AÖF Soru Bankası
TAR301U · Ünite 1

Fransız İhtilali ve Napoleon Dönemi

Yakınçağ Avrupa Tarihi dersi, ünite 1 özeti

TAR301U-YAKINÇAĞ AVRUPA TARİHİ

Ünite 1: Fransız İhtilali ve Napoleon Dönemi

Giriş

18. yüzyıl başlarında Avrupa kıtasında bulunan devletlerin idari sistemine feodal hukuk hakimdi. İdari sistemin temeli olan feodal hukuk, her bir dünyevi iktidarın ruhban sınıfı ve dolayısıyla Papalık tarafından onaylanmasını gerektiriyordu. Papa’nın önderliğindeki din adamlarının gücü dünyevi iktidarla kurulan bu ilişkiden ve toplanan dini vergilerden kaynaklanmaktaydı.

Avrupa kıtasındaki küçük siyasi yapılar, dünyevi iktidarın temsilcisi olarak görülen Kutsal Roma Germen İmparatorluğu ve bu imparatorluğu idare eden Viyana merkezli Habsburg Hanedanı’nın siyasi egemenliği altındaydı.

18. Yüzyıl’da Avrupa’nın Durumu

Fransız İhtilali öncesinde uluslararası alana damgasını vuran beş büyük güç İngiltere, Fransa, Avusturya tarafından temsil edilen Kutsal Roma Germen İmparatorluğu, Prusya ve Rusya idi. İngilizler Yedi Yıl Harpleri’nin ardından Fransa’yı, hem Amerika kıtasından hem de Hindistan’dan uzaklaştırarak bir sömürge imparatorluğu kurmuştu. İngiltere’nin Avrupa’da yaptığı operasyonlar daha çok herhangi bir devletin İngiltere’ye saldırabilecek kadar güçlenmesini önlemeye yönelik olacaktı. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nu idare eden Habsburg ve Fransa’yı yöneten Bourboun hanedanlarıdır. Bu iki hanedan arasındaki güç mücadelesinin sonucu olan rekabet, İspanya ve Avusturya veraset savaşlarında zirveye çıkacaktı. Nitekim Habsburg Hanedanı’nın Avusturya’nın yanı sıra İspanya’yı, Kuzey İtalya’yı ve Hollanda’yı da idare ediyor olması 18. yüzyılın ilk yarısında Fransa’nın enerjisinin önemli bir kısmını kendisini kuşatan Habsburglara ayırmasına sebep olacaktı. Diplomatik Devrim olarak bilinen süreçte bu iki büyük hanedanın ittifak kurması ise Avrupa’da yaşanan siyasi değişimin ve dünyevileşmenin bir sonucuydu. Nitekim artık devletler için ebedi düşmanlar ya da dostlar yoktu. Bu yeni bakış açışının oluşumunda 18. yüzyılda yükselen Prusya’nın efsane kralı II. Friedrich’in büyük bir rolü vardır. II. Friedrich, devletini Aydınlanma hareketinin akılcılık prensibiyle idare eden ilk hükümdarlardan birisiydi. II. Friedrich’le beraber Aydınlanma ilkelerini devlet idaresine yansıtan bir diğer hükümdar da II. Catherina’ydı.

Dış politikanın ülke çıkarları zemininde yeniden tanımlanması, daha geniş manada fikir adamlarının önderliğinde insanların evrene farklı bir perspektiften bakmaya başlamalarının sonucuydu. Evreni var eden ve işlemesini sağlayan yasaların dini otoriteden bağımsız bir biçimde keşfedilmesine dönük çalışmalar, bu yeni bakış açışına zemin oluşturmaktaydı. Siyaset ve ekonominin yeniden planlanması bu yeni gündemin doğal sonucuydu. Kurulması düşünülen “yeni rejim”e dair yapılan öneriler bugün Aydınlanma Hareketi olarak bilinmektedir.

Aydınlanma Hareketi, insanların refah ve mutluluğunu ön plana alan öneriler bütünüydü. Aydınlanmacılar, sıradan

insanların Papalığın ürettiği hurafelerden kurtarılması gerektiği kadar ekonomik alanda hüküm süren feodal yükümlülüklerden ve vergilerden de kurtarılması gerektiğinin altını çizmekteydi. Gümrük duvarlarını yükselterek ithalatı kısmak ve ihracatı artırmak, merkantilizm adıyla anılan devrin ekonomi politikasının temel ilkesiydi. İhracatın artırılmasının doğrudan üretimle ilişkili olduğunu fark eden merkezi yönetimler, hammadde konusunda büyük bir rekabete girişecekti. Özellikle denizaşırı sömürgelerde kendisini gösteren devletlerarası rekabetin kazananı, daha güçlü ordulara sahip olan ve bu kanalla denizaşırı ticari operasyonları başarıyla gerçekleştirebilenler olacaktı. Dolayısıyla üretimin artarak vergi gelirlerinin yükselmesi ile güçlü orduların kurulması arasında zorunlu bir ilişki kurmak mümkündür. 18. yüzyılda, hem Avrupa kıtası içinde hem de kıtanın dışında çatışmayı sürekli hale getiren de bu ilişkidir.

18. Yüzyılda Fransa ve İhtilal’in Sebepleri

Siyasal iktidarın aristokratlar arasında paylaşıldığı feodal sistemde kral, idari piramidin tepesinde yer alan aristokrattı. Ülkedeki ekilebilir arazilerin önemli bir kısmına hükmeden aristokratlar feodal yükümlülüklerin kendilerine sağladığı büyük avantajlara sahiplerdi. Çoğu vergiden muaf olan aristokratlar, devletin yüksek memuriyetlerini, ordudaki üst rütbeleri tekelleri altında tutmaktaydı. İdari piramidi oluşturan aristokratların birbirleriyle kurdukları ast-üst ilişkisini onaylaması bakımından ruhban sınıfı da sosyal düzende büyük bir öneme sahipti.

Sosyal düzenin “üçüncü sınıf ”ı ise birinci ve ikinci sınıf dışında kalan halk kesimleriydi. Türdeş bir yapıya sahip olmayan üçüncü sınıf içerisinde bankacılar, kıtalararası ticaret yapan tüccarlar ve büyük işletme sahipleri olduğu kadar memur, doktor, avukat, öğretmen gibi küçük burjuvalar ve başta çiftçiler ve işçiler olmak üzere geniş halk kesimi de bulunmaktaydı. Dolayısıyla kentlerde yasayan burjuvalar ve köylüler aynı sosyal sınıf içinde yer almaktaydı. Ancak siyasi ayrıcalıklar veya ödenen vergiler hususunda üçüncü sınıfı oluşturanlar arasında hiç bir fark yoktu. Yeniçağ boyunca zenginleşen ve gittikçe daha iyi eğitim imkanlarına sahip olmaya başlayan üçüncü sınıfa, feodal düzenin kalıpları zaman içerisinde dar gelmeye başlayacaktı. Kardeş vatandaşların oluşturduğu millet imgesinin 18. yüzyılda hızla nüfusu artan şehirlerde belirmeye başlaması da şaşırtıcı değildir. Sanayileşmeyle beraber şehirlere göç eden topraksız köylüler bir taraftan şehrin kalabalığına karışarak özgürleşirken diğer taraftan da Aydınlanma düşüncesinin eşitlik temelli fikirleriyle tanışıyorlardı. Dolayısıyla Fransa nüfusunun %90’dan fazlasını oluşturan üçüncü sınıf üyeleri öncelikle kendilerinde var olan potansiyeli keşfetmiş ve ardından da feodal hukukun kendilerine vurduğu zincirleri kırmaya çalışmıştır. Zaman içinde üçüncü sınıfın, iktidarı ellerinde tutanlara karşı meydan okumasına dönüşecek bu hareketin kendisine slogan olarak “özgürlük, eşitlik, kardeşliği” seçmesi bu bakımdan rastlantı değildi.


Fransa’da ihtilalin patlamasının ardından yaşanan gelişmeler, büyük ölçüde XVIII. yüzyılın fikir adamlarının Aydınlanma başlığı altında toplanan düşüncelerinin siyasi alana yansımasıydı. Voltaire bu fikir adamlarının ilkiydi. Tarih, felsefe ve edebiyat gibi pek çok alanda faaliyet gösteren Voltaire, kralın iktidarını sınırlandıran, aristokratlar ve ruhbanın sahip oldukları ayrıcalıkları kaldıran bir anayasa talep etmekteydi. Ancak Voltaire, rejimin üçüncü sınıfın önderliğinde bir ihtilalle değil, halkı kontrol altında tutarak en iyiye yönlendirebilecek “aydın bir despot” ya da “filozof bir kral” tarafından değiştirilmesinden yanaydı. Devrin bir diğer önemli düşünürü olan Montesquieu, Voltaire ile benzer fikirlere sahipti. 1748’de yayımlanan “Yasaların Ruhu” isimli eserinde cumhuriyet, monarşi ve despotizmi karşılaştıran Montesquieu, iktidarı oluşturan yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin birbirinden ayrılması ile özgürlükler arasındaki ilişkinin altını çizer. Yasaların, birisini halk temsilcilerinin diğerini de aristokratların oluşturduğu iki kabineli meclisle yapılmasını öngören Montesquieu, yürütme gücünün kralın şahsında toplanmasını ister. Dolayısıyla Montesquieu da kralın ve aristokratların yönetimde bulunmaları konusunda herhangi bir itirazda bulunmaz.

Radikal bir şekilde halk egemenliği fikrini savunan Jean Jacques Rousseau’dur. 1762’de yayımladığı “Toplum Sözleşmesi” isimli eserinde Rousseau, insanların daha iyi bir hayat için belirli haklarını iktidara devretmek zorunda olduğunu belirtir. Devletin, toplumu nasıl yöneteceğini belirleyen ise yasanın kendisidir. Yasalar, toplumu oluşturan insanların, verdikleri oylarla ortaya çıkan “genel irade” ye göre düzenlenmelidir. İnsanların kendi yaptıkları yasalarla yönetilmesi gerektiğini vurgulayan Rousseau, genel iradenin hata yapmayacağını, yanılmayacağını ve kamu yararını düzenlediğinden her zaman haklı olduğunu söyleyecektir. Genel iradeyi belirleyense eşit oy hakkıdır. Bu bağlamda radikal bir biçimde eşitliği, bir başka ifadeyle eşit oy hakkını savunan Rousseau genel iradenin oy çokluğu ile belirlenmesi gerektiğini öne sürmektedir.

Amerika kıtasındaki bağımsızlık hareketinin oluşturduğu düşünsel iklim de ihtilali büyük ölçüde etkilemiştir. İngiltere ile süregiden rekabette kullanılan bir araç olarak Fransa’nın destek verdiği Amerika’daki bağımsızlık taraftarlarının fikirlerini özetleyen Bağımsızlık Bildirisi’nin ve Amerikan Anayasası’nın topluma, devlete ve vergilere yaklaşım tarzı, ABD’nin kuruluş sürecinde İngiltere’ye karşı mücadele vermiş, La Fayatte gibi Fransız seçkinler tarafından ülkelerine taşınacaktı.

1789’a yaklaştıkça gazetecilerin önemli bir kısmının, gazetecilik faaliyetleri dolayısıyla Fransa’nın siyasi hapishanesi Bastille’e gönderilmesi basının gücünü, Kral XVI. Louis ve aristokratların da fark ettiğini göstermektedir. 1751-1772 yılları arasında yayımlanan Ansiklopedi, bu yeni tür bağımsız yazarlar tarafından kaleme alınacaktı. Yazarları arasında yer alan d’Alembert, Diderot, d’Holbach, Montesquieu, Rousseau, Voltaire gibi

siyasi düşünürlerin yanı sıra Turgot ve Quesnay gibi iktisatçıların yaptıkları katkılar Ansiklopedi’yi, Fransa’da hayali kurulan yeni düzene dair önerileri içeren bir yayın haline getirmişti.

Fransız maliyesini çöküşe götüren sürecin Yedi Yıl Savaşları ile başladığı konusunda tarihçiler arasında genel bir uzlaşı vardır. Savaş sonunda imzalanan Paris Antlaşması (1763) ile Amerika kıtasında sadece Kanada’daki varlığını koruyabilen, Hindistan’daki kazanımlarını İngiltere’ye kaptıran ve en önemlisi Atlantik’teki ticari rotalar üzerindeki hakimiyetini kaybeden Fransa, siyasi prestijin yanı sıra büyük bir mali kayba da uğramıştır. Ardından İngiltere’ye karşı Amerikalıların başlattığı Bağımsızlık Savaşı’na mali ve askeri destek sağlanması da Fransa’nın ekonomik çöküşünü hazırlayan önemli faktörlerden birisidir.

Feodal düzenin gereği olarak tüm Avrupa’da olduğu gibi Fransa’da da aristokratlardan oluşan kralın danışma meclisi (Curia Regis) ve konseyleri (Concilium) bulunuyordu. 15. ve 16. yüzyıllarda önemi artan bu meclisler, zaman içerisinde toplumsal tabakaların oluşturduğu kralın başkanlığında toplanan “Etats- Générraux”ya (Toplumsal Tabakalar Meclisi) dönüşecekti.

Fransız İhtilali (1789-1799)

Etats-Généraux’nun 5 Mayıs 1789’da toplanması Fransa’da uzun süredir bir araya gelmeyen üç feodal sınıfın yeniden buluşmasının ötesinde bir anlama sahiptir. Zira XVI. Louis’nin yeni dış borç alımını ve yeni vergileri onaylaması ümidiyle Fransa’nın yaşadığı ekonomik krize çözüm üretmesi için toplantıya çağırdığı Etats-Généraux, açıldıktan kısa bir süre sonra Kurucu Meclis’e dönüşecek ardından feodal düzeni yıkarak İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ni yayımlayacaktı.

1 Mayıs 1789’da toplantıya çağrılan Etats-Généraux’nun ayrı ayrı toplanan tabakaların 10 Haziran 1789’a kadar görüşmeler sürmüştür. İhtilal’in simge ismi Siéyes’in önderliğinde 10 Haziran’da ruhban ve aristokratlarla köprüleri atan üçüncü sınıf, ruhban ve aristokrat temsilcilerin üçüncü sınıf temsilcilerine katılmasını ister. Bu isteğin reddinin ardından 15-16 Haziran günlerinde üçüncü sınıf temsilcileri, aristokratlar ve ruhban olmaksızın yollarına “Kurucu Meclis” adı altında devam etme önerisini tartışır ve ezici bir çoğunlukla bu teklif kabul edilir. 17 Haziran 1789’da üçüncü sınıf temsilcilerinin kendilerini ulusu temsil eden tek meclis olarak ilan etmesiyle, üçüncü sınıf feodal düzenin öngördüğü hiyerarşik toplum yapısını ve siyasi sistemi reddetmiştir.

7 Temmuz 1789’da yeni bir anayasanın yazımı için bir komisyon kuran Kurucu Meclis kendisini kurucu milli meclis olarak ilan etti. 14 Temmuz 1789’da, enflasyon ve vergiler altında ezilen, kıtlıklar dolayısıyla açlığa terkedilen kızgın halk kitleleri silahlanarak, eski rejimin simgesi olan ve siyasi mahkumların tutulduğu Paris’teki Bastille Hapishanesi’ne doğru yürüyüşe geçti.


Hapishanenin ele geçirilmesinden sonra bir kez daha geri adım atan XVI. Louis yeni atadığı bakanları görevden almak zorunda kalmıştı.

4 Ağustos 1789’da feodal düzenin kaldırılması kararı, İhtilal’in doğal sonucu gibi görünse de taşrada süregiden isyanları sona erdirme amacına da hizmet etmekteydi. Söz konusu kararnameyle aristokratlar tüm feodal haklarını kaybederken ruhbanlar tarafından toplanan Kilise Vergisi kaldırılıyordu. Kararname, kanunlar önünde eşitliği, herkesten eşit vergi alınmasını, devlet memuriyetlerine, sınıfına bakılmaksızın herkesin liyakat esasına göre atanmasını, rüşvetin kaldırılmasını ve son olarak inanç özgürlüğünü savunuyordu. 26 Ağustos 1789’da ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ise ABD’nin kurucu önderlerinden Thomas Jefferson’ın fikirlerinin Fransız İhtilali’ndeki etkisini ortaya koyuyordu.

Yeni Fransız anayasasının taslağı olarak da görülebilecek bu bildiri, insanların, sahip oldukları haklar yönünden özgür ve eşit doğup yasadıklarını belirterek devletin, vatandaşlarının özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme gibi haklarını korumakla yükümlü olduğunu ilan ediyordu. Egemenliği kayıtsız şartsız millete veren İnsan Hakları Bildirisi, yasaların yasaklamadığı hiçbir şeyin engellenemeyeceği ve hiç kimsenin yasanın emretmediği bir şeyi yapmaya zorlanamayacağı kuralının altını çizmekte; ayrıca yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin de birbirinden ayrılmasını öngörmekteydi.

13 Şubat 1790’da tarikatların kaldırılması, aristokrasi gibi ruhban sınıfının da ülke yönetimindeki etkilerinin kırıldığını gösteriyordu. Din adamlarını devlet memurlarına dönüştüren medeni ruhban yasasının (Constitution civile du clerğé) 12 Temmuz 1790’da çıkartılması ile Fransa sınırları içinde Katolik Kilisesi’nin neredeyse hiçbir hükmü kalmamıştı.

Fransız İhtilali’ne karşı Avrupa’da da ciddi bir tehdit yükseliyordu. Dresden yakınlarındaki Pillnitz Şatosu’nda bir araya gelen Kont d’Artois, Habsburğ Imparatoru II. Leopold ve Prusya kralı II. Friedrich Wilhelm, 27 Ağustos 1791’de Pillnitz Bildirisi adıyla anılan deklerasyonu yayınladı. İmzacılar, Fransa Kralı’nın durumunun Avrupa’daki tüm hükümdarları ilgilendirdiğinin altını çiziyordu. Pillnitz görüşmeleri Fransa’daki yeni rejim için açık bir tehdit niteliğindeydi.

1789 İhtilali’ni gerçekleştirenler ve Fransız toplumunun önemli bir kısmı, cumhuriyet idaresinden ziyade kralın iktidarının, ulusun temsilcileri tarafından sınırlandırıldığı meşruti bir rejimden yanaydı. 1791 anayasasında belirlenen bu meşruti rejim ancak bir sene varlığını sürdürecekti. Feodal yapıyı ve bu yapının temelini oluşturan kurumları yıkan 1791 anayasası ile toplumsal tabakalar arasındaki ayrıcalıklar, soyluluk unvanları, ırsi yargı sistemi, memuriyetlerin alınıp satılması ya da mirasla devredilmesi kaldırılıyordu. Bölünemez bir bütün olarak düşünülen ulusun hiçbir ferdi için artık ayrıcalık yoktu. Çünkü anayasaya göre halka ait olan siyasi

egemenlik; tektir, bölünemez, devredilemez, zaman asımı ile kaybedilemez.

1791 Anayasası, siyasi katılım konusunda bazı sınırlamalar getirmekteydi. Örneğin oy hakkına sahip olabilmek için vatandaşın küçük bir miktar vergi vermesi gerekliydi. Bu durumda Fransız ulusunun yaklaşık dörtte biri seçmen olamayacaktı. Yasama ve yürütme organları arasında katı bir kuvvetler ayrılığına giden 1791 anayasasına göre veto yetkisine sahip olan Kral, yürütme organını oluşturan bakanları da seçme hakkını elinde bulunduruyordu. İlerleyen süreçte Kral’ın bu yetkileri aktif bir biçimde kullanması siyasi krizi derinleştiren bir etki yaratacaktı. Öncekilere nazaran çok daha eşitlikçi bir sistemin uygulandığı, 2-6 Eylül 1792 tarihlerinde yapılan seçimlerin ardından, tek kabineli Ulusal Konvansiyon Meclisi kuruldu. 20/21 Eylül 1792’de toplanan Ulusal Konvansiyon Meclisi’nin ilk kararı monarşinin kaldırılarak cumhuriyetin ilanıdır.

26 Ekim 1795’e kadar varlığını sürdüren Ulusal Konvansiyon Meclisi, Fransa’nın en sıkıntılı döneminde görev yapmıştır. Avrupa’da artan ihtilal karşıtlığı ve dış tehdidin savuşturulması, ekonomik krizin aşılması, ülke içindeki karışıklıklara ve isyanlara son verilmesi meclisin çözüm üretmesi gereken temel problemlerdi. Meclise hakim olan iki siyasi grup Girondinler ve Montagnardlar (Dağlılar)’dır. Bu iki grup pek çok konuda aynı fikirleri paylaşıyorlardı.

Meclis’te bulunan her iki grup içinde de temsilcilere sahip olan ve bu sırada siyasi bir dönüşüm geçirmekte olan Jakoben Kulübü üyeleri ise İhtilal Savaşları’nın haklılığına ve cumhuriyete inanmaktaydı. Buna karşın Jakobenler, ezilen halkın çıkarlarına daha fazla ilgi gösterip Fransa’daki siyasi gelenekleri radikal bir biçimde tamamıyla ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Konvansiyon Meclisi’nde bulunan iki siyasi grubun ortadan kaldırılması da zaman içerisinde bu hedeflere dahil edilecekti. Bu bağlamda şehirlerin sahip olduğu eski feodal haklara değinen Girodinler, federal bir idari sistemle Fransa’nın yönetilmesini istiyorlardı. Montagnardlar ise ülkede federatif bir yapı kurulmasını isteyen Girondinleri Fransa’yı bölmek ve parçalamakla suçlayor, çok daha merkeziyetçi bir idari sistemini savunuyorlardı.

Fransa’daki ruhban sınıfının Katolik Kilisesi ile bağlarının kopartılmasına tepki olarak Batı Fransa eyaletlerinde 1792 Chouannerie İsyanını başlatmıştır. Muhalefeti kontrol altına almak için Mart-Nisan 1793’te Konvansiyon Meclisi’nde kurulan Kamu Selameti Komitesi ile Genel Güvenlik Komitesi ve İhtilale karşı işlenen suçları yargılamak üzere oluşturulan İhtilal Mahkemeleri, rejimin daha da sertleşeceğine işaret etmekteydi.

Fransa kendisine yönelen dış tehdidi yok ettikten sonra uygulanması düşünülen bu anayasa 24 Haziran 1793’te yapılan halk oylaması ile kabul edilmiştir. Bu bağlamda Montagnardlar anayasası olarak bilinen 1793 anayasası fiilen hiç bir zaman yürürlüğe girmeyecekti. Federal bir


idare isteyenlere karşı yönetimde merkeziyetçilik tarafları olanların zaferini ilan eden bu anayasanın ilk maddesi “Fransa Cumhuriyeti bir bütündür ve bölünemez”dir. Anayasanın öngördüğü genel oy ilkesiyle birlikte Fransa, siyasal haklar konusunda mal varlığı ve servet koşulundan uzaklaşıyordu.

4 Aralık 1793’te Konvansiyon Meclisi’nin tüm kurumsal yetkileri komitelere devredildi. Söz konusu komitelerden en önemlisi ihtilalin iç ve dış düşmanlarına karşı kurulmuş olan Kamu Selameti Komitesi’ydi. Bu komite içerisinde Jakoben Kulübü’nün Robespirre gibi radikal fikirlere sahip üyeleri bulunduğu gibi Girondinler gibi ılımlı siyaset görüşlerine sahip üyeleri ve iktidarın şekillendirilmesinde rol oynayan farklı gruplar da bulunmaktaydı. Paris’teki isyan girişimlerinin bastırılıp muhalefetin kontrol altına alınmasının ardından Konvansiyon Meclisi on bir kişiden oluşan anayasa yazım komisyonunu seçti. 23 Haziran 1795’te çalışmalarını tamamlayan komisyonun hazırladığı anayasa 22 Ağustos 1795’te Konvansiyon Meclisi tarafından kabul edildi. 1795 anayasası eşitlik ilkesini medeni haklarla sınırlandırmaktaydı. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ne eklenen “ödevler bildirisi” bu bağlamda dikkat çekicidir.

İnsanların kendilerine yapılmamasını istedikleri şeyleri başkalarına yapmamaları, yasaları çiğneyen kişilerin topluma savaş açmış oldukları, sosyal düzenin mülkiyetin korunmasına dayandığı gibi maddeler ödevler bildirisinin temel ilkeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. 1795 anayasası iki dereceli bir seçimi öngörmekteydi. İki meclisli bir yasama organı öngören 1795 anayasasına göre yasaları “Beşyüzler Meclisi” yapacak ve bu yasalar iki yüz elli kişiden oluşan “Yaşlılar Meclisi”nin onayından sonra yürürlüğe girecekti. Yürütme gücünün kullanımı ise Direktuar’a devredilmiştir. Beşyüzler Meclisi’nin önerdiği on kişi arasından, Yaşlılar Meclisi’nin seçtiği beş kişiden oluşması öngörülen Direktuar, seçtiği bakanlar eliyle ülkeyi yönetecekti.

Hükümet biçiminin değişmesi ülkenin mevcut durumunun bir anda düzelmesi ve insanların refaha kavuşması anlamına gelmiyordu. Süregiden ekonomik kriz 1795’teki kötü hasatla birleşmiş ve Fransız maliyesini iflasın eşiğine getirmişti. Muhalif klüpleri ve gazeteleri kapatmaktan başka bir şey yapamayan hükümete karşı gelişen hareketi örgütleyen, radikal fikirlere sahip Babeuf oldu. “Eşitlerin Komplosu” adıyla bilinen ve ortak mülkiyeti gerçekleştirmeye yönelik hareket 9-10 Eylül 1796’da yapılan bir operasyonla son buldu.

20 Nisan 1792 tarihinde başlayan Birinci Koalisyon Harbi’nde Fransa, 1797’de imzalanan Campo Formio Antlaşması’na kadar Avusturya, İngiltere, İspanya, Portekiz, Hollanda, Napoli, Sardunya ve Sicilya ile savaşmıştır. 1798’de başlayan İkinci Koalisyon Savaşı’nda Fransa, Danimarka, Norveç, İspanya ve Helvetya (İsviçre)’dan oluşan İhtilal bloku, Avusturya, İngiltere, Rusya, Portekiz, Toskana, Malta ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan oluşan koalisyona karşı mücadele

etmiştir. Amiens Antlaşması sadece İkinci Koalisyon Savaşı’nı değil, aynı zamanda İhtilal Harpleri olarak bilinen süreci de sona erdirmiştir.

Napoleon’un Yükselişi ve Düşüşü (1799-1814)

Fransa’ya karşı İngiltere, Avusturya, Rusya, Osmanlı İmparatorluğu, Portekiz ve Napoli’nin oluşturduğu ikinci koalisyon, ülkenin sınırlarını tehdit eder bir hale gelmişti. Direktuar’ın önemli isimlerinden birisi olan Sieyés, bu durumun aşılabilmesi için daha güçlü bir idarenin iş başına gelmesi gerektiğini düşünmekte ve General Joubert’e bir darbe yaparak Direktuar’ı ve 1795 anayasasını ortadan kaldırmayı önermekteydi. Ancak General Joubert’in Ağustos 1799’da Rus ordularına karşı yapılan Novi Muharebesi’nde ölmesi ve Napoleon’un Fransa’ya dönmüş olması Sieyés’in planlarını değiştirdi. General Joubert’in yerini alan Napoleon 9 Kasım 1799’da yaptığı darbeyle yönetimi ele geçirdi.

1799 anayasası, cumhuriyet rejimi görüntüsü altında fiilen diktatoryal bir sistemi öngörmekteydi. Yeni anayasaya göre seçmenler “güven duydukları kişilerin listesini” hazırlayacaklar ve Napoleon’a bağlı olan senato bu listelerden uygun gördüğü kişileri yasama meclisine seçecekti. Bunun da ötesinde dört farklı meclisin bulunduğu 1799 anayasası yasama gücünü paramparça ederek tüm iktidarı birinci konsülün elinde topluyordu. On yıl için Birinci Konsül olarak seçilen Napoleon Bonaparte geniş yetkilere sahipti ve yürütme gücüne hükmetmekteydi. Sieyés ve Roger Ducos ise ikinci ve üçüncü konsül olarak görev yapsalar da fiilen hiç bir yetkiye sahip değillerdi. Devrin Fransız vatandaşlarının “Anayasada ne var?” sorusuna verdikleri “Bonaparte var” cevabı aslında yeni idari sistemin özünü yansıtmaktaydı.

Ünite 1 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç