AÖF Soru Bankası
TAR211U · Ünite 3

Ordu

Osmanlı Merkez ve Taşra Teşkilatı dersi, ünite 3 özeti

Klâsik Osmanlı Ordusu Giriş Klâsik Osmanlı ordusunu, merkez ve taşra (veyâ eyâlet) Osmanlı devleti, 1354’te Gelibolu’ya geçişin ardından kuvvetleri olarak ikiye ayırılır. Merkez kuvvetleri, Balkanlarda hızla yayılmış ve güçlü bir devlet hâline kapıkulu ordusu olarak da bilinir. gelmişti. 1453’te İstanbul’un fethi ile bu devlet cihan- şümûl bir imparatorluk hâline geldi. Bu gelişme ve Kapıkulu Ordusu genişleme, öncelikle güçlü ve iyi organize edilmiş bir ordu Bir ismi de kapıkulu ordusu olan Osmanlı merkez sâyesinde mümkün olmuştu. kuvvetleri, sürekli silâh altında tutulan (muvazzaf) bir

İlk Dönem Osmanlı Ordusu ordu idi. Kapıkulu ordusu, Selçukluların hassa ordusu örnek alınarak kurulmuştu. Osmanlılar ilk yayılma sürecinde genellikle gazâ ve cihâd anlayışını benimsemiş bir fetihler politikası izlediler. Bu Kapıkulu ordusu, Balkanlara geçişin ardından hızlanıp politika, düzenli ve sürekli silâh altında tutulan muntazam genişleyen fetihler dolayısıyla artan asker ihtiyâcını (muvazzaf) bir orduya dayanılarak değil, sefer sırasında karşılamak amacıyla kurulmuştu. toplanan, Osman Bey ve oğulları etrafında kümelenmiş Kapıkulu ordusunun gerçek anlamda Sultan I. Murad bulunan aşiretlerin eli silâh tutan insanlarının oluşturduğu döneminde, ulemâdan Konyalı Molla Rüstem’in tavsiyesi bir askerî güçle sürdürülmüştü. ve vezir Çandarlı Kara Halil Paşa’nın gayretleriyle

Bu orduya Âşık Paşa-zâde’nin gâziyân-ı Rûm (Anadolu kurulduğunu belirtirler. gâzîleri), ahîyân-ı Rûm (Anadolu Ahîleri), bâciyân-ı Rûm Bu ordu, temelde iki büyük ocaktan oluşmaktaydı: Acemi (Anadolu bacıları) ve abdâlân-ı Rûm (Anadolu abdalları) Ocağı ve Yeniçeri Ocağı. şeklinde açıklar. M. Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu adlı ünlü eserinde, bu dört zümreyi etraflıca Acemi Ocağı incelemiş ve bunların benzerlerinin Osmanlı öncesi Türk Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağı’na asker temin etmek üzere ve İslâm devletlerinde de yaygın olarak bulunduğunu kurulmuştu. Ocak ilk defa Gelibolu fâtihi Şehzâde ortaya koymuştur. Süleyman tarafından kurulup teşkilâtlandırılmıştır.

Bu zümreler, hiç şüphesiz dağınık ve belirli bir disiplinden Gelibolu Acemi Ocağı, sekiz bölükten oluşmakta idi. yoksun gruplardı. Bu sebeple, fetihlerin sistemli bir Başında Acemi Ocağı ağası adlı bir âmirin bulunduğu şekilde sürdürülebilmesi için düzenli askerî birliklere ocağın asker ihtiyâcı, şu dört kaynaktan karşılanmıştır:

ihtiyaç vardı. Bu ihtiyaç, kapıkulu ve timarlı sipâhi 1. Savaşlarda elde edilen Hıristiyan esirler, ordusunun kurulmasına kadar yaya ve müsellem adıyla 2. Devşirme sistemi çerçevesinde toplanan gayr-i bilinen askerî birliklerce karşılanacaktır. müslim çocukları,

İlk birliklerin, ilk dönem vezirlerinden Alâeddin Paşa ile 3. Kapıkulu ordusu mensuplarının çocukları (kul Çandarlı Kara Halil Paşa’nın gayretleri sonucu oğulları), kurulduğunu belirtirler. Yayalar, isimlerinden de 4. Esir pazarlarından satın alınan köleler.

anlaşılacağı üzere piyâde birliklerdi. Başlarında yayabaşı Savaşlarda esir alınan Hıristiyan gençler, Anadolu’daki veyâ çeribaşı adlı bir komutan bulunmakta ve onbaşı, Türk çiftçi ailelerinin yanına gönderildiler. Bu ailelerin yüzbaşı, binbaşı gibi rütbeler taşıyan daha alt seviyede yanında Türk-İslâm geleneklerine göre yetiştirildiler; hem komutanlar tarafından yönetilmekte idiler. Müsellemler müslüman oldular, hem Türkçe öğrendiler. Bu süre 3 ilâ 8 ise, sipâhi, yâni atlı birliklerdi. sene arasında değişmekteydi. Daha sonra Acemi Ocağı’na

Biner kişilik yaya ve atlı birliklerden oluşan yaya ve alınan bu gençlere gündelik 1 akçe ücret ödenirdi. Acemi müsellemler, sefer ve savaş sırasında günlük 2 akçe ücret oğlanlar da denen geleceğin yeniçerisi bu gençler, sâdece almakta idiler. Barış zamanlarında ise, kendilerine tahsis askerî eğitim almakla kalmazlar, bu dönemde çeşitli edilen yaya ve müsellem çiftliklerinde tarımla uğraşırlardı. îmâlathânelerde, devlet gemilerinde, odun ambarlarında, hasta odalarında; hattâ câmi, medrese, saray, hastâne, Yaya ve müsellemler birer askerî güç olarak XV. yüzyılın çeşme, köprü; hânedan mensupları, vezirler ve yeniçeri ortalarına kadar kullanıldılar. Ancak bu dönem, Yeniçeri ağası tarafından yaptırılan binâ inşaatlarında çalışırlardı. Ocağı’nın ve timar ordusunun da şekillenip teşkilâtlandığı Acemi Ocağı’nda yeterince kalan ve eğitimleri yeterli dönemdir. Bu süreçte, yeniçeri ve timar ordusu görülenler, buradan günlük 2 akçe ücretle Yeniçeri güçlendikçe, yayalar ve müsellemler geri plânda Ocağı’na nakledilirlerdi. kalmışlar; savaşlara aktif bir şekilde katılmak yerine, geri hizmeti elemanları olarak yol yapımı ve tâmiri, köprü Acemi Ocağı’nın eleman kaynaklarından bir diğeri olan kurulması, kale inşaatı, hendek kazılması ve mâden devşirme sistemi ise, savaş esirlerinin ihtiyâcı işletmeleri gibi işlerde çalıştırılmaya başlanmıştır. karşılamaması dolayısıyla uygulamaya sokulmuştu.

Tamâmen ortadan kaldırılmaları ise XVI. yüzyılın Devşirme konusunda yeniçeri ağası yetkiliydi. dîvâna sonlarını bulacaktır. başvururak devşirilmesi gereken miktarı bildirir, dîvân ise

kanun gereğince ferman çıkarır, devşirme yapılacak


bölgeleri belirler ve bu iş için memurlar tâyin ederdi. Bektâşî ocağına bağlanarak Hacı Bektâş-ı Velî’yi pîr Görevlendirilen memur, 8 ilâ 18 yaş arasındaki gençlerden edinmişlerdi. uygun olanları seçerdi. Sâdece bir oğlu bulunan âilelerin Sâdece İslâm dünyâsının değil, Avrupa’nın da ilk dâimî çocuğu alınmazdı. Birden fazla oğlu bulunanların ordusu olan yeniçerilerin asıl görevleri, pâdişâhı çocuklarının ise, en gürbüzü, asker olmaya en elverişlisi korumaktı. Bu sebeple, hâssa ordusu olarak da seçilirdi. Devşirilen çocuğun iyi bir âileye mensup, orta nitelendirilir. Bakanlar kurulu durumundaki dîvân veya uzun boylu olmasına dikkat edilirdi; kısa boylu, köse toplantıları sırasında, dîvân üyelerini korumak da görevleri ve sanat erbâbı olanlarla şehir hayâtı yaşayanlar tercih arasındaydı. edilmezdi. Gayr-i müslimlerden Yahûdî âilelerin çocukları devşirilmezdi. Yeniçeri Ocak Nizâmının Bozuluşu: Yeniçeriler, Osmanlı ordusu içinde önemli bir güç hâline geldikleri dönemden Acemi Ocağı’nın eleman kaynaklarından birisi de kul başlamak üzere, iktidarların belirlenmesinde etkili bir oğulları idi. Bunlar, kapıkulu ordusu mensuplarının faktör olmuşlardı. Meselâ, Fâtih Sultan Mehmed’in çocukları idiler. Kapıkulu mensupları köle vefâtının ardından oğulları Bâyezid ve Cem Sultan statüsündeydiler; dolayısıyla onların oğulları da aynı arasındaki saltanat kavgasında Bâyezid’in tarafını tutarak, statüde sayılmışlardır. Bu çocukların askerliğe elverişli ve onun başa geçmesini sağlamışlardı. yetişkin olanları, Acemi Ocağı’na alınarak eğitilirlerdi. Genellikle 23 yaşına kadar süren bu eğitimi İktidâr değişmeleri sırasında talep olunan cülûs bahşişleri, tamamlayanlar, be-dergâh (dergâha, Yeniçeri Ocağı’na pâdişahlarla yeniçeriler arasında sıkı pazarlıkların geçmeye hazır) olarak Yeniçeri Ocağı’na kaydedilirlerdi. yaşanmasına yol açmıştı. Bu durum, XVII. yüzyılda ve tâkip eden asırlarda etkisini artırarak devam etti. Miktar bakımından çok olmasa da, Acemi Ocağı için köle pazarlarından da eleman temin edilmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman devrine kadar Yeniçeri Ocağı’nın son derece disiplinli bir yapısının bulunduğunu Yeniçeri Ocağı biliyoruz. Disiplin ve yolsuzluk konusunda en küçük Yeniçeri Ocağı, 1363 yılında, Sultan I. Murad devrinde aksaklığa müsâmaha edilmediği gibi, yukarıda belirtilen kurulmuştur. Ocak, ilk defa bin kişilik bir birlik olarak yollardan geçmeyen kimselerin ocağa alınmasına da fırsat teşkil edilmişti. verilmemiştir. Ancak III. Murad devrinden îtibâren bu

II. Murad devrinde 3-4 bin civârında olan yeniçeri sayısı, durum değişti. Ocağa askerlikle ilgisi bulunmayan kişiler Fâtih Sultan Mehmed devrinde 8-12 bin kişilik bir askerî alınmaya başlandı.

kuvvet hâline getirildi. Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Ocak nizâmının bozulmasının önemli bir sebebi de, sayıları 12-14 bin kişi arasında değişen yeniçeriler, XVI. Osmanlı devlet adamları arasında sık sık yaşanan iktidar yüzyılın sonlarına doğru 40 bin kişilik bir ordu hâline mücâdeleleri olmuştur. dönüştü. Sonraki devirlerde, timarlı sipâhilerin gözden düşmelerinin ardından, bu sayı yüzbinlere ulaştı. Ocağın XVI. yüzyılın son çeyreğinde etkili bir şekilde hissedilen ve ocak sisteminin iyi işlediği devirlerde çok sıkı bir ekonomik sıkıntılar da Yeniçeri Ocağı nizâmının eğitimden geçirilen yeniçeriler, zamanlarının harp bozulmasının sebepleri arasında gözükmektedir. Bu âletlerini en iyi kullanacak şekilde yetiştirilirlerdi. Ok, devirde Avrupayı alt-üst eden Amerikan gümüşü, Osmanlı yay, kılıç, balta, gürz ve benzeri silâhları kullanmada son piyâsasını da derinden etkilemiş, enflasyona ve fiyatların derece usta idiler. Ocakta, muhtelif harp âletlerinin artmasına yol açmıştı. Osmanlı para birimi olan akçenin kullanımını öğretmek üzere tâlimhâne bulunuyordu. sürekli değer kaybederek alım gücünü yitirmesi, onları da Burada kılıç kullanma, kabza tutma, ok atma ve benzeri etkilemişti. Maaşlarının bu tür akçelerle ödenmek bilgiler tâlim ediliyordu. XV. yüzyılın ortalarından istenmesi üzerine isyan eden yeniçeriler, defterdarla îtibâren bu silâhlara tüfek de eklendi. Ateşli silâhları vezir-i âzamın kellesini istediler; istekleri yerine getirildi. kullanmaları konusunda II. Bâyezid’in bilhassa gayret Bu şekilde güçlerinin daha iyi farkına varan yeniçeriler, gösterdiği bilinir. sonraki yüzyıllarda her isteklerini pâdişahlara kabul ettirmeyi başardılar. Yeniçeri Ocağı’nın en üst âmiri olan ocak ağasının Osmanlı protokolünde önemli bir yeri vardı. Kendisi Yeniçeri İsyanları: Bu tür direnişlerin ilk örneğini Fâtih bizzat padişaha bağlıydı. Yeniçeri ocağında, ağadan sonra, Sultan Mehmed zamanında görüyoruz. Sultanla kuruluş rütbe sırasıyla şu ağalar bulunuyorlardı: Ocak kethüdâsı döneminden beri sadâret makAmını ellerinde tutan veya kul kethüdâsı, zağarcıbaşı, saksoncubaşı, turnacıbaşı, Çandarlı âilesi arasındaki nüfuz mücâdelesi sırasında, baş-çavuş ve muhzır ağa. Ocakta yeniçeri ağası ve pâdişâhın gençliğinden de faydalanan ve vezîr-i âzam sekbanbaşından sonra en yetkili kişi yeniçeri efendisi de tarafını tutan yeniçeriler, hizâya getirilmekle kalmadılar, denen Yeniçeri Ocağı kâtibi idi. Çandarlı âilesinin tasfiyesini de engelleyemediler. Ocağa çeki-düzen veren Fâtih, yeniçerileri devletin sınırlarını Yeniçeri Ocağı’nın kendisine mahsus bayrağı ve bandosu genişletme ve merkezî bir imparatorluk kurma yolunda da mevcuttu. XIII. yüzyılda örneklerini bolca gördüğümüz etkili bir şekilde kullandı. Onu tâkip eden güçlü sultanlar her sanat ve meslek erbâbının bir pîre bağlanması geleneği, Yeniçeri Ocağı’nda da uygulanmış ve yeniçeriler


döneminde, yeniçeriler ciddî direnişlere girişme cesâreti sonunda III. Selim tahttan indirildi; yerine IV. Mustafa bulamadılar. (1807-1808) geçirildi. Böylece nizâm-ı cedîd hareketine son verildi; III. Selim’in gayretleriyle kurulan yeni ordu Yeniçeri isyanlarının, sonucu bakımından en korkuncu, dağıtıldı. Saltanat değişimi sırasında, devletin üst Genç Osman adıyla da bilinen II. Osman (1618-1622) kademelerine yeniçerilerin belirledikleri isimler devrinde yaşandı. Genç sultan, yeniçerilerin gevşekliği getirilmişti. Bu duruma tepki gösteren III. Selim taraftarı sebebiyle, kuşatmış olduğu Hotin kalesini ele Alemdar Mustafa Paşa, Rusçuk âyânı sıfatıyla ve 15 bin geçirememişti. II. Osman, devletin eski gücüne kişilik askeriyle İstanbul üzerine yürüdü. Hedefi, IV. kavuşabilmesi için bâzı reformlar yapmaya karar verdi. Mustafa’yı tahttan indirip III. Selim’i tekrar başa geçirmek Bunlar arasında Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp yerine daha ve yeniçerileri hizâya getirmekti. Alemdar Mustafa Paşa disiplinli bir ordu kurmak da bulunuyordu. Tecrübesizliği tarafından yeniden tahta geçirilmek istenen III. Selim, IV. dolayısıyla fikirlerini çevresine açan sultan, durumdan Mustafa’nın emriyle katledilmiştir. Böylece yeniçeriler haberdar olan yeniçerilerin isyânıyla karşılaştı. Sarayı tekrar eski konumlarına döndüler. basan yeniçeriler, aklî dengesi bozuk olan şehzâde (I.) Mustafa’yı tahta çıkardılar. Bu durum karşısında II. Cebeci Ocağı Osman, yeniçerilere sığınmak zorunda kaldı. Osmanlı merkez ordusunun önemli bir birimi de Cebeci

Yedikule zindanlarına götürülen II. Osman, burada Ocağı idi. Cebe kelimesi zırh anlamına gelir. İki gruba katledildi. ayrılan cebeciler, yeniçerilerin savaşlarda kullanacakları ok, yay, kalkan, kılıç, tüfenk, kazma, kürek, balta, barut, IV. Murad, çok genç yaşta tahta çıkmıştı. İktidârının ilk kurşun, fitil, zırh, tolga ve benzeri silâhların yapımı ve yıllarında iki kere isyan eden yeniçeriler, ilk isyanlarında tâmiri işiyle görevliydiler. Sayıları 500-600 kişi arasında sultanı ayak dîvânına çağırmışlar ve isteklerini kabul değişiyordu. Ocağın yönetiminden cebecibaşı sorumluydu. etmediği takdirde kendisini tahttan indirmekle tehdit etmişlerdi. II. Osman’ın âkıbetini iyi bilen sultan, Cebecibaşının altında bir de ocak kethüdâsı mevcuttu.

yeniçerilere boyun eğdi. İkinci isyan sırasında ise, Topçu Ocağı pâdişâhın çok sevdiği kıymetli bir vezîr olan Hâfız Ahmed Paşa, sultanın gözleri önünde parçalandı. Osmanlıların topu ilk defa 1389’da, I. Kosova Savaşı sırasında kullandıkları bilinir. Topçu Ocağı, topları IV. Mehmed (1648-1687) döneminde sık sık isyan ettiler. dökenler ve onları kullananlar olmak üzere iki bölükten oluşuyordu. Ocağın yönetiminden topcubaşı ünvanlı bir Yeniçeri isyanları XVIII. yüzyılda da zaman zaman komutan sorumluydu. Toplar, başkentteki top tekrarlandı. Bunların içinde en önemlisi, 1730 yılında îmâlâthânelerinde dökülüp cepheye götürüldüğü gibi, yaşanan Patrona Halil isyânıdır. ihtiyâca göre savaş sırasında cephede de Sultan III. Ahmed, isyancıları teskin etmek için, suçlanan dökülebilmekteydi. Avrupa yakasında İstanbul dışında devlet adamlarının ve Vezîr-i âzam Dâmad İbrâhim Belgrad, Budin, İşkodra, Tameşvar gibi sınıra yakın Paşa’nın idâmlarını emretti. Ancak isyânı sonlandırmak şehirlerde top îmâlâthâneleri kurulmuştur. Anadolu mümkün olmadı. İsyancılar sonunda III. Ahmed’i tahttan yakasında ise Bilecik, Van ve Kiğı gibi şehirlerde indirerek, yerine I. Mahmud’u geçirdiler îmâlâthâneler vardı. Top, Osmanlı ordusunda İstanbul’un fethi sırasında en etkili silâh olarak kullanıldı. Çaldıran III. Selim şehzâdeliği sırasında devlet işleriyle yakından (1514), Mercidâbık (1516), Ridâniye (1517) ve Mohaç ilgilenen, kötü gidişi durdurmak için neler yapılması (1526) meydan savaşlarında top, sonucu belirleyen silâh gerektiği konusunda kafa yoran, bu konuda devrin Fransa olmuştu. Avrupadaki bir çok kalenin fethi de top kralı ile mektuplaşan III. Selim, çözümü geniş çaplı sâyesinde mümkün olmuştu. reformlar yapmakta bulmuştu. Halk da kendisinden büyük beklentiler içindeydi. Yeni sultan, Osmanlı reform Kapıkulu Sipâhileri hareketleri sırasında sık sık görüldüğü üzere, öncelikle Bunlara altı bölük halkı da denir. Bu altı bölük, ordunun reforma tâbi tutulmasını düşünüyordu. öncelikle silâhdârlar, sipâh oğlanları, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, nizâm-ı cedîd (yeni düzen) adıyla yeni bir ordu kurdu; sağ garîbler ve sol garîblerden oluşuyordu. Kapıkulu bunun için yeni kışlalar yaptırdı. Kurulan ordunun Batı sipâhileri, sarayın enderûn bölümü ile diğer saraylarda tarzı eğitimi için Fransa ve İsveç’ten subaylar getirtti; başarı gösterdikleri için terfî eden yeniçeriler arasından nizâm-ı cedîdin masraflarını karşılamak üzere, îrâd-ı cedîd seçilirdi. Ocağa, ileri gelen devlet adamlarının çocukları (yeni gelirler) adıyla yeni bir fon oluşturdu. Bu arada, ile kapıkulu mensuplarının çocukları da alınmıştır. yeniçerileri disiplin altına almak için eğitim mecbûriyeti Kapıkulu süvârileri, başlangıçta, sipâh ve silâhdâr getirildi. Topçu, humbaracı, lağımcı va arabacı sınıflarında adlarıyla kurulmuş iki bölükten ibâretti. Daha sonra, XV. yeni düzenlemelere gidildi. yüzyılın ortalarında bunlara isimleri sayılan diğer dört

1807 yılına gelindiğinde, nizâm-ı cedîde muhâlefet iyice bölük ilâve edildi. Görevleri, seferlerde pâdişâhın yanı arttı. Yeni düzenden memnun olmayanlar, yeniçerilerin ve başında bulunarak onun tuğ ve silâhlarını taşımak, ulemânın da tahrikiyle harekete geçtiler; bir kısım halkın güvenliğini sağlamaktan ibâretti. Statüleri yeniçerilerin da katıldığı Kabakçı Mustafa isyanı adıyla bilinen isyan üzerinde idi; onlardan daha fazla maaş almaktaydılar.


Humbaracı Ocağı sistemini örnek aldıkları anlaşılıyor. Osmanlılar bu sistemi Ocağın ismi, demir ve tunçtan dökülmüş el-bombası geliştirmişler, kullanışlı ve pratik bir sisteme demek olan humbara kelimesinden gelir. Teknik bir askerî dönüştürmüşlerdi.

sınıfı oluşturan ocak mensupları, dünyânın ilk havan topu Bu vergi birim alanlarına dirlik denmekte idi. Timar sınıfı olarak da bilinir. Ocak mensupları, hem humbara sistemine dâhil olan dirlikler üç kısma ayrılır: 1. Yıllık dökmekte, hem de bunları savaşlar sırasında kullanmakta geliri 3 bin ilâ 20 bin akçe arasında değişen dirliklere idiler. Humbaracı Ocağı, XVIII. yüzyılda, 1729’da timar, 2. Yıllık geliri 20 bin ilâ 100 bin akçe arasında Osmanlı devletine ilticâ ettikten sonra Ahmed adını alan değişen dirliklere ze’âmet, 3. Yıllık geliri 100 bin akçenin Kont Bonneval ve Sadrâzam Osman Paşa’nın girişimleri üzerinde olanlara ise has denilmiştir. sonucu geliştirilip yeniden düzenlendi. 1731’de ocağın ıslâh projesi hazırlanmış ve iki yıl sonra Üsküdar’da yeni Timar alanları savaşlarda yararlık gösteren sipâhilere bir Humbaracı Ocağı kurulmuştu. Ocak, Humbaracı tahsis edilirdi. İkinci sırada yer alan zeâmetler, zaîm Ahmed Paşa’nın çalışmalarıyla Osmanlı ordusunun en (çoğulu zu’amâ) denen kişiler tarafından tasarruf düzenli ve disiplinli askerî sınıfı hâline gelmişti. Ancak olunurlardı; bunlar çoğunlukla yörük beyleri, müsellem Yeniçeri Ocağı’nda görülen bozukluklar, Humbaracı beyleri, defter kethüdâları, timar defterdarları, sancak-beyi Ocağı’nı da etkilemiştir. Ocak, II. Mahmud zamanında ve beyler-beyilerin oğulları, kapıkulu mensupları arasında Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin kurulmasıyla bulunan ve taşraya çıkmak isteyen çavuş, müteferrika ve resmen kaldırılmışsa da, bir süre daha varlığını sürdürmüş dîvân kâtipleri gibi orta dereceli devlet memurlarıyla ve II. Abdülhamid döneminde tamamen ortadan sipâhi subayları idiler. En büyük gelir dilimini oluşturan kaldırılmıştır. haslar ise, başta pâdişah olmak üzere, şehzâdeler, vezîr-i âzamlar, vezîrler, vâlide sultanlar, pâdişah kız kardeşleri Lağımcı Ocağı ve kızları, beyler-beyiler, sancak-beyileri ve benzeri

Askerî literatürde lağım, tünel anlamına gelmektedir. yüksek rütbeli devlet adamları tarafından tasarruf Teknik bir sınıf olan Lağımcı Ocağı, bağımsız bir ocak olunmaktaydı. Timar sistemine dâhil olan dirlikleri olmaktan ziyâde, Yeniçeri Ocağı içinde faaliyet gösteren tasarruf edenler, kendi geçimlerini sağlamanın dışında, bir alt ocaktı. Temel görevi, savaşlarda, özellikle de kale savaşlara katılmak üzere asker yetiştirmek zorunda idiler. kuşatmalarında tüneller kazmaktı. Bu tüneller, bâzan Timar sâhipleri, gelirlerinin ilk 3 bin akçesinden sonraki askerin kale surlarına yaklaşması, bâzan surların her 3 bin akçelik kısmı için yardımcı veya yamak denen uçurulması, bâzan da içeriye kadar kazılmak sûretiyle bir cebelü; zeâmet ve has sâhipleri ise, her 5 bin akçe gelir kalenin içeriden ele geçirilmesi için kazılırdı. Lağımcı için bir cebelü yetiştirmek ve bunları at ve silâhlarıyla Ocağı’nın ne zaman kurulduğu bilinmemektedir. Bununla birlikte savaşa hazır hâle getirmekle mükelleftiler. birlikte, daha II. Murad döneminden beri Osmanlı ordularında lağımcıların bulunduğu bilinmektedir. Seferlere katılmayan sipâhilerin dirliklerinin ellerinden 1792’de çıkarılan bir nizam-nâme ile aksaklıkların alınmasıyla kalınmaz, îdam edilmek sûretiyle giderilmesine çalışılmıştır. 1826 yılında ise, Yeniçeri cezâlandırılmaları da söz konusu olabilirdi. Timarlı Ocağı ile birlikte Lağımcı Ocağı da kaldırıldı. sipâhiler, sancaklara taksim edilmişlerdi; dolayısıyla en büyük âmirleri sancak-beyileri idi. Diğer sipâhî Top Arabacıları Ocağı komutanları ise, rütbelerinin derecesine göre alay-beyileri, Kapıkulu ordusunun büyük çoğunluğu gibi, bu ocak çeribaşılar, bayrakdârlar ve çavuşlardı. mensupları da piyâde (yaya) birliklerdi. Görevleri, seferler sırasında Topçu Ocağı tarafından dökülen topları savaş Akıncı Ocağı

alanlarına taşımaktı. Topçuların hizmet verdikleri yerlerde Akıncılar, serhad denen sınır-boylarında bir taraftan mutlaka top arabacılar da bulunurdu. İstanbul’da düşman topraklarına yönelik faaliyet gösteren, diğer Ahırkapı’da ahırları mevcuttu. Arabacıbaşı tarafından taraftan tecâvüzleri ve sızmaları önlemek sûretiyle sınırları idâre edilen ocakta ayrıca kethüdâ, baş-çavuş, kethüdâ koruyan hafif atlı birliklerdi. yeri, ocak kâtibi, bölükbaşı, odabaşı ve halîfe unvanlı Akıncıların başlıca görevleri, devlet ve ordu adına keşif subaylar mevcuttu. yapmak; düşman ülkesi ve ordusu hakkında istihbârat Timarlı Sipâhiler toplamak; seferler sırasında düşman topraklarında Klâsik Osmanlı ordusu içinde eyâlet ordusu denince, Osmanlı ordusuna yol açmak; düşmanın pusu kurmasını öncelikle timarlı sipâhiler akla gelir. önlemek; ordunun geçeceği yerlerdeki ürünleri korumak; düşman topraklarında esirler ele geçirerek bunlardan o XVII. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı ordusunun en bölgeyle ve askerî hareketlilikle ilgili bilgi toplamak; büyük kısmını oluşturan atlı askerlerdi. Taşrada oturan ve ordunun rahat geçişini sağlamak üzere nehirlerin uygun maaş yerine genellikle timar ve zeâmet adıyla anılan yerlerini tespit etmekti. Akıncılar, aynı zamanda düşmana dirlikleri tasarruf eden timarlı sipâhiler, seferlere yönelik psikolojik savaş da yürütürlerdi: Düzenledikleri bulundukları bölgenin sancak-beyilerinin bayrakları ânî baskınlarla düşmanın moralini bozmak; askerî ve altında katılırlardı. Böyle bir ordunun oluşturulmasında ekonomik kaynaklarını tahrip etmek ve ulaşım sistemlerini Osmanlıların Selçuklu döneminde uygulanan iktâ çökertmek gibi işler bu cümledendi. İşlerinin gereği


TAR211U-OSMANLI MERKEZ VE TAŞRA TEŞKİLATI

Ünite 3: Ordu

olarak, bulundukları sınır boylarında, karşı tarafın dillerini, şehir ve kasabalarını çok iyi bilirlerdi. Seferler sırasında, Osmanlı ordusunun güvenli bir şekilde hareketini sağlamak üzere, en azından dört-beş günlük mesâfe önde giderlerdi. Savaşlara da fiilen katılırlardı.

Akıncılara devlet tarafından maaş ödenmezdi. İçlerinden kıdemli ve yararlık gösterenlere timar da verilirdi.

Akıncılar, doğrudan pâdişâhın şahsına bağlı düzenli birliklerdi.

Deliler

Serhad kulu da denen bu kuvvetler, isimlendirmeden de anlaşılacağı üzere, akıncılar gibi sınır boylarında faaliyet gösterirlerdi. Bu grup, çoğunlukta Türk soylulardan oluşuyordu. İri yarı cüsseleri, secâret ve kahramanlıkları ile tanınmışlardı. Düşmanın üzerine kor ve aklı başında insanların cesâret edemeyecekleri işlere fütursuzca girişmeleri dolayısıyla deliler ismiyle anılmışlardı. kusuzca saldırmaları,

Kale Muhâfızları

Çok geniş bir coğrafyaya yayılan ve sürekli savaş hâlinde bulunan Osmanlı devletinde sınırları korumak, buralarda güvenliği sağlamak ve düşman saldırılarını önlemek, en önemli askerî faaliyetlerdendi.

Sınır boylarında sürekli ikAmet edecek askerî birliklerin barınmalarını sağlayacak çok sayıda kale bulunmaktaydı. Bu tür kalelerde bulunan askerler, muhâfız (korucu, koruyucu) idiler. Bunlar tek bir sınıftan değil, bir kısmı yukarıda haklarında bilgi verilen askerî gruplardan seçilmiş olmak üzere yeniçeri, azeb, topçu, cebeci, lağımcı, martolos, tüfekçi, fârisân (süvâri-atlı) gibi farklı askerî meslek alanlarından seçilirlerdi.

Hafif piyâde (yaya) birlikler olan azebler (azeb: bekâr erkek), savaşlara da katılan, yeniçerilerin önünde yer alarak düşmana ilk saldırıyı gerçekleştiren askerlerdi.

Anadolu’nun değişik yerlerinden gönüllülük esâsına göre seçilmiş, savaş kAbiliyeti yüksek, sağlıklı, güçlü ve bekâr Türk erkekleri idiler.

Masrafları ve iâşeleri ise, mensup oldukları bölge halkı tarafından karşılanırdı. Savaş dışı zamanlarda kalelerde muhâfız olarak görevlendirilirlerdi. Azebler, Osmanlı donanmasında da kullanılmışlardır. Kalelerde muhâfız olarak kullanılan fârisân (atlılar) ise, tıpkı akıncılar gibi, düşmana yönelik ânî baskınlar için kullanılan atlı kuvvetlerdi.

Kalelere yönelik ânî düşman saldırılarını önlemekle görevli serhad kulu denen atlı grupların ise bir kısmı gönüllü, bir kısmı her beş hâneden bir asker olarak seçilen birliklerdi. Bu sonuncular, beşliler olarak da bilinir ve beşli ağası denen bir subay tarafından idâre edilirlerdi.

Yardımcı Kuvvetler

Osmanlı devletinin doğrudan kendi ordusu dışında, seferler sırasında faydalandığı askerî kuvvetler de vardı.

Bunlar, Osmanlılara bağlı Kırım Hanlığı; Eflâk (Romanya), Boğdan (Moldova) ve Erdel (Transilvanya) voyvodalıklarının askerî kuvvetleri idiler.

Ordu Geri Hizmeti Elemanları

Osmanlı ordusunda fiilen savaşanların dışında “geri hizmetleri” diyebileceğimiz hizmetleri gören unsurlar da bulunuyordu. Bunlar, ordunun seferler sırasında ihtiyaç duyduğu hizmet alanlarında çalışıyorlardı. Ordunun muhtelif ağırlıklarının, silâh ve cephânesinin taşınması; yol, köprü, menzil ve benzeri yapım işleri bunların vazifeleri idi. Bu tür işleri yapan unsarlar arasında başlıca tatarlar, yörükler, voynuklar, derbendciler, köprücüler, martoloslar, cerehorlar (veya serehorlar) bulunuyordu.

Tatarlar

Tatar, kelimesi ulak veya postacı anlamına gelir. Posta teşkilâtının bulunmadığı devirlerde, bu işi tatarlar yaparlardı

Yörükler

Yörük veya yürük kelimesi, Osmanlı döneminde göçebe Türkmenleri belirtmek üzere kullanılan bir ibâre olmanın yanı sıra, bulundukları bölgelerde kendilerine verilen askerî nitelikli işleri yerine getiren ve yine kökenleri çoğunlukla göçebe olan gruplar için de kullanılmıştır.

Voynuklar

Slavca bir kelime olan voynuk, asker anlamına gelmektedir. Bunlara, Balkanlarla ilgili Osmanlı belgelerinde voynak, voynuk, voynok, voynik, voyneyk imlâlarıyla yazılmış şekilde sık sık rastlanır. Vazifeleri, seferler sırasında ordunun at ve çayır ihtiyâcını karşılamaktı.

Derbendciler

Derbendciler, önemli geçit noktalarında kurulan ve bir çeşit polis veya jandarma karakolu niteliği taşıyan derbendlerde görevli kimselerdi. Bulundukları bölgelerdeki yolların ve geçitlerin güvenliği derbendciler tarafından sağlanırdı.

Köprücüler

Osmanlı ordusunda, seferler sırasında ordunun geçeceği yollar ve nehirler üzerinde köprüler yapmak; mevcut köprüleri onarmak ve korumakla görevli bir gruptu. Teknik bir sınıf olan köprücüler, bu işlerden anlayan her sosyal sınıftan seçilmiş insanlardı.

Martoloslar

Bunlar, ordu hizmetinde kullanılan Osmanlı tebeası fakat Müslüman olmayan kimselerdi. Martoloslar “doğrudan ordu hizmetinde çalışanlar” ve “bulundukları ülkede devlet adına hizmet görenler” olmak üzere iki gruba ayrılmakta idiler. Ordu hizmetinde çalışanlar, belli mevkilerin emniyetini sağlama, düşman bölgelerine akınlar yapma, düşmanın savunma sistemlerini bozma veya zayıflatma, keşif ve istihbârat toplama gibi işlerde kullanılıyorlardı. Bulundukları yerde devlet adına hizmet


görenler ise, devletin kuruluş döneminden beri kullanılan kimselerdi. Bunlar, toprağın işlenmesi, iskân meselesi ve göçebelerin iskânı gibi işlerle ilgilenirlerdi.

Cerahorlar

Başlangıçta ordunun silâh ve muhtelif araç-gereçleriyle çadırlarını nakletmek üzere görevlendirilen cerahorlar, daha sonra askerî inşaatlarda işçi olarak kullanılmış bir sınıftı.

Osmanlı Deniz Kuvvetleri (Donanma)

Osmanlı devleti, başlangıçta küçük bir kara beyliği olması dolayısıyla deniz kuvvetlerine sâhip değildi. Fakat fetihlerin kısa sürede Marmara sâhillerine ulaşması, böyle bir gücün gerekliliğini kaçınılmaz kıldı. Orhan Bey devrinden îtibâren oluşturulmaya başlanan Osmanlı donanması, başta Karesi Beyliği olmak üzere, Batı Anadolu’da Ege bölgesine hâkim olan Saruhan, Aydın ve Menteşe beylikleri gibi diğer Türk beyliklerinin Osmanlılara katılmasıyla hızlı bir gelişme sürecine girdi. Osmanlılar, 1324’te Karamürsel’i fethetmek sûretiyle ilk defa denize ulaşmışlardı. 1327’de Karamürsel’de ilk tersânenin kurulmasıyla, müesseseleşme yoluna girildi. Osmanlı donanmasının ilk komutanı (Deryâ Beyi) Karamürsel Alp’tir. Donanmanın merkezi önce İzmit’e, ardından Gelibolu’nun fethiyle buraya taşındı. İstanbul’un fethinin ardından da merkez, İstanbul’da Kasımpaşa’ya nakledildi. Gelibolu, Osmanlıların hem Balkanlara, hem de denizlere açıldıkları ilk kapı olarak değerlendirilebilir.

Fâtih Sultan Mehmed, donanmanın güçlenmesine önem verdi. Mısır’ın fethinden hemen önce, Osmanlı denizcilerinin Memlûklü devletinin yardım talebi üzerine Kızıldeniz’de boy gösterdiğini biliyoruz. Yavuz Sultan Selim döneminde, Anadolu’dan çıkan Türk levendlerinin, daha sonra Ka nûnî devrinde (1534) Barbaros Hayreddin Paşa adıyla kaptân-ı deryâ olacak olan Hızır Reis ile kardeşleri İlyas ve Oruç reislerin yönetiminde Akdeniz’i bir Türk gölü hâline getirdikleri görülür. Barbaros Hayreddin, Osmanlı döneminde yetişmiş en büyük denizci idi. Barbaros’un idâresindeki Osmanlı donanması, 1538’de Andrea Doria komutasındaki birleşik haçlı donanmasını Preveze’de büyük bir bozguna uğratarak, Akdeniz’i bir Türk gölü hâline getirdi. Turgut Reis’in komutasındaki Osmanlı donanması, 1560’da Cerbe’de başka bir Haçlı donanmasını mağlup etti. 1565’da başarısız bir Malta Kuşatması gerçekleştirildi. Kıbrıs’ın fethi sırasında önemli hizmetler veren donanma, aynı yıl (7 Ekim 1571) hazırlıksız yakalandığı İnebahtı deniz savaşında Don Juan komutasındaki birleşik Haçlı donanması tarafından büyük bir darbe yemiş ve gemilerinin çoğunu kaybetmiş olmasına rağmen, gücünün zirvesindeki Osmanlı devleti, altı ay gibi kısa bir süre içerisinde eskisinden daha güçlü bir donanma hazırlayarak denizlere indirmeyi başarmıştı. XVII. yüzyılda, Osmanlı donanması eski gücünü kaybetti.

XVIII. yüzyılda Mezomorta Hüseyin Paşa’nın girişimleriyle Osmanlı donanmasında reforma gidilmişse

de, donanmayı eski gücüne kavuşturmak mümkün olmadı. 1773’te Kaptân-ı Deryâ Cezayirli Gâzi Hasan Paşa’nın girişimleriyle bir Bahriye Mektebi açıldı. 1776’da Tersâne-i Âmire yakınlarında Bahriye Mühendishânesi açıldı.

II. Mahmud döneminde 1827’de Navarin’de imhâ edilen Osmanlı donanmasının yerine Amerikalı mühendislerin de yardımıyla yeni bir donanma inşâsına girişildi; bu dönemde Osmanlı tersânelerine modern deniz sanâyii girmeye başlamıştı.

Sultan Abdülmecid döneminde 1840’da Bahriye Meclisi kuruldu ve donanmayı modernleştirme çalışmaları devam etti. Şirket-i Hayriye denen ilk denizlik şirketi de bu dönemde kurulmuştu. 1867’de, Sultan Abdülaziz döneminde Bahriye Nâzırlığı kuruldu; yabancı ülkelerden çok sayıda modern savaş gemileri alındı. Ne var ki, büyük paralar harcanarak kurulan bu deniz gücü, II. Abdülhamid döneminde Haliç’te çürümeye terk edildi ve yeterince kullanılamadı. 1909’da Donanma Cemiyeti’nin çabalarıyla oluşturulan Osmanlı donanması, I. Dünyâ Savaşı sırasında Îtilâf devletlerinin Çanakkale’yi geçmesini engellemişti. Ne varki, Osmanlı donanması, savaşın sonunda Marmara’da gâlib devletlerin kontrolüne girdi.

Donanma, Kaptan Paşa veyâ Kapnân-ı Derya denen bir deniz kuvvetleri komutanı tarafından idâre olunurdu. Deniz kuvvetleri, tersâne halkı ve muhârib sınıftan oluşan ve Tersâne Ocakları denen bir ocaktan ibâretti. Tersâne halkı, esas olarak gemi yapımıyla meşguldü. Kaptân-ı Deryâ’nın dışındaki yüksek rütbeli komutanlar ise Tersâne Kethüdâsı ve Tersâne Ağası idi.

Ünite 3 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç