TAR205U-TÜRKİYE SELÇUKLU TARİHİ
Ünite 3: Sultan I. Mesud ve II. Kılıç Arslan Dönemi
Sultan I. Mesud Dönemi
I. Mesud Danişmendli Emir Gazi ile birlikte Aleksios Komnenes ile savaş halinde bulunan kardeşi Şahinşah’ın üzerine yürümüştür. Aynı zamanda Şahinşah, Aleksios’un düşmanlarını birbirine kırdırma siyasetine uygun olarak yaptığı asker yardımı teklifini, belki durumun ciddiyetini fark edemediği için kabul etmedi. Nitekim Melik Mesud her nasılsa hapisten kurtulmuş ve kızıyla evlendiği Danişmendli Emir Gazi’nin desteği ile tahtı ele geçirmek amacıyla üzerine gelmekteydi. Şahinşah, Mesud’un durumunu öğrenmek için gönderdiği öncü birliğinin taraf değiştirmesi yüzünden ihanete uğrayıp pusuya düştü. Şahinşah kaybedeceğini anlayınca bir Bizans kalesine sığındı; fakat yine kendi adamlarının ihaneti sonucu yakalanıp Mesud’a teslim edildi. Mesud önce ağabeyinin gözlerine mil çektirip onu Konya’da eşine teslim ettiyse de, mil çekme işleminin tam yapılmadığı kuşkusuyla yayının kirişiyle boğdurdu. Kendisi Türkiye Selçuklu Devleti tahtına oturdu (1116).
Ancak Mesud bir yandan yaşının çok genç olması, diğer yandan da tahtını Danişmendli Emir Gazi’ye borçlu bulunması dolayısıyla hükümdarlığa onun gölgesinde başladı. Emir Gazi’nin öldüğü 1134 yılına kadarki dönem, Sultan Mesud’un 39 yıllık uzun saltanatının birinci kısmını oluşturmaktadır.
Diğer taraftan Bizans’ın ilerlemek için girişimleri de devam ediyordu. Bizans imparatoru, I. Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra Türkiye Selçukluları’nın uğradığı sarsıntıdan yararlanmıştı. Şahinşah’ın saldırılarını durdurmak konusunda, kısmen başarı sağlayan Aleksios’un ölümü üzerine yerine oğlu Ioannes (1118- 1143) geçmişti. Ancak Şahinşah’ın ölümünden hemen önce imparatorla yaptığı anlaşma hükümsüz kalmış; Bizans’ın Çukurova’yla Suriye’yi kontrolü açısından çok önemli olan Denizli ve Uluborlu şehirleri Türkler ’in eline geçmişti. Ancak yeni imparator da babası gibi saltanatı süresinde sürekli Selçuklularla mücadele etmiştir. 1119 yılında orduyla yola çıkan Ioannes, Alaşehir’e gelerek karargâhını kurdu. Hedefi Türkmen ilerleyişini durdurmak üzere Denizli’yi geri almaktı. İmparator’un, Türk asıllı komutanlarından Aksukhos idaresinde gönderdiği kuvvetler, Alpkara adlı bir komutan idaresinde, küçük bir müfrezenin koruduğu ve Sultan Mesud’un yardım edemediği Denizli’yi ele geçirdiler.
Bununla birlikte merkezi idare ne kadar zayıf olursa olsun, Türkmenlerin Bizans uçlarındaki ilerleyişi kendi mecrasında devam ediyordu. Ioannes bu ilerleyişi durdurmak maksadıyla, 1121’de yeniden Anadolu’ya girdi. Bu seferki hedefi yine Batı Anadolu’da Türkmenlerin üssü konumundaki Uluborlu idi. Bu müstahkem şehir de, Türk kuvvetlerinin Bizans askerleri tarafından pusuya düşürülüp ağır zayiat verdirilmesi sonucu düştü. Antalya’ya kadar ilerleyen İmparator, Türklerin elinde bulunan birçok yeri zapt etti.
Türkiye Selçuklularının güneydoğu siyaseti dolayısıyla Danişmendlilerle, Malatya üzerinde sürekli rekabet içerisindeydi. Önce Büyük Selçuklularla çatışma, sonra Birinci Haçlı Seferinin yarattığı şartlar dolayısıyla Suriye kapısı tamamen kapanan Anadolu Türkleri için, el- Cezire’ye açılan tek kapı Malatya idi. İşte bu sebeple Danişmendli beyinin Kılıç Arslan’ı hiçe sayarak şehri alması aralarında bir savaşa yol açmış; sultan yenilgiye uğrayan Danişmend Gazi öldükten sonra burayı zapt etmişti (1105).
Ancak Selçukluların Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra uğradığı sarsıntı, Danişmendlilere güç kazandırmıştı. Nitekim Emir Gazi damadı Mesud’un zayıf durumundan yararlanıp onun aleyhine topraklarını genişletmeye başladı. İlk hedefi ise, Belek Gazi’nin ölümü üzerine (1124) onun himayesinden mahrum kalan Malatya oldu. Belek’in halefleri ile Tuğrul Arslan arasında onun mirası için cereyan eden çatışmalar Emir Gazi’ye fırsat verdi. Haziran 1124’de, Mesud’un da onayını almış olarak Malatya’yı kuşattı. Altı aylık bu kuşatmadan sonra Malatya Danişmendliler’in eline geçmiştir.
Sultan Mesud’un kardeşinin elinde bulunan Malatya’yı, bir bakıma Danişmendlilere terk etmesi diğer kardeşinin isyanına sebep olmuştu. Ankara-Çankırı civarına hâkim olduğu anlaşılan Melik Arab, 30.000 kişilik bir orduyla Mesud’un üzerine yürüyüp onu yenilgiye uğrattı (1126). Mesud, Danişmend beyi bu sırada Artuklular’la meşgul olduğu için, yardım almak üzere İstanbul’a gitti. İstanbul’dan dönen Mesud, Emir Gazi ile birlikte kardeşini yenilgiye uğratıp onu Çukurova’daki Ermenilere sığınmaya mecbur etti. Melik Arab 1127’de buradan topladığı kuvvetlerle Danişmendli beyinin oğlu Muhammed’i, sonra onun oğlu Yunus’u esir alıp, diğer oğlunu öldürmesine ve Emir Gazi’yi yenmesine rağmen, sonunda Bizans’a iltica etmek zorunda kaldı ve orada öldü. Onun hâkimiyetindeki topraklar ise Danişmendliler’in eline geçmiştir.
Emir Gazi’nin ölümüyle Sultan Mesud, saltanatının hükümran olamadığı dönemini tamamlamış oldu. Bu dönemde Mesud’un yardım veya onayıyla, kardeşleri Tuğrul Arslan ve Arab’a ait Malatya, Ankara-Çankırı- Kastamonu çevreleri Danişmendlilerin eline geçmişti. Sultan Mesud’un iktidarını, kendi meşruiyetinin kaynağı olarak kullanan Emir Gazi, bu sayede topraklarını Fırat’tan Sakarya havzasına kadar genişletti. Emir Gazi zamanında hareket kabiliyeti sınırlı olan Mesud, o öldükten sonra Çankırı ve Kastamonu’yu almak üzere harekete geçen Bizans imparatoru ile ittifak etti (1135). Melik Muhammed, Sultan’a özellikle aynı soydan olmaları sebebiyle işbirliği yapmaları gerektiğini bildiren bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Mesud Bizans’a yardıma giden kuvvetlerini çağırarak Danişmendlilerin o dönemde başında bulunan Muhammed’le anlaşmaya vardıklarını bildirmiştir.
İmparator İoannes, Sultan Mesud’dan beklediği yardım gelmediği için Çankırı kuşatmasını kaldırmak zorunda
kaldı. Bu kuşatmalarda Bizans ordusuyla doğrudan savaşa girmeyen Türkler, onun çekilmesinden sonra kaybettikleri yerleri geri aldılar. Suriye’de İslâm beldelerinde büyük tahribat yapan İmparator, buna rağmen İstanbul’a dönebilmek için Sultan Mesud’la anlaşmak zorunda kaldı (1138). Mesud bundan sonra Maraş bölgesindeki haçlılara karşı düzenlediği seferde bölgeyi tahrip edip pek çok esir aldı. Türkmenlerin taarruzları ve ağır kış şartları dolayısıyla zaten bir hayli yıpranmış olan imparator, yeğeni İoannes’in Sultan Mesud’a iltica etmesiyle zor duruma düşerek İstanbul’a çekildi.
Sultan Mesud bu müsait durumdan yararlanarak Uluborlu (Sozopolis)’yu yeniden topraklarına katmak üzere sefere çıktı. Türk birliklerinin Antalya’ya kadar ilerlemesi, İmparator’u harekete geçirdi (1141 baharı). İmparatorun hedefi Antakya’yı almaktı; fakat bir yıl kadar süren bu uzun sefer, Antakya’ya karşı savaş hazırlıkları yaparken, av sırasında zehirli bir okla yaralanıp ölmesiyle sona erdi (Nisan 1143).
Kısa bir zaman önce Melik Muhammed’in vefatıyla rahatlayan Sultan Mesud’un önünde, Bizans imparatorunun ölümüyle geniş bir hareket alanı açılmış oldu. Sultan Mesud, Yağıbasan’a ait Sivas havalisini yağmaladıktan sonra Haziran 1143’de Malatya’yı kuşattı. Ancak sultanın yeğeni olan karısının arabuluculuk teşebbüsüne rağmen, Aynüddevle tabiiyeti kabul etmedi. Tam bu sırada Çukurova seferi sırasında ölen Ioannes’in tahtını bıraktığı oğlu Manuel’in, Selçuklu topraklarından izinsiz geçmekte olduğu haberi üzerine buradan ayrılmak zorunda kaldı. Ancak ertesi yıl Aynüddevle’ye ait olan Ceyhan ve Elbistan bölgesini topraklarına kattı. Oğlu Kılıç Arslan’ı Elbistan meliki tayin etti. Yeni Malatya meliki ve kendi yeğeni olan Melikin annesinin, Yağıbasan’ın telkiniyle direnişe geçtiklerini gören Mesud önce Sivas’a yürüdü. Yağıbasan itaâtini bildirmek zorunda kaldı. Ardından Malatya önlerine gelen Mesud’un kuşatmayı ağırlaştırması üzerine, direnemeyeceklerini anlayan Zülkarneyn ve annesi huzura çıkıp af dilediler. Sultan Mesud kendisine tâbi olması şartıyla, şehrin idaresini yine Zülkarneyn’e bıraktı. Böylece Kayseri, Sivas ve Malatya’da hüküm süren Danişmendli melikleri kendisine bağlayan Selçuklu sultanı, daha önce Emir Gazi’nin işgal ettiği Ankara, Çankırı ve Kastamonu bölgelerini de topraklarına katarak üstünlüğü tamamen eline geçirdi.
Sultan Mesud ikinci Malatya kuşatmasından sonra, Manuel’in Balkanlar’da meşgul olmasından faydalanarak, Bizans topraklarına da akınlarda bulunmuştu. Manuel babasının cenazesiyle birlikte tac giymek üzere aceleyle Selçuklu topraklarından geçerken, Türklerin taarruzuna uğramış ve kayıplar vermişti. Bu sebeplerle zaten Selçuklu sultanıyla savaşmak kararında olan imparatoru, Mesud’un 1145 yılında Prakana (Mersin-Silifke yakınlarında bir kale) kalesini fethinden sonra, durduracak hiç bir kuvvet kalmamıştı. Türkleri Anadolu’dan söküp atmak kararıyla büyük bir orduyla ilerleyen Manuel, Ege-Marmara bölgelerinde Bizans topraklarına yayılmış olan
Türkmenleri yenilgiye uğrattı. Fakat Kelbianus (Küçük Menderes) bölgesine başarılı yağma akınları düzenleyen Türkmenlerin karşısına hiç kimse çıkamadı. İmparator süratle Karahisar’ı geçip Akşehir’e ulaştı. Burada karşılaştığı Selçuklu birliklerini mağlup edip Akşehir’i yakıp yıktı. Önünden çekilen Selçuklu birliklerini takiple Konya’ya doğru ilerledi. Burada Selçuklu ve Bizans orduları arasında meydana gelen çatışmalardan sonra Sultan, düşman karşısında kuvvet azlığını görerek Konya’ya çekildi. Şehrin savunması için bir miktar asker bırakıp, savaşı dışarıda sürdürmek üzere şehirden çıktı. İmparator neticede Konya muhasarasında başarısız olup çekilirken, Türk akınlarıyla kayıplar vermeye devam ediyordu.
İmparator İstanbul’a dönerken İkinci Haçlı Seferinin başladığını öğrendi. Bu durumda Sultan Mesud ile derhal anlaşma yoluna gitti. Mesud da Prakana’yı İmparator’a iade ederek, haçlılara karşı onunla ittifak etti. Ülkesinin şehirlerini tahkim ve yardım birlikleri temin etmek suretiyle savaşa hazırlık yaptı. Büyük umutlarla yola çıkan krallar idaresindeki ikinci haçlı orduları; Sultan Mesud’un Bizans imparatoruyla yaptığı anlaşma, yaptığı hazırlıklar ve sayı azlığını avantaja çeviren savaş taktiği sayesinde, vardıkları yerde hiçbir işe yaramayacak biçimde zayiata uğratıldılar.
Bizans’la yaptığı barışın haçlıların Anadolu’dan ayrılmasından sonra da devam etmesi Sultan Mesud’a, devletin en önemli hedefi olan güneydoğu siyasetinin sürdürülebilmesi için fırsat verdi. Bu tarafta Büyük Selçuklulara bağlı bir hanedan olarak ortaya çıkan ve onların mirasını devralan Zenginlerle karşı karşıya bulunuyordu. Ancak haçlı tehdidi Sultan Mesud’la Nureddin Mahmud’un ittifak yapmalarına zemin hazırladı. Sultanın kızı Selçuka Hatun Nureddin’le evlendirilirken, Tell-Bâşir’in fethedilip Hatun’un çeyizi olarak atabeye bırakılması kararlaştırıldı. Atabey Antakya’ya karşı harekât yürütürken Haçlı ordularının gelişinden önce de Maraş bölgesine akınlarda bulunan Sultan Mesud, bu işbirliği çerçevesinde Maraş’ı fethetti (1149). Ertesi yıl yine bölgeye gelen sultan, Tell-Bâşir’i tazyik etti. Kontun karısı kalan arazisini Bizans imparatoruna satarak buradan ayrıldı. Bunun üzerine şehir atabeyin bir komutanı tarafından fethedildi (1151). Böylece Türkiye Selçukluları yarım asırlık tecritten sonra yeniden Suriye’deki soydaşlarıyla bağlantı kurmuş oluyorlardı.
Sultan Mesud, Malatya sahibi Aynüddevle’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Zülkarneyn’i tâbiyet altına almak için bir sefer daha yaptı. Sonra Çukurova bölgesindeki Ermeniler’e karşı harekâta girişti. Toros’un Çukurova’da güçlenmesi, aslında Türkiye Selçukluları’nın Suriye yolunu tehdit ettiği için, ama Bizans imparatorunun da ısrarlı tahrikleri üzerine Sultan Mesud 1154’de yeniden Ermeniler üzerine sefere çıktı. Sultan Mesud ikinci Kilikya seferinden döndükten sonra hastalandı. On ay sonra 1155 baharında vefat etti. Ölmeden önce Elbistan meliki olan oğlu Kılıç Arslan’ı sultan ilan edip ilk olarak
da kendisi biat etti. Danişmendli tâbileri ile diğer oğullarına da, Kılıç Arslan’a bağlı olmaları kaydıyla bazı toprakların idaresini bıraktı.
Sultan Mesud, Birinci Haçlı Seferi ve I. Kılıç Arslan’ın ölümü dolayısıyla neredeyse yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya olan bir devlet devralmıştı. Bir devletin istikrarı bakımından önemli olan 39 yıllık uzun saltanatının ilk yıllarını, tahtını borçlu olduğu Danişmend beyinin baskısı altında geçirmişti. Bununla birlikte 1142’den itibaren Danişmendliler üzerinde üstünlük sağlayarak, Bizans ve Haçlı tehlikelerini bertaraf ederek Türkiye Selçuklu Devleti’ni ihya etti. Bu dönemde bir iki cami inşası dışında imar faaliyetlerine pek imkân olmadığı anlaşılıyor.
II. Kılıç Arslan Dönemi
Babasının sağlığında tahta çıkan Kılıç Arslan’ın Şahinşâh ve Devlet adlı iki kardeşi daha vardı. Yeni sultanın tahtı için tehlike olarak gördüğü Devlet’i bertaraf etmesi Ankara, Çankırı meliki olan Şahinşah’ın isyan etmesine yol açtı. Bu kargaşadan yararlanmak için ilk harekete geçen ise Sivas’ta Danişmendli Yağıbasan oldu. Önce Zünnûn’a ait Kayseri bölgesine girdi; fakat II. Kılıç Arslan üzerine yürüyünce bölgedeki Hıristiyan ahaliyi Sivas’a sürgün ederek geri çekildi. Kilikya Ermenilerinin Maraş’ı zapt ve tahrip etmesi II. Kılıç Arslan’ın buraya sefer yapmasına neden oldu. Kendisinin meliklik merkezi olması hasebiyle iyi tanıdığı bölgede, Ermeni yöneticilerin zulmettiği Hristiyan halka çok iyi muamele eden sultan, onların topraklarına dönmelerine izin verdi. Sonunda Pertus kalesini kendisine teslim eden Toros ile anlaşmaya vardı (1157).
Manuel Komnenos da, Birinci Haçlı Seferinin kazanımlarını yitirmemek için büyük mücadele veren babası ve dedesinin siyasetini izlemekteydi. Bu yüzden de tahta geçtiğinden beri Selçuklularla devamlı mücadele halindeydi. Fakat bunca çabaya rağmen Anadolu’da tarihin akışının Türkler lehine kararlılık arz ettiğini görünce, Selçuklular aleyhinde oluşturacağı ittifaklarla sonuca gitmeye karar verdi. Bu ittifakta başta sultanın kardeşi Şahinşah, Danişmendliler’in Kayseri meliki Zünnûn, Sivas meliki Yağıbasan ve Malatya’daki Zülkarneyn ve bazı Artuklu beyleri yer aldılar. Gelişmeleri yakından takip eden Kılıç Arslan imparatora yaptığı anlaşma teklifinin reddedilmesi üzerine; Ceyhan bölgesini Yağıbasan’a bırakarak bu ittifakı kırmak için çok ciddi bir teşebbüste bulundu ancak bu da sonuçsuz kaldı. II. Kılıç Arslan bunun üzerine tüm entrikaların kaynağı olarak gördüğü İstanbul’a gitmeyi kararlaştırdı. 1162 yılında 80 gün sürecek uzun bir diplomatik ziyaret gerçekleştirdi. Bazı tavizler karşılığında da olsa Bizans imparatoruyla bir anlaşma imzalayıp, onu bu ittifaktan ayırmayı başardı. Anlaşmanın Bizans açısından en önemli tarafı Türkmenler ’in, Bizans sınırındaki ilerleyişinin durdurulmasını kabul ettirmiş olması ve Batı Anadolu’da işgal edilmiş olan bazı yerlerin imparatorluğa iade edilmesiydi. Kılıç Arslan ise imparatordan sağladığı ciddi para yardımının yanı sıra; diğer düşmanlarıyla savaşırken
onu saf dışı bırakarak büyük bir diplomatik başarı sağlamış oldu.
Kılıç Arslan İstanbul’dan biraz onuru kırılmış, fakat barışı satın almış olarak döndüğünde ilk işi, en büyük düşmanı Yağıbasan’ın üzerine yürümek oldu. Kılıç Arslan 1163 yılında, güneyden Mardin Artuklu ve Erzen beylerinin destek verdiği sefer sırasında Sivas’ı ele geçirdi. Yağıbasan, Kılıç Arslan’ın yerine tahta geçirmek için ittifak halinde bulunduğu Şahinşah’ın yanına kaçtı ve bir süre sonra Çankırı’da eceliyle öldü. Sivas’ta onun yerine kardeşinin oğlu İsmail geçtiyse de, Yağıbasan’ın ölümü sultanı, çok büyük bir düşmandan kurtardığı için son derece rahatlattı. II. Kılıç Arslan 1174’de Nureddin Mahmud’un ölümüyle büyük bir düşmandan daha kurtuldu. Malatya haricindeki tüm Danişmendli şehirlerini zabt etti. Bunun üzerine Zünnûn ve Şahinşâh Bizans’a iltica ederken, Malatya’yı ele geçiren Muhammed sultana bağlı kaldı. Bununla birlikte 1178’de şehri doğrudan topraklarına katan Kılıç Arslan, Danişmendoğulları’ndan hayatta olanları Selçuklu hizmetinde uç beyi olarak istihdam etti.
Manuel Komnenos Selçuklu sultanının, 1173’de Sivas’ı kuşatan Nureddin Mahmud’la yaptığı anlaşmayı kendi aleyhinde bir ittifak sayarak, bir elçi gönderip bir nevi protestoda bulunmuştu. Kılıç Arslan cevabında Bizans’la yaptığı muahede yüzünden halife ve Müslümanların suçlamalarına maruz kaldığını, buna rağmen anlaşma şartlarına riayet ettiğini ve anlaşmanın bundan sonra da devam etmesini istediğini bildirdi. Fakat asıl neden Bizans’ın büyük külfetlere katlanarak organize ettiği haçlı seferlerinden elde ettiklerini, neredeyse tükenme noktasına getiren Selçuklu ilerleyişi engellenememiş olmasıydı. Bizans imparatoru Macar, Frank, Sırp ve Peçenek gibi paralı askerlerle mevcudu 100.000’i bulan, ağırlıkları 5.000 araba ve hayvanlarla taşınmakta olan ordusuyla harekete geçti. Öte yandan içlerinde Zünnûn’un da bulunduğu bir kuvveti Niksar’a sevk etti. Bu ordunun komutanı Vatatzes savaşta ölürken Zünnûn ihanet şüphesiyle tutuklandı. Bizans’ın sevk ettiği Şahinşâh da hezimete uğratıldı. Manuel bu gelişmeler üzerine işi bizzat bitirmeye karar verdi. II. Kılıç Arslan ise, Konya yönünde ilerleyen imparatora, bir elçi göndererek anlaşmanın yenilenmesini istedi. Ancak Manuel, tıpkı Malazgirt öncesi Alp Arslan’a meydan okuyan Diogenes gibi, barışın Konya’da yapılacağını bildirerek anlaşmayı reddetti. Ancak daha yoldayken Bizans ordusu Türkmen askerler tarafından büyük hezimete uğradı. Kurtuluş için başka hiçbir ümidi kalmayan imparator, gece Kılıç Arslan’a barış teklifinde bulundu. Aslında bu savaşa girmeyi hiç istememiş ve defalarca da sulh teklif etmiş olan Selçuklu sultanı öneriyi derhal kabul etti.
Manuel Komnenos, bizzat kendisinin Malazgirt yenilgisine benzettiği bu savaşı kaybetmekle aslında tüm davasını da kaybetti. Bizans İmparatorluğu Miryokefalon’da, Malazgirt’ten beri haçlı yardımları ve çeşitli entrikalarla yaşatmaya çalıştığı Anadolu’yu geri
alma hayalinden hakikat duvarına çarparak uyandı. Bundan böyle Anadolu’da Türklerle birlikte yaşamak mecburiyetinde olduğu gerçekliğini anladı. Bu zaferden sonra Bizans’la Selçuklular arasındaki savaşlar devlet düzeyinde neredeyse sona erdi. Taarruz güç ve kabiliyetini bu savaşta tamamen yitiren Bizanslılar, bundan sonra sürekli geri çekilirken Türkler de o nispette ve sürekli ilerleyiş halinde olacaklardır.
Miryokefalon Zaferi ve öncesinde kazanılan başarılar, Türkiye Selçukluları için tam bir dönüm noktası oldu. Bizans ve Danişmendlilerin devre dışı kalmaları, ülkede istikrarın oluşmasına önemli katkı sağlamıştır. 1180’de Manuel Komnenos’un ölümünden sonra Bizans topraklarına akınlar tüm hızıyla devam etti. Nihayet Bizans’ın içerisinde bulunduğu saltanat mücadelelerinden yararlanan Kılıç Arslan, 1185’de imparator II. İsaakios Angelos’u on yıllık bir anlaşmayla vergiye bağladı.
1176 zaferiyle ülke askerî bakımdan sükûnete kavuşmuş, Anadolu’da Bizans dâhil bütün muhalifler bertaraf edilmiş; Kılıç Arslan’ın karşısında güneydoğu ilerleyişinin önünde tek engel olarak Selahaddin Eyyûbî kalmıştı. Bunun yanı sıra devlet yönetimiyle ilgili bazı problemler de ortaya çıkıyordu. Boy birliği esasına göre örgütlenen Devlet, temsil ettikleri nüfus nisbetinde zaman zaman boy beylerinin güç gösterilerine sahne olabilmekteydi. Bunun için yapılacak tek çözüm yolu Türkmenlerin muhtelif bölgelere dağıtılarak yerleştirilmesiyle, devletle pazarlık güçlerini kaybedecek olan Türkmen beyleri ise örften kaynaklanan bu rollerini terk etmelerini sağlama olsa da Türkmen beyleri buna yanaşmıyordu. Askeri gailelerin geciktirdiği yetersiz kurumlaşma, doğal olarak bir istihdam açığı da yaratıyordu. Türkiye Selçukluları zaten en başından beri kendileriyle birlikte Anadolu’ya göç eden İranlıları özellikle sivil bürokraside çalıştırmaktaydılar. İçlerinde Türklerin de bulunduğu muhtelif unsurlardan oluşan; fakat gulam sisteminin kendileştirdiği bu zümreler, söz konusu değişim sürecinde mülkiye yanında askerî kadrolarda da daha fazla yer bulmaya başladılar. Merkezî idarenin otoritesine boyun eğmeyen Türkmenler ise uçlara doğru kayarak/kaydırılarak, buralarda hem fetihlere devam edecek, hem de kendi hayat tarzlarını sürdürebileceklerdi.
Kaynakların ifadesine göre Kılıç Arslan’ın on bir oğlu bulunmaktaydı. Devletin iyi işleyen bir veraset kurumu olmadığı gibi, kut anlayışına istinaden hanedanın tüm erkek üyeleri de saltanat iddiasında bulunabiliyorlardı. Kılıç Arslan şüphesiz bu kadar yetişkin şehzâdenin, kendi ölümünden sonra mukadder olan taht kavgalarıyla devleti sarsıntıya uğratacaklarını biliyordu. Birisini veliaht ilân etmesi de meseleyi halletmeyecekti. Bu durumda belki kendi sağlığında görülecek aksaklıklara müdahale edebileceği umuduyla; oğullarını ülkenin muhtelif yerlerine melik olarak tayin etti. Melikler sultana tâbi olmak kaydıyla, kendi adlarına para kestirmek ve divanlarını (hükûmet) kurmak haklarına sahip olacak; fakat yılda bir kere Konya’ya gelip Kılıç Arslan’a
bağlılıklarını bildireceklerdi. Böylece kendisine taht sırası gelmesini bekleyen şehzâdelerin bir kısmı saltanat ihtirasını meliklik müddetince tatmin ettikleri için taht kavgalarına girmeyebilirlerdi.
Selahaddin Eyyûbî’nin 1187 yılında Kudüs’ü fethi üzerine Avrupa’da yeni bir haçlı seferi heyecanı uyandı. Papa’nın ısrarlı propagandaları neticesinde yine krallar idaresinde bir sefer düzenlendi. İngiltere ve Fransa kralları deniz yolunu tercih ederken; 1101 yılı ve ikinci haçlı seferleri dolayısıyla, bu yolun tehlikelerini gayet iyi bilen Alman imparatoru Friedrich Barbarossa, daha sefer hazırlıklarını yaparken Selçuklu sultanına elçi göndererek topraklarından güvenle geçiş izni istedi. Bundan bir süre önce Selahaddin Eyyûbî’nin kendi aleyhinde Bizans imparatoruyla yaptığı anlaşmayı dikkate alan Kılıç Arslan da, Alman imparatoruna ülkesinden serbestçe geçiş imkânı tanımakta sakınca görmedi. Alman ordusu, 1190 baharında Alaşehir-Denizli üzerinden Uluborlu’ya girdiğinde, kendilerini sultanın yaptığı anlaşmayla bağlı saymayan Türkmenlerin saldırısına uğradı. Türk elçileri durumu açıklamakla birlikte baskınlar devam ettiği için, aldatıldığını düşünen Barbarossa Konya’ya doğru yürüyüşe geçti. Bu sırada babasına karşı taht davasına girmiş bulunan Sivas meliki Melikşah, Ankara meliki Mesud ve muhtemelen Uluborlu meliki Keyhüsrev, Türkmen kuvvetleriyle birlikte Akşehir’de haçlı ordusunun karşısına çıktılar. Çok zayiat verdirilmesine rağmen sayıları yüz bine ulaşan haçlılar durdurulamadı. Son olarak Melikşah’ın Konya dışında yaptığı savaşı da kaybetmesi üzerine haçlılar şehre girdiler. Burada yol boyunca çektikleri sıkıntıları unutturacak yağma ve katliamlar yaptılar. II. Kılıç Arslan ülkesinin daha fazla zarar görmemesi için, anlaşmayı Melikşah’ın bozduğu, dolayısıyla hadisede kendisinin dahli olmadığı mazeretini beyan ederek Alman imparatoruyla yeni bir anlaşma yapmaya muvaffak oldu.
II. Kılıç Arslan artık yetmiş yaşını aşmış ve savaşlarda ata binemeyip, arabayla gidecek kadar da vücutça sakat bir hâlde bulunuyordu. Ülkenin parçalanmasını önlemek için daha on bir oğlu arasında toprakları taksim etmiş olmasına rağmen Melikşah babasına karşı gelerek zorla kendini veliaht ilan ettirdi ve kardeşlerinin topraklarına saldırmaya başladı. Konya’ya giderek tahta oturduğunu öğrenince Kılıç Arslan Keyhüsrev’in yardımıyla başkenti kurtarıp tahta otursa da aradan çok geçmeden Ağustos 1192’de hastalığı ağırlaşarak vefat etti.