TAR232U-TÜRK KÜLTÜRÜ VE TARİHİNE GİRİŞ
Ünite 2: Türk Sosyal Yapısının Ana Hatları
Giriş
Milletleri iyi anlayabilmenin yollarından biri o toplulukların sosyal yapısını öğrenmeye bağlıdır. Bununla beraber eski Türklerin içtimai vaziyeti hakkında şimdiye kadar ortaya konulan tanımlamalarda uzlaşma sağlanamadığı da bilinen bir gerçektir ve ilim adamlarının bu hususta çok farklı tezleri vardır. Biz ise Türklerin sosyal durumlarını belirlemede en güvenilir yol olarak, yine Türkçe belgeleri görmekteyiz ve bunların başında da Kök Türk metinleri gelmektedir. Çünkü Kök Türk devlet teşkilatı ve içtimai yapısı kendinden sonrakilerin hepsine temel oluşturur. İlim adamlarının tespitleri doğrultusunda Kök Türk Yazıtlarına baktığımızda ise, Türk sosyal hayatını ifade etmek için şu terimlere rastlıyoruz. Bunlar sırasıyla;
• Oguş (aile) • Urug (aileler birliği) • Bod (boy, kabile) • Bodun (boylar birliği) • İl (müstakil topluluk, devlet)
Aile Yapısı ve Aile Birliği
Eski Türk toplumunda ilk içtimai birlik olan “oguş”, yani aile bütün toplumun çekirdeği durumundadır ve bazı ünlü sosyologlar aileyi, aralarında gerçek veya uzlaşma şeklinde bir akrabalık bağı bulunan, ilişkileri soy-kabile etrafında yoğunlaşan ve kan yakınlığı esasına dayanan bir sosyal müessese olarak görürler. Akrabalığın ya da hısımlığın ana kaynağı da budur. İnsanoğlu yaratıldığından beri aile mevcuttur ve her birey onun bir parçasıdır.
Aile Yapısı
Türkler dünyanın dört-bir tarafına dağılmalarına rağmen varlıklarını korumaları dil, aile ve ordu yapısına verdikleri önemden ileri gelir. Bunun bir delili de Türk dilinde, başka hiçbir millette olmadığı kadar çok akrabalık adına rastlanmasıdır. Bu hususla alâkalı kaynaklarda gördüğümüz “Oguş, Ogul, Ogur, Oguz” kelimelerinin hepsi aile, soy, nesil anlamını ifade eder, burada üzerinde durulması gereken konu “og/ög” köküdür. Eski Yunan veya Slavlarda olduğu üzere, Türklerde baba ailenin tek hâkimi ve ailenin üyeleri onun kölesi değil idi. Ancak baba egemenliği gözardı edilmeyeceği gibi anaya saygı ve şefkat de üst düzeydedir. Türk tarihine şöyle bir baktığımızda, başlangıçtan itibaren kuvvetli bir ataerkil aile yapısıyla karşılaşırız. Fakat Çin kaynaklarındaki Türklerin dişi kurttan türemeleri, en eski atalarından birinin on tane karısının olması ve doğan çocukların aile ismini annelerinden almaları gibi efsanevi izler ile baş ve Türk hatundan doğan evladın tahtta oturabilmesi durumları, Türklerde ana erkilliğin de söz konusu olabileceğini hatıra getirmektedir. Bu yüzden bazı araştırmacılar Türk sosyal yapısının derinliklerinde gezinirlerken böyle bir şeyi hesaba katarak, Türklerin tarihte ana-erkil bir aile örgüsü içerisinde bulunduklarını zaman zaman ileri sürmüşlerdir. Bunun dışında araştırmalar konargöçer hayatın geniş aileye müsait olmadığını gösterir. Önceden de belirttiğimiz üzere
kan bağına dayanan bu sosyal müessese büyüdükçe birliktelik duygusu azalır. Yani merkezden uzaklaştıkça aile münasebetlerinde zayıflama görülür ki bu, devlet hayatında da böyledir. Çünkü devletin merkezine yakın oldukça insanlar daha güvenlidir ve hizmetlerden daha fazla yararlanır. Ayrıca belki çok eski çağlarda kabilenin- soyun bütün üyeleri aile olarak algılanıyorsa da günümüzde bu durum karı-koca ve çocuklarla sınırlı hâle gelmiştir.
Bunun yanı sıra eski Türk toplumunda kadına o kadar büyük bir ehemmiyet verilmiştir ki, yeni gelin aileye katılırken yine birtakım törenlerle karşılanmaktaydı. Buna göre, gelin çadıra girmeden önce eşiğin önünde durur, yanına ailenin büyüklerinden biri gelirdi. Sonra başından tutularak eşiğe basmadan içeri dâhil olması sağlanırdı. Bununla ilgili bir parantez açmak gerekirse eski Türklerin, ailenin yaşadığı mekânları kutsal gördüklerini söyleyebiliriz. Dolayısıyla toplumun ve devletin temelini teşkil eden ailenin günlük hayatlarını sürdürdükleri yerler onlarca mübarekti.
Türkçede izdivaç anlamında kullanılan “evlenme” veya “evlendirme” terimleri, evlenen erkek veya kızın baba ocağını terk ederek ayrı bir ev meydana getirmesi demektir. Buna Türkler arasında yer yer başını bağlama da denir, nişanlı veya evlenmiş kızların hem artık yalnız olmadıkları hem de başlarını örtmesiyle de alakalı bir deyimdir. Bazen nişanlı anlamına “adaklı” sözün de rastlanmakla beraber o zamana kadar farklı bir geçmişe sahip olan evlenecek kişiler birbirlerini belki uzaktan tanıyıp topluma ya da kendilerine karşı pek fazla yükümlülükleri yoksa da hakikatte hem erkek hem de kız evlat ancak evlenme çağına geldiğinde veya evlendiklerinde ciddi bir sorumluluk kazanarak olgunlaşmış görülürlerdi. Türk destanlarına ve değişik kaynaklara baktığımızda Türklerde ideal evlilik tipi olarak tek eşlilik görülür. Çok evliliğin aileyi yıprattığının farkında olan bu insanlar, gerek duymadıkça birden çok eş almazlardı. Erkeğin bir kadınla evlenmesinin doğruluğuna “Tek kadın uğurludur, çifti de kusurludur.” atasözü en güzel biçimde işaret eder. Zaten bu izdivaçlar sırasında kadınlar için çok yüksek meblağlar tutan bir nevi başlık olan “kalıng” âdeti vardı, özellikle de itibarlı biriyle evlenmek için servetler ödemek gerekiyordu.
Genelde sosyolojide iki evlenme türünden bahsedilir. Bunlardan biri exogamy (dışarıdan), diğeri de endogamydir (içeriden) ve Türklerde exogamy denilen dışarıdan evlilikler söz konusudur. Çünkü çok eski çağlardan beri Türklerde yakın akraba evlilikleri dinen ve tıbben sakıncalı görülüyordu. Özellikle aynı atadan geldiklerine inanan insanların böyle bir akraba izdivacında bulunmaları büyük günahtı. Kabile teşkilatının eski törelerine sadık kalan boylar dokuz ve hatta on iki göbeğe kadar akraba evliliğine izin vermez.
Aileye gelin olarak katılan kadın için belki de onun ana baba hakkı karşılığında evvelce de söylediğimiz üzere muayyen bir bedeli erkek tarafının ödemesi zaruriydi. Burada Kaşgarlı Mahmud’un “kadına verilen çeyiz” dediği kalın (kalıng) âdeti kesinlikle kadının satın alınması
anlamına gelmez. Bunun özü kısaca şöyleydi: Evlenmeden önce erkeğin kız tarafına yolladığı mal ya da para. İleride yaşanacak herhangi bir anlaşmazlıkta, eğer kadın suçlu ise bunları iade eder, erkek kusurlu ise herhangi bir hak iddiasında bulunmazdı.
Kadın-erkek ilişkilerinde sevgi ve saygı bir yana, geçmişte ve günümüzde Türk kadını sıradan bir kişi olmayıp toplum ve devlet hayatında özel bir konuma sahip idi. Tarihteki Türk kadınları her işi yapabildikleri gibi, erkeklerle mücadele edebilecek kadar da güçlüydüler.
Ailede herkes babanın karşısında kaşlarını yukarı kaldırmadan konuşurdu, herhâlde isyan anlamına gelen “başkaldırma” buradan gelmektedir. Dolayısıyla babaya başkaldıran, devlete başkaldırmış sayılır. Çünkü devlet, Türk anlayışına göre babadır. Bu yüzden onlar ailenin yaşlılarına bizatihi kıymet verirlerdi. İçinde yaşlının bulunduğu evlerin rızıklarının bolluğuna inanıldığı gibi, karı-koca ve çocuklar onlara saygı sebebiyle daha sakin ve hoşgörülü olmaktaydı. Torunların yetiştirilmesinde, dede (ulug ata) ve nine (ulug ana) durumundaki yaşlıların rolü göz ardı edilmemelidir. Bundan başka aile bir nevi küçük devlet örneği sergilediğinden aile fertlerinin hepsi onu korumak ve kollamak göreviyle kendilerini mesul tutuyorlardı. Sade ve ihtirassız yaşayan Türk, evinin dışında eğlenceye de meyilli olmadığından bu kutsal müesseseyi binlerce yıldır korumasını bilmiştir. Türk ailesinde koca- karı ilişkisiyle, devlette kagan-katun münasebetleri de birbirine benzer. Bu sebepten eski Türk ailesi tarihte ve zamanımızda devletin küçük bir numunesi olarak bütün toplum hayatını etkilediği gibi siyasi yapıya da tesir eder. Aile sosyal ve kültürel değişiklikler karşısında sarsıntıya uğramadığı müddetçe millet ve devlet hayatı da güçlü olmuştur. Eğer bu hususta çalışan sosyologlar veya toplum bilimciler bunu hesaba katarlarsa aile düzeninin bozulduğu dönemlerde devletin de zaaf içerisinde olması söz konusudur. Türk devlet yapısının iki temel direği vardır: Bunlardan birisi aile, diğeri de önceki çağlardan beridir ana vasfını yitirmeyen Türk ordusudur. Zaman içerisinde sanayileşme ve ziraat toplumuyla, yerleşikliğe geçilmesi mutlaka aile ile millet hayatını da etkiledi. Türklerin doğudan batıya doğru vukua gelen göçleri sırasında Hint, İran, Bizans ve Arap halklarının tesiriyle pek çok şeyde olduğu gibi, belki aile yapısında da değişmeler yaşandı. Bu inkâr edilemez bir gerçektir. Bazı ilim adamları bu konuları açıklamak için çok çalıştılar. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, Türk aile müessesesi her şeye rağmen Milattan evvelki çağlarda nasıl oluştuysa, günümüze değin bu hususiyetlerini korumasını bilmiştir. Bundan sonra da hem aile, hem toplum, hem de devlet eliyle Türk aile müessesinin muhafazası gerekir. Böyle olmadığı takdirde çok kötü sonuçlarla yüzleşilebilir.
Aile Birliği
Kaynaklarda ailenin devamı ve onun geniş bir şekli durumundaki “urug” tabiri ile karşılaşmaktayız, bu genellikle aileler birliği, akrabalar şeklinde yorumlanmaktadır. Bilhassa konargöçerliği uzun yıllar
sürdüren Türk boyları için kabile, aşiret, aynı kandan olan insan topluluğu kavramlarını belirten “urug” en eski Türkçe çağından beri, bilhassa doğu Türklerince kullanılıyor. Herhâlde batı Türklerinde bunun yerine soy sop sözü yerleşmiştir. Kaşgarlı Mahmud’un eserinde urug terimini, “bir şeyin özü, esası, tohumu” şeklinde görmekteyiz. Aralarında kuvvetli bir bağ vardır ve meseleler bütün azaların katılmasıyla halledilir. Urugun nüfusu artınca, bir kısmı ayrılarak başka yerlerde geleceğini arar ve urug başkanlarının da siyasi gücü bu sırada ortaya çıkar. Bunlar bir yana mesela Türk kitabelerinin bir yerinde “urıgsıratmak” deyimine rastlıyoruz. Bunun manası “soyunu kurutmak, kökünü ortadan kaldırmak” olarak verilmektedir yani bir anlamda günümüzdeki “ocağına incir ağacı dikmek” veya “ocağını söndürmek” gibi.
Boy Teşkilatı ve Boylar Birliği
Aileler ve urugların bir araya gelmesinden ortaya çıkan siyasi yapıya “boy” deniliyordu. Onların başındaki şahıslar boy beyleri olarak anılıyordu. Vazifeleri; boy düzenini sağlamak, göç mevsimlerinde kabilenin önderliğini yapmak, dış tehditlere karşı boyun hak ve hukukunu korumak, gerektiğinde suçluları yargılayıp cezalandırmaktır. Bunu ifa ederken boyun içerisinden topladığı silahlı güce güveniyordu. Dolayısıyla bir bakıma o savaşçıları sayesinde bey idi. Bunun en güzel örneğini Emir Temür verir, o bu hususta “devlet ve saltanat üç şeyle kurulur: Birincisi padişah, ikincisi hazine, üçüncüsü askerdir” diyor. Ancak bu silahlı kuvvetlere daima güven olmuyor, çoğu vakit menfaatler çatıştığında ayaklanmalar baş gösterebiliyordu. Bu boylar özellikle kışları, akarsu vadilerinde birbirlerine çok yakın bir şekilde yerleştiklerinden zaman zaman ailelerin arasında anlaşmazlıkların çıkması da söz konusuydu.
Boy Teşkilatı
Kabile yöneticisi durumundaki “beg” unvanını bütün Türk lehçelerinde görürüz. Bu san miras yoluyla babadan oğula geçebilmekle beraber herkes boy beyi olarak atanmıyordu. Onun bu işe hazır olduğunu zor zamanlarda öne çıkarak kendisi ispat etmesi gerekmekteydi. Sadece gözü peklikle değil, aklı ile de insanları etrafında toplayabilmeliydi. Aynı zamanda boyun aksakalları, bir nevi nev’i meclisi tarafından uygun görülmeyen kişilerin bu görevi üstlenmeleri mümkün değildi. Bey kendinden çok kabilesinin hakkını gözetmelidir ve eski Türk düşüncesine göre; aşiret beyini baba, bey de tebasını oğul gibi severse itibarlı oluyordu. Yusuf Has Hacib, “dünyada iki tip saygın insan vardır: Biri âlim, diğeri de beydir”, diyor. Boy beylerinin dini vazifeleri yoktu. Bilindiği gibi eski Türk toplumunda bu işlere “kam” dediğimiz din adamları bakıyorlardı. Ancak zaman zaman istisnai durumlarla da karşılaşılmıştır. Çok ender de olsa bazı beyler özel günlerde bu işi yapıyorlardı. Aslında beyin ya da kaganın senede bir kez halkın önünde bütün toplumca kutsal sayılan bir mekânda kurban ayinine katılması, onun gerçek anlamda kam olduğu anlamına gelmez. Bu dini önderlik tamamen sembolik idi. Boy beyinin dışında ayrıcalıklı kişi ya da sınıflara rastlanmazdı. Büyüklere saygı duyulurdu ve umumiyetle onlara aka~aga denirdi. Mesela Oğuz Kağan
Destanı’nın bir yerinde, Başkurt bölgesine yapılan sefer anlatılırken; Başkurtlar önceleri Oğuz Han ile iyi geçinirlerdi. O, devirde yaşlılara saygı gösterilir ve onlara “aka” denirdi, cümlesiyle karşılaşmaktayız. Devletin de bir agası olması gerekiyordu ki, o da kağandı ve ellerindeki her şeye ortak olan bu insanların servetinin korunmasından başlıca o mesuldü.
Eski Türk boylarının adları, onların siyasi veya sosyal özelliklerini de ortaya koyar. Bu adlar şöyle sınıflandırılmaktadır:
a) Askerî teşkilat ve unvanlarla alâkalı olanlar (Çor, Yula/Boyla) b) Askerî ve siyasi hadiselerin tesirindeki adlar (Uygur, Bulgar) c) Büyük, ünlü, nimetli ve zengin anlamındakiler (Bayındır, Bayat, Eymür) d) Kişi anlamında olanlar (Kun, Mageri) e) Hâl ve tavır bildirenler (Karluk, Kıpçak) f) Sayıya göre adlandırılanlar (On Uygur, Tokuz Oguz, Üç Karluk, Üç Kurıkan, Kırgız) g) Kuvvet, sağlamlık, büyüklük, kahramanlık, cesaret, erdem ifade edenler (İgdir, Çepni) h) Yetiştirdikleri hayvanlar veya bunların özelliklerine göre isim alanlar (Alayuntlu, Teke, Bugu) i) ı. Adları bulundukları yerden kaynaklanan kabileler (Horasanlı, Kara Dağlı) j) Yaşadıkları muhite ismini verenler (Çorumlu, Başkurt).
Boylar Birliği
Eski Türk toplumunun bir ayağını da boyların birleşmesinden ortaya çıkan bodunlar oluşturuyordu. Eski Türkçede halk için kullanılmış sözcüklerden olan bodun, bugün bütün lehçelerde yaşayan bod (boy) sözcüğünün (vücut, vücudun uzunluğu, beden, kabile) eski bir çokluk şeklidir”, diyorlar. Bodun tabirinin siyasi bir tanımlama olduğunu ve halk manasına eski Türkçede “kün” kelimesinin kullanıldığını da bilmekteyiz. Bodunların başında umumiyetle devletin merkezinden gönderilen yüksek dereceli memurlar oluyorlardı, bunlar da bodunun büyüklüğüne göre erkin, il-teber veyahut da şadlardı. Bodun idarecilerinin elinde mutlak güç olmasına rağmen hiçbir vakit bunu gereksiz yere kullanmaz, emirleri altındaki topluluğu daima aile geleneklerine bağlı biçimde, yine boy beylerine danışarak yönetirlerdi.
İl-Devlet Yapısı
Eski Türk sosyal hayatının mükemmelleşmiş şekli “il”, yani devlettir. Kök Türk Yazıtlarına baktığımızda il, kendine has bir düzeni olan mefhumdur. Burada ilin ya da devletin tesisi “il tutmak” şeklinde görülür. İl, boy ve bodunların birleşmesiyle ortaya çıkar. Boy ve bodunların idarecileri ise bu devlet yapısını sistemli bir halde yönetmek yetkisini “kagan” denilen karizmatik ve Tanrı’dan gelen özellikleri olan kişiye teslim ederler. Ama onların Tanrısal özelliği, Tanrı vasfından değil, Tanrı’nın
bir memuru gibi kendilerini görmelerinden, Tanrı’nın ve Türk’ün adaletini yayma amaçlarından kaynaklanır.
Türk devleti gibi hakanı da kendisini evrensel, yani diğer bir deyişle cihanşümul görmekte idi. Gücünün zirvesindeki Türk hakanlığının ortasındaki Ordu Balık’ın konumu gökyüzündeki güneş idi ve diğer gezegenler ile ay nasıl onun etrafında dönüyorlarsa, öbür devlet ve halklar da bir nevi Türk kağanın bendeleri olarak sayılıyordu. Bu düşünce Milattan önceki çağlarda gelişerek, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar muhafaza edilegelmiştir. Dolayısıyla kendisini bütün cihanın hâkimi şeklinde gören Türk hakanları, diğer ülke idarecilerine “oğlum” diyerek, onların derecelerinin kendinden daha aşağı olduğunu vurgulamıştır. İyi bir kagan milletinin adını da yükseltmelidir. Sırf kan döktükleri için “büyük” lakabıyla anılan Mısır’ın firavunları, İran’ın şahları, Avrupa’nın kralları vs. kendi zaferlerini kutlamak, tanrılara nasıl güçlü olduklarını göstermek için insan öldürürlerken Türk kaganı yalnızca milletinin şanını düşünmekteydi. Dolayısıyla eğer ortada bir devlet var ise doğudan-batıya, kuzeyden güneye dört yandaki herkes onun varlığından haberdar olmalıdır. Bu yüzden Türk kağanları gerçekleştirdikleri işleri ve gelecekte karşılaşılabilecek durumları sonraki nesillere bildirmelidirler.
Bağımsızlık
İl yani devlet düzeyine erişmek için her şeyden önce o toplumun hür olması lazımdır. Gerçi bugün bağımsızlık kavramı biraz değişmiş gibi olsa da eski Türk devletinin tam anlamıyla hür olduğunu görüyoruz. Bulundukları coğrafya neresi, girdikleri kültür ve medeniyet çevreleri ne olursa olsun eski Türk ilinin temel yapısı bağımsızlıktır. Hiçbir kurum, kuruluş ve düşünceye eski Türk devletinin istiklalini bırakmadığı ortadadır. İdare edenlerle yönetilenler aynı anlayış içerisinde bulunduklarından dolayıdır ki Türk devleti ve milleti bugünlere gelmiştir.
Ülke
Herhangi bir devletten söz edebilmemiz için o siyasi yapının bir de ülkesi veya muayyen sınırları olan coğrafyası bulunmalıdır. Türklerde üzerinde en fazla durulan kavramlardan birisi vatandır ki; bunun karşılığı olarak eski Türkçede il/el terimi mevcuttur ve Türkçenin asli kelimelerinden olan bu terim elli kadar kitabede geçer. Yazıtlarda görülen “il” kelimesinin devlet ve ülke anlamları yanında, halk, topluluk gibi değişik anlamları da vardır. Bunun dışında Türkler “yir” ve “yir-sub” deyimini de “ülke, toprak parçası, vatan” anlamında kullanmıştır. Türklerde toprak yani ülke, vatan kutlu olduğu için “ıduk” idi. Vatanın kutluluğu, Kök Türkçe yazıtlarda zaman zaman “ıduk yer, ıduk yer-sub” diye anılmıştır.
Millet
Devlet dediğimiz siyasi kurumun aynı zamanda halkı da olmalıdır ve eski Türkçede buna “kün” deniliyordu. Her ne kadar bu terim unutulmuş gibiyse de halk ağzı ve kaynaklarda hâlâ kendisini muhafaza etmektedir. Mesela Kutadgu Bilig’de Yusuf Has Hacib, iyiliğin faziletlerini
anlatırken “il ve kün işini deneyen bilir” derken “ele, güne (küne) rezil olmak” atasözünde gördüğümüz gün (kün), halktan başka bir şey değildir.
Yasa
Hiç şüphesiz dünyadaki bütün cemiyetlerde olduğu üzere eski Türk ilinde de devlet yapısının sistemli bir şekilde yürüyebilmesi için devlet ve fert ilişkilerini belirleyen kanunlara ihtiyaç duyulmuştur. Çünkü nizamdan, kişiler arasındaki saygı, hak ve hukuktan yoksun bir topluluk ya da devlet düşünülemez. Türk milleti kanunlarını yazılı olarak saklamadıysa da asırlardan beri gelen töre hükümleri herkes tarafından bilinmekte ve kayıtsız şartsız uyulmaktadır. Toy veya kengeş denilen meclislerde alınan kararlar kanun hükmünde sayılıp, bağlayıcıdır. Devlet ve toplum hayatının direği durumundaki töreyi yaymak ve düzeltmek Türk kağanlarının en belli-başlı vazifelerinden birisidir.