AÖF Soru Bankası

Eğitim TarihiÜnite 3 Özeti

İlk Müslüman Türk Devletlerinde Eğitim

TAR324U-EĞİTİM TARİHİ

Ünite 3: İlk Müslüman Türk Devletlerinde Eğitim

Giriş

Türkler Müslümanlığı kabul etmeleriyle birlikte yeni bir kültürün içine dahil olmuşlardır. İslam dinine giren Türkler, İslam devletlerinin o zamana kadar getirmiş oldukları ilmi birikimi alıp daha yüksek seviyeye çıkartmayı amaç edinmişlerdir. Özellikle XI. ve XIII. yüzyıllarda nerdeyse üç kıtaya yayılan egemenlikleriyle bu coğrafyaları hem kendileri hem de yönetimleri altındaki diğer milletler için eğitim ve bilim faaliyetleriyle öne çıkan yerler hâline getirme misyonunu üstlenmişlerdir.

Türklerin İslamiyet’i Kabulü ve İslam Medeniyetine Katkıları

İslam Medeniyetinin Gelişimi

İslamiyet, yerleştiği yakın-doğu ve Akdeniz ülkelerinde yeni ve sağlam bir dünya düzeni ve medeniyet kurmuştur. Ortaçağ dünyasında İslamiyet, ilim ve akıl yolunu benimsemiş, insanları muhakeme yoluyla kendi varlığı ve içinde yaşadığı dünya hakkında düşünmeye davet etmiştir.

İslamiyet’in ortaya çıktığı Arap toplumunun o zamana kadar ki tarihsel seyri içerisinde sistematik bir örgün eğitim kurumu yoktu. Çağdaş birçok toplumda olduğu gibi hayatın kendisi bir eğitim süreci olarak görülmüş, aileler kendi kültürel birikimlerini çocuklarına aktararak onları hayata hazırlarmışlardır. Bu yüzden insanların birikim ve tecrübelerine önem verilmiş başta Mekke ve Medine gibi şehirler olmak üzere önemli ticaret ve kültür merkezlerinde okuma yazma bilmek bir üstünlük olarak kabul edilmiştir. Ancak okuma yazma bilenlerin sayısı çoğu zaman yok denecek kadar az olmuştur.

Türkler ve İslam Medeniyeti

Türklerin, cihadı farz olarak gören İslam dinini kabul etmeleri ile bu ülkü kendi zirvesine ulaşmıştır. Türklerin kendi savaş ve barış anlayışları ile bu düşünce birleşince İslam medeniyeti de önemli bir dönüşüm gerçekleştirmiştir (Turan, 1994).

Müslüman Arapların Türklerle ilk karşılaşmaları; İran’ı istila etmeleri ve ardından Maverâünnehir’e ulaşmaları ile olmuştur. Türklerin Müslümanlarla ilk temasları, VII. yüzyılın ortalarıyla birlikte (642 tarihli Nihavend Savaşı akabinde) başlamıştır. Sasani Devleti’nin yıkılmasıyla başlayan Türk-Arap ilişkileri yaklaşık 50 yıl boyunca karşılıklı mücadeleler hâlinde sürmüştür (Roux, 1998). Emeviler devrinden (661-750) itibaren Türkler İslam devletlerinin hizmetinde özellikle askerî ve idari kadrolarda yer almaya başlamıştır (Göksu, 2019).

Karahanlılar Döneminde Eğitim

Karahanlılar Devleti, Uygur Devleti’nin yıkılışından sonra Bilgi Kül Kadir Han tarafından 840 yılında kurulmuştur. 893 yılında devletin başkenti Kaşgar olmuştur. Karahanlılar 930 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Han döneminde kitleler hâlinde İslamiyet’e geçmişlerdir. Karahanlı Devleti XI. yüzyılda Doğu Karahanlılar ve Batı Karahanlılar olarak ikiye ayrılmış; başkenti Kaşgar olan

Doğu Karahanlıların en önemli hükümdarı Hasan Buğra Han olmuştur (1056-1103). Başkenti Semerkant olan Batı Karahanlıların en bilinen hükümdarı ise Buğra Kara Han Ebû İshak İbrahim’dir (1052-1068). Doğu Karahanlılar 1130 yılında, Batı Karahanlı Devleti ise 1212’de yıkılmıştır (Göksu, 2019; Merçil, 2013; Yazıcı, 2011).

İslamiyet’in kabulü Türklerin sözlü kültürden yazılı kültüre, yarı-göçebe toplum yaşamından da yerleşik topluma geçişini sağlamış ve bu süreçte bilge kişilerin önemli rolleri olmuştu. İslamiyet’in kabulü ve yerleşik hayata geçiş ile birlikte mimariden sanata, eğitimden bilime ve siyasete kadar eski Türkler tarafından tesis edilmiş neredeyse her türlü sosyal, kültürel ve idari kurum büyük bir değişime sahne olmuştur. Harezm, Buhara, Taşkent, Semerkant, Balasagun, Merv, Sayram, Kaşgar, vb. merkezler, eğitim, bilim ve sanat merkezleri haline gelmişti (Kafesoğlu, 1997; Polat, 2015; Yazıcı, 2011).

Karahanlı Devleti, yazı dili olarak Karahanlı Türkçesi’ni (Hakaniye Türkçesi) kullanmıştır. Karahanlı Türkçesi, ilk İslami edebiyat dilidir. Bu zamanda birçok önemli Türkçe eser kaleme alınmış olup bunların bazıları; Yusuf Has Hacib’in, “Kutadgu Bilig”; Ebu’l Fütuh Abdulgafur b. El Hüseyin El Almai’nin “Tarih-i Kaşgar”, Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ı Lugati’t Türk”; Edip Ahmed b. Mahmud Yükneki’nin “Atabet’ül Hakaik” ve Ahmet Yesevi’nin “Divan-ı Hikmet” adlı eserleridir (Akyüz, 2013; Merçil, 2013; Polat, 2015).

Karahanlılar’da Medrese

Karahanlılar İslamiyet’i kabul ettikten sonra kendileriyle çağdaş olan Abbasi Devleti’ndeki medreseleri örnek aldılar. Karahanlı hükümdarlarının bilime önem vermesi, bilim adamlarını koruyup desteklemesi gibi sebeplerle medreseler hızla ülkenin her tarafında yayılmıştır. Semerkant, Buhara, Taşkent, Balasagun, Yarkent ve Kaşgar gibi şehirlerde çok önemli medreseler kurulmuştur. İlerleyen yıllarda bu şehirler birer bilim, kültür ve sanat merkezi hâline dönüşmüştür. Karahanlılar zamanında medreselerin hızlı bir gelişme göstermesinin altında yatan bir başka sebep de İslamiyet’e geçmeye başlayan Türk boylarının bu yeni inancı öğrenmek, anlamak ve pekiştirmek için eğitime ve dolayısıyla kendilerine rehberlik edecek fakihlere ihtiyaç duymalarıydı. Diğer bir ifadeyle eğitime ve eğitimli insanlara olan ihtiyaç medreselerin kurulmasını gündeme getiriyordu. Ancak o dönemde kurulan medreseler aynı zamanda birer siyasi propaganda aracı/mekânı olarak da işlev görmekteydi.

Karahanlılar Dönemi Önemli Şahsiyetlerinin Türk Eğitimine Katkıları

Farabi

Asıl adı Ebu Nasr Mehmed’dir (870-950). Maveraünnehir’de bulunan Farab kasabasının Vesiç köyünde doğmuştur. Eğitimini tamamladıktan sonra bir müddet kadılık yaptığı bilinen Fârâbî, bilim ve bilginin derinliğine vakıf olduktan sonra kadılığı bırakarak kendisini ilme vermiştir. Memleketinden ayrılarak ömrü


boyunca devam edecek bir seyahate başlamış; öncelikle Buhara, Semerkant, Merv ve Belh gibi yakın çevredeki önemli ilim ve kültür merkezlerini ziyaret etmiştir. Devamında Bağdat’a giderek eğitimini burada sürdüren Farabî, tarihin kaydettiği en önemli Türk filozoflarından biridir. Bağdat’ta iken İbnü’s-Serrâc’dan Arapça okumuş, kendisi de ona mantık okutmuştur.

Dil ile mantık ve felsefe arasında yakın benzerlik ve sıkı ilişkiler olduğunu vurgulayan Fârâbî, gramer bilmeyen birinin hatasız konuşamayacağını, mantık bilmeyenin ise çoğu zaman doğru düşünemeyeceğini vurgulamıştır. Fârâbî, Aristo’nun Organon adlı eserinde bahsi geçen tam tümevarım yönteminin yanında, bazı parçalardan örnekleme yapmak suretiyle bütün hakkında bir yargıda bulunmak anlamına gelen eksik tümevarımı ele almış, bunun bilimde ve gündelik hayatta yoğun olarak kullanılan bir düşünme tarzı olduğuna dikkat çekmişti (Akyüz, 1982; Kaya, 1995).

İbn-i Sina

İbn-i Sina, 980-1037 yılları arasında yaşamıştır. Tıp ve eğitim alanlarında yaptığı çalışmalar hem Türk hem de dünya tarihi açısından önem arz etmektedir. Batılıların “Avicenna” adıyla bildikleri İbn-i Sina’nın eğitime dair görüşleri Türkiye’de oldukça geç fark edilmiştir. Bu yüzden de onun görüşlerinden yeni yeni yararlanılmaya başlandığı söylenebilir. Batılılar tarafından çok daha erken bir zamanda fark edilen İbn-i Sina ve çalışmaları onun ölümünden yaklaşık yüzyıl sonra eserleri tercüme edilerek üniversitelerde okutulmaya başlanmıştır.

İbn-i Sina 220’ye yakın esere imza atarak bilim ve düşünce dünyasına önemli katkılar yapmıştır. Eserleri arasında en tanınmış olanları; El Kanun fi’t Tıbb, Aş-Şifa, An-Nacat, Kitap al-İnsan, Hay bin Yakzan’dır. İbn-i Sina’nın eğitim alanında özellikle Kanun (El-Kanun fi’t-Tıb) ve Şifa adlı eserlerini yazarak bu alanı o dönem içinde doruk noktasına çıkartmış, bu kitaplardan yüzyıllarca yararlanılmıştır.

Biruni

Biruni (973-1048) ya da Beyrûni El-Üstad lakabıyla anılmış, Biruni diye meşhur olmuştur. Biruni küçük yaşta girdiği Harezm Sarayında astronomi ve matematik öğrendikten sonra Cürcan’a yerleşmiş ve burada el- Asar’ul-Bakiye adlı eserini Sultan Kâbus’a sunmuştur. 1009 yılında Gürgenç’e çağrılan Biruni, Harezm sarayı bilginlerinden biri olmuştur.

Eserlerinin ve eğitim düşüncesinin merkezine gözlem, deney ve veriye dayalı çalışmayı koyan Biruni, taklide ve ezbere karşı çıkmıştır. Bu düşünceleriyle başta fizik ve matematik olmak üzere modern bilim ve eğitim anlayışlarını çağrıştırmıştır. Biruni’ye göre ilmin ilerlemesi ve gelişmesi için yapılması gerekenler şunlardır: Bilimsel düşünce ve eğitimde özgürlük olmalı, akla uygun yöntemler kullanılmalı, ilim batıl düşüncelerden arındırılmalı, gerçek ilim adamları çalışmaya teşvik edilerek cesaretlendirilmeli, ilmin ilerlemesi için gerekli her türlü imkânlar sağlanmalı, ilim adamlarının

çalışmalarına saygı duyulmalı ve önlerindeki her türlü engel kaldırılmalıdır (Tümer, 1992).

Kaşgarlı Mahmud

Kaşgarlı Mahmud, Karahanlılar Dönemi’nin bilim ve kültür ortamında yetişen önemli bir Türk düşünürü ve siyaset adamıdır. Divan-ü Lûgatit Türk adlı eseri adeta yazarı ile özdeş hâle gelen önemli bir eserdir. Kaşgarlı Mahmud, Divan-ü Lûgat-it Türk isimli eserini Araplara Türk dilini öğretmek için yazdığını (1072-1074) belirtir. Bu çalışma Türkçenin ilk sözlüğü ve Türk tarihinin de en önemli eserlerinden bir tanesi olması nedeniyle eğitim tarihimizde de önemli bir yere sahiptir. Kaşgarlı Mahmud, eserini Bağdat’ta zamanın halifesi Ebü’l Kasım Abdullah’a sunmuştur. Kaşgarlı Mahmud’un diğer bir eseri ise “Kitabu Cevahirü’nnahv fi lugat-it Türk”tür. Türkçe’nin ilk gramer kitabı olan bu eser, maalesef günümüze ulaşmamıştır (Akyüz, 2013; Doğan, 2012; Kayadibi, 2008).

Yusuf Has Hacib

1018 yılı civarında Balasagun’da doğan Yusuf Has Hacib, Karahanlılar Dönemi’nin önemli bilim adamlarından biridir. Arapça ve Farsça’yı öğrenmiş ve iyi bir tahsil görmüştür. Kutadgu Bilig (mutluluk veren bilgi) adlı eserini 1070’te tamamlayan Yusuf Has Hacib, bu eserini dönemin Karahanlı hükümdarı Süleyman Arslan Hakan oğlu Tamgaç Uluğ Buğra Han’a sunarak “ulu has hâciblik” (başmâbeyincilik) unvanı almıştır (Akyüz, 2013; Arat, 1991; Doğan, 2012; Kaçalin, 2002; Kaya, 2017).

Kutadgu Bilig, Uygur alfabesiyle Karahanlı Türkçesi olarak yazılmış ve 6645 beyitten oluşan manzum bir eserdir. Yusuf Has Hacib bu kitabını adalet, devlet, akıl ve kanaat’ten oluşan dört temel üzerine kurgulamıştır. Dört kişi arasındaki diyaloglar şeklinde kaleme alınan eserde Kün-Togdı hükümdar olarak kanunu, Ay-Toldı vezir olarak saadeti, Öğdülmüş vezirin oğlu olan bir genç kimliği ile insan aklını, Odgurmış (vezirin akrabası) da akıbeti temsil eder (Akyüz, 2013; Doğan, 2012; Kaçalin, 2002; Kafesoğlu, 1980; Kaya, 2017).

Ahmet Yesevi

Hoca Ahmet Yesevi (1103-1166) Orta Asya’da Türkistan’ın Sayram kasabasında doğup Yesi’de büyümüştür. Ahmet Yesevi’nin hayatı İslamiyet’in yarı- göçebe Türk toplulukları arasında kabulü sürecine rastlar (Tosun, 2000, s. 120-122). Bu dönem; İslamiyet’i henüz kabul etmemiş ya da İslamiyet’in esaslarının tam olarak öğrenmemiş ve henüz tam anlamıyla yerleşik yaşama geçmemiş yarı-göçebe bir halkın önce yerleşik bir toplum oluşturma, sonrasında da bu topluma uygun bir insanın tipi belirleyerek onun yetiştirilmesi için uğraş verilen bir zamandır. Ahmet Yesevi bu halka, kendi anladıkları bir dil ve alıştıkları bir yöntem ile hitap etmiştir. Böylece İslami nitelikli bir halk eğitimi anlayışı oluşmaya başlamıştır.

Ahmed Yesevi, halka mal olmuş bir insan olarak; doğumu, eğitimi, hocaları ve daha birçok özelliği ile menkıbe ve rivayetlere konu olmuştur. Ahmed Yesevi, Yesevi tarikatının kurucusu olmasının yanı sıra Taşkent ve


Siriderya bölgesinde Seyhun’un ötesinde yer alan bozkırlarda göçebe yaşam tarzına sahip Türklere İslam’ın temellerini, tarikatın sahip olduğu adap ve erkânı, hakikat ve marifet bilgisini hem sevgi hem de aşk yoluyla öğretmeye çalışan önemli bir din adamıdır.

Edip Ahmet Yükneki

XII. yüzyılda Türkistan’da Taşkent yakınlarında yer alan Yüknek kasabasında doğmuştur. Bu yüzyılın sonlarında 512 dizeden ve 256 beyitten oluşan Atabetü’l Hakayık (Gerçeklerin Eşiği) adındaki önemli eserini meydana getirmiştir. Bu eser insan davranışlarıyla ilgili bir eğitim kitabıdır. Bilginin faydaları, aynı şekilde cehaletin zararları, dilin korunması gerektiği, dünyanın dönek olduğu, cömertlik ve cimrilik, alçakgönüllülük, kibir, mertlik ve zamanın bozukluğu gibi ahlaklı bir insan olmanın yollarını Kuran ve hadislere dayandıran manzum bir eserdir (Gülensoy, 1994; Özcan, 2020). Eser bu hâliyle Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’ini anımsatmaktadır.

Selçuklular Döneminde Eğitim

Büyük Selçuklu İmparatorluğu önemli bir Türk devletidir. Oğuzların Kınık Boyu tarafından 985 yılında Cend şehrinde ilk temelleri atılan Selçuklular, Karahanlılar, Gazneliler ve Samanilerin hakimiyet alanlarıyla çevrili bir coğrafyada bulunuyorlardı. Kınık Boyu’nun askeri ve siyasi önderlerinden (subaşı) biri olan Dokak’ın oğlu Selçuk, kendi ailesinde Müslümanlığı kabul eden ilk kişi olmuştur. Onun torunları Tuğrul ve Çağrı ise 1040 yılında gerçekleşen Dandanakan Savaşı’nda Gazneli Sultan Mesud’u mağlup ederek dedelerinin adıyla bilinen Selçuklu İmparatorluğu’nu kurmuşlardır (Merçil, 2013; Turan, 2005; Yazıcı, 2011). İlerleyen süreçte Abbasi halifelerine yardım ederek onların desteğini alan Selçuklular, İsfahan’ı alarak başkent yapmanın yanı sıra (1059) bugünkü İran coğrafyasının tamamını fethettiler (Köymen, 1992; Sevim ve Merçil, 1995; Turan, 2005).

Selçuklularda Eğitim

Selçuklular Tuğrul Bey zamanından başlayarak özellikle Alparslan ve Melikşah zamanlarında bilim, kültür, mimari ve edebiyat alanlarında hüküm sürdükleri bölgelerin gelişimine katkı sağladılar. İran coğrafyasından Anadolu’ya kadar medreseler, camiler, zaviyeler, kervansaraylar ve tekkeler inşa eden Selçuklular zamanın eğitimcileri diyebileceğimiz alimleri her açıdan desteklemişlerdir. İlk Selçuklu medresesi Tuğrul Bey zamanında Nişabur’da yapılırken Sultan Alparslan da 1067’de Bağdat’ta Nizamiye Medresesini yaptırmıştır (Güven, 1998; Köymen, 1992; Piyadeoğlu, 2018).

Selçuklularda Eğitim Kurumları

Selçuklular zamanında eğitim, öğretim ve insan yetiştirme faaliyetlerine ev sahipliği yapan birçok kurumdan bahsetmek mümkündür. Bunlardan biri olan medreseler, zamanın öne çıkan örgün eğitim kurumları olarak değerlendirilebilir.

Selçuklu Medreseleri

İslam dünyasında medreselerin oluşum ve gelişmesinde şüphesiz en büyük pay Selçuklulara aittir. Medreselerin devlet eliyle kurulması ve başta eğitim-öğretimin olmak üzere bütün hizmetlerinin vakıf yoluyla gerçekleştirilmesi Selçukluların eseridir. Bunun en önemli nedeni devlet adamlarının bilime verdiği değerdir.

Medreselerde dinî bilimlerle birlikte matematik, tıp ve felsefe gibi pozitif bilimlerin okutulması medreselerin kurulduğu yere göre değişmiştir. Büyük medreselerde genellikle pozitif bilimlerle ilgili çalışmalara öncelik verilmiştir. Medreselerin genel programında ise dinî ilimler ön plandadır.

Mektepler

Selçuklular zamanının yaygın eğitim kurumlarından biri, belki de en önemlisi olan mektepler ilköğretim düzeyinde eğitim veren kurumlar olup bunlara İslam geleneğine uygun olarak küttap denildiği de olmuştur. Selçuklu mekteplerinde çocuk ve ergenlere okuma-yazma öğretilmesinin yanı sıra Kuran, dini bilgiler ve aritmetik eğitimi verilirdi. Genellikle cami yanlarına yapılan mekteplerin Selçuklular zamanında pek yaygınlaşmadığı bilinmektedir (Doğan, 2012).

Atabeglik

Ata ve beg kelimelerinden oluşan bu kavram Türk kültüründe önceden beri bilinmektedir. Fakat Atabeylik bir eğitim kurumu işlevini ilk defa Selçuklular zamanında kazanmıştır. Eskiden beri Türklerde şehzadelere siyaset ve savaş işlerini öğretmek, onlara danışmanlık, rehberlik yapmak için bazı tecrübeli kişilerin görevlendirdiği bilinmektedir.

Rasathaneler

Selçukluların bilim ve fenne verdiği değer nedeniyle o dönem astronomi ve matematik bilimi yüksek bir seviyeye ulaşmış ve astronomi, tıp, cerrahi, matematik gibi bilim dallarında birçok alim yetişmiştir. İslam dünyasındaki sekiz büyük rasathaneden biri astronomiye olan ilgisiyle bilinen Sultan Melikşah tarafından Isfahan’da kurulan ve Melikşah Rasathanesi (1074-5) olarak tanınan rasathanedir.

Tedavi Kurumları-Şifahaneler

İslam dünyasında şifahanelerin kurumsallaşmasında Türklerin büyük bir payı vardır. Selçuklular da Cundişapur ve Bağdat gibi önemli kültür merkezlerindeki şifahaneleri örnek almışlar ve İslam darüşşifa/şifahane geleneğini yeniden düzenleyerek yaygınlaştırmışlardı. Büyük Selçuklu Devleti’nde tıp eğitimi medreselerden çok genellikle; Bîmâristan ve Dârüşşifâ gibi tesislerde yapılmaktaydı.

Ahilik

Ahi kelimesi Arapça kökenlidir ve “kardeşim” anlamına gelmektedir. Anadolu’nun siyasi ve iktisadi yapısında önemli bir rol oynayan Ahilik tamamen Türklere özgü bir yapılanmadır. Fakat bazı kaynaklarda Ahiliğin Abbasi


Halifesi Nasır Lidinillah (1180-1225) tarafından alanında insanları etkilemiştir. Özellikle Moğol saldırıları, teşkilatlandırılan “fütüvvet”ten ilham aldığı da ifade iç ve dış tehditler insanlar üzerinde yoğun bir karamsarlık edilmektedir. duygusu ortaya çıkartmıştır.

Gulamhaneler

Gulam sözlük anlamı ile genç delikanlı, köle, esir, aylıklı asker demektir. Gulamhane ise savaş ganimeti olarak alınan ya da esir pazarlarından satın alma, hediye gibi yollarla elde edilen çeşitli yaş ve özelliklerdeki kölelerin idari, askeri ve mülki personel olarak istihdam edilmek üzere Selçuklu sarayında ve büyük şehirlerde özel bir eğitime tabi tutuldukları bir eğitim kurumu, diğer bir adıyla saray okuludur.

Selçuklular Zamanında Yaşamış Önemli Şahsiyetlerin Eğitimle İlgili Görüşleri

Mevlânâ Celâleddin-i Rumi

Mevlâna, Horosan’ın Belh şehrinde doğmuş (1207-1273) olup asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Beş yaşındayken ailesiyle birlikte Belh şehrinden ayrılarak önce; Nişabur, Mekke, Medine, Şam ve Bağdat’a oradan da Anadolu Selçuklu ülkesine ulaşmıştır. Konya’ya yerleşmelerinden sonra (1228) babası Bahaeddin Veled burada medrese dersleri vermiş ve 1231’de vefat etmiştir. Babasının ölümü üzerine medresede (Altun-Aba Medresesi) müderrislik yapmaya başlayan Mevlâna, hayatının her aşamasında eğitimi merkeze almış ve eğitimin insanlar için temel bir ihtiyaç olduğunu vurgulamıştır (Akyüz, 2013; Doğan, 2012; Doğan, 2014; Gölpınarlı, 1952; Öngören, 2004; Özdemir, 2011).

Yunus Emre

Yunus Emre XIII. yüzyılın ikinci yarısı ile XIV. yüzyılın başlarında yaşamıştır. Doğum yeri Eskişehir yakınlarındaki Sarıköy olan Yunus Emre, iyi bir medrese eğitimi almıştır (Dikmetaş, 2004; Doğan, 2012). Yunus Emre, Risâletü’n- Nushiyye (Avşar, 2013) ve Divan (Yağmur, 2013) adlı eserlerini Türkçe kaleme almıştır (Dikmetaş, 2004). Bir halk şairi olan Yunus Emre, hümanist bir dünya görüşüyle yazdığı eserlerinde insan sevgisini işleyerek bir tür yaygın eğitim görevi üstlenmiştir.

Hacı Bektaş Veli

Horosan’lı olan Hacı Bektaş Veli’nin (1248-1337) asıl adı Bektaş’tır. Hacı Bektaş Veli Hünkâr lakabıyla anılmıştır. 1281 tarihinde Horosan’dan Anadolu’ya geçtiği bilinmektedir.

Hacı Bektaş Veli felsefesinin temelini insana dayandırmış ve eserlerinde ideal insanı tanımlamıştır. Onun eserlerinde insan, Allah’ın ve halkın hoşnut olacağı bir insandır. Yani bu insan; “dört kapı kırk makam” anlayışı ile eğitilen, şeriat, tarikat, marifet ve hakikat aşamalarından başarıyla geçen insandır.

Nasreddin Hoca

Nasreddin Hoca XIII. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti’nin hareketli bir siyasi ve sosyal atmosferinde yaşamıştır. Bu coğrafyanın hareketliliği toplumun her

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında