TAR313U-TÜRK ASKERÎ TEŞKİLAT TARİHİ
Ünite 3: Osmanlı Ordusu Merkez Teşkilatı
Giriş
Osmanlıların kuruluş dönemindeki fütuhatı, beylik teşkilatı ile sosyal yapının hızlı bir şekilde değişmesini beraberinde getirdi. Yaya Ocağı’nın ve aşiret kuvvetlerinin beklentileri karşılayamaması, Osmanlıları askerliğin gerektirdiği yeteneklere sahip ve disiplinli piyade birlikleri oluşturmak için arayışa itmişti.
Osmanlı Merkez Ordusunun Teşekkülü
Acemi Ocağı
Acemi Ocağı’nın kuruluş tarihi net değildir. Osmanlı kaynakları, ilk olarak Süleyman Paşa’nın 14. yüzyıl ortasında Rumeli’deki savaşlarda ele geçirdiği esirleri bir süre terbiye ettikten sonra orduda istihdam ettiğini yazar. Edirne’nin fethinden (1361) sonra Çandarlı Kara Halil ve Karamanlı Molla Rüstem’in tavsiyeleriyle bu usul Acemi Ocağı’nın teşkil edilmesiyle kurumsallaşmıştır. Gelibolu’daki iş yükü acemilerinin layıkıyla eğitim almalarını sağlayacak kapasitede değildi. Osmanlılar bu sorunu ocağa alınan acemilerin Anadolu vilayetlerindeki çiftçilerin hizmetinde çalışmalarına karar vererek çözdüler. Buna “Türk’e vermek” de denirdi. Türk’e verilen aceminin, burada çiftlik işleriyle uğraşarak üretime katkıda bulunup zinde bir bedene sahip olması ve Türkçe öğrenip Türk terbiyesiyle yetişmesi ve İslam akaidini öğrenmesi isteniyordu. Böylece sultana sadık bir asker olacağına inanılıyordu. Acemiler bu süre zarfında maaş almaz, sadece giyim kuşamları devlet tarafından karşılanırdı. Eğitimlerini tamamladıklarında ise Gelibolu’ya gemilerde çalışmak üzere gönderilirlerdi. İlk dönemlerinde bin kişi civarında olan acemi sayısı, yeniçerilerin Acemi Ocağı’ndan kapıya çıkma usulüyle seçildiği dönemde giderek artarak Kanunî zamanında 4 bine, I. Ahmed devrinde ise 9.400’ün üzerine çıkmıştı. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte acemi oğlanları da Osmanlı tarihi sahnesinden çekilmiştir (İlgürel, 1998).
Pençik Kanunu
Hums-ı şer‘i yani gazada elde edilen ganimetin beşte birinin kamu yararına kullanılmak üzere halifeye yahut sultana verilmesi İslam savaş hukukunun gereğidir. Tarihi süreç içerisinde suç karşılığı olarak kısas ve diyet, sürgün, failin toplumdan kovulması, para cezası gibi yaptırımlardan sonra hürriyeti bağlayıcı ceza aşamasına geçildiği görülmektedir. Pençik olarak bilinen bu uygulama beşte bir manasında penç-yek kelimesinin Türkçeleşmiş hâlidir. Uygulamanın kanunlaştığı tarih olarak 1361 veya 1362 gösterilir. Devşirme usulünün Acemi Ocağı’nın ihtiyacını beslemeye yettiği 16. yüzyıldan itibaren savaş ve akınlarda elde edilen esirlerden pençik oğlanı alınmamış, bunun yerine pençik vergisi toplanmıştır. II. Bayezid, 1511’de çıkardığı bir fermanla akıncıların esirlerinden alınacak vergileri düzenlemişti. Fakat zamanla bundan vazgeçilmiş ve Kıbrıs’ın fethi (1571) sonrasında görüldüğü gibi pençik vergisi iltizama verilmişti. Pençik vergisi Osmanlılar için 17. yüzyıl boyunca önemli bir gelir kalemiydi. İltizam; lüzûm kökünden türeyen iltizâm sözlükte “gerekli sayma,
üzerine alma, bir tarafı tutma” gibi anlamlara gelir. Osmanlılar da ise, II. Mehmed döneminde (1451-1481) ortaya çıkmış bir maliye uygulamasıdır. Buna göre vergi kaynakları, gelirleri önceden tahmin edilerek belirlenmiş bir meblağ karşılığında işletilmek üzere şahıslara verilirdi. Bu işi yapan kişiye de mültezim denirdi.
Devşirme Kanunu
Çelebi Mehmed zamanında ordu mevcudunu beslemek için tamamıyla Osmanlılara özgü devşirme kurumu ortaya çıktı. II. Murad zamanında kanunlaştırıldığı anlaşılan devşirme usulü, gayrimüslim reayanın ilgili şartları taşıyan çocukları arasından seçileceklerin Osmanlı ordusuna nefer olarak yetiştirilmek üzere Acemi Ocağı’na alınmasını öngörüyordu. Ordunun asker ihtiyacına göre üç ila yedi senede bir devşirme alınabilirdi. Devşirme alınırken dikkat edilen hususlar sadece çocukların yaşı değildi. Devşirme alınacak oğlanın çok uzun ya da kısa olmaması gerekirdi. Ancak uzun boylu ve güzel yüzlü olanlar saray hizmetine ayrılmak üzere devşirme alınabilirdi. Kel ya da köse olanlar da tercih edilmezdi. Devşirme yazılma ve Acemi Ocağı’na kabul imtiyazı zaman içinde yeniçeri çocuklarına da verildi. Başlangıçta sadece yaşı ilerlemiş yeniçerilerin evlenmelerine izin verilirken XVI. yüzyılda bu hak bütün ocaklılara olacak şekilde genişletildi. Yeniçeri çocuklarının kuloğlu sıfatıyla devşirme alınması ve Acemi Ocağı’na kayıtları aslında önceleri hayatını kaybeden yeniçerilerin evlatlarının sahipsiz bırakılmamasını hedefleyen bir nevi sosyal güvence idi. Bunlar yaşı gelene kadar kendilerine tayin edilen akçe ile yaşar, daha sonra da fiilen Acemi Ocağı’na geçerlerdi. Nihayet zaman içinde Acemi Ocağı için devşirme alınması işinden vazgeçildi, ancak Enderun ve dolayısıyla sarayın hizmetini görmek için devşirme oğlanı yazılmaya devam etti.
Osmanlı Ordusu Merkez Teşkilatı: Kapıkulu Ocakları
Osmanlı ordusunun merkez teşkilatını Kapıkulu Ocakları oluşturur. İsimlerindeki kapı ifadesi doğrudan padişahın kapısı anlamına gelir. Kapıkulu Ocakları şemsiyesi altında toplanan birlikler şunlardır: Yeniçeriler, cebeciler, topçular, top arabacıları, humbaracılar, lağımcılar ile kapıkulu süvarileri ve bostancılar.
Yeniçeri Ocağı
Yeniçeriler, kuruluş döneminde Osmanlı ordusunun asıl gücünü oluşturan süvarileri muharebe sırasında destekleyecek güçte piyade birlikleri teşkil etme arayışının sonucunda ortaya çıktılar. Kuruluş tarihini tam olarak tespit edebilmek mümkün değilse de Edirne’nin fethi sonrasında, 1362 veya 1363’te, Acemi Ocağı ile birlikte Yeniçeri Ocağı’nın da ihdas edildiği hususunda tarihçiler arasında ortak kanaat vardır.
Yeniçerilerin İlk Teşkilatları ve Teçhizatları
İlk yeniçeri odaları, bunların sultanın hassa birliklerini teşkil etmeleri sebebiyle devletin o tarihlerde merkezi olan Edirne’de, Selimiye Camii yakınlarındaydı. Yeniçeri Ocağı’nın ilk dönemlerdeki mevcudu bin nefer kadardı.
Her yüz kişiden oluşan bir ortanın komutanlığını yaya başı denilen zabitleri yapardı. Bütün Ocağın komutanına ise yeniçeri ağası denirdi. Tarihî kaynaklarda ismi geçen ilk yeniçeri ağası 1389’da Kosova Meydan Muharebesi’nde emrindeki iki bin okçu ile savaşan Mehmed Ağa’dır. Osmanlı bütçelerindeki askerî harcamalar incelendiğinde 1527’de 7.886 yeniçerinin ve 3.553 acemi oğlanının mevcut bulunduğu, 40 yıl sonra, 1567’de ise yeniçerilerinin sayısının 12.798’e ulaştığı, Acemi Ocağı’nın mevcudunun ise 7.745 olduğu görülür. Bu artış yeniçerilerin Osmanlı ordusunda artık aslî unsur haline geldiğinin bir delilidir. Yeniçerilerin başlangıçta Acemi Ocağı’ndaki eğitimlerinin bir getirisi olarak mükemmel derecede ok ve yay kullandıkları bilinmektedir. Bunlardan başka eğri kılıç, kalkan ve yatağan ile bilhassa yakın döğüş için tercih ettikleri hançer ve balta da yeniçerilerin silahları arasında zikredilebilir. 16. yüzyıl başından itibaren bu silahların yerini tüfek almaya başlayacaktır.
Yeniçeri Ocağı’nın Organizasyonu
Yeniçeri Ocağı’nın organizasyonu, asker mevcudu arttıkça ve zaman içinde ortaya çıkan sorunların çözümü için alınan tedbirlerle sürekli olarak değişti. Ocağın organizasyonu temelde üçe ayrılırdı: Yaya beyler cemaatleri, sekbanlar ve ağa bölükleri.
İmam ortası: Yeniçeri ağasının imamlığını yapan kimsenin ortasıdır.
Haseki ortaları: Sarayın tazılarını besler, av sırasında padişaha eşlik ederlerdi.
Solaklar: 60-63. cemaat ortaları solaklar olarak bilinirdi. Padişahın muhafızlığını yaparlardı. Aynı zamanda tören bölüğü olarak da kullanılırlardı.
Zağarcılar: 64. ortaya zağarcılar denirdi. Bir cins av köpeği olan zağarları bakıp besledikleri için bu isimle anılırlardı.
Turnacılar: 68. ortaya turnacılar denirdi. Padişaha av sırasında eşlik eden ortalardan bir diğeridir.
Seksoncular: 71. ortadır. Saksoncular ya da samsoncular olarak da bilirdi. Eflak Voyvodası tarafından II. Mehmed’e hediye edilen sekson denilen cins köpeklerin bakımını üstlendikleri için bu isimle anılırlardı.
Yeniçeri Ocağı’nın Zabitleri
Yeniçeri Ocağı’nın başında yeniçeri ağası bulunurdu. Yeniçeri ağası, Ocağın işleyişinden ve nizamından sorumluydu. Ocak hiyerarşisinde yeniçeri ağasından sonra sekbanbaşı gelirdi. Sefer sırasında yeniçerilerin en yüksek rütbeli zabitiydi. Sefere yeniçeri ağasının bizzat katılması hâlinde ise İstanbul’da kalır ve ona vekâlet ederdi. Yeniçeri ağalarının sefere bizzat katılmalarının kanunlaştığı 17. yüzyıldan itibaren önemini yitirmiş, yerini kul kethüdası almıştır. Kul kethüdası; kethüda bey, ocak kethüdası veya kâhya olarak da anılırdı. Kul kethüdasından sonra sırasıyla zağarcıbaşı, seksoncubaşı, turnacıbaşı, haseki ağaları, başçavuş, muhzır ağa ve kethüdayeri gelirdi. Diğer orta ve bölüklerin komutanlarına genel olarak çorbacı denirdi.
Çorbacılar, komutanlık ettikleri orta ve bölüklerin nizamlarından sorumluydular. Kendilerinden başka her ortada baş odabaşı, oda kethüdası, odabaşılar, vekilharçlar, bayraktar, baş eski, ustalar ve aşçılar zabit olarak görev yapardı. (Uzunçarşılı, 1988; Özcan, 2002)
Serhad Kalelerinde ve Osmanlı Taşrasında Yeniçeriler
Yeniçeriler Osmanlı ordusunun merkez teşkilatından olmalarının yanı sıra imparatorluğun çeşitli bölgelerinde de hizmet ediyorlardı. Bunu, Kale muhafızlığı ve şehirlerde yasakçılık hizmetleri olarak iki başlıkta incelemek mümkündür.
Cebeci Ocağı
Cebeci Ocağı, II. Mehmed döneminden önce kurulmuştur. Cebeciler, Kapıkulu Ocakları içerisinde piyade grupları arasında sayılırlar. Cemaat ve bölük olarak ikiye ayrılmışlardır. Asıl vazifeleri, isimlerinden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı ordusunun cephanesiyle ilgilenmektir.
Topçu Ocağı
Topçu Ocağı da Kapıkulu Ocakları içinde yer alır. Ocağın kuruluş tarihi tam olarak belli değildir. Ocak içindeki neferler topçular ve top dökenler olarak iki kısma ayrılmıştı.
Top Arabacıları Ocağı
Top Arabacıları, Kapıkulu askerleri arasında yardımcı kuvvetler arasında gösterilebilir. Ocak, organizasyonu ve görev tanımı itibariyle Topçu Ocağı’ndan farklıdır. Bunların asıl vazifesi büyük çaplı, ağır topları muharebe alanına güvenilir bir şekilde nakletmekti.
Humbaracı Ocağı
Humbaracılar, Kapıkulu askerlerin piyade sınıfından kabul edilirdi.
Lağımcı Ocağı
Lağımcılar, Kapıkulu askerlerinden olup Osmanlı ordusundaki teknik askerî sınıflar arasındadır.
Kapıkulu Süvarileri Ocağı
Kapıkulu süvarileri, Osmanlı merkez ordu teşkilatındaki en prestijli askerî sınıftır.
Bostancı Ocağı
Bostancılar, Osmanlı devlet teşkilatının ilk dönemlerinde padişahların saray, kasır, bağ, bahçe, bostan, kayıkhane ve kayıklarında çalışan görevliler iken ilerleyen dönemlerde vazifeleri genişletilerek idarî ve askerî görevler üstlenmeye başlayan Ocak askeridir.
Ocak Sisteminden Modern Ordu Teşkilatına İlk Tecrübeler
16.-17. yüzyıllarda Avrupa’da askerî alanda gerçekleşen, etkisi orduların ötesine geçerek siyaset, ekonomi ve sosyal hayat üzerinde müessir olan önemli değişimler “askerî devrim” olarak tanımlanır.
Değişen Muharebe Şartları
Savaşın cereyan ettiği muharebe sahasını ve dolayısıyla savaşın etkilediği alanı genişleten bu yeni gelişmeler, bir taraftan orduları ülke kaynaklarının en büyük tüketicisi haline getirirken diğer taraftan da kaynakları planlayıp yönetebilecek bürokratik organizasyonlar olarak yeniden tanımlayacaktı. Askerî devrimle beraber muharebelerin muhakeme yoluyla çözülmesi gereken problemler olarak algılanmaya başlanması, ordu nüfusunun gün geçtikçe artması, bu nüfusun ürettiği ateş gücünü daimî bir biçimde destekleyecek silah ve mühimmat akışının sağlanması ve benzeri sebepler, geleceğe yönelik daha kesin planların yapılmasını zorunlu kıldı.
Osmanlı Ordusu’nda Piyadenin Öne Çıkışı ve Ateşli Silahların Yayılması
Osmanlılar, tarihlerinin hiçbir döneminde, özellikle savaş teknolojisi konusunda, taassupla hareket etmemişler aksine hasımlarında gözlemledikleri savaş teknolojisi ve düşüncesine uyum sağlamak için çaba sarf etmişlerdi. 14. yüzyıl ortalarında Avrupa’da elde taşınabilir ilk ateşli silahlar ağır el havanlarıydı. Söz konusu silahlar zaman içerisinde daha hafif ve daha kısa tüfeklere doğru evrimleşti. Ateşli silahlar öncelikle, İmparatorluk ordusunun piyadeleri olarak göze çarpan Yeniçeriler tarafından kullanılmaya başlandı.
Muharebelerden ve Yabancı Uzmanlardan Alınan Dersler
17. yüzyıla kadar Avrupa’nın en önemli taarruz gücü olarak görülen Osmanlı ordusu, 18. yüzyıldan itibaren askerî devrimin getirdiği değişim ile beraber bu konumunu kaybetmeye başladı. Hasımları tarafından “model alınan” Osmanlı ordusu bu süreçte muharebe sahasında karşılaştığı sorunların giderilmesi amacına matuf olarak hasımlarını “model alan” bir ordu haline geldi. Her bir birliğin, uzun tekrarlara dayanan talimlerle öğrendiği yeni ateş idare usulünün uygulanabilmesi için Osmanlıların da altını çizdikleri üzere kullanılan silahların “uzunlukta ve ağırlıkta” müsavi olması gerekliydi. Bunun yanı sıra ordunun teşkilat yapısının düzenlenerek kimin, ne zaman, neyi, nasıl yapacağının belirlenmesi, büyük bir makinaya benzetilen ordu içerisinde her bir çarkın/kişinin yerinin ve görevinin belirlenmesi büyük bir öneme sahipti. Osmanlı ordusu artık “nizamsız askerle, nizamlı askere mukabele edilmeyeceğini” anlamaya başlamıştı. Osmanlılar erken dönemlerden itibaren ordularında yabancıları istihdam etmekte çekingenlik göstermemişlerdir. Sonraki dönemlerde de ağırlıklı olarak askerî teknoloji transferine hizmet edecek şekilde, teknik sınıfların eğitiminde, uzman askerler ya da mühendisler istihdam edilmiştir.
Nizam-ı Cedid’den Sekban-ı Cedid’e
Nizam-ı Cedid, bir taraftan Avrupa’daki teşkilat yapısına benzer, yeni bir ordunun kurulmasını, diğer taraftan da başta İrad-ı Cdid Hazinesi ile mevcut mali yapı olmak üzere devletin tamamının değişimini öngörmekteydi. Zira 16. yüzyıl sonlarından itibaren Yeniçeri Ocağı’nda başlayan
bozulma artık tüm devleti tehdit eder hâle gelmişti. Yeniçerilerin 1791 yılı içerisinde savaşmayı reddetmesini tecrübe etmiş olan Osmanlı Sadrazamı öncelikli olarak yeni ordunun devleti idare eden otoriteye bağlı olması gerektiğini düşünüyordu. Yeni ordu, taşrada ayanlar ve paralı asker çeteleri, İstanbul’da da Yeniçeriler tarafından bertaraf edilmiş olan devlet otoritesini yeniden sağlamanın bir aracıydı. Yurttaş askerliğine dayanan bir kitle ordusu olmaktan ziyade yapısı gereği küçük ölçekli profesyonel bir kuvvet olarak tasarlanan Nizam-ı Cedid Ocağı, nazır ve ağa tarafından birlikte idare ediliyordu. Nizam-ı Cedid’e benzer yeni bir ordu kurmaya çalışan Mustafa Paşa, III. Selim’den farklı bir amaca sahipti. Zira III. Selim’in Nizam-ı Cedid Ordusu, imparatorlukta merkezi otoriteyi sağlamanın bir aracı olarak planlanmışken, Alemdar Mustafa Paşa’nın Sekban-ı Cedid Ordusu tamamıyla devlete ayanların ortak olması amacına hizmet etmekteydi. Osmanlı yönetiminin, sekbanların (paralı askerlerin) kontrol altına alınması konusunda 18. yüzyıl sonlarından itibaren aldığı tüm kararlar, bu grubun bir şekilde daimî olarak istihdam edilmesi ve böylece devletin denetimine sokulması yönündeydi. Askerî organizasyon açısından da Sekban-ı Cedid Ocağı, Nizâm-ı Cedid’in aksine modern ve bürokratik bir örgütlenme yapısını gündeme getirmedi. Aslında ayan kapılarındaki sekbanların basit organizasyon şeması neredeyse aynen kopyalanmıştı. İstanbul’daki serseri takımını Sekban-ı Cedid birlileri içerisinde istihdam ederek İstanbul’un güvenliğini sağlamayı hedefleyen Alemdar Mustafa Paşa ve sekbanlar kısa bir süre içerisinde Yeniçeriler ile çatışmaya başlamış ve onlar da tarihten silinmişlerdi. (Yıldız, 2009; Yıldız, 2017; Yeşil, 2016)
Teknik Sınıflar ve Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun
Humbaracı, Topçu ve Lağımcı ocaklarının da teşkilat yapıları bu süreçte değişime uğramıştır. Humbaracı ve topçulara nazaran daha teknik bir sınıf olan ve yavaş yavaş istihkâm sınıfına doğru evrimleşen Lağımcı ocağında ise atamalar yılda iki defa sadrazam huzurunda gerçekleştirilen teorik ve pratik sınavlardan alınacak notlara istinaden yapılacaktı. Dolayısıyla bu ocaklar içerisindeki terfiler, artık kıdeme değil, girilen sınav ya da yapılan atışlarda kazanılan başarıya istinaden düzenlenmeye başlandı. 1795 yılında Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun’un Hasköy’de kurulması, Humbaracı ve Lağımcı ocaklarını, yürürlüğe sokulan nizamnamelerden daha fazla etkiledi. Bu girişim aslında Avrupa’dan askerî mühendis ve uzman getirilmesi yerine ihtiyacın İstanbul’da yetiştirilecek gençlerden karşılanmasına yönelikti. Silah teknolojisinde yaşanan gelişmelere bağlı olarak uzmanlaşmanın artmasının yanı sıra orduların nüfuslarındaki yükseliş de lojistik hesaplamaları eksiksiz biçimde yapabilecek, harita ve yazılı emir kullanımıyla orduya daha etkin bir biçimde kumanda edebilecek subaylara duyulan ihtiyacı artırmıştı. Okulun ilk öğrencileri de Hasköy’deki kışlalarda ikamet etmekte olan Humbaracı ve Lağımcı ocağı mensuplarıydı.
Mühendis subayları yetiştirmenin yanı sıra okuldan devletin ihtiyaç duyduğu çok sayıda sivil mühendis de yetişti. Başta İsmet İnönü olmak üzere pek çok topçu
subayının da yetiştiği okul, Cumhuriyet devrinde önce Yüksek Mühendis Mektebine, 1944 yılında da İstanbul Teknik Üniversitesine dönüştürüldü (Beydilli, 2020).
Eşkinci Layihası ve Yeniçerilerin Sonu
Modern askerî taktik eğitim ilkeleri zemininde Yeniçerilere talim yaptırmak Osmanlı idaresinin III. Selim devrinden beri üzerinde durduğu en önemli konulardan birisiydi. Yeniçerilerin, Nizam-ı Cedid Ocağı ve Mehmet Ali Paşa’nın neferleri gibi talim yapmasını isteyen Osmanlı padişahı bir taraftan da Ocak üzerindeki bürokratik kontrolü artırmaya çalışıyordu. Kısa bir süre içerisinde yürürlüğe sokulan Eşkinci (Seferber Asker) Layihası, Yeniçeri Ocağı’na münhasır uygulamaların dışına çıkmaması sebebiyle farklı askerî sınıfları aynı birlik yapısı içerisinde kullanılmasına olanak vermedi. Bu bakımdan Nizam-ı Cedid Ocağı’ndan ayrılmaktaydı. Layiha’nın getirdiği en önemli değişiklik ise ortaların en üst rütbeli subayı olan çorbacıların, Ocak içerisinde daha yüksek makamlara atanmalarının yasaklanmasıydı. Yeniçeriler, Eşkinci Layihasını kabul ederken, talimin kadimde olduğu gibi tüfek atmak olduğunu zannettiklerini ancak kendilerine “gâvur tâlimi” yaptırıldığını öne sürmekteydi. Yeniçeriler arasında başlayan kaynaşmalar 15 Haziran 1826’da Et Meydanı’nda bulunan kışlalarda isyana dönüştü. Yeniçeri direnişi çok kısa sürede kırılmış olsa da sonraki aylarda idam ve sürgünler devam edecekti. Yeniçeri Ocağı’nın yerine kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun başına atanan ilk serasker, isyanın bastırılmasında en önemli rollerden birini oynayan Ağa Hüseyin Paşa oldu. Merkezi ve modern bir idari ve mali yapılanmanın önünü açmış olması sebebiyle Yeniçeriliğin ilgası Osmanlı Tarihi’nde “Vaka-i Hayriye” (Hayırlı olay) olarak nitelendi (Yıldız, 2009; Yeşil, 2009; Beydilli 2012).