Kuruluş istedi. Derbend yakınlarında yapılan savaşta Akkoyunlular, Şeyh Haydar’ı öldürüp (1488) cesedini Hanedan, adını merkezi Erdebil’de bulunan Safevîye Tebriz’e getirerek halka teşhir ettiler. Akkoyunlu tarikatının reisi Şeyh Safiyüddin’den almıştır. şehzâdeleri arasında patlak veren taht mücadelelerinde Safiyüddin’in etnik kökeni belirsizdir. Bununla birlikte kendisine Safevî müridlerinden destek bulmaya çalışan özellikle Safevî Devleti’nin kurulmasından sonra yazılan Rüstem Bey, 1493’te Şeyh Haydar’ın çocuklarını eserlerde onun, Hz. Ali’nin soyundan geldiği ve yedinci İstahr’dan Tebriz’e getirtti. Kızılbaşlar, Haydar’ın küçük İmam Musa Kâzım’a dayandığı ileri sürülmüştür. oğlu İsmail’i Erdebil’e götürüp gizlediler. Ancak Hanedan’a adını veren Şeyh Safiyüddin, Şafiî Akkoyunlu takibi devam edince, bu defa Gilan’a kaçırıp, mezhebinden idi. Safiyüddin’in ölümünden sonra (1334) bölgenin ileri gelenlerinden Şemsettin Lahicî’ye emanet tarikat reisliğine önce oğlu Sadrüddin, daha sonra da onun ettiler. İsmail burada geçirdiği sekiz yıl müddetince oğlu Hoca Ali geçti. Böylece, tasavvuf geleneklerine Şemseddin Lahicî’den Kur’an, kelam ve hadis dersleri aykırı olarak tarikat reisliği babadan oğula geçer hale aldı. Şiiliğin esaslarını öğrendi. geldi. Hoca Ali’den sonra tarikatın başına sırayla Şeyh İbrahim ve Şeyh Cüneyd geçti. Şah İsmail (1501-1524)
Şeyh Cüneyd Safevîler, üçüncü defa olarak şeyhlerini kaybetmiş ve ağır darbeler almış olmalarına rağmen küçük yaştaki İsmail’e Cüneyd’in şeyhliğine karşı çıkan amcası Cafer, bağlanmakta tereddüt göstermediler. Akkoyunlu Karakoyunlularla işbirliği yaparak onun Erdebil’den şehzâdeleri arasında başlayan taht kavgaları İran’da tam uzaklaşmasını sağladı. Cüneyd, Anadolu’ya gelerek II. bir istikrarsızlık yaratıp, her bölgede mahalli otoriteler Murad’dan kendisine faaliyet gösterebileceği bir yer ortaya çıkmaya başlayınca, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinin vermesini istedi. Osmanlı Sultanı bu isteği reddetmesi reisleri İsmail’in zuhuru için uygun ortamın oluştuğuna üzerine Konya’ya giden Cüneyd, Sadreddin Konevî kanaat getirdiler. 13 yaşında Lahican’dan ayrılan İsmail, dergâhında bir müddet ikamet etti. Burada dergâhın reisi Erdebil’e geldi. Ancak burada mukavemet ile karşılaşınca Şeyh Abdüllatif ile fikri münakaşaya girişip Şiîlik müridlerinin ağırlık merkezi olan Anadolu’ya yöneldi. konusundaki düşüncelerini açığa vurunca, Konya’dan Erzincan’da Ustacalu Türkmenleri onu coşkuyla ayrılmak zorunda kalıp, Karamanoğullarına tabi olan karşıladılar. Burada iken her tarafa haberler gönderilerek Varsak Türkmenlerinin arasına gitti. Ancak bu defa İsmail’in ortaya çıktığı ve şahlık mücadelesine giriştiği Karamanoğullarının baskısı ile buradan da ayrılmak bildirildi. Avşar, Çepni, Ustacalu, Dulkadir, Rumlu, zorunda kalıp, Halep Türkmenlerinin içine gitti. Burada Şamlu, Tekelü Türkmenleri başta olmak üzere Kızılbaş yıkık bir kaleyi tamir ettirip, Türkmenler arasında irşad Türkmenler İsmail’in etrafında toplanmaya başladılar. faaliyetlerine devam etti. Bu esnada Anadolu’da ve Önce Şirvanşahların ülkesine taarruz edilerek Şirvanşah Rumeli’de bulunan Bedreddinî zümrelerden katılımlar Ferruh Yesar mağlup edildi. (1500) . 1501 tarihinde az bir oldu. Nüfuzu artmaya başlayınca Memlükler onun kuvvetle Akkoyunlu sultanı Elvend’in 30000 kişilik bölgeden çıkması için baskı yapmaya başladılar. Bunun ordusu Şerur yakınlarında yapılan savaşta ağır bir üzerine Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’e sığınan Cüneyd, yenilgiye uğratıldı. Elvend, Diyarbekir’e kaçtı. İsmail, Akkoyunlu sarayında iltifata mahzar olup, Uzun Hasan Tebriz’e girerek tahta oturdu. On iki imam Şiîliğini resmî Bey’in kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendi. Bu evlilikten mezhep ilan edip, ilk Şiî ezanı okuttu. Tebriz’de oğlu Haydar doğdu. Akkoyunlu topraklarında faaliyet Akkoyunlu hanedan ailesine karşı katliamlara girişti. gösterdiği esnada etrafında toplanan Türkmenler ile Canik 1503’te Irak-ı Arap ve Fars hâkimi Murad Bey’in üzerine bölgesine giden Cüneyd, bölgedeki Çepnileri kendisine yürüyen Şah İsmail, yine az bir kuvvetle Hemedan bağladığı gibi Trabzon Rumlarına da birkaç zayıf yakınlarında yapılan savaşta üstün geldi. Şah İsmail, akınlarda bulundu. Daha sonra Erdebil’e giderek tekkenin 1504’te sadık adamlarından Aykutoğlu İlyas Bey’in, başına geçti. Şirvanşahlar ile yaptığı savaşta öldürüldü Firuzkuh bölgesinin hâkimi olan Hüseyin Kiya Çelavi (1460). Bunun üzerine Safevî müridleri Haydar’ı tarafından öldürülmesi üzerine Firuzkuh üzerine yürüdü. kendilerine reis olarak benimsediler. Bölgenin önemli kaleleri olan Gülhandan, Firuzkuh ve
Şeyh Haydar Asta kaleleri ele geçirildi. Aslında Şia mezhebinden olan Hüseyin Kiya öldürüldü. Bu sıralarda Safevîlerden Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm ile evlenen Şeyh kaçarak bölgeye sığınmış olan Musullu Türkmenleri Haydar, Erdebil’e giderek irşad faaliyetlerine devam etti. kılıçtan geçirildi. Bu fetihten sonra Mazendaran, Lahican Anadolu, Suriye ve Azerbaycan’da olan Safevî tarikatının ve Cürcan hâkimleri Şah İsmail’i tebrike gelip ona biat takipçileri Şeyh Haydar’ı ziyaret için büyük kafileler ettiler. Böylece Safevîlerin sınırları Hazar Denizi’nin halinde Erdebil’e geliyorlar, tekkeye maddî destekte kıyılarına ulaşmış oldu. Şah İsmail 1507’de Erzincan’a bulunuyorlardı. Haydar, gücünü denemek ve babasının yöneldi. Osmanlı topraklarına girerek Kayseri üzerinden intikamını Kafkaslar üzerine akınlar yapıp, elde ettiği Maraş’a ulaştı. Dulkadiroğulları mukavemet göstermeyip ganimetleri müridleri arasında paylaştırdı. Kafkaslardan dağlara çekilince Maraş ve Elbistan’ı tahrip edip Tebriz’e vergi almakta olan Şirvanşah Ferruh Yesar, Haydar’a döndü. Diyarbekir ve havalisi Safevîlere bağlanmış oldu. karşı, Akkoyunlu hükümdarı Yakup Bey’den yardım 1508’de ise Bağdat hâkimiyet altına alındı. Şah İsmail’in
ülkenin batı toprakları ile meşgul olmasından istifade eden sarsılmıştı. Bu yüzden onun saltanatının ilk yılları iç Özbekler, Horasan’ı ele geçirmişler, hâkimiyetlerini mücadelelerle merkezî otoritenin tesis edilmesi ile geçti. Kirman’a doğru yaymaya çalışıyorlardı. Bunun üzerine 1526’da kuzey-batı İran’da başlayan iç karışıklıklar kısa Horasan’a yönelen Şah İsmail, Özbekleri ağır bir sürede bütün İran’a yayıldı. Öte yandan Doğu’da ve yenilgiye uğrattı (1510). Merv ve Herat hâkimiyet altına Batı’da ülkenin sınırları tehdit altında idi. 1524 yılından alındı. Şah, Şeybani Han’ın başını kestirerek Osmanlı 1536’ya kadar defalarca Horasan’a saldıran Ubeydullah Sultanı II. Bayezid’e gönderdi. Takip eden yıl, Han, nihayet Timurlular devrinin en önemli şehirlerden Anadolu’da Teke Türkmenleri Osmanlılara karşı isyan olan Herat’ı ele geçirdi. Ancak, Şah Tahmasb’ın büyük bir edip, Şah İsmail’in hizmetine girmek amacıyla İran’a ordu ile Horasan’a yürümesi üzerine bölgeyi boşalttı. Hızlı yöneldiler. Osmanlı ordusu bu isyanı bastırmakta etkili bir şekilde Kandehar üzerine yürüyen Şah Tahmasb, olamadı. Türkmenler Sivas yakınlarında yaptıkları savaşta burayı ele geçirdikten sonra Kaçar Budak Han’ı vali tayin reislerini kaybetmiş olmalarına rağmen İran’a ulaşmayı edip Herat’a geri döndü. Kandehar bir yıl sonra başardılar. Ancak, Şah İsmail onların Erzincan Safevîlerin elinden tekrar çıktı. 1544’de Hind hükümdarı yakınlarında ticaret kervanlarına saldırmış olmalarına Hümayun, Tahmasb’dan aldığı yardımlara mukabil hiddetlenerek aşiret reislerini öldürttü. Türkmenleri de Kandehar’ı Safevîlere teslim etmişse de kısa süre sonra Kızılbaş beyleri arasında paylaştırdı. Safevîlerin, elden çıkmış, şehir 1558’de yeniden Safevî hâkimiyetine Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldırmaya çalıştığı girmiştir. Batıda ise Osmanlılar Azerbaycan’ı tehdit altına sıralarda Akkoyunlulara destek vereceğini söyleyen II. almışlardı. 1533’te Avusturya ile barış antlaşması yapan Bayezid, Kızılbaş Türkmenlerin İran’a gitmesini Kanunî Sultan Süleyman, dikkatini İran’da meydana gelen engellemeye çalışmıştı. Ancak, Şah İsmail’in muvaffak olaylara çevirmişti. Veziriazam İbrahim Paşa 1534’te olması üzerine politikasını değiştirerek onun tahta geçişini Tebriz’e yürüyerek burayı ele geçirdi. Kanunî Sultan tebrik amacıyla elçiler göndermişti. Bununla birlikte, Şah Süleyman iki ay sonra Tebriz’e geldi. Bu sıralarda İsmail’in Anadolu topraklarına ilgisi devam etti. 1512’de Tahmasb, Özbekler ile savaş halinde idi. Üstelik Şamlular Nur Ali Halife Rumlu, Kızılbaş Türkmenleri Safevîlere da ayaklanmışlardı. Dulkadirli ve Tekelü Türkmenlerine bağlamak amacıyla Anadolu’ya gönderildi. O, Tokat mensup bazı grupların Osmanlılara katılması Kızılbaşların yakınlarında Osmanlı ordusunu hezimete uğrattı. Tokat’ta mukavemetini biraz olsun kırmışsa da kışın erken Şah İsmail adına sikke kestirdi. Bu arada II. Bayezid’in bastırması yüzünden Kanunî Sultan Süleyman Bağdat’a hal’inden sonra tahta geçmiş olan I. Selim’e karşı çıkan çekilmiş ve burayı herhangi bir direnişle karşılaşmadan ele Şehzâde Ahmed’in oğlu Murad, adamlarıyla birlikte geçirmiştir. Takip eden tarihlerde Şah Tahmasb’ın Safevîlere sığındı. Şah İsmail, ona Fars eyaletinde tımarlar Osmanlılara barış teklifleri olmuşsa da Kanunî Sultan verdi. Bütün bunlar Osmanlı Devleti’ni Safevîlere karşı Süleyman bunları dikkate almamıştır. 1554’de harekete geçirmeye mecbur bıraktı. Osmanlıların İran’a yöneldiği haberi üzerine Şah Tahmasb, Kanunî Sultan Süleyman’a elçiler göndererek I. Selim, Anadolu’daki Kızılbaşların harekete geçme iyi niyetli yaklaşımlarda bulunmuş, mektuplar teati ihtimaline karşı tedbirler aldıktan sonra, büyük bir ordu ile edilmek suretiyle 1555 yılından itibaren Osmanlılarla İran üzerine yürüdü. Erzincan üzerinden Tebriz’e doğru barış dönemi başlamıştır. Şehzâde Bayezid’in İran’a ilerledi. Hoy yakınlarındaki Çaldıran ovasında yapılan sığınması bu barışı kısmen zedelemişse de, onun savaşta Safevîler yenildiler (23 Ağustos 1514). Sultan Osmanlılara teslimi ve katledilmesinden sonra yeniden Selim, Tebriz’e girdi. Burada bir hafta kaldıktan sonra, eski duruma dönülmüştür. tekrar Amasya’ya çekildi. Tebriz’de bulunan sanatkârların büyük bir bölümünü İstanbul’a yolladı. Daha sonra Şah Tahmasb’ın 1576 yılında vefatı üzerine tahta kimin Kemah ve Diyarbekir Osmanlıların eline geçti. Çaldıran geçeceği hususunda yeniden rekabet başlamış, mağlubiyeti Şah İsmail’in yenilmezliği anlayışına büyük Ustacaluların desteğiyle Haydar Mirza tahta oturtulmuşsa darbe vurdu. Babür Şah, Kandahar ve Belh’i ele geçirdi. da Avşar, Rumlu ve Türkmen beylerinin muhalefeti Ubeydullah Han Horasan’a saldırdı. Bununla birlikte Şah, üzerine tahttan indirilmiş ve yerine II. İsmail, Safevî 23 Mayıs 1524’de ölümüne kadar sakin bir hayat sürdü. tahtına oturtulmuştur. O’nun zamanında Azerbaycan, Horasan, Fars, Irak-ı Acem, Kirman ve Huzistan Safevîlere bağlanmıştı. Belh, II. İsmail (1576-1578)
Kandahar ve Diyarbekir ise zaman zaman Safevî II. İsmail kısa süren saltanatında kendisine rakip olarak hâkimiyetinde kalmıştı. gördüğü kardeşlerini ortadan kaldırttı. II. İsmail’in 23
Kasım 1577’de ölümü pek çok açıdan karanlık kalmışsa I. Tahmasb (1524-1576) da gerek saray çevresinde gerekse halk arasında Tahmasb, küçük yaşta tahta geçtiğinde ülke doğudan ve memnuniyetle karşıladı. Bu sıralarda Şiraz’da bulunan batıdan baskı altına alınmıştı. Üstelik Kızılbaş reisleri Muhammed Hüdabende, acele ile Kazvin’e gelerek tahta arasında da Şah’a yakın olmak ve devlet kademelerinde geçti. etkinliğini arttırmak amacıyla kuvvetli bir rekabet bulunuyordu. Şah İsmail zamanında tesis edilmiş olan şaha tam bir itaat ile bağlanma anlayışı büyük ölçüde
Muhammed Hüdabende (1578-1587) acımasızca davranıp pek çok önemli şahsiyeti idam ettirdi. Avusturya ile barış antlaşması yapmış olan Osmanlılar, Abbas Mirza, Mürşid Kulu Han Ustacalu’nun desteği ile İran’a saldırdılar. 1639’da Osmanlılarla imzalanan Kasr-ı Kazvin’e gelerek tahta oturdu. Muhammed Hüdabende, Şirin Antlaşması Osmanlı-İran sınırını geniş ölçüde tahtını yeniden ele geçirmek için bazı zayıf teşebbüslerde belirlediği gibi iki ülke arasında uzun süreli bir barış bulunduysa da başarılı olmadı. Abbas’ın saltanatının dönemin de başlangıcı oldu. onuncu yılında Kazvin’de öldü (1596). II. Abbas (1642-1666) I. Abbas (1587-1629) Şah Safi’nin 1642 yılında, otuz bir yaşında iken aniden I. Abbas tahta geçer geçmez ilk iş olarak iç problemleri ölümü üzerine henüz on yaşlarında olan oğlu Muhammed ortadan kaldırmak amacıyla orduda geniş bir ıslahata Mirza II. Abbas adıyla tahta geçti. 1648’de Afganistan’a girişti. Öncelikle Kızılbaş reislerinin gücünü kırmak ordu sevk ederek Kandehar ve etrafındaki kaleleri amacıyla Şahseven adıyla yeni askeri birlikler meydana hâkimiyeti altına aldı. Basra körfezindeki etkinliklerini getirdi. Bunların başına da daha önce İslamiyet’e girmiş arttırmaya çalışan Hollandalılar yeni kapitülasyonlar elde olan Allahverdi Han atandı. Bunların yanı sıra Tüfekçiyan ettiler. Bunları takiben Fransızlar da II. Abbas’ın ölümüne ve Topçuyan adıyla ateşli silahları kullanabilen birlikler yakın bazı imtiyazlara sahip oldular. kuruldu. Şah Süleyman (1666-1694) I. Abbas’ın dış politikada karşı karşıya kaldığı en önemli mesele İran’ın doğuda ve batıda toprak kayıplarının II. Abbas’ın 1666 yılında vefatı üzerine oğlu Safi Mirza, devam etmesi idi. 1598’de İstanbul’da imzalanan Ferhad Şah Süleyman adıyla tahta geçti. O da tıpkı selefleri gibi, Paşa Antlaşmasıyla Azerbaycan, Dağıstan, Şirvan, tahttan indirilme korkusu ile saray ileri gelenlerine karşı Karabağ, Gence, Bağdat, Luristan, Kürdistan bölgeleri katı bir tutum içine girip pek çok kişiyi öldürttü. Barışçı Osmanlı hâkimiyetine girdi. Ayrıca Osmanlılar, İran’da bir dış politika takip edip İran’ı savaştan uzak tuttu. Safevî okunan hutbelerde ilk üç halifeye lanet okunmaması Devleti’nin, Şah Safi döneminde başlayan çöküşü Şah şartını da koydurdular. Bu antlaşma ile batı yönünden Süleyman zamanında daha da hızlandı. Onun 1694 yılında gelecek tehlikeler ortadan kalktığı için Şah Abbas derhal vefatından sonra yerine oğlu Sultan Hüseyin tahta geçti. doğuya yönelip, neredeyse on yıldır Horasan’ı ellerinde tutmakta olan Özbeklerin üzerine yürüdü. 1598’de Herat Sultan Hüseyin (1694-1722)
ve Meşhed’i geri alıp hâkimiyetini Belh, Merv ve Yeni padişah her ne kadar zühd ve takva sahibi biri olarak Esterabad’a kadar genişletti. Ancak iki yıl sonra Baki tanınıyorsa da kısa süre sonra eğlence ve işrete daha fazla Muhammed Han, Belh’i geri aldı. Safevî ordusu ağır zaman ayırmaya başladı. Bu durum sarayın masraflarını kayıplar vermesine rağmen, Merv, Herat, Nesa, Ferah ve iyice arttırdı. Şah Sultan Hüseyin, 12 Ekim 1722’de Sebzevar şehirlerini topraklarına kattılar. Bundan sonra sürekli savaş halinde bulunduğu Afganlılar İran’ın resmî Özbekler ile uzun süreli bir barış dönemine girildi. I. hâkimi durumuna geldiler. Öte yandan Kazvin’e kaçmış Abbas, Özbek tehlikesini bertaraf ettikten sonra yeniden olan şehzâde Tahmasb, II. Tahmasb unvanı ile şahlığını batıya yöneldi. Azerbaycan, Nahcivan ve Revan’ı geri ilan etti. İran’daki Afgan hâkimiyeti sathî idi. Tebriz, aldı. Osmanlı serdarı Cağaloğlu Sinan Paşa’yı Tebriz’de Kazvin, Yezd gibi şehirler direnmeye devam ediyorlardı. yenilgiye uğrattı. Osmanlılarla 1612’de yapılan barışa Mahmud 1725’te yeğeni Eşref tarafından devrildi. Öte aykırı olarak askeri harekâtlara devam ederek Kerkük, yandan Osmanlılar İran’da meydana gelen gelişmelere Şehrizor, Kerbela, Necef ve Bağdat’ı ele geçirdi (1624). kayıtsız kalmayarak, Safevî hükümdarını yeniden tahta Böylece İran en geniş sınırlarına ulaştı. I. Abbas’ın geçirmek amacıyla Afganlıların üzerine yürüdü. Eşref, başkenti Kazvin’den İsfahan’a taşımasından sonra bu savaşa yanaşmayarak İran’ın batı ve kuzeybatı şehir, gerek sanat ve gerekse ticaret bakımından büyük bir topraklarının bir kısmını Osmanlılara terk ederek barış gelişme göstermeye başladı. Savaş esiri olarak İran’a imzaladı. Avşarların Kırıklı kabilesine mensup olan Nadir, getirilmiş olan Gürcüler ile Culfa bölgesinde bulunan 1727-1729 yılları arasında Herat’ta Abdalî Afganlıları ile Ermenilerin büyük bir bölümü İsfahan’a iskân edildi. savaştıktan sonra İsfahan’a yürüyüp 1729’da şehre girdi. İngiliz ve Hollandalı tüccarların başkentte temsilcilik Aralık 1729’da Eşref’i Şiraz yakınlarında yenilgiye açmalarına izin verildiği gibi bunlara geniş uğratıp İran’dan çıkardı. Böylece İran’daki Afgan kapitülasyonlar da tanındı. hâkimiyeti sona erdi. Nadir Han Avşar, 1732’da II.
Tahmasb’ı tahttan indirerek onun oğlu III. Abbas’ı tahta Şah Safi (1629-1642) geçirdi. Ancak, onun çocuk yaşta olmasından istifade Şah Abbas 1629’da vefat ettiğinde tahta geçecek kardeşi ederek 1736’da Nadir Şah unvanı ile tahta geçti. Böylece veya evladı yoktu. Çünkü şehzâdelerin bir kısmı kör 1722’den beri zaten fiilen sona ermiş olan Safevî Devleti edilmiş, bazısı ise taht iddiasında bulunma ihtimaline karşı tamamen ortadan kalktı. öldürülmüştü. Bu yüzden daha önce öldürülmüş olan Safi Mirza’nın oğlu Sam Mirza, Şah Safi adıyla Safevî tahtına oturdu. O da devlet adamlarına ve şehzâdelere karşı
Safevi Devletinde Teşkilat Ve Kültür İktisadî hayatın temelini tarım ve hayvancılık oluşturuyordu. Safevîlerin ilk dönemlerinde dâhilî Safevîler, devlet teşkilatında İlhanlı ve Akkoyunlu ticaretin önündeki en büyük engel ülkedeki yol ağının geleneğini devam ettirmekle birlikte kadim İran devlet düzenli ve güvenli olmamasıydı. I. Abbas zamanında anlayışının da canlanmasına imkân sağlamışlardır. Şah köprüler ve kervansaraylar yapılmak suretiyle yol ağı daha İsmail zamanında tesis edilen Vekil-i Nefes-i Nefîs-i güvenilir ve kullanılabilir hale getirildi. Şehirlerde ticarî Hümayun, Şah’ın vekilliğini yerine getirmekte olup, hayat daha çok Ermeni, Yahudi ve Hindli tüccarların Kızılbaş reisler arasından seçiliyordu. Bu makam aynı elindeydi. Yahudiler ve Hindliler kıymetli madenlerin zamanda Mürşid-i Kâmil sayılan şahın temsilcisi ticareti ile meşgul iken Ermeniler dış ticareti ellerinde durumundaydı. Öte yandan Safevîlerin ilk dönemlerinde bulunduruyorlar ve neredeyse bütün Avrupa şehirlerini şehzâdeler devlet tecrübesi edinmeleri için bir Kızılbaş dolaşıyorlardı. Ermeniler sayesinde İran ipeği ve halısı reisin lalalığında eyaletlerde görevlendirilirlerdi. Ancak, Avrupa’nın en uzak şehirlerine kadar pazarlanabiliyordu. Şah I. Abbas’tan itibaren bu geleneğe son verildi. Timurlular ve İlhanlılar devrine nazaran Safevî dönemi Günlük işlerin yürütüldüğü divanın başkanlığını İran’ı ilim merkezi olmaktan oldukça uzaktı. Şah Abbas veziriazam yapardı. Divan’da çok sayıdaki vezirlerden zamanında İran’a gelen Sherley kardeşler yanlarında bazı başka bir de vakanüvis bulunurdu. Vakanüvis aynı askerî teknoloji kitapları ile top dökümünü bilen bir zamanda şahın münşisi idi. Safevîlerin ilk dönemlerinde mühendis de getirmişlerdi. Başta Portekiz olmak üzere hem dini kurumların hem de Adalethane’nin başında Sadr Avrupa devletleri ile olan münasebetler Safevîlerin eline bulunuyordu. Ne zaman tesis edildiği tam olarak belli kıymetli topların geçmesine vesile oldu. Öte yandan olmamakla beraber sonraları adalet işleri Divan Begi’nin geleneksel olarak astronomiye ve ilm-i nucûma ilgi devam uhdesine devredildi. Divan Begi, en yüksek mahkeme ediyordu. Şah İsmail Meraga rasathanesinin yeniden görevini yürütüyordu. Bu görevin başında çoğunlukla canlandırılması için çalıştıysa da muvaffak olmadı. Keza Türk kökenliler bulunmaktaydı. Bürokrasi, Tacik diye de oğlu Şah Tahmasb, İsfahan’da saltanat sarayında rasad adlandırılan Fars kökenlilerin elindeydi. Kızılbaşlar hem çalışmaları yapılması için gayret göstermiş ve yıldız merkezdeki hem de eyaletlerdeki bütün üst düzey cedvellerinin hazırlanmasını sağlamıştı. Hekimbaşı ise görevleri ellerinde tutuyorlardı. Kızılbaş reisler Beylerbeyi devletin sağlık işlerinden ve tabiplerin faaliyetlerinden unvanı ile eyaletlerde görevlendirildiklerinde sorumludur. maiyetlerinde bulunan kendi kabilesi ile birlikte gidiyor; kabilesinin erkekleri aynı zamanda onların askerî gücünü oluşturuyordu. Bu vesile ile eyaletlerin gelirlerini de tasarruf ediyorlar; savaş halinde kendilerine tabi askerlerle orduya katılıyordu. Bununla birlikte iç huzursuzluklar veya kendi aralarında meydana gelen çekişmeler ordunun savaş gücünü büyük ölçüde azaltıyordu.
Ülke; Şirvan, Karabağ, Azerbaycan, Hemedan, Irak-ı Arab, Fars, Kuh Giluye, Kirman, Kandehar, Belh, Herat, Merv, Meşhed, Esterabad gibi çok sayıda eyalete bölünmüştü. Eyalet idaresine genellikle “bey”, “han” veya “sultan” rütbesi ile Türkmen kökenli reisler tayin edilirdi. Bazı eyaletler ise şehzadelere tahsis edilirdi. Safevilerin ilk dönemlerinde eyaletlerin idaresini elinde bulunduranlar hangi rütbeye sahip olursa olsun “hâkim” olarak nitelendirilirlerdi. Ancak sonraları en yüksek idarî makamı tanımlamak amacı ile Beylerbeyi unvanı kullanılmaya başlandı. Bununla birlikte kaynaklarda nadiren “Emirü’l- ümera” ve “Hanlar Hanı” unvanlarına da tesadüf edilmektedir. Topraklar nazari olarak şahın malı sayılırdı. Geniş arazilere sahip hanedan üyeleri veya saray ileri gelenleri gelirlerinin bir bölümünü veya bazen tamamını, ya müsadere edilmesi korkusundan veya tamamen dinî gerekçelerle vakıflara tahsis ederlerdi. Öte yandan, Selçuklularda da uygulanan ikta geleneğinin bir devamı olarak, idarecilere veya askeri sınıfa “tuyul” adı ile araziler tahsis edilirdi. Tuyul topraklar ya daimi veya bir yıllık süreler ile verilirdi. Yıllık olarak tahsis edilen tuyullar ise her yılın sonunda yenilenebilir veya başkasına verilirdi.