AÖF Soru Bankası

Birinci Dünya Savaşı'nda Türk CepheleriÜnite 1 Özeti

Nedenleri ve Sonuçlarıyla Birinci Dünya Savaşı’na Genel Bir Bakış

TAR326U-BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA TÜRK CEPHELERİ

Ünite 1: Nedenleri ve Sonuçlarıyla Birinci Dünya Savaşı’na Genel Bir Bakış

Giriş

Birinci Dünya Savaşı modern çağın en büyük felaketlerinden biri olarak tanımlanabilir. Savaşta cephelerde 9 milyona yakın askerin öldüğü, cephe gerisinde de 10 milyon civarında sivilin hayatını kaybettiği bilinmektedir. O güne dek görülmemiş ölçekte çok-cepheli bir küresel çatışmaya dönüşmüştür. Cepheler Avrupa’nın batısından doğusuna, Balkanlar’dan Çanakkale Boğazı’na, Doğu Anadolu’dan Orta Doğu’ya, Azerbaycan’dan Kuzey Afrika’ya uzanmıştır. Cephelerin insan kompozisyonu ise tam anlamıyla küreseldir. Dönemin sömürge imparatorlukları askerî iş gücü için seferber edilmiş, bunun sonucunda Hindistan’dan Kanada’ya, Afrika ülkelerinden Uzak Doğu’ya, Orta Asya’dan Avustralya kıtasına çok çeşitli kültür ve coğrafyadan insan cephelerde görev yapmıştır. Buna rağmen, “Mütareke Günü” olarak kabul edilen 11 Kasım 1918’de Avrupa’da savaş tüm taraflar için sona erdiğinde bir “barış” getirmek yerine yeni ve derin siyasi krizlere yol açmıştır.

Savaşın Arka Planı: Savaş Öncesi Avrupa Siyasetinin Genel Durumu ve Savaşın Nedenleri

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtı Franz Ferdinand (1863-1914), Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’yı ziyareti esnasında, bir Bosnalı Sırp milliyetçi tarafından 28 Haziran 1914’te suikasta uğrayarak öldürülür. Saldırıyı, Sırbistan’ın el altından desteklediği silahlı milliyetçi Kara El çetesi organize etmiştir. Suikastın ardından Avusturya-Macaristan hükûmeti Sırbistan’a çok sert bir diplomatik ültimatom verdi ve ağır siyasi taleplerde bulunur. Sırbistan bu taleplerin bazılarını kendi egemenliğine zarar vereceği iddiasıyla kabul etmeyince, Avrupa önce çözümsüz bir diplomatik kriz ayına (Temmuz Krizi), ardından da 28 Temmuz’da Avusturya- Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilanının tetiklemesiyle dünyanın o tarihe kadar gördüğü en büyük küresel savaşın içine sürüklenir. Temmuz Krizi dönemin saldırgan milliyetçilik ideolojisi ile yakından bağlantılıdır. Sırp milliyetçiliğinde, belli bir Sırp nüfusun yaşadığı Bosna, Büyük Sırbistan projesinin bir parçası addediliyordu. Rusya, Panslavizm politikasıyla Balkanlarda Güney Slavları üzerinde nüfuzunu daha da arttırmayı hedefliyordu. Bu hedef, aynı bölgede etkin olmak isteyen Avusturya-Macaristan ile Rusya arasındaki gerilimi tırmandırdı. Sırbistan’ın da koruyuculuğuna soyunan Rusya, Viyana’nın ültimatomundan sonra devreye girmiş, buna karşılık Almanya, Viyana hükûmetine askerî bir çatışma durumunda onu destekleyeceğini beyan etmişti. Kısaca, krizin artık sadece Sırbistan’la Avusturya- Macaristan arasında kalmayacağı, 1914’te iyice şekillenen ikibloklu Avrupa siyasetinin genel bir krizine dönüşmüştür.

Avrupa Siyasetinde Değişen Dengeler: Bloklaşma ve Kutuplaşma

19. yüzyılın ortalarına doğru Avrupa siyasetinde Şark Meselesi (Doğu Sorunu), yani güçsüzleşen Osmanlı İmparatorluğu’nun hükmettiği geniş coğrafyanın geleceği

üzerine Büyük Devletler’in çıkar hesapları etkili olmaya başlamıştı. Örneğin, Balkanlar ve Karadeniz’de etkisini artırmak isteyen Rusya’ya karşı Britanya ve Fransa ortak hareket ederek Rusya karşıtı bir blok oluşturmuş ve Kırım Savaşı’nda (1853-1856) Osmanlı Devleti’ni desteklemişti. 1871’de Fransa’yı mağlup ederek (1870-71 Fransa-Prusya Savaşı) hem siyasi birliğini tescil hem de madenler ve sanayi açısından stratejik değeri olan Alsace-Lorraine bölgesini ilhak eden Almanya gerek ekonomik gerekse de askerî güç açısından artık Avrupa siyasetinin başlıca güçlerinden biri olmuştu. Dönemin Almanya şansölyesi Otto von Bismarck (1815-1898), Alman İmparatorluğu’nun konumunu daha da güçlendirmek için Avusturya ve Rusya ile yakın bağlar kurmaya çalışarak Fransa’yı tecrit etmeyi hedeflemiştir. Bunun sonucunda 1873’te uzun soluklu olmayan Alman, Avusturya-Macaristan ve Rus imparatorları arasında Üç İmparator Birliği anlaşmasını ortaya çıkarmıştı. Yanı sıra, Almanya ile Avusturya- Macaristan arasında, olası bir Rus saldırısına karşı savunma amaçlı gizli bir ittifak şekillendirirken (İkili İttifak, 1879) diğer yandan Rusya, Alman-Avusturya bloğundan hızla soğuyarak Fransa’yla yakın ilişkiler kurar (Rus-Fransız İttifakı, 1892). Bu iki ittifak antlaşmasının, Birinci Dünya Savaşı’na giden yoldaki siyasi kutuplaşmayı şekillendiren İttifak Devletleri ve İtilaf Devletleri bloklarının çekirdeğini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu sürece son ve asıl şeklini veren, Britanya’nın ve bir ölçüde de İtalya’nın tutumları olmuştur. Almanya ile Avusturya-Macaristan arasındaki ittifak sistemi, 1882’de İtalya’yı da içine alarak Üçlü İttifak adı altında daha da genişlemişti. Britanya ise Almanya’nın dünya siyasetinde daha fazla genişlemek istemesinden tedirgindir. 1904’te Britanya ile Fransa arasında bir dostluk antlaşması imzalanır (Entente Cordiale). 1907’de Asya ve Orta Doğu’daki etki alanları ve çıkarları Rusya ve Britanya’yı yakınlaştırır. Bunun sonucunda Britanya, Fransa ve Rusya’yı içeren Üçlü İtilaf bloğu ortaya çıkar. Birinci Dünya Savaşı’na giden yolda bu iki blok uluslararası siyasette temel aktörler olurlar. İtalya 1915’te savaşa Üçlü İtilaf saflarında katılır.

2 Ağustos 1914’te Almanya ile yaptığı gizli anlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu ve 6 Eylül 1915’te de Bulgaristan İttifak Devletleri’ne katıldı. Sırbistan ve Belçika savaşın hemen başında, Romanya 1916’da ve Yunanistan 1917’de İtilaf Devletleri safında savaşa katıldı. 1917’de Amerika Birleşik Devletleri’nin İtilaf Devletleri’ne katılması ise savaşın gidişatı üzerinde önemli bir etkide bulunacaktı. Japonya savaşın başından itibaren İtilaf Devletleri saflarındaydı. Çin 1917’de İtilaf Devleti safına girdi. Afrika’daki sömürgelerinin kontrolünü elinde tutma derdinde olan Portekiz de İtilaf Devletleri safında yer aldı. Bu anlamda, bloklaşma siyaseti Birinci Dünya Savaşı’nın nedenlerinden biridir.

Ekonomik Yayılmacılık

Birinci Dünya Savaşı’nın önemli nedenlerinden biri de Büyük Devletler arasındaki emperyalist rekabettir. Zamanla siyasi strateji ve askerî güç kullanımının da eşlik ettiği bu ekonomik yayılmacılık, dünyanın daha az gelişmiş


ama ekonomik potansiyeli yüksek bölgeleri üzerinde hâkimiyet kurma yarışını ortaya çıkardı. 19. yüzyılın son çeyreği bir “emperyalizm çağı” olur (Hobsbawm, 2017). Sanayi Devrimi’ni ilk gerçekleştiren Britanya’dır ve sömürgeleri neredeyse tüm küreye yayılmıştır. Britanya’yı Fransa takip etmiş ve kendine, Kuzey Afrika’dan (Fas, Cezayir, Tunus) Orta ve Batı Afrika’ya yayılan ve Asya’da Çin Hindi’ni kapsayan bir sömürge alanı yaratmıştı. Belçika, Afrika’nın orta kısımları ve Kongo’yu, Hollanda ise başta Cava (Endonezya) olmak üzere Doğu Hindistan Adaları’nı kontrolüne almıştı. İtalya 1911-12’de Osmanlı toprağı Trablusgarp’ı elde eder. 1871’den sonraki yirmi yıl boyunca ekonomisinde bir “altın çağ” yaşayan Almanya ise emperyalizmde daha kararlıdır. Afrika’da Togo, Kamerun ve Güneybatı Afrika bölgelerinde hâkimiyet kurarken, 1880’lerden sonra Uzak Doğu’da yayılmaya çalışmış ve bazı Pasifik adalarını almıştır (Ülman, 2002). 19. yüzyılın sonunda, Avrupa-dışı sanayi aktörleri olarak Japonya ve ABD de emperyalist güç hâline gelirler.

Emperyalist yarışta gerilimin asıl aktörleri Britanya ve Almanya’dır. Asıl hedef rakibin elindeki doğrudan sömürgeleştirilmiş ülkelere göz dikmekten ziyade, sömürge durumuna düşecek kadar zayıf olmayan ama ekonomik açıdan bağımlı bölgeler üzerinde etki alanı kurmak ve rakibi bu bölgelerden mümkün olduğunca uzak tutmaktır. Bu bölgelerin başında Çin, İran ve Osmanlı İmparatorluğu geliyordu.

Bu emperyalist politikaların, “sadece en güçlünün ayakta kalabileceği” yollu tabiattaki biyolojik hayat ilkesini bir uluslararası ilişkiler yaklaşımı olarak benimseyen Sosyal Darwinist dış politika perspektifiydi. Bu perspektif militarist bir dış politikaya zemin hazırlıyor ve kontrolsüz bir silahlanma yarışını beraberinde getiriyordu (Joll ve Martel, 2018).

Militarizm ve Silahlanma Yarışı

Militarizm en genel anlamıyla, savaşı ve savaş hazırlığını normal, hatta arzu edilir bir durum olarak gören bir siyasi perspektif ve onun pratiği olarak tanımlanabilir (Mann, 1992). Militarist siyaset sadece Almanya’da değil, 1914’e gelindiğinde Britanya, Fransa, Rusya ve hatta Osmanlı İmparatorluğu’nda da belli ölçülerde etkili olmuştu. Militarizm bilhassa Almanya ile Britanya’nın başını çektiği silahlanma yarışında ivmeyi artırır. Kara silahları zaten bu yarışın hep bir parçası olmuştur, ama savaşın eşiğinde silahlanma yarışındaki en önemli unsur savaş gemileridir. Öyleki, o dönem Büyük Devletler’in savunma bütçelerindeki artış oranı, Üçlü İtilaf’ta %57 iken, Üçlü İttifak’ta ise %164,1 seviyesindeydi (Ferguson, 2015).

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na Neden Girdi?

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na giriş nedenleri kendi iç ve dış siyasi sorunlarıyla ilgiliydi. 20. yüzyıla girildiğinde Osmanlı Devleti’nin Avrupalı Büyük Devletler karşısında siyasi egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve ekonomik bağımsızlığını muhafaza etmesi

giderek güçleşti. Jön Türkler’in büyük umutlar bağladığı 1908 Devrimi bu hedefi gerçekleştirmeye yetmediği gibi, Trablusgarb (1911-12) ve Balkan (1912-13) savaşları Osmanlı İmparatorluğu’nun artık Avrupa emperyalizminin doğrudan hedefi hâline geldiğini göstermişti. Osmanlı Devleti giderek diplomatik bir yalnızlığa da sürüklendi. 1913’ten itibaren giderek otoriterleşen İttihatçı iktidar militarist bir siyasi eğilime girdi ve Almanya gibi güçlü bir müttefikle girilecek bir savaşı, kaybettiklerini tekrar kazandırabilecek bir “yeniden diriliş fırsatı” olarak gördü.

1908’den 1914’e Siyasi Arka Plan

Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Yunanistan’ın oluşturduğu Balkan İttifakı, Ekim 1912’de Osmanlı Devleti’ne savaş açtı. Balkan İttifakı karşısında Osmanlı ordusu yenildi. Makedonya bölgesindeki toprakların tamamı kaybedildi. 21 Temmuz 1913’te Edirne’nin geri alması başarıldı. Balkan Harbi yenilgisi Osmanlı siyaseti üzerinde de derin etkiler yaptı. Artık fiilen bir tek-parti diktatörlüğü kuran İttihat ve Terakki Partisi hem daha fazla otoriterleşti hem de siyasi düşünce olarak Osmanlıcılık perspektifinden rövanşist bir milliyetçiliğe doğru kaydı. İttihatçılar bir lider kültü yaratmaktan ziyade her zaman bir “kadro partisi” olarak kalmıştır, ama 1913 sonrası süreçte askeri kanatta Enver Paşa’nın (1881-1922) ve sivil kanatta Talat Paşa’nın (1874-1921) gerek parti içinde gerekse de hükûmette etkisi giderek arttı. Osmanlıların bir “ordulaşmış millet” olmayı becerememesi başlıca yenilgi sebebi olarak görüldü. Ayrıca, Balkan Harbi esnasında diplomatik yalnızlığın Osmanlı Devleti için ne denli yıkıcı olabileceği ortaya çıktığı gibi, apaçık bir çifte standart diplomasisi sergileyen, başta Britanya olmak üzere Büyük Devletlere karşı güvensizlik ve kızgınlık hissi hem siyasi karar vericilerde hem de kamuoyunda belirgin biçimde derinleşti (Ahmad, 2020; Beşikçi, 2015; Zürcher, 2020).

“Silahlı Tarafsızlık”tan Savaş İlanına

Avrupa’da Temmuz Krizi patlak verdiğinde İttihatçı iktidarın ilk hamlesi güvenilecek güçlü bir müttefik aramak oldu. Sadrazam Said Halim Paşa’nın (1865-1921) teklifiyle Osmanlı Devleti ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914’te gizli ittifak anlaşması imzalandı (Ahmad, 2020; Shaw, 2013). İttihatçı iktidar savaşı bir tür “yeniden diriliş” fırsatı olarak görüyordu (Aksakal, 2010). 2 Ağustos 1914’te Osmanlı Devleti savaşa hazır olmak amacıyla genel seferberlik ilan etti ve bu durumu “silahlı tarafsızlık” (müsellah bîtaraflık) olarak adlandırdı. İki önemli olay savaşa girmek yanlısı olanların elini güçlendirdi. Bunlardan biri, Temmuz Krizi’yle birlikte Britanya hükûmetinin, Osmanlı Devleti’nin Armstrong-Vickers Şirketi’ne sipariş etmiş olduğu iki zırhlısına yapılan ödemeleri iade etmeksizin 2 Ağustos 1914’te el koyduğunu açıklamasıydı.

Diğer olay ise Jön Türkler’in “Milli İktisat” perspektifi doğrultusunda aslında 1908’den beri kaldırmak istedikleri kapitülasyonların nihayet 9 Eylül 1914’te, müttefik Almanya da dâhil olmak üzere Büyük Devletler’in tepkisine rağmen, ilga edilmesiydi. Bu karar, savaşı


Osmanlı İmparatorluğu için bir yeniden canlanma fırsatı olarak gören militarist yaklaşıma destek sağladı.

Bu atmosfer içerisinde, Alman Amiral Wilhelm Souchon (1864-1946) komutasındaki Yavuz zırhlısının liderliğindeki bir Osmanlı filosu, 27 Ekim’de Enver Paşa’dan aldığı emirle Karadeniz’e açıldı ve 29 Ekim’de Odesa ve diğer Rus limanlarını ve Rus gemilerini bombaladı. Bu Rusya’ya karşı fiilen savaş ilanıydı. Rusya, 1 Kasım’da Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzeydoğu sınırından saldırıya geçti. Ardından 5 Kasım 1914’te Britanya ve Fransa da Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etti. Osmanlı Devleti böylece İtilaf Devletleriyle 1918’e dek sürecek ve kendisi için mutlak bir yıkım getirecek bu savaşın içine girmişti (Shaw, 2013).

Osmanlı İmparatorluğu’nu Paylaşma Planları: Gizli Anlaşmalar

Gizli anlaşmaların ilki, 18 Mart 1915’te Rusya, Britanya ve Fransa arasında imzalanan İstanbul Anlaşması’dır. Buna göre, Boğazlar, İstanbul Limanı bir “açık liman” kalacak şekilde Rusya’ya bırakılacaktı. Karşılığında da Rusya, Britanya ve Fransa’nın Orta Doğu’da kurmayı hedeflediği nüfuz alanlarını tanıyacaktı. Ancak, Bolşevik rejim bu anlaşmayı tanımadı ve Brest-Litovsk’ta (3 Mart 1918) farklı bir barış antlaşması ile savaştan çekildi.

Diğer önemli anlaşma Britanya ve Fransa arasında, Rusya’nın da onayıyla gerçekleşen Sykes-Picot Anlaşması’ydı (Mayıs 1916). Bu anlaşmada Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu topraklarını kendi aralarında paylaşacaklar, onay veren Rusya’ya da Osmanlı Doğu Anadolu vilayetleri bırakılacaktı. Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı Devleti’nin yenilgisinin ardından Britanya ve Fransa kontrolüne giren sorunlu yeni Orta Doğu’yu şekillendiren temel metindir. Nisan 1917’deki Saint Jean de Maurienne Anlaşması’yla ise Britanya ve Fransa Güney ve Güneybatı Anadolu’yu İtalya’ya bırakmayı kabul eder (Gottlieb, 2021).

Birinci Dünya Savaşı Kendinden Önceki Savaşlardan Neden Farklıydı?

19. yüzyılda sanayi ülkelerinin artan nüfusuyla birlikte, orduların insan sayısı belirgin bir biçimde artmış, “kitle orduları” kavramı ortaya çıkmıştı (Neiberg, 2011). Kitle ordularının finansmanı, personel temini, teknoloji tedariki ve diğer her türlü ihtiyacını karşılamakla yükümlü devletler, giderek daha merkeziyetçi bir karaktere bürünürler. Milyonlarca insanı savaş için seferber edebilecek hukuki ve teknik altyapıyı kurmaya çalışırlar. Dinî motiflerle tahkim edilmiş milliyetçilik ideolojileri “vatani hizmet” vurgusuyla savaş seferberliği için hem bir meşrulaştırma aracı hem de propaganda imkânı sağlar. (Hobsbawm, 2020). Sanayileşen ekonomiler savaşın yıkım gücünü devasa arttırır. Tarihçiler bu süreci “savaşın topyekûnlaşması” olarak adlandırmıştır.

Daha önceki yüzyıllarda genellikle birbirlerinden ayrı cereyan eden deniz ve kara muharebeleri, 20. yüzyıl başında hava kuvvetini de içerecek şekilde, aynı savaşın

birbirini tamamlayıcı parçaları hâline gelir, bu unsurları “müşterek harekât” kavramı çerçevesinde etkin kullanmadan askerî başarı sağlamak artık mümkün değildir (Beşikçi, 2010).

Birinci Dünya Savaşı’nda Seferberlik Deneyimleri

Savaşa katılan ülkelerin seferberlik deneyimleri ortak özellikler içeriyordu. Öncelikle, kitle ordularının savaşında seferber edilen asker sayıları önceki savaşlarla kıyaslanmayacak kadar artar. 1914’e gelindiğinde zorunlu askerlik sistemi, Britanya hariç savaşa katılan tüm ülkelerde artık sistemli bir uygulamadır. Savaş sömürge imparatorluklarını da asker temini için devreye sokar. Britanya bilhassa Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan, Fransa da Afrika’da sömürgelerinden çok sayıda erkeği İtilaf Devletleri ordularında Avrupa ve Orta Doğu’daki cephelere sürer.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda iyi bir seferberlik pratiği ortaya koyar ancak endüstriyel Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında ciddi ekonomik ve teknolojik altyapı sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalır. Yanı sıra, “topyekûn harp” kavramının önemli ayaklarından olan ulaşım altyapısındaki yetersizlikler büyük sorun çıkarır. 1914’te Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzölçümü yaklaşık 2 milyon metrekaredir, ama toplam demiryolu ağı uzunluğu 6 bin kilometreyi geçmemektedir ve mevcut demiryolları tek-hatlıdır. Mevcut karayolları ise demiryollarına alternatif olamayacak kadar kötü bir durumdadır. Motorlu araç sayısı çok azdır; karayollarında ulaşım, ağırlıklı olarak yük hayvanlarıyla yapılır.

Yeni Teknoloji ve Siper Savaşı

İtilaf Devletleri nüfus büyüklüğü, endüstriyel üretim kapasitesi ve ticaret hacmi olarak İtilaf Devletleri’nden biraz daha üstündür, ama başta Almanya olmak üzere İttifak Devletleri de çelik üretimi ve çeşitli kollara ayrılmış kimyasal sanayi alanlarında dikkate değer bir performans sergiler (Kennedy, 2017). Almanya yüzeyde Britanya donanmasını geçemeyeceğini anladığında, denizaltı (U boat) savaşına daha fazla ağırlık verir. Alman denizaltıları İngiliz ticaret filosu için ciddi bir tehdit oluşturur (Osborne, 2014).

Havada da 1911’de Trablusgarp’ta İtalyanlar tarafından Osmanlılara karşı askerî amaçlı ilk kullanıldığı andan itibaren önemi artan savaş uçakları Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupa, Çanakkale ve Orta Doğu cephelerinde keşif ve saldırı amaçlı kullanılır. Bunlara rağmen Birinci Dünya Savaşı ağırlıklı olarak bir kara savaşıdır. Top teknolojisi kara muharebelerinde başlıca belirleyici unsurlardan biridir. Makineli tüfekti de diğer bir yeni silah teknolojisidir. 1893’te ABD’de makineli tüfek icat edilir. 1914’e gelindiğinde savaşa katılan tüm ordular makineli tüfeklerle teçhiz edilmiştir. Bu yeni silah teknolojileri, taarruzu kolaylaştırıp savaşın bitişini hızlandırmanın aksine, savunmaları güçlendirip savaşın daha da uzamasına yol açar. Yeni silah teknolojisinin sonuçlarından biri, bu yıkıma karşı kendini koruma arayışında siper savaşının


kalıcı bir hâle gelmesidir. Bir diğer gelişme ise tanklardır. İlk tank Batı Cephesi’nde Britanya tarafından Somme Muharebesi’nde (1 Temmuz-18 Kasım 1916) kullanılır. Birinci Dünya Savaşı’nda, Batı Cephesinde siper savaşında üstünlüğü ele geçirebilmek için Alman ve Fransız orduları tarafından zehirli gazlar da kullanılmıştır.

Yurt Cephesi

20. yüzyıl öncesi savaşlarda cephe ile cephe gerisi arasında belirgin bir ayrım mevcuttur. Bu ayrım Birinci Dünya Savaşı’nda neredeyse ortadan kalkar. Cephe gerisi savaşın ayrılmaz bir parçası olur. Bu nedenle cephe gerisine sıkça “yurt cephesi” (home front) denmiştir. Yurt cephesinden seferberlik için talep edilen en önemli katkılardan biri kadın emeğinin seferber edilmesidir. Kadınlar fabrika ve madenlerde erkeklerin yaptığı işleri yapar. Osmanlı İmparatorluğu gibi tarıma dayanan ekonomilerde, kadınlar tarımsal işlerde çalıştırılır. Yurt cephesinin seferberlik için kullandığı diğer grup ise askerlik çağına gelmemiş çocuk ve genç yaştaki erkeklerdir. 12-18 yaş aralığındaki genç ve çocuklar “yarının askerleri” olarak görülür.

Savaşın Sonu: Yıkım ve Yeni İstikrarsızlıklar

Birinci Dünya Savaşı’nın sonu bir barış ve istikrar dönemi sağlamaz. Ekonomilere ağır yükler getirir. Hatta, 1929’da patlak veren ve modern iktisat tarihinin en büyük krizi sayılan Büyük Buhran’ın temelini atar. Almanya ve İtalya’da olmak üzere, savaş sonrası durumu kabullenmeyen aşırı milliyetçi ve faşist hareketler kitlesel destek kazanır. Kısaca, İkinci Dünya Savaşı’nın kapısı 1918’de aralanır.

Galiplerin Mağluplara Dayattığı Ağır Koşullu Antlaşmalar

İtilaf Devletleri’nin zaferi ateşkes anlaşmalarıyla tescillenir. Bulgaristan’ın yenilgisi 29 Eylül 1918’de imzaladığı Selânik Mütarekesi ve Avusturya-Macaristan’ın İtalya karşısındaki yenilgisi 3 Kasım 1918’de Villa Giusti Mütarekesi’yle kesinleşir. Birinci Dünya Savaşı’nı tam anlamıyla sona erdiren belge, Almanya’nın 11 Kasım 1918’de Compiègne Ormanı’ndaki demiryolu hattında bir trende imzaladığı mütarekedir. Osmanlı Devleti yenilgiyi 30 Ekim 1918’de kabul etder ve Mondros Mütarekesi’ni imzalar. Nihai barış müzakereleri kısaca “Paris Barış Konferansı” (1919-20) olarak tabir edilen müzakereler, Almanya ile Versailles (28 Haziran 1919), Avusturya ile Saint-Germain (10 Eylül 1919), Bulgaristan ile Neuilly (27 Kasım 1919), Macaristan ile Trianon (4 Haziran 1920) ve Osmanlı Devleti ile Sèvres (10 Ağustos 1920) antlaşmalarıyla neticelenir.

Ancak müzakerelere İttifak Devletleri’ni meydana getiren mağlup devletler değişik şekillerde direnç gösterir ve şartlarını değiştirmeye çalışırlar. Örneğin, Sèvres’i reddeden Türkler millî kimlik temelinde Ankara merkezli bir uzatma savaşına girer. Çünkü meşhur 7. Maddeye dayanarak başlayan ve Anadolu’yu parçalamaya yönelik yeni işgaller kabul edilmedi ve İstiklâl Harbi (1919- 1922),

sonunda imzalanan Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923), yeni Türkiye’nin bağımsızlığını tescil etti (Zürcher, 2020).

Almanya’da Versailles’ı imzalayan yeni rejim (Weimar Cumhuriyeti), ekonomideki başarısız oldu. 1929 Büyük Buhranı’nda Alman ekonomisi dibe vurdu. “Versailles sendromu” Almanya’da aşırı milliyetçi ve ırkçı grupların kullandığı bir propaganda malzemesine dönüştü. Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (Naziler) bu sendromu kullanarak İkinci Dünya Savaşı’na giden yolu açtı (Hobsbawm, 2002).

Monarşik İmparatorlukların Sonu ve Sorunlu Yeni Orta Doğu

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda mağlup olan monarşik imparatorluklar dağıldılar. Çarlık Rusya İtilaf Devletleri safındaydı, ama 1917’de önce Şubat Devrimi’nde, savaşın yol açtığı zor yaşam koşullarından kaynaklanan protestolara direnemedi. Bolşevikler 7 Kasım 1917’de, Vladimir Lenin (1870-1924) önderliğindeki sosyalist bir devrimle (Ekim Devrimi) yönetimi ele geçirdi. Almanya’da Hohenzollern monarşisi sonlandı. Avusturya- Macaristan’da Habsburg ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Osmanlı hanedanları yenilgiden sonra ardı ardına yıkıldı.

Avusturya-Macaristan çözüldüğünde ortaya Avusturya, Macaristan, Çekoslovakya ve Polonya cumhuriyetleriyle, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı (1929’da Yugoslavya adını aldı) çıktı. Bu yeni “millî” devletler, 1918’de kendilerinden koparıldığına inandıkları “tarihi” toprakları ve nüfusları geri kazanma uğraşına girdiler. Bu uğraş 1918-1923 yılları arasında Orta ve Doğu Avrupa’da bir dizi uzatma savaşına yol açtığı gibi, bu bölgenin iç ve dış siyasetini İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar istikrarsızlaştıran başlıca unsur oldu (Gerwarth, 2018). Ancak asıl sorunlu yeni oluşum Osmanlı sonrası Orta Doğu’da ortaya çıkmıştır. İstiklâl Harbi sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Anadolu ve Trakya’da bağımsızlığını kazanır, ancak İngiliz ve Fransız emperyalizminin hedefindeki Osmanlı sonrası Orta Doğu’da bağımsız cumhuriyetler kâğıt üzerinde bile ortaya çıkamaz. 1920’de kurulan ve kısa sürede Britanya ve Fransa’nın yayılmacı politikalarını meşrulaştırmaya hizmet eden bir araca dönüşen Milletler Cemiyeti’nin öngördüğü himayecilik (manda) sistemi doğrultusunda, Orta Doğu İngiliz ve Fransız himaye alanları şeklinde bölüştürülür. Irak-Mezopotamya Britanya manda yöntemine girerken, Suriye Fransız mandası olur.

Arabistan yarımadasında ise Britanya etkisindeki Haşimi Arap Krallığı (1916-1925) bir süre daha varlığı korur. Filistin, Britanya mandasına sokulur. Siyonistlerin faaliyetlerinin yoğunlaşmasıyla Yahudi yerleşimleri hız kazanır. 1948’de Filistin halkının hakları dikkate alınmadan kurulacak ve bölgedeki istikrarsızlığa çok daha keskin bir katkı yapacak İsrail devletinin şekillenme süreci böylece başlar.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında