AÖF Soru Bankası

Modern Ortadoğu TarihiÜnite 6 Özeti

Kuzey Afrika (Mağrib) Ülkeleri

TAR310U-MODERN ORTADOĞU TARİHİ

Ünite 6: Kuzey Afrika (Mağrib) Ülkeleri

Giriş

Coğrafi olarak Afrika kıtasında yer alsa da, kültürel ve siyasi olarak Ortadoğu’nun bir parçası olarak görülen kuzey Afrika ülkeleri, zengin bir tarihi geçmişe sahiptir. Antik dönemlerden itibaren özellikle kıyı şeridi farklı güçlerin denetiminde olduğundan neredeyse Akdeniz uygarlıklarının tümü ile bir şekilde yolları kesişmiştir

Kuzey Afrika, sadece kültürel özellikleri ile değil, coğrafi özellikleri ile de kıtanın geri kalanından ayrılmaktadır. Sık ormanlar ve dağlık alanlarla kaplı olan sahra altı ülkelerine karşılık, Sahra çölü ve düzlüklerle kaplı olan kuzey bölgeleri kıtanın yaşama en az elverişli yerlerini barındırmaktadır. Bunun bir istisnası olarak Akdeniz boyunca uzanan kıya şehirleri ve Nil nehrinin havzası kuzey Afrika ülkelerinin en kalabalık yerleşim yerleridir.

Berberiler Kuzey Afrika’nın ilk yerlileri olarak nitelendirilir ve M.Ö. 146 yılında başlayan Roma imparatorluğu dönemine kadar, bölge bu kavimlere ait farklı yerel güçlerin denetiminde bulunurdu.

Kuzey Afrika’daki Roma ve sonrasında Bizans hakimiyeti VII. Yüzyılda İslam’ın bölgeye gelmesine kadar sürmüştür. Halife Ömer döneminde Mısır ve Libya İslam’a katılırken, Osman bin Afvan döneminde de Cezayir ve Fas’ın fethi tamamlanmıştı. XII. Yüzyıla kadar tüm kuzey Afrika’nın Müslümanlaşması gibi, yerel halkların Araplaşma süreçleri de tamamlanmıştır.

İslam Tarihi İçinde Kuzey Afrika

Kuzey Afrika’nın İslamlaşma süreci 640 yılında bugünkü Kahire yakınlarındaki bir Bizans kalesinin aşılması ve hemen ardından Fustat ismiyle yeni bir garnizon kurmaları ardından hızlandı. Birkaç yıl sonra bugünkü Libya’nın doğu kesimlerine ulaşan Müslüman Arap orduları çok geçmeden Tunus sınırına kadar yayıldı.

Emevi ve Abbasi dönemlerinde merkezi otoritenin bu kadar uzak bölgelere ulaşması imkansız olduğu için, yeni dönemde genellikle yerel Berberi hanedanlıklar halife adına bölgeyi yüzyıllarca yönetti. Bunlar içinde İdrisiler (790), Ağlebiler (800), Fatimiler (909) bölge tarihinin önemli hanedanlıklarıydı.

Yerel Berberi hanedanlıklarca 1062 yılından itibaren kurulan Murabıtlar devleti, özellikle kuzey batı Afrika merkezli olarak uzun yıllar bölgeye hükmetti. 1147 yılında Murabıtlara karşı mücadelede başarılı olan başka bir Berberi hanedanlık devleti olan Muvahhitler devleti batıda Fas, doğuda ise Bingazi kentine kadar uzanan geniş coğrafyaya hüküm sürdü. Bölgenin en parlak dönemlerine şahitlik eden Muvahhitler dönemi, 1220’li yıllardan itibaren kademeli olarak merkezi otoriteyi yitirip yerini küçük hanedan devletçiklerine bıraktı.

Mısır

Kuzeydoğu Afrika’da yer alan ve Sina Yarımadası ile Asya’ya bağlanan Mısır’ın kuzeydoğusunda İsrail, doğusunda Kızıldeniz ve Suudi Arabistan, güneyinde

Sudan, batısında Libya ve Akdeniz bulunur. Kuzeyi ve doğusu deniz, güneyi ve batısını çöller kaplar. Stratejik konum itibariyle Asya, Avrupa ve Afrika arasında kilit bir noktadadır.

Afrika’nın ve Mısır’ın can damarı Nil nehri ülkeyi dört bölgeye ayırır: Nil Nehri havzası, Sina Yarımadası, Doğu(Arap) Çölü, batı ve güney çöller bölgeleri. En önemli yeraltı kaynağı petrol ve doğalgazdır. Özellikle son yıllarda doğu Akdeniz’de yeni bulunan doğalgaz yatakları Mısır’ın hali hazırdaki rezervlerine olumlu katkıda bulunmuştur. Ülkenin petrol kaynakları ise genellikle, batı ve doğu çölleri ile Süveyş Körfezi ve Sina Yarımadasında bulunmaktadır.

Tarihi açıdan Mısır dünyanın en zengin maziye sahip ülkelerinden biridir. Arkeolojik kazılardan elde edilen bulgulara göre, Mısır’ın bilinen ilk tarihi M.Ö 5000 yıllarında kurulmuş olan, Aşağı ve Yukarı Mısır krallıklarıyla başlar. Mısır ülkesi, Firavun hanedanlarının denetiminde kaldığı uzun asırlar boyunca, kültür ve medeniyet oluşumunda önemli katkı yapmış, edebiyat, mimari, heykelcilik, resim, kimya, astronomi ve geometri gibi birçok dalda dönemsel şaheserler üretmiştir.

M.Ö. 525 yılında Pers hakimiyetine giren bölge, M.Ö. 332’de İskender imparatorluğuna dahil olsa da bir süre sonra, Roma imparatorluğunun bir eyaleti haline gelmiştir. Mısır ülkesi, 395 yılında Roma’nın da bölünmesiyle Doğu Roma hakimiyetine girmiş ve İslam’ın gelişine kadar bu sürmüştür.

Hz. Ömer döneminde Amr bin As komutasındaki ordular tarafından 639-40 yılında fethedilen Mısır’da yeni bir yerleşim yeri olarak Fustat kenti kurulmuştu. Bu tarihten itibaren bütün Mısır halkı peyderpey İslam’a girerken, Emevi Emiri Muaviye zamanında Arapça, halkın dili haline geldi. Din ve dil beraberliği sağlanmış olan Mısır, Abbasiler döneminde refah ve huzur bakımından altın devrini yaşadı. Çok uzun sürmeyen bu dönem ardından 868 yılında ülkenin yönetimi Türk asıllı Tolunoğullarına geçse de 905 yılında yeniden Abbasi kontrolü sağlanmıştır.

Mısır, Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 yılında Osmanlı topraklarına katıldı. Bu fetih, sadece Memluk ülkesini tarih sahnesinden silmekle kalmamış, aynı zamanda kutsal emanetlerle somutlaşan hilafet makamının da Türklere geçmesini sağlamıştır. Bu dönemde Mısır’a özel bir önem veren Osmanlı yönetimi, bölgeye “Beylerbeyi” olarak daima vezir payesinde görevliler tayin etmiştir. Kahire bu dönemde başkent İstanbul’dan sonra ülkenin en büyük ikinci şehri haline gelmiştir. Önceki asırlarda sahip olduğu fikri ve kültürel bir merkez olma özelliğini Osmanlı döneminde artırarak korumuştur.

Napolyon Bonoparte’ın, İngiltere’nin Hindistan’daki sömürgelerine giden yolunu kapatmak maksadıyla Fransızlar adına 1798’de Mısır’ı işgal etmesi üzerine, bölgeye gönderilen kuvvetler arasında Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın olması Mısır tarihinin akışını değiştirmiştir.


Mehmet Ali Paşa’dan sonra aynı performansı gösteremeyen hanedan yöneticileri, aşırı borçlanma yoluna gitti ve dış müdahalelere maruz kaldı. Askeri ve ekonomik anlamda gerilemeyi durduramadılar. 1869 yılında açılan ve bölgeye yeni bir stratejik önem kazandıran, ekonomisini değiştiren Süveyş kanalının idaresini ve hisselerini elden çıkarmak zorunda kaldılar. Ortaya çıkan karmaşa ve Urabi Paşa isyanı denilen iç ihtilalleri bahane eden İngiltere zaten ekonomik olarak ele geçirdiği Mısır’ı 1882 yılında işgal etti.

İngiltere’nin asıl amacı Hindistan yolu üzerindeki bu stratejik geçiş koridorunu doğrudan kendi denetimine almaktı. İngiliz kontrolüne geçen Mısır, görünüşte Osmanlı’ya bağlıydı ama gerçekte İngiltere ile iyi geçinen hıdivler aracılığı ile yönetiliyordu. Osmanlı Devleti İngiliz işgalini kaldırmak için uzun diplomasi mücadelesi vermesine rağmen başarılı olamadı. Sadece ayni düzeyde Osmanlı ve İngiliz Fevkalade Komiserliklerinin kurulmasını sağlayabildi. Fakat uygulamada Osmanlı Komiserliği gözlemci olmaktan öteye geçemedi. İşgal sırasında Hıdiv Tevfik Paşa bulunuyordu. Ardından Abbas Hilmi Paşa gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngilizler burada himaye ilan ederek Hüseyin Kamil Paşa’yı 1914 yılında kral unvanı ile tahta geçirerek Mısır krallığı dönemini başlatmışlardır

1914 yılında Osmanlının İngiltere aleyhine savaşa girmesiyle İngiltere Mısır’daki işgalini himayeye dönüştürmüştü. Savaş sonrası pazarlıklarda ülkenin kaderi artık İstanbul’dan daha ziyade milliyetçi liderlerin kararlı direnişine kaldı. Bunlar içinde Saad Zağlul ve Vefd hareketi işgalci İngiltere’ye karşı sistemli bir muhalefet başlatırken, 1922’de Mısır’ın bağımsızlığı görünüşte de olsa tanındı. 1923 yılında parlamenter hükümet göreve başlarken, başbakan seçilen Zağlul’un temel hedefi İngilizler tarafından bölünmüş olan Mısır ve Sudan’ı yeniden birleştirmekti.

1936 yılında İngiltere ile imzalanan anlaşma İngiliz idaresinin sürmesi karşılığında iç işlerinde bağımsızlık elde etmişse de, İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ülke ekonomisini tamamen çökertti. Savaş sırasında pamuk fiyatları düşerken, geçimini bundan sağlayan milyonlarca Mısırlı fakirleşmiş, hayat standardının gerilemesiyle grevler artıp taşradan şehirlere göçler hız kazanmıştı.

Mısır, savaşın sonlarında, 1945’te, Japonya ve Almanya’ya karşı harp ilan ederek, aynı yıl tam bağımsızlığını elde edip BM’ye üye olmuştu. Diğer Arap ülkelerine göre daha güçlü olduğu için, Arap milliyetçiliğinde başı çeken Mısır 1945 yılında Arap Birliği Örgütü’nün (Arab League) kuruluşuna da ön ayak olmuştur.

Savaş sonrası koşullar Mısır için istikrar getirmedi. Siyasi gerilimler nedeniyle 1948 yılında başbakan Nukraşi Paşa’nın suikastla öldürülmesi, aynı yıl İsrail ile yaşanan savaşta alınan yenilgi ve İngilizlere yönelik saldırıların

artması kral Faruk yönetiminin kontrol edemediği bir istikrarsızlık ortamı doğurdu.

Soğuk Savaş dengelerinin bölgede oluşturduğu Amerika- Sovyet rekabeti ile birleşince sosyalist subayların başını çektiği 1952 yılında Hür Subaylar darbesi gerçekleşti. General Muhammet Necip liderliğindeki Hür Subaylar, sosyalist ve ulusalcı söylemleri ile 1953 yılında krallığa son verip cumhuriyet ilan ettiğinde kral Faruk yurt dışına kaçmak zorunda kaldı.

General Necip cumhurbaşkanı olsa da, cunta yönetiminin kendi içindeki çekişmeler nedeniyle darbeciler içinde genç bir subay olan Cemal Abdunnasır, bir süre sonra yeni bir darbe ile Necib’ i göz hapsine alarak Mısır’da idareyi ele geçirdi. Böylece sadece Mısır’da değil, 1970 yılına kadar tüm bölgede dengeleri değiştirecek olan “Nasır dönemi” başlamış oldu.

Soğuk Savaş dengeleri içinde tercihini Bağlantısızlar Hareketi’nden yana yapsa da, Nasır’ın, Sovyet askeri ve teknik yardımlarına muhtaç olması, ister istemez bölgesel ilişkilerinde de etkili olmuştur. İsrail yenilgisi ardından 1949 yılında Mısır, Batıdan silah almak için yaptığı başvurulara olumsuz yanıt almış, böylesi zor zamanda, Sovyetlerin onayı ile Çekoslovakya silah vermişti. Batı ittifakı ve o dönem onların Ortadoğu’daki müttefikleri durumunda olan Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkelerle ideolojik ve askeri rekabet bu açıdan hiç hız kesmedi. 1955 Bağdat Paktı, 1957 Türkiye-Suriye krizi, 1960 U-2 krizi gibi birçok sorunda Nasır, NATO’yu ve onun bölgedeki üyesi Türkiye’yi hedef alan gerilim siyaseti uyguladı.

1970’te Nasır ölünce yerine Enver Sedat geçti. Sedat’ın öncelikli hedefi 1967 savaşında kaybedilmiş olan Sina yarımadasını geri almaktı. Bu hedefe ulaşmada en önemli stratejisi ise öncelikle içeride baskıcı yapı, dışarıda ise sosyalist ve devrimci söylem nedeniyle Mısır’dan uzaklaşmış bulunan Arap dünyasını yeniden kazanmaktı. Bu nedenle iktidarının ilk günlerinden itibaren açılım siyaseti (infitah) uygulayarak Arap ülkeleriyle ve Batılı ülkelerle yakınlaşmaya çabaladı.

Sedat 6 Ocak 1981’de bir suikast neticesinde ölünce, yerine eski Hava Kuvvetleri Komutanı Hüsnü Mübarek geçti. Dış politikada Batı ile olan yakınlaşma devam ederken, Mübarek’in cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk hamlesi, Arap ülkeleriyle ilişkilerin düzeltilmesi yönünde adımlar atmak oldu. İran-Irak savaşı sırasında Irak’a askeri yardımda bulunan Mübarek yönetimi, 1982 yılında Lübnan’ı işgal eden İsrail’e mesafeli bir siyaset uygulayınca yeniden Arap ülkeleriyle yakınlaşmaya başladı. 1989 yılında yeniden Arap Birliği’ne alındı ve merkezi de Kahire’ye taşındı. Ocak 1991 Körfez harekâtında ABD’nin öncülüğündeki müttefik kuvvetler yanında yer alan Mübarek yönetimi, İsrail-Filistin uzlaşmasını öngören 1993 Oslo Anlaşmasına tam destek verdi.


Mısır, bölgesel sorunlarda ve özellikle Filistin sorunu konusunda söz sahibi ülkelerden biri olarak 2000 yılından itibaren birçok görüşmeye ev sahipliği yapmıştır. Hemen sınır komşusu olan kuşatma altındaki Gazze’deki duruma kayıtsız kalmakla suçlanan Mısır, Filistin içindeki gerilimlerde İhvan’ın Filistin kolu durumundaki Hamas karşıtı politikası ile müdahil olmuştur. Mısır, 2003 yılında Irak’ın işgal edilmesine çekimser kalsa da, işgalin durdurulması konusunda ciddi bir adım atmamıştır.

İsrail’den sonra dünyada en fazla Amerikan askeri yardımı alan Mısır, sivil siyaset taleplerini içeren 2011 Arap Baharı sürecinde kısa süre içinde kaosa teslim oldu. Ülkede halk ayaklanması ile anayasa değiştirilip seçimlere gidilse de, 2012 yılında seçimle işbaşına gelen Muhammet Mursi bir yıl sonra yeni bir askeri darbe ile devrilerek ülke yeni bir sürece girdi.

Libya

Kuzey Afrika’nın ikinci en geniş ülkesi olan Libya’nın doğusunda Mısır, güneyinde Çad ve Nijer, batısında Cezayir, kuzeybatısında ise Tunus bulunmaktadır. Büyük bölümü çöllerden oluşan Libya’da şehirler çoğunlukla kıyı bölgelerde bulunur. Buna karşın ülkenin en önemli yer altı zenginliğini oluşturan petrol yatakları ise iç bölgelerdeki çöl arazilerde bulunmaktadır. Ülke gelirlerinin %94’lük bölümü petrol ihracatından elde edilen gelirlere dayanmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar ülkede büyük doğalgaz rezervlerinin olduğunu da göstermiştir.

Libya’nın ilk yerleşimcilerinin Berberiler olduğu bilinmektedir. M.Ö. 1000’li yıllarda bölgenin batısına yerleşen Fenikeliler, Trablus kentini kurarken, doğu bölgelerine yerleşen Yunanlılar da bugünkü Barka kenti ve çevresindeki bölgeleri kurmuştu.

642 yılından itibaren İslam fetihleri başladığında bölgeye hakim olan bu sosyoloji bir süre sonra değişmeye başladı. Arap fatihlerin bölgeyi ele geçirmeye başlamasıyla yerli kabileler de İslam dinini benimsemeye başladılar. Araplar ile Berberilerin karışması, Beni Hilal ve Beni Süleym kabilelerinin ülke topraklarını ele geçirmesiyle gerçekleşti.

Libya, Ortaçağ boyunca sürüp giden birçok karışıklığa karşın zenci Afrika ile Asya ve Avrupa arasında bir ticaret merkezi olarak kalmayı başardı. Denizci devletler Trablusgarp’ta sürekli ileri karakollar bulundurdular.

Libya toprakları Hz. Osman döneminde fethedildikten sonra İfrikiyye eyaletine bağlanmıştı. Bir buçuk asır hilafet merkezine bağlı olarak idare edilen bölge, yaklaşık 800 yılında batısı Ağlebiler, doğusu da Mısır eyaletine bağlı olacak şekilde bölündü. Bir süre sonra Trablusgarp kentini de içine alan batı bölgeleri yerel devletler Ziriler, Murabıtlar, Muvahhitler, Fahsiler ve daha sonra Fatımilerin hakimiyetinde kaldı.

16. Yüzyılın başlarından itibaren Libya coğrafyasında Osmanlı dönemi başladı. Osmanlının bölge hakimiyeti bir seferde gerçekleşmedi. Bingazi bölgesi Osmanlı idaresinde iken, Trablusgarp’ı içine alan batı toprakları ise

1551 yılına kadar Malta Şövalyeleri ile İspanyolların elinde kaldı. 16. Yüzyıl boyunca bölgede Osmanlı ile İspanyollar arasında bu hakimiyet mücadelesi sürdü. 1551 yılında Osmanlı komutanı Turgut Reis, Trablus’u da imparatorluk topraklarına katarak tüm coğrafyayı kontrolü altına aldı.

Osmanlı Libya’ya Garp ocakları adıyla bir eyalet statüsü (Trablusgarp Ocağı) vermiş olsa da, uzun asırlar boyunca bu gevşek bir ilişki olarak sürdü. Nitekim bölgedeki Osmanlı valilerinden Ahmet Karamanlı’nın çocukları 1711 yılından (Karamanlılar dönemi) itibaren ülkenin batı coğrafyasını yönetirken, doğu bölgeleri ise Senusi tarikatına bağlı emirlerce idare edildi.

Bölgedeki Türk idaresi, yerel bir başkaldırı ya da hoşnutsuzluktan değil, İtalyan 1911 yılında başlayan işgali nedeniyle sona erecekti. Ancak İtalyanların bölgeye yerleşmesi kolay olmadı. Önce Enver Paşa ve Mustafa Kemal’in iştirak edeceği çetin savaşlar (Trablusgarp Savaşı) yaşandı. Ayrıca Osmanlı desteği ile ayaklanan yerel halk, bir yıl boyunca işgale karşı kararlı bir direniş sergiledi. Bununla beraber Osmanlı yönetimi, 1912 yılında yapılan Uşi (Oushy) anlaşması ile bölgenin yönetimini İtalyanlara bırakmak zorunda kaldı.

Ülkede 1959 yılında petrolün bulunması ile birlikte, 1960’lı yılların başından itibaren sadece ekonomik durum değil, siyasal yaşam ve toplum kökten değişmeye başladı. Bağımsızlığın ilk yıllarında Kral İdris’in başında bulunduğu az sayıda aile tarafından bir çeşit kabile koalisyonu ile yönetilen ülke hızlı bir modernleşme sürecine girdi.

Halkın dörtte birinin göçebe olduğu ülkede, hayvancılığın yanı sıra, günlük gereksinimi ancak karşılayacak bir tarım vardı. Petrolün bulunması ile birlikte tarımın önemi azalırken, kentleşme hızlandı. Yönetici, memur ve güvenlikçi sınıfları önem kazanmaya başlarken, 1963 yılındaki beş yıllık plan uyarınca yeni kamu hizmetleri, ulaşım yolları ve ulusal eğitim kurumlarının inşası hız kazandı.

Toplumdaki ve ülke bürokrasisindeki değişimi iyi okuyamayan kral İdris’in dış politika tercihleri, dönemin popüler milliyetçilik ve Nasırizm söylemine inanan genç elitler tarafından benimsenmiyordu. Bu genç askeri elitlerden oluşan bir grup subay, kralın Türkiye’ye ziyareti sırasında darbe yaparak 1969 yılında yönetime el koydu.

Darbenin mimarı 27 yaşındaki Albay Muammer Kaddafi başlarda, ülke sosyolojisinin zorunlu bir sonucu olarak kabile koalisyonu ile iyi geçinmeyi düşünse de, kısa süre sonra baskıcı bir rejim inşa etti. Kaddafi, yaklaşık 1500 yerel komitenin söz sahibi olduğu “Cemahiriye” sistemi kurarken, böylece aşiret, ideolojik bağlılık veya kimi yerde coğrafi temelde oluşan bu yerel komitelere yerelde özgürlük verdi.

Kaddafi iktidarının ilk yıllarından itibaren Afrika ile ilişkileri hep öncelik taşımıştır. Bu ülkelerin


bağımsızlıkları sonrasında özellikle Batıya karşı desteklenmesi, farklı Afrika ülkelerinin birbirleri ile yaşadıkları sorunları çözmek için arabuluculuk yapılması, Afrika’nın kalkınması konusunda ekonomik yardımlar yapılması gibi adımlar olumlu bir Libya ve Kaddafi imajı oluşturmuştu.

Batı ile ilişkilerin iyileşmeye başladığı 2000’li yılların başından itibaren ekonomik toparlanmasını gerçekleştiren Libya, bir süre sonra tüm Arap coğrafyasını etkileyen Arap Baharı ile kaosa sürüklendi. Kaddafi yönetimi, olayların Libya’ya sıçraması üzerinde sert önlemlere başvururken, Batılı ülkelerin hava operasyonları ile destek verdiği muhalif silahlı gruplar kısa sürede rejimi devirerek Kaddafi dönemini kapattılar.

Tunus

Batısında Cezayir, güneydoğusunda Libya ile komşu olan Tunus, kuzeyde ve doğuda uzunluğu 1300 kilometreyi bulan Akdeniz kıyıları, güneyde ise Sahra çölüyle çevrilidir. Kuzey Afrika’nın bu en küçük ülkesinde, Nüfusun %63’ü şehirlerde, %37’si kırsal kesimde yaşamaktadır. Kuzeyindeki sahil boyu, dağlık alanların ve çölün yer aldığı güney bölgesine göre gerek nüfus gerekse de sosyoekonomik açıdan farklılık arz etmektedir. Nüfusunun %98’ini Sünni Müslüman Arapların oluşturduğu ülkede Berberî, Yahudi, Fransız ve İtalyan azınlık grupları da bulunmaktadır.

M.Ö. 9. yüzyılda bugün başkent Tunus içerisinde yer alan bir yerde Kartaca’yı kurmuş olan Fenikeliler, bölgeyi önemli bir siyasi, ekonomik ve askeri merkez haline getirmişti. Kartaca’nın M.Ö. 146’da Romalılar tarafından işgal edilmesiyle hem yönetim el değiştirmiş hem de bölge Hıristiyanlaşmıştır. 8 asır süren Roma ve Bizans egemenliği ardından Tunus, Hz. Osman zamanında İslam’la tanışmıştır. Ukbe bin Nafi komutasında fethedildiyse de, Berberi ayaklanmaları nedeniyle tam olarak kontrol edilmesi, Halife Abdülmelik b. Mervan zamanında gerçekleşti.

Fransızların Cezayir’i 1830 yılında işgali ardından gittikçe bölgede güçlenen varlığı, 50 yıl sonra Tunus işgalini getirmiştir. Bedevi kabilelerin Cezayir sınırını ihlal etmesini gerekçe gösteren Fransızlar, 1881 yılında Tunus’u işgal etmiştir. O sırada yönetimde bulunan Hüseyni Hanedanı’nın egemenliğinin kâğıt üzerinde sürmesine rağmen, Fransızların Tunus Beyi ile imzaladıkları 1881 tarihli anlaşmalarla, 1956’ya kadar sürecek olan sömürge dönemini başlattı.

1990 yılından itibaren baskı politikaları hoşnutsuz bir kitle yaratırken, uygulanan yanlış ekonomi politikaları da devasa bir genç işsizler ordusu ortaya çıkardı. 2009 yılından itibaren yöneticiler hakkında çıkan yolsuzluk haberleri bardağı taşıran damla oldu. Öeli halk, 2010 yılı sonunda sokaklara döküldü. 2011’de Bin Ali ülkeyi terk etmek zorunda kalırken, 6 ay sonra gıyabında yargılandığı mahkeme tarafından yolsuzluk ve kamu kaynaklarını

kötüye kullanmak suçlarından 35 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.

Cezayir

Afrika’nın en geniş topraklara sahip ülkesi olan Cezayir, kuzeyinde Akdeniz, doğuda Tunus ve Libya, güneydoğuda Nijer, güneybatıda Mali ve Moritanya, batıdan ise Fas ile çevrilidir. Büyük bölümü çöl arazilerinden oluşan ülkenin %20’si tarıma elverişlidir. Zengin yer altı kaynaklarına sahip ülkenin %78’i Arap, %20’si Berberi ve kalanı da Fransız ve diğer azınlıklardan oluşmaktadır.

Cezayir toprakları tarihöncesi çağlardan kalma değerli yapıtlar bakımından oldukça zengindir. İlk çağlardan itibaren yerel Berberi devletleri bulunsa da, Cezayir tarihi, özellikle M.Ö. II. Yüzyıl sonlarında Fenikelilerin gelmesinden ve kıyılarda ticaret kentleri ve limanlar kurmalarından sonra önem kazanmaya başlamıştır.

1963 yılında yürürlüğe giren anayasaya göre aynı yılın eylül ayında Ahmet bin Bella ülkenin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Ama bu zaferin arkasından ulusal hareket büyük bir sarsıntı geçirdi. Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin saygınlık kazanmış önderlerinden Bin Bella, 1965 yılında askeri bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılıp yerine Albay Huvari Bumedyen başkanlığında bir Devrim Konseyi göreve başladı.

1992 yılından itibaren başlayan iç savaşta binlerce insan hayatını kaybetti. İç barışın getirilmesi için yürütülen görüşmelerin başarısız kalması, ülkede istikrarsız bir denge durumu ortaya çıkardı. Bu dengenin bir yanında merkezi otorite olarak tüm gücü elinde toplayan askeri elitler, öbür yanında ise siyasal taleplerini cılız biçimde duyurmaya çalışan sivil elitler.

Fas

Kuzey Afrika’nın en batısında bulunan Fas, kuzeyden Akdeniz, doğudan Cezayir, güneyden Moritanya ve batısında Atlas Okyanusu ile çevrilidir. Ülke nüfusunun %55’ini Araplar kalanların büyük bölümünü farklı Berberi topluluklar oluşturmaktadır. Etnik olarak iki büyük gruptan oluşmakla birlikte, nüfusun tamamına yakını Müslümandır. Ülke topraklarının %20’si tarıma elverişli olmakla birlikte Akdeniz ve okyanus sayesinde yeşil bitki örtüsü yaygındır.

Çok eski çağlarda nereden geldikleri halen bilinmeyen Berberi toplulukların yerleştikleri Fas toprakları, önce Fenikelilerin, daha sonra Romalıların sömürgesi oldu. Eski dönem tarihine ilişkin çok veri bulunmaktadır.

VII. Yüzyıl sonlarında bölgeye Arap fatihlerin gelmesiyle birlikte bölge tarihi daha detaylı bilinir olmuştur. İslam’ın bölgeye gelişi ile Arap dili ve kültürünün etkisi altında kalan yerel topluluklar hızla İslamlaşmaya ve Araplaşmaya başladı.

Fas coğrafyasını tarihsel anlamda önemli kılan asıl unsur İspanya’nın fethindeki rolü ile ilgilidir. Musa bin


Nusayr’ın komutanlarından biri olan Tarık bin Ziyad, 711 yılında Cebelitarık boğazını geçerek bugünkü İspanya topraklarına girmiş ve Endülüs İslam medeniyetinin ilk temellerini atmıştır.

Önceleri Rüstemiler (776-908), Midrariler (772-977), İdrisiler (789-974) ve Ziriler (972-1148) farklı aile hanedanlıkları olarak bölgede hüküm sürdüler. Ancak bölgenin siyasal ve dini bütünlüğünü sağlayan en önemli İslam devleti Murabıtlar olmuştur. 1056 yılından itibaren bölgede hüküm sürmeye başlayan Murabıtlar, kuzey Afrika’nın büyük bölümü ile İspanyanın bir bölümünü içeren 6 milyon kilometre karelik bir alanda hakimiyet kurdular. Murabıtların merkezinin bugünkü Fas sınırları içinde bulunan Merakeş kenti olması, bu kente ve içinde bulunduğu bölgeye özel bir önem kazandırmıştır. 1147 yılına kadar Murabıtların kontrolündeki bölge, bu tarihten itibaren başka bir yerel devlet olan Muvahhitlerin kontrolüne girdi.

Avrupa’nın sanayileşme sürecinin başlamasından kısa süre sonra, XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren Fas sultanlığı Avrupa ile iyi ilişkiler kurmaya yönelmişti. Avrupa ile çeşitli ticaret anlaşmaları yapılırken, bugünkü Suvayra ticaret kenti kuruldu. Ne var ki Avrupalılara tanınan ayrıcalıklar ülkeyi büyük bir ekonomik bunalıma sürüklemekte gecikmedi. Fransa ile 1844 ve İspanya ile 1859 yıllarında yapılan savaşların durumu daha da kötüleştirmesi ile sultanların vergileri ağırlaştırmaları birçok yerel ayaklanmaya neden oldu.

1940’lardan sonra Fas’ta bağımsızlık hareketi güç kazandı. Bağımsızlık yanlısı İstiklal Partisi, 1944 yılında işgalcilerin ülkeyi terk etmeleri konusunda ültimatom mahiyetinde talepleri dillendirip kitlesel bir başkaldırının işareti verildi. Fransızlar İstiklal Partisi ileri gelenlerini tutuklayıp, kontrolü sağlamaya çalışsa da Kral IV. Muhammed’in de Fransızlara karşı tavır alması işleri çıkmaza sürükledi.

Fas bağımsızlık sonrasında, bugün dahi etkileri devam eden önemli inisiyatifler geliştirebilmiştir. Bunlar içinde Fas Kralı II. Hasan’ın, 1969 yılında Mescid-i Aksa’ya yönelik kundaklama olayından sonra derhal harekete geçip İslam dünyası liderlerini Rabat kentinde toplaması ve ardından İslam Konferansı Örgütü adıyla bir uluslar arası örgütün doğuşuna ön ayak olması en önemli katkılardan biridir.

Sudan

Sudan, coğrafi olarak bir doğu Afrika’da olmakla birlikte tarihi boyunca siyasi ve kültürel olarak hep kuzeyindeki Mısır’ın etkisinde kalmıştır. Ülkenin kuzeydoğusunda Kızıldeniz, doğusunda Eritre ve Etiyopya, güneyde Kenya, Uganda ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti, güneybatıda Orta Afrika Cumhuriyeti, batıda Çad ve kuzeybatıda ise Libya ile çevrilidir. Coğrafi olarak Afrika’nın en geniş ülkelerinden biri olan Sudan’da topraklarının yarıdan daha azı tarıma elverişlidir. Ülke nüfusunun yarısını Araplar oluştururken, kalan yarısını Hausa, Fulani, Masali, Dinka,

Beja ve Nübye halkları olarak isimlendirilen yerel Afrika toplulukları oluşturmaktadır. Ülke nüfusunun %80’i Müslüman, %10’u Hıristiyan ve %10’u da yerel din mensuplarıdır.

Genellikle Firavunlar dönemi Mısır’ın bir taşra vilayeti olarak anılır.

Sudan modern döneme Mısır valisi Mehmet Ali Paşa döneminde adım atmıştır. M. Ali Paşa, 1821 yılında Sudan’a her biri kendi çocukları tarafından komuta edilen iki ordu gönderdi. Mavi ve Beyaz Nil’in birleştiği noktada askeri üsler ve bugünkü Hartum kenti kurulurken, şehir kısa süre sonra idari bir merkez haline geldi. Kızıldeniz kıyısındaki limanlar nedeniyle büyük önemi bulunan bölge, bir yanda Kavalalı’nın oğlu İsmail’in Batılılaşmacı reformları ile öbür yanda bizzat Batılıların işgali arasında sıkışıp kalmış bir görüntü sergiliyordu.

1990’lı yıllar güney Sudan ile barış konusunda bir takım adımlara sahne olduysa da, her hangi bir sonuç alınamadı ve ülke hızla bölünmeye doğru sürüklendi. Bunu tetikleyen bir gelişme de 2003 yılından itibaren ülkenin batısında Darfur krizinin patlak vermesiydi. Bölgedeki sosyoekonomik sorunlardan kaynaklı huzursuzluğa Afrikalı ve Arap aşiretlerden kaynaklı etnik boyut eklenince büyük bir iç çatışma patlak verdi. Dış müdahaleler nedeniyle çok boyutla hale gelen kriz çözümlenemeden, Güney Sudan 2011 yılında bağımsız bir devlet haline geldi.

Mağrip Birliği

Asıl adı Arap Mağrip Birliği (Arab Maghreb Union) olan siyasal yapı, 17 Şubat 1989 yılında kurulmuştur. Merkezi Fas’ta bulunan Birliğin üyeleri Cezayir, Moritanya, Fas, Tunus ve Libya’dır. Soğuk Savaş’ın bitmeye başladığı bir dönemde kuzey Afrika’daki jeopolitik yakınlaşmanın bir sonucu olarak kurulan örgüt, kendi üyeleri arasında ekonomik işbirliğini önceleyip üçüncü aktörlere karşı tıpkı Avrupa Birliği’nde olduğu gibi ortak politikalar belirlemeyi hedeflemektedir. 1990 yılında imzalanan anlaşma ile, üye ülkeler arasında ekonomik, sosyal ve kültürel konuları kapsayan 30 farklı alanda işbirliği yapılması kararlaştırılmıştır.

Mağrip Birliği, 1990’lı yıllar boyunca Cezayir ile Fas arasındaki sınır anlaşmazlıkları ve Batı Sahra sorunundaki görüş ayrılıkları, Libya ile Moritanya arasındaki güvenlik sorunları ve daha birçok ikili kriz nedeniyle fazla bir etkinlik gösteremedi. Buna birde Libya’ya Batılı ülkelerce uygulanan ambargo konusunda ortak bir tutum belirlenememesi eklenince birlik sadece kağıt üzerinde kalan bir kuruma dönüştü.

2000’li yıllarla birlikte, gerek uluslararası ve gerekse bölgesel konjonktürde yaşanan dönüşüm, bölgesel bir platform olarak birliği işler hale getirdi.

Mağrip Yatırım Bankası, Balıkçılık Çalışma Grubu ve Göçmenlik Örgütü gibi üye ülkeleri doğrudan ilgilendiren birçok konuyla ilgili yan organların oluşturulması, birliğin işlerliğini artırmaktadır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında