TAR232U-TÜRK KÜLTÜRÜ VE TARİHİNE GİRİŞ
Ünite 1: Türk Adı-Türk Yurdu-Türk Dili
Giriş
Kültür, sosyolojinin en önde gelen kavramlarından biridir. Buna pek çok değişik anlam verilmekle beraber, Latince kökenli bir kelimeden neşet eden kültürün anlamı “toprağın işlenmesi” demek olup daha sonraları özellikle Batı dil- lerinde kazandığı anlam olan “yüksek dereceli bilgi, insan vücudunun ve ruhunun terbiyesi, sanat ve fikir eserlerinin geliştirilmesi” şekliyle Türkçemize girmiştir. Bir bakıma insanın her açıdan yetişmesi ve bu olgunluğunu ilerleterek yaymasıdır. Kültür, umumiyetle “insanların yaşama tarzları ve hayatlarını sürdürürken ortaya koydukları maddi- manevi bütün anlayışlar” şeklinde tarif edilmeye çalışılır. Bunun içine gelenek-görenek, töre, ahlaki kurallar, dinî, felsefî, edebî, iktisadî toplumsal müesseseler ve sanatsal zevkler ile insanı hayata bağlayan ve onu ayakta tutmaya yarayan ruhî ve fizikî değerler dâhil edilir. Kültür gibi medeniyet de dilimize Arapçadan geçmiştir. Bunun yerine “uygarlık” terimi kullanılmak istenmişse de iki kelimenin birbirlerinin yerini tutmadığı da söylenmektedir. Buna bağlı olarak medeniyetin, kültürden biraz farklı anlam içerdiği ileri sürülür. Medeniyet, milletlerarası ortak değer seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtaları bütünüdür. Temelini ilim ve teknoloji oluşturur ki daha çok dışa dönüktür. Kültürler milli, medeniyet ise evrenseldir, denmekle beraber günümüzde medeniyetten anlaşılan; daha çok sanayileşme ile ortaya çıkan yeni ve daha iyi bir yaşama biçimine sahip olan topluluklar kastedilmektedir. Bu durumda; kültürlerin özel, medeniyetin genel olduğunu söylemek mümkündür. Dünya üzerinde Türk denen bir millet vardır ve onun geliştirdiği zengin kültür, medeniyetlerin oluşmasında mühim bir temel taşı vazifesi görmüştür. Dolayısıyla insanlık tarihinin her açıdan şekillenmesinde en önde gelen faktörlerden biri, Türklerdir.
Türk Adı ve Anlamı
Bir milletin tarihi ve kültürü hakkında yapılacak araştırmaların başlangıcı, elbette ki onun adıyla olmalıdır. Bugün dünya üzerinde üç yüz milyon civarında, “Türk” ismiyle anılan bir insan topluluğu yaşıyor ve bu muazzam kitleyi ifade eden adın ne anlama geldiği konusu ise yüzlerce yıldır ilim adamlarının ilgisini çekmiştir. İşte buna bağlı olarak Türk ismi hususunda çeşitli iddia ve fikirlerin ortaya atıldığını görüyoruz. Bu durum bir yana Türk tarihi ve kültürünün temel kaynaklarından Kök Türk harfli kitabelerde, bu ad Türk ve Türük şekillerinde karşımıza çıkıyor. Bu yüzden bazı ilim adamları ismin ilk biçiminin tek heceli olduğunu söylerken bir kısmı da iki heceli iddiasında bulunmaktadır. Fakat bizim bu konudaki düşüncemiz Türük formunun çoğul, yani “Türkler” anlamına geldiği yolundadır. Çünkü kitabelerde unvan yerine “Türk Bilge Kagan” derken tek hece, millet anlamında yani çoğul kullanılırken “Türük Bodun” denmektedir. Türk ismini bu halka Tanrı koymuştur. Ayrıca bir hadiste: Yüce Tanrı benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim. Onları doğuda yerleştirdim. Bir halka kızarsam onları üzerlerine musallat ederim, diyor. Bu Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür”. Bu
büyük insan sözlüğünün pek çok yerinde Türk kabilelerini anlatırken onlara; “Türklerden bir bölük veya Türk boyudur” der ve Türk’ü millet yerine kullanır. İşte buna bağlı olarak bazı araştırmacılar Kur’an-ı Kerim’de, Maide Suresi 54. Ayette yer alan: “Ey imân edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onun yerine ileride öyle bir millet getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; mü’minlere karşı boyunları bükük ve alçak gönüllüdürler; kâfirlere karşı başları dik, vakarlı ve güçlüdürler; Allah yolunda cihâd ederler, kınayıp ayıplayanların ayıplamasından endişe etmezler” cümlesindeki kavmi Türk ile ilişkilendirmektedirler. Türk milletinin hayatında ve Türk kültüründe kurdun ayrı bir yeri vardır. Her şeyden önce Türkler kendilerinin bir kurttan türediğine inanırlar. Elbette fiziki anlamda bir insanla hayvanın birleşmesi mümkün değildir. Buradaki bozkurt yiğitliği, cesareti, ailesini sahiplenmeyi temsil ederken herhâlde Türk-Mogol hikâyelerindeki gök maral da insanın güzelliği, namusu ve dayanıklılığını göstermektedir. Hatta Türkler dağda, ormanda ve sair yerlerde kalmış bebeğe kurdun dokunmayacağına inanır. Bu yüzden Türk ve Mogol destanlarındaki geyik (sıgun) ile kurt motifine bu gözle de bakmak gerekiyor. Ancak buradaki dişi kurdun bizce başka bir fonksiyonu daha vardır. “Kök Börü” ya da “Boz Kurt” Türk kültürünün vazgeçilmez unsurlarından olduğu gibi, eski Türk destanlarının da birinci kahramanıdır.
Bu asil milletin sözlüğünü yazan ve adını da Divanü Lûgat- it-Türk veren Kaşgarlı Mahmud bu muhteşem kavim için: “Türklerde güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi sayısız iyilikler görülmektedir” derken; onun dışında da pek çok Türk ve yabancı bu milletin sözlüğünü yazmıştır.
Türk adının çeşitli anlamlara geldiği de söylenmektedir ki bunların içinde “miğfer, terk edilmiş, olgunluk çağı, deniz kıyısında oturan adam, cezbetmek” vs. anlamları sayabiliriz. Türk kelimesinin miğferle ilişkilendirilmesinin sebebi olarak Türk ve Moğollarda demircilerin aynı zamanda din adamı olmalarına ve onların başlarına çelik miğfer giymelerine bağlanmakla birlikte, Börülülerin yaşadığı yerlerin miğfere benzemesi de gösterilir.
Bütün bunlar günümüz itibarıyla Türk isminin belirli bir topluluğa mahsus etnik bir ad değil, kendilerini aynı köken ve kültürde birleştiren insanlara ait siyasi bir isim olduğunu ortaya koymaktadır. Kök Türk Kağanlığının kuruluşundan itibaren önce Börülü sülalesinin, daha sonra kağanlığa bağlı kendi özel isimleriyle anılan diğer Türklerin ortak ismi olmuş, zamanla Türkçe konuşan ve Türk soyu ile kültür dairesine mensup bütün toplulukları ifade etmek için millî ad seviyesine yükselmiştir.
Türk kelimesini Türk devletinin resmi adı olarak ilk kullanan siyasi teşekkül Kök Türk Kağanlığıdır. Kök Türklerin dışında, Türk adıyla tarihte kurulmuş ikinci devlet ise, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Her iki yapıda da Türk milli kimliği en üst düzeyde tutulmuştur. Elbette Kök Türk birliğinin içerisinde Oğuz, Karluk, Uygur, Kırgız, Türgiş
vs. Türk boyları bulunuyordu. Bunun benzeri olarak, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda da halkın esas kütlesi Türklerin Oguz-Türkmen boyu olmakla birlikte, sınırlar dâhilinde Türkmenlerin haricindeki Türk gruplarına da rastlamak mümkün idi. Büyük Atatürk, isteseydi yeni kurulan bu devletin ismini Oguz veya Türkmen Cumhuriyeti olarak verdirebilirdi, ancak o da tıpkı Kök Türk ataları gibi devletin içerisinde yer alan hiç kimsenin itiraz etmeyeceği, aynı soydan ve ortak tarihi geçmiş ile kültürden gelenlerin kabulleneceği bir siyasi adı, yani Türk’ü seçmiştir.
Tarihi Türk Coğrafyasının Özellikleri
İnsanların yaşadıkları coğrafyadan etkilenmeleri kaçınılmazdır. Buna bağlı olarak iklim ve bitki örtüsü gibi özelliklerin ırkların şekillenmesinde bile tesirinin bulunduğunu pek çok ilim adamı ileri sürüyor. Bu tespit bir yana Türkler tarih boyunca değişik mekânlarda varlık göstermelerine rağmen, sağlıklı olarak hayatlarını geçirdikleri belirli bir coğrafya kuşağı söz konusudur. Bu milletin tarihine şöyle bir baktığımızda, en çok görüldükleri yerlerin umumiyetle 32-56 derece kuzey enlemleri arasında olduğunu anlıyoruz.
Türk ülkesinin doğusu ile batısı arasında küçük de olsa bazı farklılıklar gözlenmektedir ki, o da; doğudakiler konar-göçer hayvancılığı ekonomik hayatlarının temeli sayarlarken batıdakiler daha çok yerleşikliğe ve ticarete meyletmişlerdi. Ancak bunu doğudakiler yerleşik hayatı hiç denememişler veyahut da ticarete önem vermiyorlar anlamında söylemiyoruz. Fakat karşılaştırma yaptığımızda bir tarafın bu özellikleri diğerine nazaran daha ağır basmaktadır. Doğudaki tarihi Türk yurdunun yüksek yaylalarla bezenmiş soğuk ikliminde ziraat pek elverişli olmadığından, toplumlar ister istemez otlakların bol bulunduğu bu bölgede hayvancılığa yönelmiştir. Tabi ki yaşadıkları coğrafya ile irtibatlı oldukları kültür çevrelerinin de bunda büyük rolü vardı.
Türk adı konusunda olduğu gibi, Türklerin anayurdu hususunda da araştırmacılar arasında tartışmaların hâlâ sürdüğünü söyleyebiliriz. Türklerin anavatanı diye gösterilen bölgeler içinde Altay Dağları, Tanrı Dağları-Kuzeybatı Asya sahası (bugünkü Kazakistan’ın doğusu ve İrtiş-Ural arası), Altaylar- Kırgız bozkırları bölgesi, Kingan silsilesi, Shan-si, Ordos (Ordus/Ortu) ve Kansu toprakları dâhil olmak üzere Çin’in umumen kuzey tarafları ve Baykal Gölünün güney- batısı sayılmaktadır.
Türklerin tarihine şöyle bir baktığımızda, onların yerlerinde pek sabit durmadıkları ve değişik coğrafyalarda hayat sürdükleri kolayca anlaşılır. Bununla birlikte, tarihteki hiçbir kavim sebepsiz yere vatanından ayrılmaz ve oturduğu toprakları bırakarak, başka ülkelere gitmez. Araştırmacıların belirttiğine göre, büyük çaplı yurt değiştirmeler için olağanüstü şartların doğması gerekir. Bu yüzden Türk göçlerini incelediğimizde, genellikle açlık ve kuraklık gibi tabiî felaketlerin yanısıra, kendi aralarında ve komşu kavimlerle yapılan savaşlar, onları vatanlarından ayrılmaya zorlamıştır. Mesela doğudan batıya doğru olan göçlerin
başlıca sebeplerinden birisi bu kavgalardır. Türklerin Çinliler, Moğollar ve diğer bazı halklarla giriştikleri mücadelelerin bir kısmı kötü sonuçlanınca, onlar da zaman zaman toplu göçlere başvuruyorlardı. Ama bu yer değiştirmeler sanıldığı gibi gelişi güzel değil, umumiyetle batı istikametinde ve belirli güzergâhlardan oluyordu.
Merkezi Asya’dan, Batı Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir yayılma sahasını hatırladığımızda, Türkler özellikle iki bölgede büyük topluluklar meydana getirmiştir. Bunlardan birisi, bugün Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklar, yani tarihteki adıyla Türkistan’dır ki, Türkler Türkistan’da tarihlerinin başlangıcından beri mevcuttur ve bunun sınırlarına Moğolistan ile Çin’in kuzeyi de girer. Bir diğeri de Türkiye’dir ve burası Türklerce çok önceden bilinmesine rağmen, umumiyetle 11. asırla beraber yurt olmaya başlamıştır.
Türk dünyasına özellikle tarihi açıdan baktığımızda iki mühim dağ silsilesine tesadüf edilir ki; birisi Altaylar, diğeri de Tanrı Dağlarıdır. İkisi de Türkler için bugün dahi kutlu mekânlardır. Türk Dünyası ve coğrafyasının önemli gölleri arasında da Hazar, Aral, Balkaş, Issık Köl ve Baykal sayılabilir. Bunların başında gelen Hazar aynı zamanda dünyanın en büyük gölü olup, bu büyüklüğünden dolayı deniz diye de anılır. Her ne kadar Batılılar ona Caspi diyorlarsa da Türkler buraya Hazar (Kasar) adı ve damgasını vurdular. Türklerin Hazar’a ayrıca “Kuzgun, Baku, Derbent, Bulgar, Oguz, Harezm, İtil, Horasan, Mazenderan, Abeskun (Ab-ı Sükûn) Denizi” gibi isimler verdiklerine dair de atıflar vardır. Bugün Hazar bölgesi son derece stratejik öneme haizdir. Hem Hazar’ın çevresi hem de Hazar’ın içi zengin enerji kaynaklarını ihtiva etmektedir. Şimdilerde Hazar’ın statüsü yani göl mü, deniz mi olduğu konusu, Hazar’a komşu ve ondan çıkarı bulunan devletler tarafından hâlâ tartışılıyor. İşte bu yüzden eğer Hazar Havzasında modern teknolojiler kullanılırsa, dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin %12’sine sahip olunacaktır. Buna binaen ister Hazar çevresinde, isterse hariçteki devletlerin bir çıkar kavgası söz konusudur. Bölgedeki enerji kaynakları yüzünden Hazar Denizi’nin hukuki statüsü, mevcut petrol ve doğalgazın hangi güzergâhlar üzerinden taşınacağı bu havalide hâkimiyet kurmak isteyen güçlerin Soğuk Savaş sonrası bölgeye getirdikleri problemlerden biridir.
Milletleşme Sürecinde Türk Dilinin Önemi
Dil, milletlerin hayatında bir kültür vasıtası olarak en başta gelen unsurdur. Aynı dili konuşan insanlar da millet denilen sosyal varlığın temelini teşkil ederler. Bunun yanı sıra Türk dilini konuşan Türk milleti, tarihte birtakım zaruri şartlardan dolayı bazen birbirinden idari ve siyasi bakımdan çok uzaklarda kaldı. Ayrıca bu insanlar sınır boylarında, yabancı kültürler ve halklarla temasta oldukları hâlde beş bin yıldır, doğudan batıya, kuzeyden güneye çok az bir lehçe farkıyla aynı dili konuştular. Bu bakımdan, millî bir bağ olarak Türk dilinin oynadığı rolü de belki diğer dillerin hiçbiri oynamamıştır, denebilir.
Harflerin konumları incelendiğinde, bunların günlük hayatta kullanılan birtakım nesnelere benzediği anlaşılır ki çoğu tamgadır ve alfabedeki harflerin neredeyse otuza yakını bu şekildedir. Yazı sistemlerinin ortaya çıkışında ise umumiyetle ideogram (düşünceyi ifade eden resim), piktogram (bir kavram veya nesnenin resimle anlatılması), tamga (düşünce veya nesneyi belirleyen işaret), hece, yarı hece ve alfabe şeklinde bir gelişmeden bahsedilir. Dolayısıyla Türkler bu harf tamgaları batıya göçerken beraberlerinde getirmişler ve onları gündelik hayatlarının pek çok yerinde kullanmışlardır. Bugün maksatlı olarak Türk dememek için Orkun veya Yenisey Alfabesi diye de adlandırılan bu yazı sisteminin zaman zaman başka halklardan Türklere geçtiği yolunda iddialar var ise de, henüz bu durum ispatlanamamıştır. Türk Alfabesi dediğimiz bu yazı Türkçedeki bütün sesleri göstermesi bakımından son derece ilginç olup, sessiz harflerin kalın, ince ve nötr şekilleri söz konusudur. Bu harfler yine Türkçenin ses uyumuna göre hazırlanmıştır. Bunun yanı sıra Bilge ve Köl Tigin Yazıtlarında otuz sekiz harf karşımıza çıkarken, Avrasya coğrafyasındaki diğer kitabe ve mezar taşlarını da göz önünde bulundurduğumuzda bu sayı elli kadar olur. Herhalde alfabe Kök Türk Kağanlığı çağında en son halini aldı.
Tarihleri boyunca Türkler kendi millî alfabeleri dışında Çin, Sogd, Arap, Yahudi, Latin-Bizans vs. milletlerin yazılarını da kullandılar; ama bunlara bazan harfler ekleyip, bazan çıkardılar. Bunun gibi Uygur Türkleri de Sogd menşeili olduğu belirtilen bir alfabeyi geliştirdiler ve kendilerinin dışındaki birtakım toplulukların da kullanmasına aracı oldular. İşte bunlardan Moğollar, Uygurlara son vermekle beraber, onların kuvvetli kültürlerinden etkilenerek Uygur yazısını aldılar. Nihayet Uygur katipleri ve devlet adamları bütün sivil idareyi ellerine geçirdiler. Çingiz Han’ın torunları zamanında Maveraünnehir, Horasan ve Irak’taki defterdarların çoğu Uygurlardandı. Bugün Moğol milletinin alfabesi hâlâ milli Uygur Türk yazısıdır. Ayrıca kitaplarını kağıtlar üzerine yazıp, basan Uygurların kağıtları Çinlilerinkinden farklı olup onların değişik bir kâğıt imal şekillerinin bulunduğu gerçektir.
Türk dili, bütün dillere benzer bir şekilde kendi millî özelliklerini Türk sosyal hayatının yapısına göre yansıtır. Hayvancı bir toplum olan Türklerin dünyasında hayvanlara, tabiata ve özellikle silahlara ait kelimeler, diğer halklarınkine baktığımızda daha çoktur. Türklerin günlük hayatlarında yaşamadıkları kelimeleri kullanma gibi bir özellikleri bulunmaz. Türk’ün hayatı gibi dili de gerçekçidir. Mesela Türk dili ile Arapçayı karşılaştırdığımızda bu farkı daha iyi anlayabiliriz. Ağaçtan, sudan, dağlardan, türlü türlü nimetlerden yoksun, üstüne üstlük sıcak gibi bir problemle karşı karşıya kalan Arapların dilinde kendilerinde bulunmayan bu şeyler hayal mahsulü olarak yaratılır ve onlara uydurma adlar verilir. Buna benzer denizciliğe ait kelime ve terimleri de bizim dilimizde görmek pek mümkün değildir. Çünkü Türkler denizci bir millet sayılmazlar. Tarihin sadece belirli bir
döneminde denizle içli dışlı oldular. O da Osmanlı Devleti’nin yükselme zamanına rastlar. Çünkü onlar dünya hâkimiyetinde denizin rolünün ne kadar mühim olduğunu kavramışlardı.
Dil âlimleri Türk dilini bir sınıflandırmaya tabi tutarken, onu bazı halkların lisanıyla yakın görmektedirler. Hatta birtakım önemli noktalarda bu dillerle Türkçe arasında epey benzerlik mevcuttur. Pek çok araştırmacı Moğol, Türk ve Mançu-Tunguz lisanlarının akraba olduklarını kabul eder. Bu üç dil ailesinin ortak adı Altayca dır diyenler vardır. Bu yüzden de, Türkçe ile söz konusu dillerin akrabalığı hakkında bazı nazariyeler ortaya atılmaktadır. Dilciler bunları önce Turan halkları, sonra da Ural- Altay dil ailesi ismi altında birleştirmişler, bunu da iki kola ayırmışlardır: Altay Kolu (Türk, Mogol, Mançu, Kore, Japon) ve Ural Kolu (Fin, Macar, Samoyed, Eskimo). Fakat birtakım dil âlimleri bu görüşe karşı çıkmaktadırlar. Yani Türkçe’nin Fin-Ugor ve Tunguz dilleriyle sanıldığı kadar da yakın olmadığı savunulmaktadır. Moğol-Tunguzlarla, Türklerin birbirlerine akraba gösterilmesinin sebebi de, esasında onların kendilerini Oğuz geleneğiyle birleştirmelerinden başka bir şey değildir. Bu durumda Türk dilini bunlardan ayrı olarak, yalnız başına tasnif etmek zarureti ortaya çıkıyor.
Netice olarak dil, milletlerin kültür hayatında son derece önemli bir mevkide bulunuyor. Dolayısıyla onu korumak ve kollamak da gerekir. Elbette dile sahip çıkmak, dildeki kelimeleri kendi kaynaklarıyla zenginleştirme ve kullanmayla mümkündür. Buna bağlı olarak, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına doğru Türkçenin kültür erozyonuna uğraması sebebiyle, Türkçü aydınlar harekete geçtiler. Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp, Mehmed Emin Yurdakul gibi Türkçüler sade Türkçe ile yazma yoluna gittiler. Türk dilindeki başta Arapça, Farsça ve diğer Batı lisanlarından geçen kelimeleri tasfiye ettiler. İstanbul Türkçesi esasındabir yazı dilinin ortaya çıkmasına gayret gösterdiler. Bu konuda en ciddi adımı dahi insan Mustafa Kemal Atatürk attı. Daha 1931 şubatında; “Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim; diyen insan, her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır” şeklinde açıklamalar yapan bu insanın çabasıyla, 1932 senesinde açılan Türk Dili Tedkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) dili zenginleştirme hususunda gerekli çalışmaları başlattı. Bu durum bir yana özellikle 20. asrın sonlarında çeşitli ilim sahalarındaki hızlı gelişmeler, teknolojinin yaygınlaşması, dolayısıyla iletişim araçlarının kullanımının sıklaşması kültürel inkişafa yardımcım olduğu gibi, binlerce yıldan beridir süzülerek gelen Türk dili ve kültürünün yozlaşmasına da yol açtı. Sonuç Olarak insanların değişik kültür çevrelerinde bulunmaları veyahut farklı dinlere girmeleri, onların varlığını pek etkilemiyor. Ancak bir milletin dili kaybolduğu an, o toplumdan bir daha söz etmek mümkün değildir.