TAR221U-TÜRK MİTOLOJİSİ
Ünite 4: Türk Kozmogonisi
Giriş
Kozmogoni kelimesi evrenin aslı, ortaya çıkışı ve gelişmesi ile ilgili olmak üzere eski dönemleri izah için kullanılan bir terimdir. Türk kültüründe bu kelime daha çok sosyal hayat ve inanç sistemi içerisinde değerlendirilebilir. Bu nedenle eski Türk inancının dayandığı temel ilkeler, Türklerin evreni nasıl algıladığı, yaşadıkları coğrafyanın hayata bakışlarını nasıl etkilediği gibi hususların bilinmesi gerekmektedir. Türk kozmogonisinde tabiatla ilgili hemen her şeyi dâhil etmek mümkündür ve eski Türk inancı içerisinde de bütün bu unsurlar bir şekilde yer bulmuştur.
Türk Kozmogonisi ile İlgili Kavramlar ve Terimler
Kâinatın kökeni, evrenin yaratılışı ile ilgili olarak kullanılan kozmogoni kelimesi Türk mitolojisinde oldukça geniş yer tutan bir husustur. Kök Türk (Gök Türk) dönemine ait eski Türk yazıtlarında da Türklerin gerçekleştirdikleri olaylar anlatılırken evrenin yaratılışına dair anlatımlardan sonra gerçekleştirilen faaliyetler aktarılmaktadır. Bu çerçevede en dikkat çeken ifadelerin başında Köl Tigin Yazıtı’nda geçen “üstte mavi gök altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış” ifadesidir (Ergin, 2010). Söz konusu ifade doğrudan evrenin yaratılışına göndermede bulunmaktadır. Buna göre önce gök, sonra yer ve en son olarak insan yaratılmıştır. Yazıtlarda bu düzeni sağlayan da Tengri olarak gösterilmektedir. O hâlde Türk kozmogonisinin iki temel kavramından biri “gök”, diğeri de “yer” olarak ortaya çıkmaktadır. İki ana unsur olarak gök ve yer kavramları üzerine kurgulanan evrenin yaratılışı hususu Eski Türklerin kozmolojisi ile ilgili çalışmalarında Emel Esin tarafından “dikotomi” yani “iki ilkeli sistem” olarak ifade edilmektedir (Esin, 2001). Ancak bu iki ana unsur birbirinden ayrışan değil, tam tersine birbirini tamamlayan unsurlardır.
Gök ve yer kavramlarının birbirini tamamlayıcı unsurlar olarak görülmesi Türk mitolojisinin “düalist” yani “ikici görüş” özelliği taşıyan düşüncelerden de farklı olarak algılanması gerektiğini işaret eder. Evrenselci dikotomi olarak adlandırılan ve birbirini tamamlayıcı olarak düşünülen sistemde gök ve yerin birbirini tamamlaması gibi başka unsurlar da bir araya geldiklerinde anlamlıdır. Bu bağlamda birbirine zıt olarak görülen unsurlar da birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. 9. yüzyıla ait Turfan metinlerindeki anlatım bu durumu çok açık bir şekilde aktarmaktadır (Esin, 2001).
Kozmogoni anlayışında evrenin ortaya çıkışı ile ilgili olarak bir “kaos” ortamının olması gerektiği, bu kaosun da düzensiz, yapısız ve her şeyin karmaşık olduğu bir süreç olduğu ifade edilmektedir. Türk mitolojisinde evrenin yaratılışından önceki sürece dair kesinleşmiş bir anlatımda bulunmak zordur. Ancak yukarıda da ifade edilen gök ve yerin birbirini tamamlayıcı unsurlar olarak görüldüğü, dolayısıyla birbirine karşı mücadelenin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. O hâlde Kök Türk Devleti’nin
kuruluşundan önceki süreç bir bakıma kaos ortamı gibi düşünülmüş olabilir. Dolayısıyla merkezî devlet anlayışında Kök Türk Devleti insanoğlunu birleştiren, bir bakıma kaosu sona erdiren bir yapıya benzetilebilir diyebiliriz. Kağan da yine evrenselci anlayışın bir yansıması olarak Tengri tarafından görevlendirilmiş kişidir.
Türk İnanç Sisteminde Kültler
Kült sözcüğü tek bir anlama indirgenemeyecek kadar geniş bir kavramdır. İnanç bağlamında bakıldığında kült kutsal kabul edilen unsurlardır. Kültler daha çok yaratıcıyla ilgili görülmekle birlikte onunla bağlantı kurmak için bir aracı olarak da kabul edilmektedir. Bir bakıma tanrısal gücü de temsil ederek bu gücün tek tek çeşitli varlıklara veya nesnelere de paylaştırılmış şeklidir. Bu tanrısal güç kimi zaman dağa, kimi zaman suya, kimi zaman da toprağa verilmiş gibidir. Ancak tanrının bizatihi kendisi de değildir. Yalnızca onun gücünün bir tezahürü mahiyetindedir. Dolayısıyla kült kelimesi tanrı ile ilişkilendirilmesinden kaynaklı olarak kutsal kavramıyla birlikte düşünülmektedir. Böyle olduğu için kutsal olan her şey gibi kültler de saygıyı gerektirmektedir.
Türkçe Sözlükte “kült” kavramı “din”, “yerel özellikler taşıyan dinî törenler” olarak tanımlanmaktadır. Türk Dünyası Ansiklopedik Türk Halk Edebiyatı Kavramları ve Terimleri Sözlüğünün kült maddesinde ise bu kavram için “Kutsal nitelikli bir olgu etrafında teşekkül eden inanç, adet, saygı veya tapınmaya verilen ad” şeklinde bir tanım söz konusudur. Kültlerden faydayı sağlamak veya ortaya çıkacak zararı uzaklaştırmak için insanların yapmakla yükümlü oldukları adak adamak, kurban kesmek, ziyaret etmek gibi birtakım uygulamalar söz konusudur. Pek çok kültürde olduğu gibi Türk inanç sisteminde de önemli bir yer edinen kült kavramı yaşamla ilgili hemen her şeyde karşımıza çıkmaktadır. Bu çerçevede Türk inanç sistemi ve mitolojisinde yer alan 42 farklı kült kitabınızın 77. Sayfasında sıralanmıştır. Türk mitolojisinde öne çıkan kültlerden bazıları aşağıda açıklanmıştır.
Yer-Su Kültü
Kaynaklardaki anlatımlara bakıldığında Türklerin evren algısının gök, yer ve yeraltı olmak üzere üç temel kısma ayrıldığı görülmektedir.
İnsanoğlunun bu yaşam alanı Orhun Yazıtlarında yir-sub olarak ifade edilmiştir ve ıduk yani kutsal olarak nitelenmiştir. Kitabelerde de iki yerin adı ıduk kelimesi ile ifade edilmiştir. Biri “Iduk Ötüken” şeklinde yazılmış olup eski Türklerin hükümdarlık merkezi olarak yüzyıllar boyunca kullanılmıştır. Diğeri de “Tamıg ıduk baş” şeklinde geçen, Türkler için kutsal sayılan ve boyların yaşam alanı olan Tamır Irmağı kaynağını ifade etmek için kullanılmıştır (Kafesoğlu, 2004). Türklerde vatanın kutsal sayılması ve insanoğlunun yaşadığı yerin de yazıtlarda yir- sub olarak adlandırılması nedeniyle yer-su kavramlarının vatan kelimesiyle özdeşleştirildiğini de söylemek mümkündür.
Yer-su terimi ile ilgili pek çok görüş söz konusudur. Ziya Gökalp’a göre yer-suların tanrıları vardır ve bu tanrılar dağların, suların, nehirlerin adlarıyla bilinmektedirler. Abdülkadir İnan da dağların, göllerin, ırmakların bazılarının kutsal kabul edildiklerini, bu nedenle yer-su kavramının kutsiyet taşıdığını söylemektedir. Emel Esin de Yer-Su’lar “Yir Tengri Kanı” olarak adlandırılan yer hükümdarına bağlıydılar ve en büyükleri de merkezde olmak şartıyla dört yöne dağılan dört yüksek dağ ve dört büyük ırmaktan ibaretti. Kafesoğlu, Türk kültüründe yer- suların maddi değil, manevi birer unsur olduklarını ve bunlara tapınmanın söz konusu olmadığını ifade eder.
Türk kültürünü en çok şekillendiren unsurların başında coğrafya gelmektedir. Yaşanılan coğrafyanın zorluğu Türklerin dünyaya bakışlarını, birbirleriyle ilişkilerini, inançlarını, kısacası yaşamla ilgili olan her şeyi etkilemiştir. Türk kültürünün önemli kaynaklarından olan masallarda da hayat kaynağı, başka dünyalara açılan kapı, ruhların yaşadığı yer; güzelleştiren, gençleştiren, iyileştiren, güçlendiren, dirilten, çirkinleştiren, kör eden, tedavi eden, kahramana şekil değiştirten nitelikleriyle tabiatın bir parçası olarak işlenmektedir. Hayat kaynağı olan suyun arındırma ve temizleme özelliği de söz konusudur. Bu ve benzeri pek çok özelliği nedeniyle suyun kirletilmesi yalnızca Türkler gibi bozkırlı halkların pek çoğunda büyük bir suç olarak değerlendirilmektedir.
Dağ Kültü
İnsanlık tarihinde tanrının mekânı olarak da görülen dağ ve tepeler Türkler için göğe yakın olan ve bu nedenle de tanrıya yakın olan alanlardır. Çünkü Türk inancında tanrı yukarıdadır. Bu sebeple Türklerin belirli zamanlarda gerçekleştirdikleri törenlerin bir kısmı yüksek yerlerde yapılmaktaydı.
Dağ ile ilgili anlayış Türklerin destan metinlerine de yansımıştır. Göktürklerin ortaya çıkışı ile ilgili bilgi veren efsanevi anlatımlarda yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türklerin yeniden var oldukları yer bir dağ ve içerisinde bulunan mağara idi. Buradaki efsanevi anlatımlar Türklerde Ata-Mağarası olarak kabul edilen bir yerin varlığına işaret etmekte, bu mağaraların bulundukları dağlara da önem verildiği anlaşılmaktadır. Nitekim Hunlarda, Göktürklerde, Tobalarda ve Kırgızlarda bu şekilde bir Ata-Mağarası anlatılmaktadır. Türkler belirli zamanlarda buralara gider, büyük törenler düzenler, hatta bu törenlere kağanlar başkanlık ederdi.
Türklerin mezar alanları olan kurganlardan bazılarının dağlarda olması durumu da Türk kültüründe dağlara önem atfedilmesinin bir sonucudur. Bu bakımdan Altay Dağları oldukça önemli kurgan alanlarına sahiptir. Dağların ve dağlardaki mezar alanlarının Türkler açısından önemini gösteren hayli örnek mevcuttur. Türk mitolojisinde bir nevi canlı varlıklar olarak da tasavvur edilen dağlar, insanlar gibi büyüyebilir, savaşabilir ve evlenebilirdi. Örneğin Muğla yöresindeki bir anlatıda; Çiçek Baba Dağı, Bozdağ ve Babadağ üç kardeştir. Dağ kültü de Türk kültürünün yaşayan unsurlarından biri durumundadır.
Atalar Kültü
En basit tanımıyla atalar kültü insanın çeşitli nedenlerle önem verdiği ölmüş kişilere karşı saygı göstermesidir. Burada saygı duyulan kişi aileden biri olabildiği gibi bir savaşçı, devlet adamı, görmüş geçirmiş tecrübe sahibi bir kişi veya din adamı da olabilmektedir. Ayrıca atalar kültü yalnızca Türklere mahsus olmayıp paleolitik (Eski Taş Çağı) dönemlerden kalma izlerle birlikte pek çok toplumda da söz konusudur.
Atalar kültü yalnızca ölen kişiye saygı duyulması anlamına gelmez. Nitekim Türklerde gerek aile üyeleri, gerek belirli bir tecrübe sahibi olan büyükler, gerekse devlet adamları veya savaşçılar hayattayken de değer görmektedirler. Türklerde ata kelimesi değer verilen kişilere hitap için de kullanılmaktadır. Korkut Ata, Irkıl Ata, Sahip Ata, Zengi Ata gibi Türklerin değer verdiği pek çok tarihî karakter söz konusudur. Türklerde kişiye öldükten sonra gösterilen hürmet ve saygının daha çok o kişinin hayattayken gördüğü değerle ilgili olduğu söylenebilir. Buradan yola çıkarak atalar kültü ile ölü kültünün birbirinden ayrıldığını da söyleyebiliriz.
Türklerin gündelik hayatta kullandığı tabirlerden biri olan başköşe ifadesi de ataya saygının bir başka göstergesidir. Gerek kullanılan çadırların tam ortasındaki ocağın arkasındaki tör adı verilen bir kısmın evin büyüğüne veya misafire ayrılmış olması, gerekse gerçekleştirilen toplantılarda veya törenlerde en itibarlı kişinin başköşeye oturtulması geleneği büyüklere, görmüş geçirmiş kişilere ve atalara verilen değerin bir tezahürüdür. Bir kişinin ata kabul edilmesi için belirli etkenler söz konusudur. Türklerde ata şeklinde hitap edilen kişilerin genellikle belirli bir yaş, kıdem veya tecrübeye sahip olması yaş faktörünün etkisini ortaya koymaktadır. Öldükten sonra bir kişiye değer verilmesi hususu eski Türk inancında var olan kişinin ruhunun ölümden sonra da yaşadığına inanmış olmaktan kaynaklanmaktadır. Bir kişi öldüğünde sahip olduğu eşyalarla birlikte gömülür. Ardından yoğ/yuğ adı verilen bir tören yapılır. Törenlerde ölü aşı adıyla bilinen yemekler verilir ve yas tutulur. Mezar alanları da değer verilen bölgelerdir, korunur ve kollanır. Mezarların tahrip edilmesi de Türk töresine göre çok büyük bir suçtur.
Eski Türk inanç sisteminde büyük bir öneme sahip olan atalar kültü İslam dini kabul edildikten sonra da hem varlığını korumuş hem de değişime uğrayarak yeni motifler kazanmıştır. Eski Türklerdeki ataların, kahramanların, kam ve şamanların yerini İslamiyet’in kabulünden sonra veliler, dervişler, sofular, hocalar, din adamları vd. almıştır. Türklerde atalar kültünün etkilerinin hâlen devam ettiğini gösteren pek çok gelenek söz konusudur. Bu geleneklerden bir tanesi de yeni doğan çocuğa adını veren kişi genellikle ailenin büyüğüdür. Türk kültüründe atalar kültünün varlığının hâlen devam ettiğinin birçok göstergesi vardır.
Ateş Kültü
Ateş, Türkler için oldukça önemli olan ocak kavramının da ortaya çıkmasını sağlayan ana unsurlardan biridir. Hatta bu
yönüyle ateş ve ocak kelimeleri bir arada düşünülmekte, ateş kültü denildiğinde hemen akla ocak kültü de gelmektedir. Abdülkadir İnan, bir Altay destanından yol çıkarak ateşin ortaya çıkışı ile ilgili şu ifadelere yer vermektedir: “Ülgen, gökten biri kara, biri ak iki taş getirdi. Kuru otlan avucunda ezerek bir taşın üzerine koyup, diğeriyle vurdu, otlar ateş aldı. Ülgen böylece ilk defa ateş yakmasını insanlara öğretip ‘Bu ateş, atamın kudretinden taşa düşmüş ateştir.’ dedi. Bahaeddin Ögel de “Türklerde ateş tanrı değildir. Türklerin, Türk adlı bir atası tarafından keşfedilmiş veya tanrı tarafından gönderilmiştir” demektedir.
Türklerde, İran’da olduğu gibi bir ateş kültü yoktur. İran’da sönmeyen ateş, evin dışında ve tapınılacak yerlerde yakılır. Türklerde mukaddes kabul edilen ateş ise evin içinde bulunan ‘aile ocağı’dır.” Bu özelliğin de Türklerde “Ot- Ene”, “Od-Ana”, “Ateş-Ana” deyimleri ile karşılandığını vurgular. Ailenin temelini oluşturan karı ve koca da Od Ana ve Od Atanın temsilcileri olarak görülmektedir. Ateş, evi ve ocağı temsil ettiği için evlenen kişinin yanan ateşten bir dal alarak kendi evini/ocağını kurması geleneği söz konusu idi. Baba ocağı yeni ocakların da kaynağı sayılmaktaydı ve asla sönmemeliydi. Bu nedenle çocukların tamamı evlendiklerinde yeni bir ev/ocak kurmazlar, biri mutlaka baba ocağında kalarak ailesini kurmaktaydı.
Ateşin olağanüstü özelliklere sahip olduğuna inanılmaktadır. Bu özelliklerden ilki insanları hastalıklardan ve çeşitli kötülüklerden koruyucu bir tarafının olmasıdır. Koruyucu olması nedeniyle ateşin iyileştirici özelliği de bulunmaktadır. Ayrıca ateşin temizleyici özelliği de mevcuttur. Ateş kültünün bir diğer özelliği insanlar, ruhlar ve tanrı arasında iletişimi sağlayan bir varlık olmasıdır. Ateşin bolluk ve bereket özelliği de söz konusudur.
Ateşin Türk mitolojisindeki yerini ortaya koyan hususlardan biri de törenlerin gerçekleştiği yerlerde ateş yakılmasıdır. Türklerde ateşle geleceğe dair birtakım açıklamalar yapmak da eski bir gelenektir. Bununla ilgili kaynaklarda hükümdarlar için belirli günlerde büyük bir ateş yakıldığı, bu ateşe kurban sunularak dua edildiği ifade edilmekte, ateşten çıkan renge göre de kehanette bulunulduğu anlatılmaktadır. Türk hükümdarlarına gönderilen elçilerin yanan ateş veya meşaleler arasından geçirilerek getirilmesinin ateşin sahip olduğu kötülüklerden koruma, temizleme gibi özellikleriyle ilgili olmasını muhtemeldir. Böylelikle elçi olarak gelen ve kağanın karşısına çıkacak yabancı kişi kötü ruhlardan arındırılmış olacaktır. Eski Türk geleneklerinin Anadolu’ya ulaşması neticesinde ateşin tedavi etme aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Hasta çocuk ya da yetişkinler, iki taraflı yakılan ateş öbekleri arasından geçirilmek suretiyle tedaviye çalışılmaktadır. Bu muamelenin uygulandığı hastalıklar daha çok sara, bayılma vs. gibi ruhi bir mahiyeti, dolayısıyla cinler ve fena ruhlarla ilgisi olduğuna inanılan hastalıklar içindir.
Yukarıda izah edildiği üzere ateşin insan hayatını kolaylaştıran pek çok özelliği söz konusudur. Bu nedenle Türklerin ateşe kutsiyet atfedilmesi oldukça normaldir. Hatta verilen bu değer nedeniyle ateş aynı zamanda saygı gösterilmesi gereken bir varlıktır.
Ağaç Kültü
Türklerin eski efsanelerinde ve sonraki dönemlerde var olduğunu bildiğimiz geleneklerinde ağaç kültünün önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Uygurların Türeyiş Destanı’ndaki ana unsurlardan bir tanesi ağaç idi. Buradaki anlatımda geçen iki ağacın muhtemelen anne ve babayı temsil ettiği söylenebilir. Oğuz Kağan Destanı’ndaki örneklerin birinde Oğuz ikinci karısını ağaç kovuğu içerisinde bulmuştu. Bir başka örnekte ise Kıpçak Bey, bir ağaç kovuğu içerisinde dünyaya gelmiştir.
Ailenin varlığı, büyüyüp çoğalması ve korunup kollanması anlamlarında ağaç ile ilişkili olarak destan metinlerinde pek çok örnek söz konusudur. Dede Korkut Destanı’nda dua edilirken “gölgelice kaba ağacın kesilmesin” denilmektedir. Çünkü yeni neslin kaynağı olacak çocuklar köklü ve büyük ağaçların dalları gibi düşünülmektedir. "Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügat-it-Türk adlı eserinde Müslüman olmayan Türklerin büyük ağaçlara kutsiyet atfettiğini belirtmektedir. Bugün Anadolu da dâhil olmak üzere evlerin bulunduğu yerlerde büyük ağaçların yer alması Türklerin ağaca verdiği kıymeti gösteren hususlardandır.
Ağaca verilen bu değerin bir başka göstergesi de ağaç dikmenin ayrı bir değeri olmasıdır. Yılın belirli zamanlarında yapılan toplantıların ardından ağaç dikildiği ile ilgili anlatımlar kaynaklarda zikredilmektedir. Bununla birlikte mezar alanlarına ağaç dikmek de ağaca verilen değeri gösteren bir başka husustur ve bu gelenek de bugün geçerliliğini korumaktadır. Kadim kültür içerisinde yer bulan ve yine bugün de devam ettirilen ağaca çaput bağlama geleneği ağacın Türklerin zihnindeki anlam dünyasını ifade eden örneklerden bir diğeridir. Türk mitolojisinde bazı ağaçlar kutlu olarak kabul edilmektedir. Ardıç, elma, kavak, çam, çınar, kayın ağaçları Türk destan ve geleneklerinde geniş yer bulmaktadır.
Kimi araştırmacılar ağaçlara verilen değeri dikkate alarak bunu ormanla birleştirmek suretiyle ele almakta ve buradan hareketle bir orman kültünden söz etmektedir. Abdülkadir İnan, orman kültünün insanların ormanda yetişen ürünlerle beslendiği ve avcılıkla geçindikleri dönemlerde oluştuğunu vurgulamaktadır.
Ölümsüzlüğü simgelemesi, koruyucu yanı, birleştirici ve bütünleştiriciliği, insanların isteklerine aracılık etmesi gibi pek çok özelliği nedeniyle Türk kültüründe yer edindiği görülen ağaçlar için en önemli motiflerden birisi “hayat ağacı”dır. Bu motif Türk sanatı ve mimarisine de ilham kaynağı olmuştur. Halı, kilim gibi gündelik hayatta kullanılan eşyaların üzerinde, mimari eserler ve seramiklerin üzerindeki süslemelerde, şaman davulunda hayat ağacına sıkça rastlanmaktadır.
Türklerin Tabiat Güçlerine İnanması
Türk kültürünü şekillendiren ana unsurlardan birisi coğrafya olduğundan Türkler tabiattaki bazı nesnelere ve hava olaylarına çeşitli anlamlar yüklemişlerdi. Yazılı kaynaklar ve destanlardaki anlatımlar Türklerin tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin varlığına inandıklarını ortaya koymaktadır. Türklerin kutsal veya eski Türkçedeki karşılığı ile “ıduk” olarak kabul ettiği bu gizli kuvvetler aslında halk inançlarının çoğunda da mevcuttur. Bu bakımdan dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, ağaç, orman, göl, deniz, güneş, ay, yıldız, gök gürültüsü, şimşek, yağmur gibi unsurların her biri önemli idi. Ayrıca evrenin oluşum süreci gök ve yer olmak üzere iki ana unsur üzerine düşünüldüğünden gökte ve yerde olan nesnelerin, olayların her biri de birbirini tamamlayan bu iki unsurun ayrılmaz parçaları olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle de söz konusu unsur, nesne ve olaylara anlam yüklenmesi de oldukça tabi bir durumdur.
Kimi araştırmacılar bu nesnelerin her birinin bir ruhu olduğunu ifade etmektedir. Bu ruhların bir kısmının iyilik getiren, bir kısmının da kötülük getiren özelliklere sahip olduklarına inanılmaktaydı. Bazı araştırmacılar gök gürültüsü, şimşek gibi bazı hava olaylarının insanı korkutan bir tarafının olması nedeniyle biraz da tanrısallaştırıldığı veya her birinin bir tanrıyı temsil ettiğini belirtmektedir Hatta buna delil olarak birtakım tarihî kaynaklardaki anlatımlara da yer verilmektedir. Ancak tabiattaki bu güçler Türkler tarafından tanrı olarak görülmesinden daha ziyade saygı duyulan unsurlardır.
Türklerin tabiatla iç içe olan yaşantısı ve tabiattaki nesne ve varlıklara anlam yüklemesi kimi zaman “totemizm” ile de ilişkilendirilmektedir. İnsanla hayvan veya bitkiler arasında bir akrabalık ilişkisi veya bağ kurmaya dayanan totemizm düşüncesi bir varlığın totem olarak kabul edilmesi ve kutsal olarak görülmesiyle ortaya çıkar. Bu bağlamda Türklerin kurda duydukları saygı örnek olarak gösterilmektedir. Ayrıca eski Türk destanlarında Kök Türklerin kurttan türediklerine dair anlatımlar da buna kanıt olarak gösterilmektedir.
Eski dönemlerden itibaren Türkler arasında yağmura özel bir önem atfedilmişti. Çünkü yağmur bütün tabiatın ihtiyacı olan suyu sağlayan bir kaynaktır ve bütün suların anası olarak düşünülmektedir. Türkler çok yağmur yağan yerleri “yağmurçıl”, büyük yağmurlar için “katı yağmur”, serpinti şeklinde hafifçe yağan yağmura “yağmur tamçurdı”, yağmurun durmasını “yağmur tındı” şeklinde ifade etmiştir. Ayrıca yağmur ve kar yağdırmak için de gerçekleştirilen ritüeller söz konusudur. Daha çok “yada taşı” adı verilen bir tür taş ile yağmur ve kar yağdırılabilmekteydi. Bu nedenle “yağmur taşı” olarak da isimlendirilmektedir. Hatta bu taşı kullanabilenler için özellikle Altay bölgesinde “yadacı” tabiri bulunmaktadır. Yada taşları daima rüzgâr esen dağlarda bulunmaktadır ve bu taşı elde etmek için mal ve mülkünü feda edenler söz konusudur.
Tabiat kuvvetleri içerisinde en önde gelenlerden ikisi güneş ve aydır. Hatta bugün de bu iki nesneye önem atfedilmektedir. Altaylı Türkler ve Müslüman Türklerden Mişerler arasında güneşle yemin etme âdeti bulunmaktadır. Altaylılara göre güneş ana, ay da atadır. Güneşi yerde ateş temsil eder. Bazı Saha masallarında büyük kahramanlar güneş ve ayın himayesi altındadır. Onların inancına göre zaman zaman güneş ve ay kötü ruhlarla mücadeleye girişirler. Eğer yenik düşerlerse güneş ve ay tutulması gerçekleşir. Güneş ve ay tutulması olduğunda Altay Türkleri bağırıp, çağırırlar, davul çalarlar. Bu gürültülerin kötü ruhları korkutacağına inanılır. Sahalara göre güneş ve ay iki kardeştir. Her ikisi de üstün özellikleri olan ilahlardır.
Türklerin yıldırım ve şimşek hakkında da ilginç düşünceleri mevcuttur. Bunlara göre yıldırım ve şimşeğin hareketleri göğün on altıncı katında yaşayan Kayra/Kara Han’ın oğlu olan ve iyiliği temsil eden Ülgen tarafından kontrol edilmektedir. Yıldırım düşen ağaçtan bir parça alıp, saklanırsa, o yere kötü ruhlar giremez. Tuva Türkleri yıldırım ve şimşek çaktığında saçı saçarlar. Saçı saçmak da eski bir gelenekti. Çin kaynaklarının Uygurlar hakkında verdikleri bilgilere göre, onlar yıldırım düşmesinden hoşlanırlardı. Gök gürledikçe bağırıp, çağırırlar ve göğe ok atarlardı. Bir yıl sonra yıldırım düşen yerde toplanıp, bir koyun keserek oraya gömerlerdi. Kırgızlar da bahar mevsiminde ilk yıldırımlar başladığında yüksek bir dağın tepesinde toplanır, dualar ederdi. Ardından tören düzenlenir, dört yönlü olarak düşündükleri göğe süt saçarlardı.