, Tanrı devleti ve yeryüzü devleti arasındaki ayrıma dayanır. Tanrı devleti gelecekteki Tanrı ülkesinin bütün yurttaşlarından oluşacaktır. Buna karşı olan yeryüzü devleti ise şeytana uymuş olanları barındıracaktır. İnsanlık tarihi bize, Tanrı Devleti ile Şeytan Devleti’nin gitgide birbirlerinden ayrılmaları sürecini gösterir. Amaç, Tanrı ülkesini yansıtan bir yeryüzü devleti kurmaktır. Augustinus’un tarih düşüncesinin omurgasını oluşturan bu kavramlar, yalnızca Orta çağın değil aynı zamanda modern dönem düşüncesinin de ana hattını oluşturmuştur; tarihsel sürecin belli bir başlangıçtan itibaren gelişerek kendini açması ve nihai bir hedefe doğru aşamalı dönemlerden oluşması fikri, kurgusal tarih tasarıları için bir model olmuştur.
Augustinus, Tanrı devleti ve yeryüzü devleti arasındaki gerilimi çözümlerken Platon’un iyi ideasını temele alır. Ona göre iki farklı devlet iki farklı sevgi tarzı üzerinde yükselir: Beden sevgisi ve ruh sevgisi. İnsanların bazılarının bedenini bazılarınınsa ruhunu rehber edinerek yaşaması, iki farklı ve birbirine zıt iki devletin ortaya çıkmasının sebebidir. Augustinus tarihsel dönemleri kutsal kitaba uygun olarak yedi çağa ayırır ve Tanrı Devleti’nin son kısmında bunu açıklar. St. Augustinus’un, Hristiyanlık inancını da belirleyen bu öğretisi, yaratan ve yaratılan arasında özce aşılamaz olan bir başkalığın olduğuna, insanın kurtuluşunun onun ruhunun kurtuluşu olduğuna ve bunu gerçekleştirebilmesi için de hep Tanrı’ya ulaşmak amacında olması gerektiğine dayanmaktadır. Gelişme sürecinin Tanrı öğretisiyle karşılıklı ilişki içinde oluşuna yalnızca Yahudi ve Hristiyan gizemciliğinde rastlanmaz.
İslâm Dünyasında Tarih Tasarımı: İbn Miskeveyh ve İbn Haldun
İslâm dünyasında tarih çalışmaları, kökensel olarak sünnet ve hadislere dayalı biyografik çalışmalar olarak kendisini göstermiştir. İslâm teolojisinde tarih çalışmaları daha çok bilgilerin doğrulanmasına dönük metodolojik çalışmalara evriltilmiş ve tanıklıkların güvenirliği, bilgilerin derlenmesi, doğrulanması ve denetlenmesi gibi talepler öncelikli çalışmalar haline gelmiştir. Buna karşın
metodolojik çalışmaların İslâm dünyasında tarih yazım geleneğinin oluşmasında ve gelişmesinde önemli bir yeri vardır. Özellikle bilgi ve belgelerin güvenilir olarak tayin edilmelerinde dikkate alınması gereken kuralların neler olacağı konusunda kapsamlı çalışmalar yapılmış, bu çalışmalar, tarih yazımcılığının yerleşmesinde ve gelişmesinde önemli rol oynamışlardır.
Tarihe felsefi zemin ve bilimsellik statüsü kazandıran temel kaynaklar, İbn Miskaveyh ve İbn Haldun’unkilerdir. Bu düşünürler, tarihsel metinlerdeki asılsız ve abartılı anlatılar yerine tarihsel bir olgu ya da olaya ilişkin yazılı açıklamanın tarihsel bir gerçek olarak kabul edilebilmesi için gerekli olan inceleme ölçütlerini belirlemişlerdir. İbn Miskeveyh (öl. 1030), pek çok farklı alanda eser vermiş olmakla birlikte özellikle tarih ve felsefe konusundaki çalışmaları ile dikkat çeken bir düşünürdür. Tecâribü’l- Ümem, (Milletlerin Tecrübeleri) onun tarih yaklaşımının ana hatlarını ortaya koyan önemli yapıtıdır. Miskeveyh, bu yapıtında tarihi, olayların nakledilmesi olarak değil, yorumlanması olarak betimler. Tarihsel olaylar birbirlerine benzer bir şekilde tekrar ederler; benzer sebepler benzer sonuçlar doğururlar. Tarih asıl anlamını insan zihninde kazandığı için insan zihninin gelişimine ve değişimine uygun olarak değişir ve gelişir.
İbn Miskeveyh tarafından tarihin değişim ve gelişim gösteren bir disiplin olarak belirlenmesi, ona uygun tarih yazımcılığının olayların kronolojik bir öykülemesi olarak değil, geçmişin eleştirel bir açıklaması olarak kurulması anlamına gelir. İbn Miskeveyh, nedene dayalı, yani olgu bilgisinden olgunun nedeninin bilgisine geçilmesi gerektiğini ifade ederek, akılcı ve eleştirel tarih yazıcılığının önemli temsilcilerinden biri olmuştur.
Klasik dönem İslâm uygarlığının yetiştirdiği önemli düşünürlerden biri olan İbn Haldun (1332-1406), umrân kavramlaştırması bağlamında yeni bir toplum ve tarih anlayışı geliştirerek, biri kırsal mahiyetli (Bedevî) ve diğeri kentleşmiş niteliklere sahip (Hadarî) ikili toplumsal yapı ayrımıyla toplumsal gelişmişliği ciddi bir biçimde sınıflandırmış, bu bağlamda gelişmeyi ve ilerlemeyi rasyonel bir zeminde anlamlandırmaya çalışmış bir Orta Çağ düşünürüdür. Toplumsal ve sosyal değişmelerin nedene dayalı açıklamasını yapmayı amaçlayan İbn Haldun, yaptığı analitik değerlendirmelerden dolayı ilk büyük sosyal bilimci ve tarih felsefecisi kabul edilmeyi hak etmektedir ve tarih morfolojisinin önde gelen birkaç kalburüstü yorumcusudur. Sosyoloji ve tarih alanlarının başyapıtlarından biri olduğu bugün için yeterince açık hale gelmiş olan Mukaddime İbn Haldun’un on dördüncü yüzyılda İslâm coğrafyasında gerçekleşen nüfus hareketliliğini yakından görmesi yoluyla edindiği gözlem, deneyim ve tarihsel kayıtlara dayalı bir eser olarak karşımızdadır. Kuzeybatı Afrika’da farklı zamanlarda gerçekleşmiş olan iki Arap istilasının değişik etkilerini yakından gözlemleyerek, sosyo-politik yapılanma, yönetim erkinin oluşması ve bu süreçlere etki eden başat bir unsur olarak dinin sevk ve idare edici yönü gibi hususlara ilişkin
güçlü çıkarımlarda bulunmuştur. Tarih boyunca ortaya çıkmış olan insansal olayların kaynaklandığı durumlar belirlenmedikçe ve bilinmedikçe olup bitenlere ilişkin reel ve rasyonel açıklama yapabilmenin olanaklı olmadığını savunan İbn Haldun, bu bağlamda devlet ve toplum yapılanmasına ilişkin olgu temelli yaklaşımda bulunmayı yeğlemiştir. Bu minval üzerine düşüncelerini oluşturan İbn Haldun, devletlerin doğuş, gelişme ve çöküş olmak üzere üçlü bir süreç yaşadıklarını, bunun bir istisna değil zorunluluk olduğunu nedenleriyle açıklamaya çalışmıştır. İbn Haldun’a göre tarih toplumların birbirlerinden aktardıkları söylemlerin yer aldığı, bu söylemlerin dayanaklarıyla yapıldığı, toplumların ve devletlerin nasıl değişime uğradıklarını, kuvvet ve kudretlerinin nasıl arttığını, ölüm ve yıkılma çağı gelinceye kadar yeryüzünü nasıl imar ettiklerini bildirir.
Onun anlatımında dikkat çeken ilk yön söylemlerin kanıtlarıyla yapılması gerektiğini belirtmiş olmasıdır. Şu hâlde ona göre tarih salt söylence değildir, aksine olup bitenlerin delilleriyle gösterildiği bir disiplindir. Tarihin bu yanına görünen yüzü (zahiri) demektedir. Çünkü ona göre tarihin bir de derin veya gizli anlamı söz konusudur. İbn Haldun, kitabını hazırlarken bugüne kadar izlenmeyen veya bilinmeyen çok değişik bir yöntem geliştirdiğini söylemekte, gelecek kuşakların veya tarih ile meşgul olacakların bu yoldan varlığın (kâinatın) sebep ve illetlerini anlayacaklarını, kendinden önce geçmiş çağların, hâdiselerin ve kavimlerin hal ve durumlarını kavrayacağını ve kendinden sonra gelecek olan kavim ve cemiyetlerin hal ve durumlarını da öngörebileceğini bildirmektedir.