TAR221U-TÜRK MİTOLOJİSİ
Ünite 6: Türk Destanları ve Destanlarda Yer Alan Mitolojik Motifler
Giriş
Türk Dil Kurumu da destan kelimesini üç şekilde açıklamıştır: 1) Tarih öncesi tanrı, tanrıça, yarı tanrı ve kahramanlarla ilgili olağanüstü olayları konu alan şiir 2) Bir kahramanlık hikâyesini veya bir olayı anlatan, koşma biçiminde, ölçüsü on bir hece olan halk şiiri 3) Çağdaş Türk edebiyatında biçim ve içerik yönünden, geleneksel destanlardan ayrılık gösteren uzun kahramanlık şiiri. Her üç açıklamada da görüleceği üzere destanlarda aranan ana unsurlardan biri şiirsel bir anlatımdır. Yapılan tanımlar dikkate alındığında destanları, belirli bir çevre içerisinde ortaya çıkan, gerçek veya kurmaca kahramanların ve olayların mitolojik ögelerle kurgulanarak anlatıldığı, bu anlatımın şiir veya şarkı yoluyla sunulduğu “edebî eser”ler olarak tanımlamak mümkündür. Destan kelimesine karşılık olarak Batı dillerinde “épique”, “épopée”, “epos”, “epic”, “légende” gibi terimler kullanılmaktadır.
Türk tarihinin Uygur Kağanlığı’nın yıkılışına kadarki döneme tarihlendirilen kısmı “ilk Türk destanları”, bundan sonraki döneme tarihlendirilenler de “Sonraki Dönem (İslamiyet’in kabulü sonrası) Türk Destanları” başlığı altından örneklenmektedir.
İlk Türk Destanları
İlk Türk destanları İslami etkilerin Türk devlet yapısı, kurumları, hukuki uygulamalar ve toplumun sosyal hayatı üzerinde görüldüğü döneme kadar ki süreci kapsamaktadır. Bu dönemdeki destanlar Altay-Yakut destanları, İskit- Saka, Hun, Kök Türk, Uygur dönemleri destanları olmak üzere tasnif edilebilir.
Yaratılış Destanı
Türk destanlarının en eskisidir. Altay ve Yakut Türkleri başta olmak üzere Türk boyları tarafından bilinen destandır. Evrenin yaratılışı ile ilgili olması nedeniyle adına Yaratılış Destanı denilmektedir. Bu destanın 19. yüzyılda Vasiliy İvanovi Verbitskiy (1827-1890) ve Friedrich Wilhelm Radloff (1837-1918) tarafından derlenerek yazıya geçirildiği ifade edilmektedir. Ancak Radloff’un metninin Verbitskiy’nin hazırladığından daha hacimli olması nedeniyle başta Fuad Köprülü, Nihat Sami Banarlı, Necati Sepetçioğlu olmak üzere Türkiye’deki araştırmacılar daha çok Radloff’un metnini kullanmışlardır.
Bu anlatıda yer, gök, güneş, ay ve yıldızların yaratılmasından önce her yerin sularla kaplı olduğu ifade edilmektedir. Destanın Radloff derlemesinde Kayra Han, Verbitskiy derlemesinde de Ülgen olarak anlatılan kişi tanrı olup anlatının tek tanrı inancını yansıttığı görülmektedir. Destanda iyilik ve kötülük olmak üzere iki zıt taraftan söz edilirken iyiliği Bay Ülgen/Kayra Han, kötülüğü de Erlik adlı şeytan temsil etmektedir.
Alp Er Tonga Destanı
İskit-Saka Dönemi olarak ele alınan destanın kahramanı Türklerin en büyük hükümdarlarından biri olarak kabul edilen Alp Er Tonga’dır. MÖ 7. yüzyılda İran ile girdiği savaşlarda elde ettiği başarılarla ünlenmiştir. İran’ın millî
destanı sayılan Firdevsi’nin Şehnâme’sinde Efrasiyap olarak yer alan Afrasiyab; İran’daki efsanevi anlatımlarda büyük, ejderhaya benzetilen bir savaşçıdır.
Büyük bir kumandan olan Afrasiyab, kötülük tanrısı Ehrimen’in yeryüzündeki temsilcisidir. Sakalar Dönemi’nde İran üzerinde oluşturulan baskı ve savaşlar Afrasiyab adlı biri etrafında edebî metne dönüşmüştür.
Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eserinde dünya beylerinin en iyilerinin Türklerden çıktığı, bunların da en bilineninin Alp Er Tonga veya İranlıların söylemiyle Afrasiyab olduğu ifade edilmektedir. Buna benzer şekilde Kaşgarlı Mahmud da Afrasiyab’ı Türklerin en büyük başbuğu olarak ifade etmekte; Mesudi, Türklerin Çin ile Horasan arasında bulunduğunu, Afrasiyab’ın ise buradaki Türklerin hükümdarı ve hakanlar hakanı olduğunu ifade etmektedir. Cüveyni ise Afrasiyab’ın Uygurların büyük kağanı Bögü olduğunu yazar.
Alp Er Tonga hangi dönemde yaşamış olursa olsun günümüz Türk dünyasında tanınan ve Türkler tarafından sahiplenilen bir karakter olduğunu söylemek gerekir. Bu bağlamda günümüz Özbekistan’ında Semerkant, Buhara, Taşkent arasında seyahat edilen hızlı trene Afrasiyab adı verilmiştir (bkz. Resim 6.1)
Şu Destanı
İskit-Saka dönemine ait olduğu düşünülen Şu Destanı ile ilgili olarak Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügat-it- Türk’ünde verilen Türkmen maddesinde kısa bir metin yer almaktadır. Buradaki anlatımda Zülkarneyn Semerkant’ı geçerek Türk ülkelerine yönelmiştir. Bu dönemde de Türklerin Şu adlı genç bir hükümdarı bulunmaktadır. Zülkarneyn, Türklere benzedikleri için onlara Türkmânend demiştir. İkisi de öncü birlik çıkarmışlar ve aralarındaki mücadelede Zülkarneyn’in askerleri yenilmiştir. Zülkarneyn’in çekilmesi üzerine Balasagun’a doğru hareket eden Şu, buraya yakın olarak kendi adında bir şehir kurmuş ve bu şehre bir tılsım bağlanmasını emretmiştir. Bugün bile bu tılsım nedeniyle leylekler buraya kadar gelir ancak asla şehrin ötesine geçemezler (Ercilasun, 1991).
Oğuz Kağan Destanı
Türk edebiyatının en önemli metinlerinden biri olarak kabul edilen Oğuz Kağan Destanı’nın bilinen on nüshası mevcuttur. Zeki Velidi Togan bu nüshaları şu şekilde açıklamıştır (1982):
• İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda bulunan dört nüsha, • İstanbul’da Süleymaniye’deki bir nüsha, • Ebulgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terakime adlı eserindeki Oğuzname, • Paris’te bulunan Uygur harfleriyle yazılı nüsha, • Oğuzname olarak sayılan Dede Korkut Hikâyeleri, • Uzunköprü Rivayeti olan nüsha, • Yazıcıoğlu’na ait Tevârih-i Âli Selçuk adlı eserin başındaki Oğuz Destanı.
Destanın kahramanı olan Oğuz’un kimliği konusunda çeşitli tartışmalar söz konusudur. Bir kısım araştırmacılar Oğuzname adıyla da bilinen destandaki Oğuz Kağan’ı Hun Devleti’nin MÖ 209-174 tarihleri arasındaki büyük hükümdarı Mo-tun (Mete) olarak kabul etmek suretiyle destanı da Hun Dönemi destanı olarak saymaktadırlar. Ayrıca Oğuz’un adını taşıyan ve Türk tarihinin sonraki dönemlerine damgasını vuracak bir başka boy topluluğu olan Oğuzların varlığı da Oğuz Kağan’ın Hunlardan sonraki bir dönemde yaşamış bir kişi olabileceğini düşündürmektedir (Gömeç, 2004). Bütün bu görüşlerin yanı sıra Oğuz’un belirli bir kimliği olmadığını savunanlar da söz konusudur. Tarih boyunca Oğuz Türklerinin macerasını sembol bir isim etrafında toplayarak anlatımından kaynaklı olarak Oğuz Kağan adı ortaya çıkmıştır (Banarlı, 1971).
Oğuz Kağan Destanı’nda Türklerin cihan hâkimiyeti anlayışı, bu düşünceyi ortaya çıkaran sebepler ve hâkimiyetin sağlanması yolunda yapılması gerekenler anlatılmaktadır. Ayrıca töre üzerinden geleneğe sahip olmanın önemi, devlet düzeninin sağlanması için yapılması gerekenler, dinî anlayış gibi çeşitli hususlar da destanda ele alınmaktadır.
Bozkurt (Kök Börü) Destanı
Asya Hun Devleti yıkıldıktan sonraki süreçte bu devletin içerisinde yaşayanlar farklı bölgelere dağıldılar. Bahaeddin Ögel, Çin kaynaklarından hareketle Kök Türkleri kuranların bu dağılan Hunlarla bağlantılı olduğunu belirtir (1957). Kök Türk Devleti, Aşina ailesine mensup Bumin tarafından 552 yılında kurulmadan önceki döneme dair Çin kaynaklarında bulunan efsanevi anlatımlardan Türklerin zor bir dönem yaşadıkları ve bu zor dönemin ardından devletlerini kurabildikleri anlaşılmaktadır. Asya Hun Devleti sonrasında Türklerin siyasi tarihleri incelendiğinde de bu zor döneme dair süreçleri görebilmekteyiz. İşte Kök Türk Devleti kurulmadan evvel yaşanan bu problemli süreç destan metninin oluşumu için gerekli olan olayları barındırmaktadır. Kök Türk Dönemi’ne tarihlendirilen Bozkurt Destanı’na kaynaklık eden Çin yıllıklarından Cou- Shu ve Sui-Shu’da da bu dönem ele alınmaktadır.
Bozkurt Destanı ile ilgili kayıtlar arasındaki ortak unsurlardan birinin Türklerin demircilikle uğraşmaları olduğunu söylemek gerekir. Bu bağlamda başka tarihî kaynaklarda da Türklerin çok eski dönemlerden beri demiri işlemek suretiyle başta savaş aletleri olmak üzere çeşitli eşyalar ürettikleri, demir ve at vasıtasıyla âdeta bozkır coğrafyasıyla bütünleştikleri, bu suretle de büyük bir güç hâline geldikleri bilinmektedir.
Ergenekon Destanı
Kök Türk Dönemi destanlarından bir diğeri de Ergenekon Destanı’dır. Ancak bu destan Bozkurt Destanı’nın 13. yüzyılda Moğollar Dönemi’nde İslami bir kimlikle sunulmuş şeklidir. Reşideddin tarafından kaleme alınan Camiü’t-Tevarih adlı eserde destan Moğollar üzerinden anlatılarak sunulmuştur. Böylelikle aslen eski Türklere ait
olan destan Moğollaşmış, destanda bahsi geçen coğrafya da değişmek suretiyle Batı’ya gelmiştir.
Türeyiş Destanı
Kök Türklerin siyasi otoritelerinin kaybolmaya yüz tutması nedeniyle devlet yıkılmış, bu devletin yerine de Moğolistan’daki Ötüken merkezli olarak Kutluk Bilge Köl Kağan tarafından 744 yılında Uygur Kağanlığı kurulmuştur. Karabalgasun Yazıtı’na göre devlete ismini veren ve dokuz uruktan meydan gelen Uygurlar sayıca çok kalabalık bir boy topluluğu değildir. Kök Türk Devleti içerisinde yaşamlarını sürdüren Tokuz Oğuzlarla birleşmek suretiyle Uygurlar hâkim zümre konumuna geldiler ve devlet de böylelikle kurulmuş oldu. Uygur Devleti kuruluşunun hemen ardından bulunduğu bölgede daha önceki Türk devletleri gibi oldukça etkili bir konuma ulaştı. Devletin yıkılışı ise 840 yılında bir başka Türk budunu olan Kırgızların Uygur başkenti Ordu Balık’a saldırısı neticesinde gerçekleşti (Gömeç, 2011)
Uygurların eski dönemlerine dair hangi destanların var olduğu Farsça ve Çince kaynaklardan öğrenilebilmektedir. Camiü’t-Tevarih ve Tarih-i Cihan-Güşa adlı eserlerde Uygurların Türeyiş Destanı hakkında metinler yer almaktadır. Bu metinlere göre Uygurlar Orhun Nehri kenarında türemişlerdir. Başlıca iki soyu bulunan Uygurlar zamanla çoğalıp güçlenmişler ve başlarına birini seçmek suretiyle de ona itaat etmeye başlamışlardır. Bir süre sonra daha Afrasiyab olduğu belirtilen Bögü’yü kağan seçtikleri ifade edilmektedir.
Göç Destanı
Uygur Dönemi destanlarından Göç Destanı da içerisinde geçen olayların ve yerlerin anlatımı bakımından Türeyiş Destanı ile uyuşmaktadır. Çin kaynaklarının yanı sıra Cüveyni’nin Tarih-i Cihan-Güşa adlı eserinde bu destanın parçası bulunur.
Sonraki Dönem (İslamiyet’in Kabulü Sonrası) Türk Destanları
Türk-İslam kültür çevresine ait olarak ortaya çıkan destan metinleri şunlardır: Satuk Buğra Han Destanı, Manas Destanı, Dede Korkut Destanı, Danişmendnâme, Saltuknâme, Köroğlu Destanı.
Satuk Buğra Han Destanı
Karahanlıların ilk Müslüman hükümdarı Satuk Buğra Han’ın İslamiyet’i kabulü, yayma çalışmaları, ailesi ve onun kerametlerinden bahseden Tezkire-i Buğra Han adlı eser, millî-dinî bir özelliğe sahiptir. Eserin ana kahramanı Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın ve onun soyundan gelenlerin efsanevi hayatlarının İslam dini temelinde şekillenmiş olağanüstü olaylar zinciri ve bu durumla ilgili olarak çeşitli kerametlerle birlikte anlatılması esere “menâkıbnâme” özelliği de kazandırmaktadır (Erim, 2011).
Manas Destanı
Kırgız Türklerine ait destanlar hacim ve ele alınan tema itibarıyla birbirinden ayrılmaktadır. Temaları dikkate alındığında Manas Destanı ile birlikte Canış-Bayış, Cangıl- Mirza, Er-Tabıldı, Kurmanbek, Semetey, Seytek, Şırdakbek destanları sayılabilmektedir. Ancak Manas Destanı diğerlerine göre en hacimli destan olarak kabul edilmektedir. Bu durum yalnızca Kırgız destanları içerisinde değil, bütün Türk destanları için de geçerlidir.
Manas Destanı’nın diğer Kırgız destanlarından farklı kılan özellikleri söz konusudur. Kazak asıllı araştırmacı Çokan Velihanov bu destanın “Kırgızların ansiklopedisi” olduğunu ifade etmektedir. Kırgızların maddi ve manevi hayatlarıyla ilgili her türlü bilginin bulunduğu destanda insanın yaşamıyla ilgili her türlü duruma dair anlatım bulmak mümkündür.
Manas Destanı hakkında ilk bilgiler 16. yüzyılın ilk yarısında Farsça olarak kaleme alınan Mecmuatü’t-Tevarih adlı eserde yer almaktadır. Destana adını veren Manas, ilk ve kurtarıcı kimliği ile kahramanlaştırılmıştır.
Manas Destanı geleneğinin bugün yaşatılmaya çalışıldığını da belirtmek gerekir. Destan metnini melodik bir şekilde okuyan ve adına “manasçı” denilen kişiler söz konusudur.
Dede Korkut Destanı
Türk edebiyatının bugüne kadar en çok incelenen metinleri arasında yer alan Dede Korkut Destanı, Oğuz boylarının sosyal hayatı, Türk tarihi, kültürü, devlet sistemi, teşrifat usulü, aileye ve kadına verilen değer gibi pek çok konuda içerisinde bilgi barındıran bir nitelik taşımaktadır.
Dede Korkut Destanı veya Dresden nüshasındaki diğer adıyla Kitab-ı Dedem Korkut Alâ Lisân-ı Taife-i Oğuzân’ın tespit edilmiş birkaç nüshası bulunmaktadır. Bu nüshalar içerisinde en çok işlenenler 1815 yılında bulunan Dresden ve 1950 yılında bulunan Vatikan nüshalarıdır. Vatikan nüshasının adı da “Hikâyet-i Oğuznâme-i Kazan Beg ve Gayri”dir. Destan’ın Dresden nüshasında 12, Vatikan nüshasında 6 hikâye bulunmaktadır.
Destan metni incelendiğinde Korkut Ata isimli bilge bir kişiden söz edilmekte ve Oğuz boylarının yaşadıkları sıkıntıların çözümünde yol gösterdiği, doğan çocukların isimlerini vererek boy boyladığı, soy soyladığı görülmektedir. Fuzuli Bayat Korkut Ata ile ilgili olarak “Denizden denize büyük devletler kuran “Kızılelma” ideolojisi ile yaşayıp mücadele eden konar-göçer Türklerin kahramanlık çağlarını yaşatan ve sonraki kuşaklara ulaştıran Korkut Ata, bütün Türk dünyasında ilk şaman, Tanrı’nın gönlüne ilham ettiği ilk vilayet sahibi, Hak Teâlâ’nın emanetini boynuna götüren hüccet, bilge ve başbilendir” şeklinde betimleme yapmakla onun Türk kültüründe çok önemli bir yere sahip olduğunu vurgulamaktadır.
Dede Korkut’un kimliği ile ilgili kesin bir bilgi vermek zordur. Kaynaklardaki ifadeler Dede Korkut’un Oğuzlar veya Türkmenlerin hayatında oldukça önemli bir yere sahip olduğunun kanıtıdır.
Danişmendnâme
11. yüzyıla tarihlendirilen bu mensur eser Anadolu’da Danişmendlilerin kurucusu Danişmend Gazi’nin adı etrafında teşekkül etmiş ilk kahramanlık menkıbesidir. Kahramanları Türk menşeli olmayan Battalnâme ve Ebû Müslimnâme gibi iki büyük destani hikâyeden sonra aynı daireye giren, fakat kahramanı Türk olan bir eserdir.
Saltuknâme
13. yüzyılda yaşayan Sarı Saltuk’un menkıbelerini konu alan ve Dânişmendnâme gibi mensur olan eser, Cem Sultan’ın arzusu üzerine 15. yüzyıl sonlarında Ebülhayr-i Rûmî tarafından kaleme alınmıştır. Türklerin Rumeli’ye yerleşmelerini ve İslâmiyet’i yaymalarını anlatan Saltuknâme, yeni bir ülkenin yurt tutulması ve müslümanlaştırılması konusunda yazılan Battalnâme, Dânişmendnâme, Hamzanâme grubundan destani bir halk hikâyesidir.
Köroğlu Destanı
Köroğlu Destanı hem kahramanlık hem aşk konularını işleyen bir destandır. Geniş bir coğrafyada karşılık bulması ve buralarla ilişkili bilinen bütün varyantlarının şekillendiği dönemin 15 ile 17. yüzyıllar arasında olduğu ifade edilmektedir (Bayat 2022). Doğu ve Batı olmak üzere iki ana versiyonu bulunduğu kabul edilen Köroğlu Destanı’nın Batı (Azerbaycan, Anadolu, Balkanlar, Kırım) kolları ile Orta Asya (Uygur, Türkmen, Özbek, Tacik, Kazak, Karakalpak) kolları olmak üzere iki ana metin ve bunlar etrafında teşekkül eden yüzü pek çok kolu bulunmaktadır (Yıldırım, 1989).
Destanlardaki Mitolojik Ögeler
Söz konusu mitolojik unsurları tabiattaki canlı veya cansız varlıklar, görülmesi mümkün olmayan birtakım nesneler, renkler ve sayılar olarak tasnif etmek mümkündür.
Hayvanlar
Kurt, at, geyik, kuşlar, arslan, kaplan, ejder
Kurt Türkler için rehber, bilge ve yol gösterici hatta kurtarıcı nitelikleri haiz bir karakterdir. Bu tür anlatımlarda kurt genellikle boz renklidir. Kök Türk destanlarında Türklerin öldürüldüğü ve bir çocuğun sağ bırakıldığı, bunun da bir kurt tarafından beslenip büyütüldüğü ve çoğaldıkları anlatılmaktadır. Dolayısıyla eski Türk yazıtlarında kurttan süt emen çocuk motifinin bulunması bu dönemin efsanevi anlatımlarının görseli şeklinde değerlendirilebilir.
Güzelliği, kuvveti, sürati, tahammülü, insana yakın oluşu gibi çeşitli gerekçelerle atlar destanlarda, mimari eserlerde, kullanılan sembollerde yerini almıştır. Eski inanışta “ruh göçürücü” bir sembol olan at, kamların bilinmeyen yerlere ulaşmasına vesile olan bir varlıktır. Ayrıca at eti ve sütünün de Türkler için bugün dahi önemli bir besin olduğunu ifade etmek gerekir. Türk destanlarında ise atlar sadık dost, zafer kazandıran bir öge, sahibini ölümden kurtaran cesaret timsali bir varlık olarak anlatılmaktadır.
“Tulpar” şeklinde isimlendirilen uçan at tek renk olmak Sayılar üzere beyaz veya siyah olarak Türk mitolojisinde yer Türkler tarih boyunca gerek kozmolojik gerekse mitolojik almaktadır. Beyaz kanatları olan tulparın, kahraman olarak pek çok unsuru sayılarla sembolize etmiştir. kişilere yardımcı olması için Kuday tarafından bağlamda bir, iki, üç, dört, yedi, dokuz, kırk gönderildiğine inanılmaktadır. Türklerin pek çok destan de toplumda yer edinmiş önemli metninde Tulpar’a dair anlatılar yer almaktadır. Bunların en bilinenlerinden biri Köroğlu Destanı’nda geçen uçan attır Renkler
(Gürçay, 2019). Türk kültüründeki alanlardan Türk mitolojisinde bahsi geçen at türlerinden birisi de zamanlarından beri beş ana renk olarak ak, kara, kızıl, sarı, Manas Hanı’ın atı “Akkula”dır. Çok güzel olarak tasvir yeşil renklerine ayrı bir değer atfetmiştir. edilen bu atın bacakları altından bir deve geçebilecek kadar çok uzundur. Rüzgâr gibi hızlı hareket edebilmekte ve sivri kulakları sayesinde çok uzaklardaki sesleri bile duyabilmektedir.
İkiz atlar olarak bilinen “Akboz” ve “Gökboz” da Türk mitolojisindeki diğer at türleridir. Onların kutup yıldızının etrafında döndükleri düşünülmektedir. Köroğlu Destanı’ndaki at akboz attır. Türk mitolojisindeki kanatlı atlardan bir diğeri “Yılmaya” adını taşır.
Alpamış Destanı’nda Alpamış’ın atı “Şubar (bayşubar)” olarak adlandırılmaktadır. Destanlardaki olağanüstü atların bütün özellikleri şubarda mevcuttur. Uçan, konuşan, bir aylık yolu bir günde giden, sahibinin hangi durumda olduğunu anlayabilen bir varlıktır.
Diğer mitolojik atlar da “Bengiboz”, “Kaska”, “Burul”, “Akbut” isimlerini taşımaktadır. Konuşan atlar ise “Ciren” şeklinde isimlendirilmiştir.
Ata benzeyen ve alnının ortasından çıkan bir boynuzu bulunan “Kilin” olarak adlandırılan bir başka mitolojik at türü de bulunmaktadır. Aslında bu at türünün Türk mitolojisinden ziyade başka mitolojilerde daha ön planda olduğu dikkate alınırsa Türk mitolojisine de dış etkilerle girmiş olabilir. Özellikle Çin mitolojisinde renkli bir ejder gibi tasvir edilmektedir. (Karakurt, 2011).
Türk mitolojisinin en eski simgelerinden biri olan geyik kutsal kabul edilir; Tanrı’nın elçisidir. Ana veya dişi geyik biçiminde tasavvur edilen bir ilahe veya dişi ruhtur.
Türkler arasında pek çok kuş türünün âdeta bir sembol gibi karşılık bulduğu görülmektedir. Tuğrul, çağrı, sungur, şahin, laçin şeklinde ifade edilen adlar bu yırtıcı kuş türlerindendir. Bu kuşlara verilen değer birer isim olarak kullanılmalarından da anlaşılmaktadır. Selçuklu Devleti’nin kuruluşu sırasında çok büyük hizmetlerde bulunan Tuğrul Bey buna en güzel örneklerden birini teşkil eder. Ayrıca bakınız Resim 6.8.
Türk kültüründe devlet kuşu, huma, hüma kuşu, simurg, zümrüdü anka gibi çeşitli isimlerle karşımıza çıkan anka kuşu, divan edebiyatında renkli tüylerinin varlığı nedeniyle cennet kuşu olarak yer almaktadır. Bu kuş Türk mitolojisinde kolay kolay avlanamayan, erişilmez yüklerde dolaşabilen, Kaf Dağı’nda yaşadığı düşünülen bir varlıktır.
Bu sayıları bugün sembollerdir.
sembolizmin en güçlü görüldüğü biri de renklerdir. Türkler tarihin eski