TAR205U-TÜRKİYE SELÇUKLU TARİHİ
Ünite 4: I. Keyhüsrev ve II. Süleymanşah Dönemi
I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in İlk Saltanatı (1192- 1196)
II. Kılıç Arslan’ın, onbir oğlunu ülkenin çeşitli yerlerine melik olarak tayin etmesi, devletin yeni yeni huzura kavuştuğu bu dönemde bir bunalıma sebebiyet vermişti. Oğullarının bazıları daha sultanın sağlığında, kendilerini veliaht ilân ettirmek için babalarına baskı yapmaya başlamışlardı. Sivas-Aksaray meliki olan Melikşah, kendisini zorla veliaht tayin ettirdikten sonra, kardeşlerinin topraklarını almak için mücadeleye başlamıştı. Melikşah, kardeşi Kayseri meliki Sultanşah’ı babasını da zorla yanında götürerek kuşatmış; Melikşah’ın baskısından yılgınlık gelen sultan bir fırsatını bulup Kayseri’deki oğlunun yanına kaçmıştı daha sonra buradan da Uluborlu meliki Keyhüsrev’in yanına kaçmıştı. Bu arada Melikşah da, Kılıç Arslan’ın kaçması üzerine Konya’ya girip kendisini sultan ilan etmişti. Bunun üzerine Keyhüsrev babasını da yanına alıp, ordusuyla Melikşah’ın üzerine yürüdü. Ağabeyini Konya’dan kaçmaya mecbur ederek, babasını yeniden tahtına oturttu. Kılıç Arslan bu hizmetlerinin karşılığında küçük oğlunu veliaht tayin edip, devlet erkânından da ona biat edeceklerine dair söz aldı. Keyhüsrev babasının ölümünden sonra tahta oturdu(1192).
Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev özellikle Melikşah ve Sultanşah arasındaki mücadelelere karışmayarak, Bizans’a yönelik bir siyaset takip etmeyi tercih etti. Keyhüsrev, II. İsaakios’un zayıf imparatorluk döneminden (1185-1195) yararlanarak topraklarını fetihlerle genişletiyordu. Keyhüsrev 1196 yılında ordusuyla Menderes havzasına girdi. Bölgedeki birçok yer tahrip edilip ahalisi esir alındı. Harekâta devam eden sultan, Ladik ve Honaz’ı da fethetti.
Tokat meliki Süleymanşah, Kılıç Arslan’ın sağlığında Keyhüsrev’in veliahtlığıyla ilgili olarak babasının iradesine saygı göstermek gerektiği, ayrıca kardeşinin saltanat için gerekli donanımı olduğunu söylemişti. Ancak ağabeyi Melikşah öldükten sonra, hiç vakit kaybetmeden harekete geçerek, Sivas, Kayseri ve Aksaray’ı aldı. Daha sonra Konya önlerine gelerek başkenti kuşattı. Keyhüsrev Süleymanşah’a kendisinin, ailesinin ve maiyetinin canına dokunulmaması, istediği yere gitmesine izin verilmesi kaydıyla tahtı terk edeceğini bildirdi. Konya halkı ve emirler Keyhüsrev’e Kılıç Arslan’a verdikleri söz gereğince, sonuna kadar mücadele edebileceklerini söylediler. Fakat o, ahalinin daha fazla sıkıntı çekmesini istemediği için Konya’yı terk etmeye karar verdi (Ekim 1196). Keyhüsrev çeşitli yerleri gezdikten sonra en son İstanbul’a gitmişti (1199/1200).
II. Süleymanşah Dönemi (1197-1204)
I. Keyhüsrev’in Konya’yı terk etmesi üzerine devletin ileri gelenleri, Süleymanşah’ı şehre davet ettiler. 3 Ekim 1196 günü Konya’ya giren Süleymanşah Türkiye Selçuklu
Devleti tahtına oturdu. Bu durum başta Abbasi halifesi olmak üzere komşu hükümdarlara bildirildi.
Süleymanşah’ın tahta geçtikten sonra ilk icraatı, kardeşleri Berkyarukşah ve Argunşah’dan Niksar ve Amasya’yı almak oldu. Ankara meliki Mesud ve Malatya meliki Kayserşah dışında, kimi tasfiye edilerek, kiminin bağlılık arzetmesi üzerine, kardeşlerin elinde bölünmüş olan ülke, büyük ölçüde yeniden birleştirilmiş oldu.
Kaynakların kendilerinden hiç söz etmediği Niğde ve Ereğli meliklerinin güçsüzlüğü; Elbistan meliki Tuğrulşah’ın ağabeyi Melikşah’ın baskısı karşısında Kilikya Ermeni hükümdarı II. Leon (1187-1219)’un himayesine girmesi, Türkiye Selçuklu Devleti’nin Ermeni ucunda zaaf içerisinde olduğunu gösteriyordu. Nitekim daha Melikşah ve Sultanşah arasındaki mücadeleler sırasında Ereğli’yi zabt eden Leon Kayseri kuşatmasını da ancak haraç almak karşılığında kaldırmayı kabul etmişti.
Sultan Süleymanşah, Ermenilerin bu pervasızlığına son vermek üzere, 1199’da Kilikya seferine çıktı. Kilikya bölgesi Adana’ya kadar istilâ edildi; pek çok ganimet ve esir ele geçirildi. Süleymanşah’a karşı bir müttefik de bulamayan Leon, bu durumda çaresiz barış istedi. Yıllık vergi vermek ve Selçuklu sultanı adına para kestirmek şartıyla Selçuklu Devleti’ne tâbi olmayı kabul etti.
Süleymanşah, Ankara meliki Mesud hâricinde, Selçuklu ülkesinde birliği kurmayı başarmış ayrıca Bizans İmparatorluğu ve Kilikya Ermenileri’ni vergiye bağlamış;
Harput Artuklu, Erzincan ve Divriği Mengücek beylerinin tâbiyetleri devam ederken Saltukili de ilhak edilmişti. Bu durumda Süleymanşah’ın artık hemhudud olduğu Gürcistan’a bir sefer yapmasının önünde hiçbir engel kalmamıştı. Böylece İslâm beldelerini tahrip eden Gürcüleri cezalandırmanın yanında; inisiyatif alarak onların saldırılarını yavaşlatmak veya durdurmak da mümkün olacaktı. Süleymanşah, Gürcistan’a karşı savaş hazırlığı içerisinde olmasına rağmen, kraliçeye elçiler göndererek şimdilik bu niyetini saklıyor ve bir yandan da düşmana dair bilgi topluyordu. Selçuklu sultanı nihayet Kraliçe Thamara’ya bir elçi ve çok tehditkâr bir mektup gönderdi. Süleymanşah’ın savaş ilanını değerlendiren Gürcü kraliçesi telaşlanmakla birlikte, hemen savaş hazırlıklarını tamamladı. Erzurum ve Kars’tan karşılıklı olarak ilerleyen iki ordu, Pasinler-Sarıkamış arasında, Sarıkamış’a daha yakın bir mesafede bulunan Micingerd kalesi önünde karşılaştılar. Çok sayıda ölü ve esir veren Süleymanşah ordusunun kalanlarıyla, fakat ağırlıklarını savaş meydanında bırakarak Erzurum’a doğru çekilmek zorunda kaldı (1202). Bununla birlikte Thamara, Selçuklular kadar olmasa da büyük kayıplar verdiğinden savaştan sonra Selçuklu topraklarını işgâle tevessül edemedi. Dolayısıyla bu yenilgi Süleymanşah’ın iktidarını sarsacak bir etki de yaratmadı. Bu hadise üzerine Selçuklu Devleti’ne tâbiyetten ayrılan olmadığı gibi, Hısn-ı Keyfâ ve Âmid Artuklu beyi ile Eyyûbîlerden Sümeysat hâkimi Melik Efdal bu tarihten sonra Süleymanşah’a bağlılıklarını bildirmişlerdi.
Melik Mesud sahip olduğu askerî güç ve özellikle Ankara’nın çok müstahkem bir kale olması sebebiyle Süleymanşah’ın en büyük rakibi durumundaydı. Sultan bu yüzden iktidarını yeterince güçlendirene kadar ona dokunmadı. Melik Mesud da bu süreçte hizmetindeki Türkmenlerle Bizans’a karşı fetihlere devam etti. Ankara’dan başka Çankırı, Kastamonu, Bolu ve Eskişehir onun idaresinde bulunuyordu. Süleymanşah’ın Ankara seferini bu kadar ertelemesinin bir nedeni de, bu güçlü melikin üzerine yürürken arkasında, meselâ Gürcistan’ın istilâ edilmesi gibi prestijli bir galibiyetin bulunmasını arzu etmesiydi. Süleymanşah’ın başarıları bir tarafa, Gürcü seferi tam bir hezimetti. O halde Melik Mesud bu yenilgiden yararlanmaya yeltenmeden, onun harekete geçmesine fırsat vermeden Ankara kuşatılmalıydı. Bir yıldan fazla muhasara altında kalan Ankara’da, iaşe sıkıntısı baş gösterince teslim olmak zorunda kaldı (Temmuz 1204). Süleymanşah onun oğullarıyla birlikte salimen Ankara’dan ayrılmasına izin verdi. Fakat kardeşiyle yaptıkları anlaşmaya uymayıp, onu iki oğluyla birlikte, kendisine tahsis edilen yere giderken yakalatıp öldürttü.
Süleymanşah, Ankara’yı alıp Melik Mesud’u bertaraf ettikten birkaç gün sonra, 6 Temmuz 1204 tarihinde kulunç hastalığından vefat etti. II. Süleymanşah, Sultan Alp Arslan’ın saltanatı gibi, süresi kısa fakat gölgesi uzun, sekiz yıllık kısa hükümdarlık zamanıyla kıyaslanamayacak büyük başarılar sağladı. Kılıç Arslan’ın yaptığı görevlendirme neticesinde daha o ölmeden parçalanan ve saltanat kavgalarıyla sarsılan Türkiye Selçuklu Devleti’ni devraldığından çok daha ileri bir noktaya taşıdı. Kılıç Arslan’ın sahip olduğu toprakları birleştirmekle kalmayıp sınırlarını Gürcistan’a kadar genişletti.
Kaynakların güzel ahlâkı, adaleti, cömertliği, zekâsı dolayısıyla methettiği Süleymanşah, kardeşleri gibi şehzâdeliği zamanında çok iyi bir eğitim almış; meliklik bölgesinde ilim ve kültürün gelişmesine de imkân sağlamıştı. Süleymanşah hükümdarlığı sırasında Konya, Niğde ve Niksar’ın surlarını tamir ettirmiş, Kayseri- Kırşehir arasında Kızılırmak üzerinde Tek-göz köprüyü yaptırmış; Kılıç Arslan zamanında Konya’da yapımına başlanan İplikçi Medresesi de onun tarafından tamamlanmıştır.
I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in İkinci Saltanatı (1205-1211)
Keyhüsrev tahtını ağabeyi Süleymanşah’a terk etmek zorunda kaldıktan sonra, iki oğluyla birlikte üç yıl boyunca muhtelif yerleri dolaşıp, 1200 yılı başlarında İstanbul’a ulaşmıştı. İmparator III. Aleksios Angelos, Keyhüsrev’i sultanlara yaraşır bir şekilde karşılamış; kendisine değerli hediyeler ve ikta vermişti. Keyhüsrev de ona bazı değerli hediyeler vermek suretiyle mukabelede bulunmuştu.
Süleymanşahı’ın ölümünden sonra devletin önceliklerini kendilerininkinden üstün tutan ümera, Keyhüsrev’in eski
adamlarından Hâcib Zekeriya’yı onu çağırmak üzere yola çıkardılar. Keyhüsrev’e ağabeyinin öldüğü ve ümeranın tahta geçmek üzere kendisini davet ettiklerini gizlice anlattı. Bunun üzerine hazırlıklarını yapan Keyhüsrev oğulları ve maiyetiyle birlikte Anadolu’ya geçti. Keyhüsrev, Uluborlu ve çevresinden topladığı orduyla Konya önlerine geldiğinde, Konya halkının kendisine karşı ciddi bir hazırlık ve mukavemetiyle karşılaştı.
Ancak daha sonra devletin ileri gelenleri Konya’yı Keyhüsrev’e teslim ettiler. Keyhüsrev böylece sekiz yıl sonra yeniden Selçuklu tahtına oturdu.
Keyhüsrev’in hükümdarlığı adet olduğu üzere bağlı beyliklere ve komşu hükümdarlara duyuruldu. Onlardan gelen tebrikler kabul edildi. Meliklik döneminde hocası olup kendisi gibi gurbette bulunan hocası Mecdeddin İshak’ı Şam’dan yanına davet etti. Onu Malatya meliki tayin ettiği oğlu Keykâvus’un hocalığına atadı. Keykubâd’ı Tokat’a, diğer oğlu Keyferidun’u ise Koylu- Hisara melik olarak tayin etti. Ancak bu tayinlerin Kılıç Arslan döneminde görülen uygulamayla ilgisi yoktur. Melikler sadece bulundukları vilayetin yöneticisi olup, adlarına para kestirme ve hutbe okutma yetkileri bulunmuyordu.
Latinlerin İstanbul’u işgali üzerine kaçıp Karadeniz bölgesini ele geçiren Komnenoslar’a karşı bir sefer yaptı. Karadeniz limanlarını yağmalamalarına son verip, bu yönde tıkanmış olan ticaret yolunun güvenliğini temin etti. İznik’te Bizans’ın mirasçısı olarak ortaya çıkan Laskaris’le yaptığı anlaşmayla, Anadolu’daki Bizans topraklarının Trabzon veya İznik hükümdarlarının, elinde birleşmesine ve Batı Karadeniz bölgesinin düşmesine engel oldu.
Anadolu ticaret trafiğinin güneydeki en mühim giriş-çıkış kapılarından biri olan Antalya’nın idaresi, Aldobrandini adlı bir İtalyandaydı. Aldobrandini Mısır ve Avrupa’dan gelen tüccar kafilelerini soyarak Anadolu’nun ekonomik hayatını sekteye uğratıyordu. Müdahale edilmemesi halinde Antalya ve civarının Kıbrıs haçlıların denetimine girmesi de kaçınılmazdı. Üstelik Antalya, Türkiye Selçukluları’nın Mısır’la ticaret ilişkileri açısından vazgeçilmesi mümkün olmayan bir limandı. Sultan I. Keyhüsrev bu meseleyi halletmek üzere, ülkenin her tarafından asker toplayıp Antalya üzerine yürüdü. Muhasara edilen şehrin kale burçları, on beş gün boyunca mancınıklarla dövülerek tahrip edildi. Nitekim bir süre sonra şehri koruyan haçlılarla yerli ahali arasında anlaşmazlıklar çıktı. Antalyalılar Selçuklu kuvvetlerine haber göndererek şehri teslim edeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine Selçuklu askerleri, mancınıklarla dövülen Antalya surlarına merdivenlerle tırmanıp şehre girmeye başladılar. Haçlı askerleri kaleye çekilip direnmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. 5 Mart 1207 tarihinde fethedilen Antalya’nı n valiliğine, sultanın mutemed adamlarından Mübarizeddin Ertokuş atandı.
Keyhüsrev son olaylar yüzünden zarara uğrayan tüccarların mallarının ve kayıplarının tesbit edilmesini ve zararlarının devlet hazinesinden ödenmesi emretti. Tüccarlar hangi ülkeden gelirse gelsin, ticaretten alınan vergileri kaldırdı. Bu husus bir yandan kervansaray ağlarıyla donatılmakta olan Anadolu’yu, yeniden ticaretin cazibe merkezlerinden biri hâline getirmek için takip edilen iktisadî politikalarla ilgiliydi. Kıbrıs Haçlı Krallığıyla ilk anlaşmayı, Antalya’nın fethinden hemen sonra I. Keyhüsrev yapmıştır. İki ülkenin tüccarlarının birbirlerinin topraklarında karşılıklık esasına göre serbestçe ticaret yapabilmeleri ve gümrük vergilerini %2- 3’lere indirme hükme bağlanmıştır. Selçuklular, Anadolu’yu bu anlaşmalarla dünya ticaretinin önemli bir parçası durumuna getirmişlerdir.
II. Süleymanşah’ın 1199 yılında düzenlediği sefer onunda Selçuklu tâbiyetini kabul eden Kilikya kralı Leon, 1204’de onun ölümünden sonra meydana gelen taht değişikliğini büyük bir fırsat bilerek 1205’de Göksun ve etrafındaki bazı yerleri alıp, çok sayıda esir ve ganimet ele geçirdi. Selçuklular’ın müttefiki olan Halep Eyyûbi melikinin topraklarını yakıp yıktı. Arkasından Maraş ve havalisinde bazı yerleri alıp büyük tahribat yaptı. Maraş’tan Elbistan önlerine gelen Leon, şehri kuşattıysa da başarılı olamadı. Toprak kayıpları bir tarafa, onun bu faaliyetleri Anadolu- Suriye güzergâhındaki ticaret akışına büyük zarar veriyordu. 1209 yılında harekete geçen Selçuklu sultanı, önce Maraş’ı kuşatıp aldı. Bu arada Leon’la mücadele etmesine rağmen kesin bir sonuç alamayan Melik Zâhir’e de kendisine askeri yardımda bulunması çağrısı yaptı. Eyyûbi ordusunun da katılımıyla güçlenen Keyhüsrev, daha önce fethedilmiş fakat el değiştirmiş olan Pertus kalesini geri aldı. Böylece Leon’un saldırıları yüzünden güvenliğini kaybeden Anadolu-Suriye yolu emniyete kavuşmuş oldu.
Sultan Keyhüsrev, Bizans’ın mirasçısı olduğu iddiasıyla, Batı Anadolu’da hâkimiyetini güçlendirmekte olan Laskaris’le, Karadeniz’deki Komnenoslara karşı anlaşma yapmıştı. Laskaris’in ödemekle mükellef olduğu yıllık vergiyi göndermemesi doğal olarak savaş sebebi sayıldı. Laskaris’in tahtını ele geçirmek isteyen III. Aleksios’u da yanına alıp sefere çıktı. Fakat Alaşehir’de meydana gelen bu son savaşta hayatını kaybetti.
Şehid sultanın naaşı Konya’ya getirildi. Künbedhâne adı verilen ve Selçuklu sultanlarının medfun bulunduğu türbede gömüldü. Kaynaklarda ağabeyi Süleymanşah gibi, uzun boylu ve yakışıklı olarak tarif edilen Keyhüsrev, devrin en büyük âlim ve mutasavvıflarından olan Mecdeddin İshâk tarafından yetiştirilmişti. Cami, hankâh, köprü gibi eserler yanında, Kayseri’de 1207 yılında kız kardeşi Gevher Nesibe adına yaptırdığı tıp medresesi, bütün ihtişamıyla günümüze kadar gelmiştir.