TAR221U-TÜRK MİTOLOJİSİ
Ünite 2: Türk Kozmolojisi
Giriş
Türk kozmolojisi, Türk kültürünün derin köklerinden biri olarak gökyüzüne ve doğaya büyük önem atfeden bir perspektife dayanır. Geleneksel Türk inanışında, gökyüzü ve yeryüzü arasındaki ilişki, insanların yaşamını yönlendiren temel bir unsurdur. Türk kozmolojisi, gökyüzü ve yeryüzü arasındaki dengeyi vurgulayarak evrenin ve insanın bir bütün olduğunu öne sürer.
Türk Kozmolojisi ve Gökyüzü İlişkisi
Kozmoloji; evrenin nasıl oluştuğunu, nasıl genişlediğini, içindeki galaksilerin ve diğer yapıların nasıl oluştuğunu, evrenin evrimini ve nihai kaderini anlamak için çeşitli teorileri ve modelleri içerir. Eski Türkler, kozmolojik dünya modelini açıklarken çeşitli ikili karşılaştırmalardan yararlanmışlardır. Bu karşılaştırmalar, evrenin temel özelliklerini anlamak için kullanılan sembolik ifadelerdir. Bu ikili karşılaştırmalardan bazıları şunlardır: evren-kaos, yer-gök, yukarı-aşağı, doğu-batı, sağ-sol, hayat-ölüm, ışık- karanlık, kendin-başkası, iç-dış, kültür-doğa. Eski Türkler için bu ikili karşılaştırmalar evrenin düzenini, yapısını ve dengesini ifade etmenin bir yolu olarak kullanılmıştır. Bu evrensel göstergeler, arkaik düşünceye özgü olan ve dünyayı anlamak amacıyla sınıflandırma yapmanın ilk aşamasını temsil eden değişmeyen unsurlardır. Eski Türk kültüründe bu semboller, insanların evreni anlamak ve anlamlandırmak için kullandıkları derin ve simgesel bir dilin parçalarıdır.
Gök ile Türklerin İlişkisi
Eski Türk inanç sisteminde gök, yer ve insan arasındaki ilişki Türk devlet anlayışının temelini oluştururdu. Türklerde gök, yani “mavi gök” (Kök Tengri), evrenin düzenini ve adaletini temsil eder, insanların ve yöneticilerin bu düzene uygun hareket etmeleri beklenir. Yönetici, göğün yeryüzündeki temsilcisi olarak görülür ve bu devletin idaresindeki merkeziyetçi yapının ve adalet anlayışının temelini oluşturur. Türk devlet anlayışında gök ve insan ilişkisi, devletin meşruiyetini, yönetiminin temellerini ve toplumsal düzenin sürdürülmesindeki rolünü şekillendirirdi.
Eski Türklerde Gök, aslında tanrısal kudretin bir kaynağı ve konumlandığı yer olarak algılandığından “Tengri” kavramı hem ilahi bir kudreti hem de kozmolojik bağlamda gökyüzünü temsil etmektedir. Türkiye Türkçesinde “tanrı” olarak kullanılan kelime, Orhun Kitabeleri’nde “Tengri” biçiminde karşımıza çıkmaktadır.
Kaşgarlı Mahmud’un XI. yüzyılda Müslüman olmayan Türkleri kastetmek üzere ifade ettiği “Onlar gökyüzüne Tanrı diyorlar” sözü, Türk düşüncesindeki gökyüzü anlayışını vurgular. Moğolların Gizli Tarihi’nde geçen “Tengri” kelimesi de “Gökyüzü” manasında kullanılmıştır.
Gök kavramının Eski Türklerde insanın yaratılış inancında da önemli bir yer tuttuğu anlaşılmaktadır. Örneğin; Altay Türklerinde eski doğayı ilahileştirme anlayışına dayanan bir inanç sistemine insanın yaşamı, doğanın ilahileştirilmiş
bir formu olan “Gök” bölümünde başlar. İnsan, bu Gök bölümünden, Tanrı tarafından belirli bir şekle büründürülmüş olarak yeryüzüne gönderilir.
Gök kavramının eski Türklerdeki kutsiyetine işaret eden önemli delillerden biri de türeyiş efsanelerinde kendisini gösterir. Uygur kağanlarının türeyiş destanını içeren anlatılarda “gökten inen ışık” ile bir ağacın gövdesinde dünyaya gelen Uygur kağanlarının türeyiş hikâyeleri her ne kadar Maniheist inançların etkisinde ortaya çıkmış olsalar da Türklerdeki kadim bir geleneğin tezahürüdür.
Kök Kalıg (Makro-Cosmos)
Türk kültüründe evren veya kozmosun anlamlandırılması, göğün ve yerin çeşitli katmanlara ayrılarak bu katmanlara özgü anlamlar yüklenmesiyle gerçekleşir. Türkler, canlıların yaşadığı ve kuşların uçtuğu aydınlık gök boşluğuna kök kalıg derken, bu ifadeyle gök ve yerin birbirine nasıl bağlı olduğunu ve evrenin çeşitliliğini vurgularlar. Kök ve kalıg terimleri hem soyut hem de somut olmak üzere birden fazla anlam içerir. Bu bağlamda kök ifadesi uzayı, kalıg ise atmosferi ya da havayı temsil eder.
Kök ve kalıg kavramlarının soyut anlamları da bulunmaktadır. Kalıg kelimesi, göğün yeryüzünden görünen kısmını, yani mikro kozmosu tanımlarken, doğa olaylarının gözlemlendiği ve canlıların yaşamını sürdürdüğü bir alan olarak kabul edilir. Türklerin evreni anlamlandırma şekli, göğün ve yerin çeşitli katmanlarına yükledikleri anlamlarla bu kültürün dünya ve varlık hakkındaki derin kavrayışını ve evrenle olan ilişkilerini yansıtır. Türklerin doğa olaylarına, yaşama ve evrenin manevi yönüne bakış açılarını da belirler, onların kültürel ve dinî inançlarının temel taşlarını oluşturur.
Kut-Kağan İlişkisi: Kozmolojik ve Siyasi Liderlik Bağlamı
Türk inanç sisteminde “kut” kavramı gökyüzü, yeraltı ve yeryüzü arasındaki ilişkileri anlama çabasının bir ürünüdür. Kut, hükümdarların egemenlik haklarının kökeni, soyun yaratılışı ve var oluşun temel nedenleri gibi çeşitli fenomenlerle ilişkilendirilir. Türkler, bu bilgileri Tanrı ve ruhlar dünyasından aldıklarına inanır ve bunlar, büyü, sihir, ayinler ve ongunlar gibi pratiklerle ilişkilendirilirdi.
Kut inancına göre, insanlar ve topluluklar, doğadan veya kozmik güçlerden gelen bu kutlu enerjiyi alabilirdi Kut, bir kişinin veya topluluğun yaşamındaki başarı, refah, şans ve güçle ilişkilidir. Kişi ya da topluluk doğru davranışlar, ritüeller veya diğer belirli eylemler aracılığıyla bu kutsal enerjiyi çekebilir veya artırabilirdi. Hükümdarların kaderi onlar henüz doğmadan önce gökyüzünde belirlenirdi.
Türk dinî yapılanması, temelde Gök Tanrı inancı, yer ve su ruhlarının saygınlığı ile atalara duyulan derin saygı üzerine kurulmuş üç ana sütuna dayanmaktadır. Türk kültüründe, Gök Tanrı’nın (Kök Tengri) öncülüğünde, ruhsal varlıkların sahip olduğu kutsal güç veya mana (bir başka deyişle kut), yukarıdan aşağıya doğru bir hiyerarşiyle sıralanmış ve bu güçlere dayanarak değerlendirmeler
yapılmıştır. Bu kutsal güçlerle uyum içinde yaşamak, onları memnun etmek için ritüeller gerçekleştirmek, kurbanlar sunmak ve bu güçleri lehine çevirmek Türk inanç sisteminde büyük bir öneme sahiptir.
Türk kültür tarihinde önemli bir yere sahip olan Kutadgu Bilig’de “kut”un özü şu şekilde güzel bir şekilde ifade edilir: “Erdem ve başarı kutun içinden doğar, liderliğe giden yol onunla şekillenir, her şey kutun kudreti altındadır.” Kut, hükümdara veya bunu hak eden kişiye “kut kuşu” olarak adlandırabileceğimiz sembolik bir hayvan aracılığıyla muhtemelen sembolik olarak verilirdi. Tengri Kut, Kutluk ve İdi Kut gibi ünvanlar, Türk devlet geleneğindeki liderlerin göksel varlıklarla olan bağlarını ve onların bu kutsal güçten aldıkları meşruiyeti vurgulamaktadır.
Türklerde devlet ve hükümdarlık mefhumu, Tanrı’nın lütfu ve desteğiyle ilişkilendirilir ve bu destek “kut” olarak adlandırılırdı. Dolayısıyla “Kut inancı” genellikle lider figürlerle ilişkilendirilir ve liderin kutu, topluluğun genel kutunu temsil ettiğine inanılır. Bu inanç sistemine göre bir liderin sahip olduğu kutu, onun liderlik yeteneklerini ve topluluğunu başarıya taşımasını sağlardı.
Türk Kozmolojisinde Evren Düzeni
Eski Türkler, doğa ile iç içe geçen konargöçer yaşamları boyunca, gök cisimlerine duydukları derin sevgi ve saygıyı büyük bir içtenlikle ifade etmişlerdir. Onlar, sadece yüce yaratıcıya değil aynı zamanda gökyüzünün görünür yüzüne karşı da büyük bir hayranlık besliyorlardı. Bunun yanında savaşçı bir toplum olan Türkler için yıldızların bilgisine ulaşmak aynı zamanda zamanı ve yönü tayin etmek için de önemli bir uğraştır.
Kutup Yıldızı
Türk mitolojisinde Kutup Yıldızı genellikle “Altankazguk” veya “Altunkazuk” olarak bilinirken, bazen “Demirkazık” veya “Demirçivi” olarak da adlandırılır.
Eski Türk inançlarına göre, Kutup Yıldızı gökte hiç kımıldamadan sabit bir konumda dururdu, diğer gezegenler ve yıldızlar ise onun etrafında dönerek görünüyordu. Kutup Yıldızı, Tanrı’nın ışıklı ülkesini temsil eden, yüksek gökyüzü ile yeryüzünü birleştiren kutlu bir kapı olarak kabul ediliyordu. Kutup Yıldızı göğün merkezi olarak kabul edilirken etrafındaki yıldızlar hükümdarların ailesine benzetilirdi. Diğer Türk topluluklarında ise Kutup Yıldızı göğün bir direği olarak görülürdü ve Tanrı’nın atlarını bu direğe bağladığına inanılırdı. Kutup Yıldızı’nın göğün merkezi olduğu ve yerin merkeziyle kozmik eksen aracılığıyla bağlantılı olduğu düşünülürdü. Kutup Yıldızı, ayrıca hayat ağacının gökyüzünden Tanrı’ya açılan kapısı olarak da görülürdü.
Geleneksel Türk inançlarına göre, Kutup Yıldızı gökyüzünde sabit bir noktada durur ve dünyanın merkezinde yer alır. Bu nedenle Türkler için Kutup Yıldızı, kozmik dengeyi ve dünya ile gökyüzü arasındaki bağlantıyı temsil eder. Kutup Yıldızı, şamanlar ve yiğitler için bir
rehber ve yol gösterici olarak kabul edilir ve onların ruhsal yolculuklarında önemli bir rol oynar. Türk kozmolojisinde Kutup Yıldızı’nın önemi, sadece mitolojik ve kültürel değil, aynı zamanda pratik yaşamda da yansımaları olan bir kavramdır. Yıldızlar, Türk toplumlarında yön bulmada ve seyahatlerde rehberlik sağlamak için kullanılmıştır.
Yıldızlar-Gezegenler
Türk kültüründe gökyüzünün kutsal sayılmasının temel sebeplerinden biri, göğün en üst katının Tanrı’nın tahtı olarak görülmesi ve karanlığı dağıtan güneş, ay ve yıldızların Tanrı’nın çadırının altında bulunmuş olmasıdır. Türkler, bu derin inançlarıyla gökyüzüyle özel bir bağ kurmuş ve günlük yaşamlarını bu kutsal ilişki çerçevesinde şekillendirmişlerdir. Eski Türkler, göğe büyük bir ilgi beslerlerdi çünkü gök, onlar için sadece yaratıcılarına değil, aynı zamanda yaşamlarının anlamını da temsil ederdi. Bu nedenle gökyüzünü dikkatle gözlemleyerek gök cisimlerinin hareketlerini anlamaya çalışırlardı.
Türk kültüründe yıldızlarla ilgili inançlar ve ritüeller zamanla değişmiştir ancak gökyüzü ve onun gösterdiği işaretlerin önemi her zaman büyük olmuştur. Yıldızlar sadece gökyüzündeki ışık kaynakları olarak değil, aynı zamanda yön bulmada da insanlara rehberlik ederlerdi. Türkler, yıldızların hareketlerine ve konumlarına bakarak iklim olaylarını ve mevsimlerin değişimini tahmin ederlerdi
Türkler, gezegenlere “ülker” veya “ürgel” derler ve “göğün deliği” için de “ürgel” terimini kullanırlardı. Sıcak ve soğuk hava olayları, gezegenlerin hareketlerine bağlı olarak açıklanır.
Küçük Ayı Burcu: Küçük Ayı Burcu eski Kuzey-Türk destanlarında “dört tekerlekli bir arabayı çeken iki at” şeklinde geçmekteydi. Büyükayı ve Küçükayı, Orta Asya Türkleri tarafından “Yedi Bekçi” olarak kabul edilmiştir.
Büyük Ayı Burcu: Türkçede “Yitiken” (yedi hanlar) denilen Büyükayı yıldız takımı, hükümdarın arabası olarak kabul edilirdi ve Kutup Yıldızı’na bağlı olarak mevsimler boyunca gökyüzünde dairesel şekilde hareket ederek yıllık takvimi belirlediğine inanılırdı.
Terazi Burcu: Özellikle avcıların ve geyiklerin motifleri bu burçla ilişkilendirilir. Ayrıca, gök cisimlerinin ve doğa olaylarının insan hayatı üzerindeki etkileriyle ilgili çeşitli inanışlar da bu burçla ilişkilendirilir.
Ülker Burcu: Çeşitli mitolojik motiflerle ilişkilendirilen bu burç, gökyüzündeki yıldızların düzenli bir şekilde dizilmesi ile ilişkilendirilir ve çeşitli doğa olaylarına yol açtığına inanılır.
Güneş ve Ay
Kök Türklerden başlayarak Uygurlar ve daha sonraki Türk hükümdarlıkları döneminde, güneş ve ay (Künay), hükümdarlık sembolleri olarak kabul edilirdi.
Bu iki gök cisminin güçleri ve ışıkları doğrudan Tanrı’dan gelir. Gerek ayın gerekse güneşin, Tanrı ile ilişkilendirilen önemli kavramlarla güçlü bağları vardır. Güneş ve ay,
insanların ölümden sonraki kaderi, ebedilik kavramı, giriş ve geçiş törenleri, ölüler ve seçkinlerle olan ilişkiler gibi bir dizi önemli konuyla ilişkilendirilir.
Türk mitolojisinde, güneşin ve ayın kutsal dağlarda oturduğuna ve dünyayı yönettiğine inanılırdı. Altay Türklerine göre tanrı Ülgen, güneşle ayı bir dağda ağırlardı ve güneşin ve ayın yaratıcısı da yine Ülgen’di.
Türklere ait birçok efsanede, masalda ve hikâyede ay genellikle eril, güneş ise dişil olarak algılanır. Bu nedenle, Anadolu Selçuklu mimarisinde bazı örneklerde, eril ve dişil semboller olarak ay (hilal) ve güneşi içeren kabartmalar bulunmaktadır. Türk mitolojisinde, güneş kutsal ve evrensel bir objedir. Eski Türkler, ayı tapınak olarak görmemekle birlikte, güneş eski Türk inanç sisteminin önemli unsurlarından biridir.
Güneş, Türk inanç sisteminde gök, ay ve yıldızlar gibi koruyucu bir varlık olarak kabul edilirdi. Türk mitolojisinde, güneşin ve ayın kutsal dağlarda oturduğuna ve dünyayı yönettiğine inanılırdı.
Güneş-Ana ve Ay-Baba, çeşitli kültürlerde önemli semboller olarak kabul edilir ve genellikle “iyi” tabiatlı ve “kötü”ye karşı duran varlıklar olarak tasvir edilirler. Şamanların görevlerinden biri, güneş ve ayın zaferlerini kolaylaştırmaktır.
Eski Türk inanışlarına göre, yönler güneşin gökyüzündeki hareketine göre düzenlenirdi. Orhun Kitabeleri’nde, yönler şu şekilde belirtilmiştir: 1. İleri, gün doğusu, 2. Beri, gün ortası (güney, sağ taraf), 3. Geri, gün batısı, 4. Yukarı, gece ortası (kuzey, sol taraf)
Eski Türklerde Güneş ve Ay, aynı zamanda hükümdarların göksel anlamda gücünün ve hâkimiyetinin de birer sembolü durumundaydı.
Gök Çığrısı
“Çığrı” kelimesi, Eski Türkçede çıkrık, felek, çark gibi şeyleri ifade ederdi. Bu sözcük daha geniş bir çerçevede Kök çığrısı, felek, değirmen, çark, dolap gibi nesnelerin çıkrığı; ip çıkrığı ve çeşitli makaralar gibi anlamları içermektedir.
Gökyüzündeki yıldızlar, güneş, ay ve diğer göksel cisimlerin dünya merkezli bir sistemde yıllık ve günlük hareketleri, Türk kültüründe gök kubbesi ve gök çarkının birlikte değerlendirildiği ve bu hareketlerin, güneş ve ay arasındaki zıtlıkların da gözetildiği bir anlayışa yol açmıştır. Gök kubbenin, Allun’un (veya Temür-Kazgan’ın) etrafında yıllık döngüsünün yanı sıra, ayrıca yıldızları taşıyan gök çarkının da döndüğü varsayılıyordu. Eski Türklerde güneş doğunun, ay batının sembolü olarak kabul edilmekteydi.
Eski Türk düşüncesine göre, evrenin veya gök kubbenin eliptik bir şekilde dönmesi, Türkçede “çığrı” olarak adlandırılan bir yaylı dünya modeli olarak düşünülen tasarımdan başka bir şey değildir.
Yıldızları taşıyan bu çark (felek), aynı zamanda zamanın oluşumunu gerçekleştirir. Çarkın dönmesiyle gece ve gündüz birbirini takip eder, düz hatlı bir zaman oluşur.
Gök çarkı, farklı temsillerle anlatılan bir kavramdır; bazen astral araba tekerleği, bazen çok kollu bir yıldız, bazen açılmış bir gül veya bir merkezden çıkan oklar şeklinde tasvir edilir. Bu görsel ifadeler genellikle güneşi simgeler. Gök sürekli döndükçe, göğün bu dönüşünden sıcak, soğuk, kuruluk ve yaşlık gibi olgular meydana gelirdi. Bu olgulardan dört unsur oluşurdu. Türk boy ve aşiretlerinin, kendi sembollerinde kullandığı kozmolojik unsurlar, felek anlayışını yansıtmaktadır. Türklerin İslamiyet öncesi kozmolojik algısını yansıtan çarkıfelek motifleri, aynı zamanda İslamiyet sonrası sanatta da kullanılmıştır. Bu motifler, geometrik ve bitkisel tasarımlarla birlikte, nazarlardan ve kötü niyetli ruhlardan koruduğuna inanılan bir koruyucu güce işaret eder.