AÖF Soru Bankası

Türkiye Selçuklu TarihiÜnite 8 Özeti

Devlet Teşkilatı, Kültür ve Medeniyet

TAR205U-TÜRKİYE SELÇUKLU TARİHİ

Ünite 8: Devlet Teşkilatı, Kültür ve Medeniyet

Devlet Teşkilatı

Türkiye Selçuklu Devleti devlet teşkilatı açısından Büyük Selçuklu Devletini örnek almış ancak aynısını uygulayamamıştır. Çünkü başlarında Bizans ve Moğol istilasının baskıları vardır.

Türkiye Selçukluları Devlet Teşkilatının Kaynakları

Genel olarak bütün Selçuklu devletlerinde olduğu gibi Türkiye Selçuklu Devleti’nin de devlet teşkilatlanması hakkında kesin bir bilgiye sahip olunamamaktadır.

Hanedan, Gulâm ve İktâ Sistemi

Diğer Ortaçağ İslam devletlerinde olduğu gibi, bir Selçuklu şubesi olan Türkiye Selçuklularında da devlet, saraydan başlayıp merkez teşkilatın tamamına hükmeder. Hanedan, gulâm ve iktâ sistemleri inşa edilmiştir. Fakat hanedanın gücü ve otoritesi yok olunca bu ahenk ve düzen bozulmuştur. Moğol istilasında Sultan gücünü ve otoritesini kaybetmiş, bu yüzden artık yeni bir karar alınarak tecrübeli saygın devlet adamlarından iki ya da üç kardeşin birlikte hükümdar olması çözüm olmuştur.

Hanedan ve Sultan

Büyük Selçuklu Devletinin bölgesel bir uzantısı olan Türkiye Selçuklu Devleti, Selçuklu hanedanından Kutalmışoğulları tarafından kurulmuştur. Süleymanşâh ve kardeşleri Mikâiloğulları ile yollarını ayırarak Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmayı başarmışlardı. Ancak ilk iki sultan Süleymanşah ve I. Kılıç Arslan, güneydoğu (el-Cezire, Suriye) siyaseti dolayısıyla Büyük Selçuklular’la girdikleri nüfuz mücadelesinde hayatlarını kaybetmişlerdir. Kutalmışoğulları bu mücadelelere rağmen Anadolu’daki hakimiyetini sürdürmeyi başarmışlardır. II. Kılıç Arslan’ın 11 oğlunu ülkenin çeşitli bölgelerine tayin etmesinin sarsıntıya sebep olması üzerine bu uygulamadan vazgeçilmiştir.

Sultan ve Abbasi Halifesi

Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk başlarda Abbasi halifeleriyle dostane ilişkileri varken Türkiye Selçuklu Devleti’nin Abbasi halifeleriyle ilişkileri yanında çok seyrek ve sembolik kalır ve Bağdat’ın işgalinden sonra araları gerginleşmeye başlar.

“Metbû” Devlet ve “Tâbi”leri

Anadolu Selçuklu Devleti, Türkiye Selçuklu Devleti’nden kalan bazı bölgesel güçleri kullanmaktaydı. Moğol istilasından önce Ermeni Krallığı’nda Türkiye Selçuklu hükümdarlarının adının basılı olduğu paralar bastırılmıştır.

Sultanın Sembolleri

Taht ve taç sembolleri Türkiye Selçuklu devletinde sadece hükümdara verilirdi. Diğer semboller ise belli sınırlamalarla devlet adamları tarafından kullanılmıştır.

Bunlar;

• Unvan-lakab-künye: Unvan hükümdarın siyasi durumunu resmen ifade eden ve adının başına getirilen sıfattır.

• Hutbe: İslam dininde Cuma ve bayram namazlarının bir rüknü olmasının yanında siyasi bir semboldür. Hükümdar olan şehzade kendi adına hutbe okutur. • Sikke: Dönemin parasıdır, padişahların ismi ve unvanıyla basılır. • Tuğra ve Tevkî: Hükümdarların resmî belgeleri üzerine basılan alametleridir. • Nevbet: Mehter/bando takımıdır. Savaşlarda sevindirici sonuçlar olduğunda ve sultanın görevine devam ettiğini anlatmak için beş namaz vaktinde çalınır. • Tıraz ve Hil’at: Hükümdara değerli kumaşlardan dikilen, üzerinde padişahın unvanı olan elbiselere tıraz denir. Padişahın diğer yabancı devlet adamlarına gönderdiği hediyelere de hilal’at ismi verilmektedir. • Çetr: Sanskritçede şemsiye anlamına gelir. Hükümdarı at üzerindeyken güneşten korumak için kafasına tutulur. • Gasiye: Atların eyer örtüsüne verilen isimdir. Hükümdara boyun eğmek zorunda olanların taşıması için kullanılır.

Saray ve Teşkilâtı

Saray, hükümdarın hem evi hem de devletin yönetim yeridir. Günümüze kalıntıları ulaşmış bazı saraylar; Alaeddin Köşkü, Keykubadiye Sarayı, Kubadabat Sarayı, Antalya Sarayı’dır.

Sarayın sultanın ailesi ve hizmetkârlarıyla özel hayatını sürdürdüğü bölümüne harem denirdi. Haremde sultanın nikâhlı eşi hatun veya hatunları, küçük yaştaki çocukları ile bunlara hizmet eden ve hâce-saray (hadım ağası)ın idaresindeki cariyeler bulunmaktaydı.

Sultanlar çıktıkları seferlerde veya seyahatlerde genellikle haremi de yanlarında götürürler, tehlikeli durumlarda ise güvenli yerlere gönderirlerdi.

Sultanın yakın hizmetini ve sarayın genel işlerini gören saray personeli gulâm sistemiyle eğitilen kişilerden seçilmekteydi. Gulâmların işleri şunlardır;

• Melikü’l-hüccab veya Emîr-i hacib: Sarayın en büyük amiridir. • Emîr-i perdedar: Sultanın yanına girip çıkanlardan sorumlu amirdir. • Üstadü’d-dar: Mutfak, fırın ve ahır gibi ihtiyaçları karşılayan ve bu iş için tahsis edilen miktardan saray personellerinin maaşlarını karşılayan kişidir. • Emîr-i dad: Hükümdara ve devlete karşı suç işleyen kişinin infazını gerçekleştiren görevlidir. • Emîr-i âhur: Sarayın atlarından ve ahırından sorumlu olan kişidir. • Emîr-i âlem: Merasimlerde ve seferlerde sultanın sancağını taşımaktan sorumlu kişidir.


• Emîr-i câmedâr: Sultanın kıyafetlerinden ve giyim kuşamından sorumludur. • Emîr-i candâr: Bu emir sultanın ve sarayın güvenliğinden sorumlu olan candarların emiridir. • Emîr-i çaşnigîr: Sultanın sofrasına getirilen yemekleri ondan önce tadarak zehirlenmesini önleyen kişidir. • Emîr-i meclis: Sultanın eğlence meclisinin düzenlenmesinden sorumludur. • Emîr-i silah: Sarayın silahhanesinden sorumludur ve merasimlerde sultanın silahını taşır. • Emîr-i şikâr/Emîrü’s-sayd: Sarayın av hayvanlarından sorumlu olan ve bir nevi savaş tatbikatı mahiyetindeki sultanın av merasimlerini düzenleyen emirdir. • Emîrü’t-taşt/Taştî: Kaynaklarda asıl göreviyle ilgili pek bilgi bulunmayan bu emirin ise hükümdarın leğen, ibrik gibi el-yüz yıkamak veya abdest almak için kullandığı kaplar ile çamaşır yıkama kaplarının ve kılıç, ayakkabı, minder, seccade gibi eşyalarının bulunduğu taşthâneden sorumludur. • Şarabdar-ı hâss/Şarab-sâlâr: Sarayda her türlü meşrubatın muhafaza edildiği şarabhâneden ve hükümdarın meclislerinde onun ve misafirlerinin içeceklerinden sorumludur. • Hazinedar-ı hâss: Sultana ait para, mücevher, hil’at, silah ve değerli eyer takımlarının muhafaza edildiği hazineden sorumludur. • Rikâbdâr: Üzengi tutan anlamına gelen bu unvan sahibi emir, sultanın ata binip inmesine yardımcı olur ve saltanat alâmeti gâşiyeyi merasimlerde sultanın önünde taşırdı. • Müneccim: Astrolojiyle uğraşan ve sultanın vereceği önemli kararlar arefesinde muhtemel olumlu, olumsuz gelişmeler hakkında öngörülerde bulunan kişidir. • Üstad-ı saray (muallim): Saraylarda şehzadeleri eğitir.

Merkez (Hükûmet) Teşkilâtı

Sâsâni bürokrasi mirasının etkisinde kalan Ortaçağ Doğu İslam dünyasının bir parçası olan Büyük Selçuklu Devletindeki hükûmet ve bürokrasi geleneğinin Türkiye Selçuklu Devletinde de devam ettiği görülür. Vezaret makamı yani vezirliğin yetkilerinde, Dîvân-ı A’lânın işleyişinde ve dört divan reisinin bu divana katılması uygulamasında genellikle bir değişiklik yoktur. Ortak özellikler şunlardır:

• Vezâret: Vezir sultanın menşûru (fermanı) ile göreve başlar. Yürütme, yasama ve yargı yetkilerini elinde bulunduran sultanın vekili sıfatıyla devletin bütün işlerini idare eder. Genel olarak vezirin görev alanı ve yetkileri Büyük Selçuklu vezirleriyle aynıdır.

• Dîvân-ı A’lâ: Vezirin başkanlık ettiği divandır. Günümüzde bakanlar kuruluna yakın bir makamdır. • Dîvân-ı Tuğra/İnşa: Resmi yazışmaları düzenleyen ve sultanın menşûrlarına tuğra çeken dîvândır. • Dîvân-ı İstîfâ: Hazinenin gelir giderlerini düzenler, yıllık bütçe hazırlar. Günümüzdeki maliye bakanlığının karşılığıdır. • Dîvân-ı Arz: Asker sayısını belirleme ve toplama, askerî techizatı tedarik, kayıt ve kontrol etme, askerlere tevcih edilen iktâların idaresi, hâssa ordusu askerlerinin bistegânî denilen ücretlerinin üç ayda bir ödenmesi bu dîvânın sorumluluğundaydı. Şimdiki savunma bakanlığına benzer. • Dîvân-ı İşrâf: Devletin malî işlerinin, gelir ve giderlerinin kontrolünden, denetlenmesinden sorumludur. Büyük Selçuklulardan farklı olarak bu dört dîvân reisinin dışında dîvân-ı a’lâya katılan diğer devlet adamları: o Atabeg: Büyük Selçuklularda eyaletlere melik olarak gönderilen şehzadelerin beraberinde güvenilir ve devlet tecrübesi olan bir bürokrat da gönderilirdi. O, şehzade adına eyaleti yönetir, şehzade de tecrübe kazanırdı. Atabegin bu görevi tâbi Selçuklu hanedanlarında da devam etmiştir. o Nâib-i saltanat: Sultan başkent dışına çıktığında ona vekalet eden kişidir. Bu tarihte ilk defa Türkiye Selçuk Devletinde ortaya çıkmıştır. o Dîvân-ı pervanegî: Mülk, ikta gibi arazi işlerinden sorumlu olan ve bunlarla ilgili tayin, temlik ve tahrir işlerini düzenleyen menşür ve berat hazırlayan görevlidir.

Dîvân-ı a’lâya katılmayan dîvanlar da vardı. Bunlar;

• Dîvân-ı mezâlim: Nüfuzlarını kötüye kullanıp, baskı kuran, fazla vergi alan, halkın hak aradığı, adaletin tecelli edildiği en yüksek makamdır. Başkanı kadılardır. • Dîvân-ı evkaf-ı memâlik: Vakıflarda vakfeden kişinin belirlediği şartlarda ve kadının vakıf hukukuna uygun şekilde düzenler. • Dîvân-ı hâss: Gelirleri sultana tahsis edilen arazilerin idaresinden sorumludur.

Taşra Teşkilâtı

Taşra devletin vergi kaynağı, toplumun da tahıl ambarıdır. Köylünün ekip biçtiği, hububat üretilen bu topraklardan hem iktâ vergisi tahsil ediliyor hem de ülkenin tahıl ihtiyacı karşılanıyordu. Ortaçağ İslâm dünyasında mevcut olan iktâ sistemi, Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından askerî iktâ şeklinde geliştirilip yaygınlaştırılmış; böylece toprağa bağlı ve sadece sefer zamanlarında orduya katılan bir askerlik sistemi ortaya çıkmıştı. İktâ uygulaması, daha sonra Osmanlı devletinde de ülke toprakları üzerinde


devletin mülkiyetinin esas olduğu mîri arazi sisteminin bir parçası olarak devam etmiştir.

Türkiye Selçukluları’nın iktâ tevcihinde Büyük Selçuklulardan farklı bir uygulama dikkat çeker. Büyük Selçuklularda meliklere veya büyük komutanlara bir eyaletin tamamının yönetimi, dolayısıyla iktâ gelirleri de bölünmeden tevcih edilmekteydi. Türkiye Selçuklularında II. Kılıç Arslan’ın ülke yönetimini 11 oğlu arasında taksim etmesinden sonra, siyasî parçalanma belirtilerinin görülmesi üzerine bu uygulamadan vazgeçilmiştir.

Taşraya yönetici olarak gönderilen idarecilerin taşıdıkları unvanları şöyle sıralamak mümkündür:

• Melik (şehzade), • Melikü’s-sevâhil/Reîsü’l-bahr, • Sâhib, • Sübaşı/Serleşker, • Muktâ’, • Nâib.

Askerî Teşkilât

Türkiye Selçuklularının askerî teşkilâtı da esas itibariyle Büyük Selçuklunun devamı mahiyetindedir. Bu sebeple her ikisi de, boylar birliği esasına dayanan bozkırlı Türk Devleti hüviyetleri dolayısıyla Türkmenler’e dayanmaktaydılar.

Gulâm Askeri

Ciddi bir eğitimden geçirilirler. Seçilmiş gulâmlar sürekli paralı askerlerdir. Çeşitli uluslardan alınır. Bulundukları konuma ve göreve göre muhtelif isimlerle anılmaktadırlar:

• Gulâmân-ı hâss: Bunlar sultanın özel hizmetini ve muhafızlığını yaparlar ve her zaman onun yanında bulunurlardı. • Mefâride: Heybetli ve yiğit olanlardan seçilir, bir kısmı sarayın, bir kısmı da sultanın muhafızlığını yaparlardı. • Mefâride-i halka-i hâssın: Mefâridelerin bir kısmına verilen isimdi. • Mülâzimân: Genel olarak hizmetkârlardı. • Mülâzimân-ı yatak-ı hümâyûn: Sultanın muhafızlığını yapmakta ve dolayısıyle hâssa ordusunda önemli bir yer teşkil etmektelerdi.

İktâ Askeri

Taşranın, mukta’ların vergilerin toplaması yoluyla maliye yönetimini sağlamakta ve ordunun temelini oluşturmaktaydılar.

Ücretli Askerler

İhtiyaç dahilinde temin edilen, başta Franklar olmak üzere, Türkmenler de dahil birçok farklı kökene mensup paralı askerlerdir.

Yardımcı Kuvvetler

Devlete zaman zaman tâbi olmak zorunda kalan Kilikya Ermeni Krallığı, Trabzon Rum Devleti ile Doğu, Güney-

Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye’de hüküm süren Artuklular, Mengücekler, Eyyûbîler gibi bölge ve şehir hakimleri ihtiyaç durumunda, tâbilik yükümlülüğü gereği asker vermekteydiler.

Bazen zorunlu olarak, bazen isteyerek orduya katılan gaziler, şehir kuvvetleri, hatta evbâş veya ayyâr denilen başıbozuk takımı gibi düzensiz gönüllü birlikler de bulunmaktaydı.

Dîvân-ı Arız

İdari işleri, askeri işleri, asker teminini, gulâm askerlerinin maaşlarını, iktâların kontrolünü, ordunun teçhizatını, sefer güzergahlarının ayarlanmasını, askerin teftişini, ganimetlerin tespit ve taksimini, kayıtların tutulmasını sağlarlardı.

Ordunun İdarî Kadrosu

• Beylerbeyi: Hakan veya sultandan sonra gelen kişidir. Fakat orduya komutanı olarak tayin edilen herhangi bir emir de beylerbeyi unvanını taşıyabilirdi. • Sübaşı (Serleşker): Gulâm kökenli olup bir veya birkaç vilâyetin ya da daha küçük idari birimlerin ve kalelerin idarî ve askerî işlerinden sorumlulardı. Bulundukları yerdeki iktâ askerlerini eğitmek, silahlarıyla birlikte savaşa hazır hale getirmek onların göreviydi. • Ellibaşı: İktâ askerlerinden oluna 50 kişilik birliklere komuta ederlerdi. • Kutvâl/Dizdâr/Kaledâr: Sultan veya sübaşı tarafından tayin edilen kale kumandanlarıydılar. Bölgenin güvenliğinden ve huzurunun temininden sorumluydular. Bunların da maaşları ve iktâ gelirleri vardı.

Kültür ve Medeniyet

Büyük Selçuklular, İslâm Ortaçağında oluşan bilgi birikimini, eğitim ve öğretim projesi olan Nizami Mülk Medresesi aracılığı ile geliştirerek önemli katkı sağlamışlardır. Türkiye Selçuklu Devleti, Büyük Selçuklu Devletinden bunu da devralmıştır.

Büyük Selçuklu Devleti medeniyet olarak kısa zamanda gelişme göstermiştir. Fakat Türkiye Selçuklu Devleti I. Haçlı Seferi ve onun sonrasında yaşanan yıkım ile Anadolu topraklarındaki Hıristiyan varlığı nedeniyle kültür ve medeniyet bağlamında hızlı bir gelişme gösterememiştir. Yaşanan savaş, taraflar arasında medeni bir alışverişi imkânsız kılmıştır.

XII. yüzyılın sonlarında bazı nedenlerden dolayı ticaret faaliyetinde bir artış söz konusu olmuştur. İş gücünde yaşanan açığı kendi içinde kapatamayan devlet ihtiyaçlar doğrultusunda göç almalıydı.

Vakıf müesseselerinin Türkiye Selçuk Devleti’nde yeri büyüktür. İktisadi gelişmelerde ibadet, eğitim, sağlık ve diğer sosyal ihtiyaçlar cami, medrese, darüşşifa, kervansaraylar gibi müesseselerde karşılanıyordu.


Düşünce ve İlmî Hayat

İslam dünyasında varlık (tanrı) kavramı, filozoflar için derin bir tartışma konusu olmuştur. İbn Arabi’nin düşünceleri sonucu ortak bir metafizik alanı oluşturmuştur.

Şiirle Hayat Bulan İrfan

Filozofların varlık hakkında tartışmaları olmuştur. Hem varlıkla ilgi daha fazla bilgi elde edilmesi için, hem de bu konunun takibiyle ilgili tasavvufi yaklaşımları şiir dilinde benimsemek istemişlerdir. Çünkü ortada iki tane düşünce vardır; bilgide hedef ve bilgide arzu. Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre ve Şeyh Mecdüddin İshak İrfani bilgiyi şiir dilinde yansıtmışlardır. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinde hem Varlık tartışmaları hem de şiirde büyük gelişme olmuştur.

Meşşaî Gelenek

İslam fetihleri sonrasında Yunan felsefesiyle tanışan Müslümanlar Aristo mantığı ile karşı karşıya gelir yani tanrı-evren-insan ilişkisi görüşleridir. Bu felsefi bir akımdır. Bu akım varlık ve bilgi felsefelerinin etrafında, evren-doğa-insana ait düşünceleri kapsar.

Şihabüddin Sühreverdî ve İşrâkiyye

İslam düşünce tarihinde bilginin kaynağı olarak akıl yürütmeyi esas alan akılcı meşşailiğe karşı mistik sezgi ve tecrübeye dayanan düşünce sisteminin adına işrakilik denir. İşrakilik, Selçuklu ilim hayatında öne çıkan düşünce sistemlerinden biridir. Sultan I. Keyhüsrev, İşrakiyyenin kurucusu olan Şihabüddin’in bu düşüncelerine ilgi duyunca, yazar Pertevname adlı eserini ortaya çıkarır. Diğer eserini ise meşşai düşünce akımı hakkında yazmıştır. İşrakiyyle akımının yayılmasını sağlayan diğer önemli yazar ise Ömer Sühreverdi’dir. Anadolu’dan gelen en ünlü düşünürdür. Kendisi saray çevresinde etkili olmuştur. En önemli eseri ise Hikmetü’l-işrat’tır. Bu eseri hala dünya klasikleri arasında bulunmaktadır. Bu düşüncenin önemli bir etkisi de fizik teorisi eleştirisinde görülür.

Fen Bilimleri (Riyâziyât)

Türkiye Selçukluları zamanında fen bilimleri alanında da büyük gelişmeler olmuştur. Günlük hayata teknik uygulamalar geliştirmişlerdir. Bunlardan biri de astronomidir. Matematik-astronomi alanında yapılan proje çalışmalarda Kutbüddin Şirazi’nin yeri çok farklıdır.

Kutbüddin Şirazi matematik, tıp, astroloji, din ve musiki alanlarıyla ilgilenmiştir. Türkiye Selçuklu Devletinde müderrislik ve kadılık görevlerinde çalışmıştır. Konya, Malatya ve Sivas’ta kadılık yapmıştır. Daha sonra Sivas da müderrislik yapmıştır. Mantık, felsefe ve matematik alanlarında eserler bırakmıştır. Türkiye Selçuklu Devletinde matematik, geometri ve sayısal yönelimler artmıştır. Matematik günlük matematiktir. Fakat bu matematik bilgisi mali işlerinde kullanılırdı. Ondalık kesirleri Selçuklu Türkleri, islam medeniyetinde o zamana kadar ilk ve tek olarak günlük hayatta kullandılar.

Batınî Derinlik

Bu dönemlerde bilgi olarak görülmeyen başta astroloji olmak üzere bazı gizli ilimler de vardır. Mesela astroloji, astronomi, simya ve kimya gibi bilimler insanların merakının bitmek bilmediğini gösterir. Astroloji, matematik ve astronomiye dayansa da geleceğe dair bazı yorumlar yapılabilirdi.

Tıb

Türkiye Selçuklularının tıp alanında önemli bir yeri vardır. Bu dönemde tıp kurumlarının çoğalmasıyla halkta tıptan yararlandı. O dönemde hem tıp alanında eğitim hem de tedavi darüşşifalarda yapılırdı. Tıp alanında da birçok eser ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi İbni Sina’nın Kanun adlı eseridir.

Türkiye Selçuklu Devletinin en büyük hizmetlerinden biri de tıbbı Türkçeleştirme çalışmalarıdır.

Tasavvufî Hayat

XIII. yüzyılında Türkiye Selçuklu Devletinde tasavvuf yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Etkileri günümüze kadar gelen İbnü’l Arabi, Mevlana Celaleddin Rumi ve Sadüddin Konevi Selçuklu devletinin en önemli süfileridir. Moğol istilasından kaçan bazı tasavvuf temsilcileri de Anadolu’ya gelmişlerdir.

Bazı temsilciler:

• Şühreverdiye: Türkiye Selçuklu devletinin en önemli tarikatı olan şührever tarikatının en önemli temsilcisi ve kurucusudur. Anadoluda en duyulmuş, en bilindik eseri Avarifü’l-Maarif’dir. Konya’dan gelip Sadrüddin Konevi’nin emrinde çalışmaya başlamıştır. Lema’at adlı eserini burada yazmıştır. Tarikatı pek uzun zaman süre kalmasa da XII. yüz yılın sonunda halvetiyye ve nakşibendiyye tarikatlarına yönelmiştir. • Muhyiddin İbnü’l-Arabî: Yazdığı çok fazla eseri vardır. Eserlerini genel olarak iktisadi ve tasavvufi konular oluşturur. Vahdet-i vücud hakkında yaptığı eleştiri İslam dünyasını fazlasıyla etkilemiştir. Endülüslüdür. Bağdat’tan Anadolu’ya gelmiş bir süre Anadolu da kalmıştır. • Mevlânâ Celâleddin Rûmî: Etkileri günümüze kadar devam etmektedir. Moğol baskısından kaçarak Anadolu ya gelmiştir. Şam’da ve Halep’de tasavvuf eğitimi almıştır, Konyada müderrislik yapmıştır. Şeyhi şems-i tebizinin tesiriyle güzel bir tasavvufi anlayış geliştirmiştir. Eserlerini Müslim, Gayri Müslim, aydınlar ve yöneticilere yönelik yazmıştır. Kuranın kölesi olduğunu söyler ve bütün eserlerini farsça yazmıştır. O mesnevi, rîvân-ı kebir, fibi ma fib gibi eserleri vardır. Belli bir zümreye hitap etmez bütün topluma hitap ederdi.


• Hacı Bektaş-ı Velî: Hayatına dair kesin bilgilere ulaşılamaz. Sadece menkıbeleriyle tanınan bir şairimizdir. Türkmenlerde haydari şeyhi olarak da görev yapmıştır. Moğol baskısından kaçarak Anadolu’ya gelmiş daha sonrasında ise Vefai tarikatına katılmıştır. Merkezden uzak Sulucakara Höyüğü’ne yerleştiği tahmin edilmektedir. En önemli eserleri Makalat, Kitabü’l-fevaid’dir.

Ahîlik

Türkiye Selçuklu devletinin diğer önemli kurumlarından biri de ahiliktir. I.Keykavus Abbasi halifesi olan en-Nasır li-Dinillah‘ın elçisi Şihabüddin Ömer es-Sühreverdi aracılıyla fütüvvet teşkilatını getirildiği zamanlarda Selçuklu ’da ahilik kurumu ortaya çıkmıştır. Öne çıkan ahiler ahi çoban, ahi Ahmed, Ahi Ahmedşah ve Ahi Kayser’dir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında