AÖF Soru Bankası

Bizans TarihiÜnite 7 Özeti

İmparatorluktan Kent Devletine Bizans (1204-1391)

TAR108U-BİZANS TARİHİ

Ünite 7: İmparatorluktan Kent Devletine Bizans (1204-1391)

Giriş

Nihaî sona doğru giden yaklaşık iki asırlık bu dönemin kendine has birçok karakteristik özelliği bulunmaktadır: Kutsal olarak kabul edilen Konstantinopolis’in Latinler tarafından yağmalanması; başkent dışında Nikaia (İznik), Trabzon ve Epiros’da yeni Bizans başkentlerinin ortaya çıkması ve bu üç yeni başkentte farklı hanedanların Konstantinopolis’i geri alarak Bizans’ı ihya etmek istemek amacıyla birbirleriyle mücadele etmesi; Bizans’ın Anadolu’daki topraklarının büyük kısmını Türkiye Selçuklularına kaybetmesi; Moğol İstilası; 1261’de VIII. Mikhael Palaiologos’un Konstantinopolis’i Latinlerden geri alarak Bizanslıların başkentte sonsuza kadar yaşayacaklarına inandıkları Tanrı’nın kutsadığı imparatorluklarını yeniden inşa etmesi; Bizans’a son verecek Osmanlı Beyliği’nin yükselişi; 14. yüzyılda Batı Anadolu ve Balkanlar’da Türklerin Bizans’ın aleyhine hızla ilerlemesi vb. ana başlıklar altında ifade ettiğimiz bu hususlar çerçevesinde Bizans’ın hâkim olduğu Anadolu ve Balkanlar’daki topraklarda büyük siyasî, ekonomik, demografik ve kültürel değişimler yaşanmıştır. Bizans tarihçileri tarafından çöküş paradigması ile izah edilen bu dönemde, Palaiologos Rönesansı olarak isimlendirilen kültürel birtakım gelişmeler meydana gelmiştir.

IV. Haçlı Seferinden Sonra Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu’nun Selçuklu tehdidini bertaraf etmek amacıyla Batı Katolik dünyasından talep ettiği Haçlı birlikleri, 1204 yılında Kutsal toprakları geri alma hedeflerinden bir şekilde saparak Konstantinopolis’i ele geçirmiştir. Bizans tarihindeki en büyük kırılma anlarından biri olan bu sefer sonucunda imparatorluk ideallerinden vaz geçmiş, kent devleti hâline dönüşmüş ve dengeleri daha bir dikkate alarak politika geliştiren bir devlet haline gelmiştir.

Konstantinopolis’te Latin Hâkimiyeti ve Anadolu’da Bizans

Venedik Dükü Enrico Haçlı ordularının Bizans’a yönelmesinde başrolü oynamış ve Konstantinopolis’in Haçlılar tarafından yağmalanmasına zemin hazırlamıştır. Bu seferin neticesinde başkentin yağmalanmasıyla artık Bizans İmparatorluğu’nun siyaseten büyük oranda parçalanmasıyla birlikte Bizans egemenliği Anadolu’daki son iki yüzyılı sürekli daralan sınırlarda yaşanan çatışmaların ve imparatorluğun giderek genişleyen Osmanlı Beyliğine bağımlı hâle gelmesine neden olmuştur. Konstantinopolis, tarihinin en büyük yağmasına da bu dönemde maruz kalmıştır. Bu büyük yağma hadisesine rağmen Bizans; önce Nikaia’da (aynı zamanda Epiros ve Trabzon’da) ve daha sonra Konstantinopolis’te, köklü kurumları sayesinde iki buçuk asır daha yaşamayı başarmıştır. Özellikle Philadelphia (Alaşehir) ilginç bir şekilde 1391 yılında Osmanlı Sultanı Bayezid tarafından fethedilene kadar Bizans egemenliğinde kalmıştır. Bizans’ın çöküş sürecinin başlamasında, ticaretten elde edilen gelir kaybı ve toprak kayıplarının yol açtığı üretimin düşmesi oldukça etkili olmuştur. Konstantinopolis’te yeni

kurulan Latin İmparatorluğu’nun başına, Venediklilerin muhalefetine rağmen önce Flandre Kontu Baudouin geçirilmiş fakat sonra yerine ilk Latin patriği olarak Venedikli Thomas Morosini atanmıştır ve imparatorluk siyasi gücü dinî otorite ile kontrol etmeye çalışmıştır. Siyasî açıdan baktığımızda ise Konstantinopolis’in Latinler tarafından yağmalanmasından sonra başkentten kaçan hanedan ailelerinden Laskarislerden Theodoros Nikaia’da; Komnenos ailesinden Aleksios ve David kardeşler Trabzon’da, Angelos ailesinden Mikhael Epiros’ta birbirinden bağımsız siyasî yapılar kurmuşlardır. Ortaya çıkan siyasî bölünmüşlük içerisinde her üç siyasî yapının da tek bir amacı vardı: Kutsal Bilgelik olarak isimlendirilen Ayasofya’yı Katolik Latinlerden temizlemek ve Tanrı’nın krallığının merkezi Konstantinopolis’te Bizans’ı yeniden ihya etmekti.

Nikaia İmparatoru Theodoros Laskaris’in, Konstantinopolis’ten kaçarak Nikaia’ya nasıl geldiğini ve burada teşkilatlı bir devleti nasıl kurduğunu dönemin tarih yazarı Georgios Akropolites sayesinde öğrenebiliyoruz. 1233 yılında 16 yaşındayken ailesi tarafından Konstantinopolis’ten Nikaia’ya gönderilen Akropolites, ölümüne kadar önemli pozisyonlarda devlete hizmet etmiştir. Bu sebeple Akropolites’in Tarihi, 1203-1261 yılları arasındaki Bizans tarihini inşa etmede vazgeçilmez bir eserdir. Nikaia İmparatorları I. Theodoros Laskaris, III. İoannes Vatatzes, II. Theodoros Laskaris’in hükümdarlıklarına ve VIII. Mikhael Palaiologos’un iktidara yükselişini kapsayan 1204-1261 yıllarına ilişkin bilgileri Akropolites sayesinde edinilmiştir.

Latin İmparatorluğu-Nikaia İmparatorluğu mücadelesi, Bulgarların desteğini sağlayan Theodoros Laskaris lehine sonuçlanmıştır. Fakat Bizans merkezinin Nikaia’ya kaymasıyla beraber Nikaia İmparatorluğu için asıl tehdit Türkiye Selçuklu Devleti olmuştur. Bizans Selçuklu mücadelesi Nikaia İmparatorluğu döneminde de şiddetlenerek devam etmiştir. Bu mücadelenin artmasının en önemli nedeni; yukarıda da bahsedildiği üzere Türkiye Selçuklularının 1207 yılında Antalya ve 1214 yılında Sinop limanını fethetmeleri ile başlayan süreçte, Akdeniz ve Karadeniz ticaretinde etkin rol oynamaya başlamalarıdır. Bu açıdan bakınca Haçlı seferlerinin ve özelde IV. Haçlı Seferinin en önemli sebebi kârlı Akdeniz ticaretinin paylaşımıyla ilgilidir.

Nikaia’dan Konstantinopolis’e: III. Ioannes Vatatzes Dönemi (1222-1254)

1222 yılına kadar Nikaia İmparatorluğu’nu yöneten I. Theodoros Laskaris, tahtı damadı III. İoannes Vatatzes’e (1222-1254) bırakmıştır. Nikaia İmparatorluğu’nu sağlam temeller üzerine oturtmayı başarmak III. İoannes Vatatzes tarafından gerçekleştirilmiştir. Sahip olduğu toprakları iki katına çıkarmış ve imparatorluğunu Batı Anadolu topraklarında hatırı sayılır bir devlet hâline getirmiştir. Nikaia İmparatorluğu donanması Lesbos (Midilli), Khios (Sakız), Samos (Sisam) ve İkaria (Ahikerya) adalarını ele geçirmeyi başarmıştır. Nikaia Ege Denizi’nde ele geçirdiği


bu önemli üsler sayesinde zengin Batı Anadolu topraklarından elde ettiği ürünleri, ihraç etme imkânına sahip olmuştur. Nikaia İmparatorluğu döneminde yaşanan en önemli gelişmelerden bir diğeri de İmparator III. İoannes Vatatzes’in, Bulgar Krallığı ile ittifak yaparak Konstantinopolis’i hem karadan hem de denizden kuşatmak suretiyle Latinlerden temizlemek istemesidir.

1261-1328 Yıllarında Bizans İmparatorluğu

1261 Ağustosunda Bizans’ın kadim başkenti Konstantinopolis’in Latinlerden geri alınmasıyla beraber İmparator VIII. Mikhael Palaiologos devletin imkanlarının azalması ile daha kontrollü bir politika izlemiştir.

Sürgünden Başkente: VIII. Mikhael Palaiologos (1259-1282)

VIII. Mikhael, Doğu Akdeniz’in önemli deniz gücü Venedik’e karşı diğer bir İtalyan kent devleti Cenova ile ittifak yapmıştır. 1261’den sonra ayrıcalıklar kazanan Cenovalı tüccarlar, Konstantinopolis ile ticaretlerini arttırmışlardır.

Konstantinopolis’in Latinlerden geri alınması hikâyesi pek de olağanüstü bir çabanın ürünü değildir. Başkentteki Venedik donanmasının Karadeniz’de küçük bir ada olan Daphnousia’ya baskına gittiğini sur dışındaki çiftçilerden öğrenen ve böylesine uygun bir fırsatı kaçırmak istemeyen Nikaia ordusu; savunmasız kalan kenti, 25 Temmuz 1261 tarihinde ele geçirmiştir. Konstantinopolis’teki Ortodoks Bizanslı sakinleri de Nikaia ordusuna destek vermiştir. Latin askerleri kentten Venedik gemileriyle kaçmıştır. Böylece büyük bir yağmanın ve katliamın sonucunda kurulan ve varlığı 57 yıl boyunca tehdit altında olan Latin İmparatorluğu sona ermiştir. VIII. Mikhael, bir ay sonra Nikaia’dan yola çıkarak hristiyan inancına göre Meryem’in göğe yükseltildiği 15 Ağustos’ta, ilahî bir mesaj vermek amacıyla kentin mutlu halkının arasından geçerek geleneksel zafer yolundan Ayasofya’ya ulaşmıştır. Patriğin elinden taç giymesiyle birlikte son Bizans hanedanlığı Palaiologoslar, Konstantinopolis’e hâkim olmuştur. Bundan sonra VIII. Mikhael surları tamir ettirmiş, güçlü bir donanma oluşumunu sağlamıştır. Bütün bu maliyetli işleri karşılayabilmek için Bizans altın sikkesi hyperperon’daki altın oranını azaltarak enflasyonist bir kaynak yaratmaya çalışmıştır. İmparator gücünü tahkim etmesi için dinî otoriteyi de kontrol etmek amacıyla yaptıklarına karşı çıkan patriği de sürgüne göndermiştir.

İmparator, böylece oldukça parçalanmış Akdeniz dünyasında birçok tehdidi bertaraf etmekten ziyade “diplomasi trafiği” ile imparatorluğunu ayakta tutmaya çalışmıştır. Ticarî anlaşmalarla Venedikliler ve Cenovalıları da birbirine düşürerek tam bir denge siyaseti takip etmiştir.

Papa X. Gregorius’un kiliselerin birleşmesi ve papalığın üstünlüğünün kabul edilmesi yönündeki isteklerini sürekli erteleyen VIII. Mikhael, bundan daha fazla kaçamamıştır. 1274’te Lyon’da toplanan konsilde -zoraki de olsa- Papa’nın üstünlüğünü kabul etmiştir.

Bu dönemdeki bir diğer gelişme ise VIII. Mikhael Aragon Kralı III. Pedro ile anlaşarak onu Sicilya’ya saldırması yönünde teşvik etmiştir. Bu girişimleri neticesinde Mart 1282’de Sicilya’da bir isyan patlak vermiştir. Konstantinopolis’e sefer düzenlemek için hazırlık yapan Anjoulu Kral Charles, Sicilya’daki isyanı bastırmak amacıyla Sicilya’ya gitmek zorunda kalmıştır. Aragon donanması 1282 Ağustos’unda Anjouları adadan sürmüştür. Böylece Konstantinopolis, bir tehditten daha kurtulmuştur. 1282 yılında VIII. Mikhael Palaiologos öldüğünde, Bizans’ın genel durumu bu çerçevedeydi. İmparatorun, Nikaia’da sürgünde başarılı bir komutan olarak başlayan siyasî hayatı, Konstantinopolis’i Latinlerden geri alması ve yeni başkentin etrafını kuşatan devletlerle yürüttüğü diplomatik ilişkilerle Bizans’ı yeniden Akdeniz’in önemli bir aktörü hâline getirmesiyle sona ermiştir.

II. Andronikos Dönemi (1282-1328)

VIII. Mikhael’in ölümü üzerine tahta oğlu, II. Andronikos geçmiştir. 46 yıla yakın oldukça uzun imparatorluk döneminde II. Andronikos, karşılaştığı ciddi sorunlarla mücadele ederken öncelikli amacı babasından aldığı mirası korumaktı. Cenevizlilere güvenerek donanmayı lağv etmiştir. Karada artık paralı askerlere değil, daha da kötüsü, İmparatorluk sınırlarından sızan ve onu dış anlaşmazlıklara çeken yabancı müttefiklere güvenmek zorunda kalmıştır. Koyduğu ek vergilerle devletin gelirlerini artırınca orduyu tekrar güçlendirmeye çalışmıştır. Bunu yapabilmek için ürün olarak toplanan ek bir arazi vergisini, 1304 yılından itibaren yürürlüğe koyduğu gibi bazı toprak sahiplerinin vergi muafiyetini kaldırmıştır. Fakat 14. yüzyılın başlarında Bizans’ın doğu sınırlarında ortaya çıkan dinamik Osmanlı Beyliği, bütün dengeleri alt üst etmiştir. Özellikle sınırları koruyan askerleri finanse eden toprak sahiplerinin vergi ayrıcalıklarının kaldırılmasının, Bizans-Osmanlı sınır hattının çökmesinde önemli bir husus olduğunu dönemin kaynaklarından Pakhymeres ve Gregoras, açık bir şekilde ifade etmektedirler. Hatta Pakhymeres, sınırın öte tarafını “İskit Çölü”ne benzetmektedir.

II. Andronikos, Batı ile birleşmeyi reddederek Ortodoks kiliselerinin ve manastırlarının piskoposluk bölgelerinin yeniden yapılandırılmasını emretmiştir. Bu dönemde pek çok yeni manastır kurulmuştur. Bizans topraklarındaki kiliselere ve Halkidiki Yarımadası’nda bulunan Aynaroz Dağı’ndaki manastırlara, özel mülk sahiplerinden ve imparatorluktan toprak bağışları yapılmıştır. İmparator II. Andronikos’un, Bizans’ı ayakta tutmak için muhakkak surette denizlerde güçlü bir müttefike ve ticarî trafikten elde edeceği vergi gelirine ihtiyacı vardı. Bu sebeple 13. yüzyılın son çeyreğinde, Bizans-Ceneviz ilişkileri büyük önem kazanmıştır. 13. yüzyılın ilk yarısında Bizans İmparatorluğu, Moğol istilası neticesinde Anadolu’daki Selçuklu tehdidinden nispeten uzak kalabilmiştir. Fakat bu istilanın neden olduğu büyük göç hareketi, Anadolu’nun demografik yapısının büyük oranda değişmesine neden olmuştur. Bu değişimin neticesinde Anadolu’daki Ortodoks Yunanca konuşan Roma halkı, dereceli olarak azınlık


durumuna düşmeye başlamıştır. Moğol İstilasının önünden kaçarak ya da birlikte dinamik bir güç olarak Anadolu’ya gelen Müslüman Türk göçü, demografik yapının ve kültürün kısa sürede değişmesine sebep olmuştur Özellikle Moğol hâkimiyeti altında Türkiye Selçuklu Devleti’nin merkezî gücünün çökmesi ile Osman Gazi başta olmak üzere ortaya çıkan Beyliklerin hâkimiyetine karşı Bizans’ın yapabileceği fazla bir şey kalmamıştır. Türk tehdidini ortadan kaldırmak amacıyla davet edilen Katalanlar -tıpkı 11. yüzyılda davet edilen Haçlılar gibi- Bizans’a siyasî ve ekonomik açıdan zarar vermiştir. Bu mücadeleler arasında Bulgarlar, Karadeniz’de etkin olmaya başlamıştır. Katalanların Makedonya ve Yunanistan’daki bu başarıları, Bizans kültürünün ve gücünün önemli noktalarından biri hâline gelecek olan Mora Yarımadası’ndaki konumunu güçlendirmesini sağlamıştır. 1321’de Bizans’ı derinden sarsacak iç savaş mevcut İmparator II. Andronikos ile torunu III. Andronikos arasında Bizans tahtı için başlamıştır. Bu iç savaştan galip gelerek Bizans tahtına geçmek isteyen III. Andronikos, kendisini destekleyenleri hediyelerle memnun etmeye çalışmıştır. İç savaşı durdurmak isteyen yaşlı İmparator, aristokrasinin desteğini alan III. Andronikos’u 1325 yılında eş imparator ilan etmek zorunda kalmıştır. Uzun süren iç savaştan sonra nihayet 1328 yılında dedesini tahttan feragat ettirmek zorunda bırakan III. Andronikos, Bizans tahtına çıkmıştır.

1328-1391 Yıllarında Bizans İmparatorluğu

1328 yılından itibaren Bizans’ın yakından ilgilenmek zorunda olduğu iki büyük güç vardı: Balkanlar’da büyük birgüç hâline gelen Sırplar ve sürekli olarak Bizans’a karşı ilerlemekte olan Osmanlı Beyliği. Bu iki güç arasında daha dengeli bir politika izlemek zorunda kalan Bizans İmparatorluğu gücünün ve güçsüzlüğünün farkındaydı. Her şeye rağmen Konstantinopolis ve çevresini elinde tutabilmek için yeni müttefikler vasıtasıyla mevcut durumunu korumak öncelikli politikasıydı. Bununla birlikte III. Andronikos ile başlayan ve Kantakuzenos ile devam edecek iç savaş imparatorluğu daha da zayıflatmıştır.

III. Andronikos Palaiologos Dönemi (1328-1341)

III. Andronikos’un tahta geçmesinde büyük desteği olan, iyi bir siyasetçi kimliğiyle ön plana çıkan geleceğin İmparatoru Kantakuzenos; 14. yüzyıl Bizans politikalarında belirleyici bir kişilik olarak belirleyici rol oynamıştır. Kantakuzenos, mevcut şartları dikkate alarak Bizans’ın varlığını nasıl devam ettirebileceği yönünde politikalar geliştirmeye çalışmıştır. Bu dönemde Bizans’ın en önemli iki rakibi bulunmaktaydı: Sırplar ve büyük bir güç olarak ön plana çıkan Osmanlı Beyliği idi. Balkanlar’da toprak kaybeden Bizans açısından Anadolu’daki gelişmeler de pek iç açıcı değildi. Konstantinopolis’in oldukça yakınlarındaki Prusa (1326), Nikaia (1331), ve Nikomedia’nın (1337) Osmanlılar tarafından fethedilmesi ile Bizans, Konstantinopolis’e sıkışmıştır. Kente doğru hızla yaklaşan Türk ilerleyişini durdurmak isteyen Bizans,

1329 yılında Pelekanon’da (Kocaeli-Eskihisar) yapılan savaşı kaybetmiştir.

İç Savaştan Çöküşe: VI. Ioannes Kantakuzenos ve V. Ioannes Palaiologos (1341-1391)

İç savaş yıllarında Bizans İmparatorluğu’nun tarihini Nikephoros Gregoras’ın Romalıların Tarihi ve İoannes Kantakuzenos’un tahttan indirilişinden sonra şahsen kaleme aldığı otuz yedi kitaptan oluşan Tarihler adlı eserinden öğrenebiliyoruz. Andronikos, 1341 yılında 45 yaşında öldükten sonra yıllardır devlete iyice nüfuz etmiş Kantakuzenos, çocuk yaştaki İoannes’in naibi sıfatıyla kontrolü eline almıştır. Kantakuzenos, meşru İmparator V. İoannes’in destekçisi sıfatıyla kendisini imparator ilan etmiştir. II. Andronikos’un tahttan indirilmesi ve III. Andronikos’un başa geçmesiyle dinmeyen siyasî kriz, onun ölümüyle daha da şiddetlenmiştir. Kantakuzenos gibi güçlü bir siyasî figürün, alınan kararlarda etkin bir şekilde rol oynaması, bu bunalımı zirveye taşımıştır. Bu yaşanan siyasî gerilim topluma da yansımıştır. 14. yüzyılın çalkantılı iktidar savaşlarında; manastırlarda dinî açıdan ideal olan ile ibadetlerdeki uygulamalar arasındaki farklılıklar üzerine devam eden tartışmalar neticesinde Hesykhasm adı verilen dinî bir akım ortaya çıkmıştır. Manastırlardaki keşişler Tanrı’ya yaklaşabilmek için her daim hesykhia’ı (sükûnet) tercih etmişlerdir. Bunun sebebi dünya nimetlerinden el etek çekmenin insanları Tanrı’ya yakınlaştıracağına inanmalarıydı.

Ioannes Kantakuzenos; aristokratların desteğini alırken karşı tarafın önemli siyasî figürü Apokavkos, zenginlerden nefret eden fakirler tarafından desteklenmekteydi. Denizciler ve yoksullar, 1342 yılında Selanik’te kendilerine Zealotlar adını vererek bir toplantı düzenlemişlerdir. Kentte Kantakuzenos tarafından atanan valiyi ve meclisin aristokrat üyelerini saf dışı bırakmışlardır.

14. yüzyılın ilk yarısında en etkili Türk Beylikleri içerisinde yer alan Aydınoğullarının güçlü beyi Umur Gazi, Bizans imparatoru olmak isteyen Kantakuzenos’un doğal müttefiki hâline gelmiştir. Bizans İmparatoru III. Andronikos’un ölümüyle 1341 yılında başlayıp 1347 yılına kadar devam edecek taht mücadelesi; III. Andronikos’un en yakın dostu, Türk taraftarı ve Umur Bey’in dostu Ioannes Kantakuzenos ile ölen imparatorun oğlu V. Ioannes Palaiologos arasında cereyan etmiştir. Bizans İmparator’u VI. Ioannes Kantakuzenos’un 1354’te yönetimden ayrıldıktan sonra hâkimiyet döneminin meşruiyetini göstermek amacıyla kaleme aldığı Apologia’sında Aydınoğulları ile Bizans İmparatorluğu arasındaki ilişkilerden de bahsetmektedir. Aydınoğlu Umur Gazi, İmparator Kantakuzenos’un kızı ile evlenmek suretiyle müttefik olmuştur. Bu ittifak neticesinde Aydınoğlu Umur Gazi; 1342, 1343 ve 1344 yıllarında Kantakuzenos’un diğer imparator V. İoannes Palaiologos ile giriştiği mücadelede İmparator’a yardım etmek amacıyla donanmasıyla Trakya’ya geçmiştir. İzmir’in Haçlılar tarafından ele geçirilmesinden sonra İmparator ile Umur Gazi arasındaki ittifak işlevselliğini yitirmiştir.


Sırp Kralı Stefan Dušan, 14. yüzyılın ilk yarısı boyunca aralıklarla devam eden Bizans’ın iç savaşından en çok istifade eden kişi olmuştur. Balkanlar’da Bizans’ın daha önce hâkim olduğu bölgeleri ele geçirmek suretiyle Slav kökenli yeni bir Bizans uygarlığı yaratmak niyetinde olmuştur. Kantakuzenos’un iktidara geçtiği dönemde; Anadolu’da Orhan Gazi’nin fetihleri hız kazanmış, Balkanlar’da ise Dušan, Epiros ve Tesalya’yı ele geçirmiştir. Büyük Sırbistan hayaliyle Sırp Kralı Stefan Dušan, kısa sürede topraklarını kuzeyde Tuna’dan güneyde Korint Körfezi’ne kadar genişletmiştir. Siyasî iktidar değişmekle beraber Bizans kurumları ve memurları, Sırp kralı idaresinde varlıklarını devam ettirmiştir. Ancak zamanla en önemli makamlar, Dušan’ın askerî başarılarında önemli pay sahibi olan ve Bizans unvanlarını alan Sırp soylular tarafından ele geçirilmiştir.

Cenevizlilerin Bizans ülkesinde ticari faaliyetler sebebi ile güçlenmesi ve Bizans donanma gücünü yok etmeleri sebebi ile gelişen deniz ticaretinden istifade edemeyen Bizans a ticaret ve üretimin kontrolünü tamamıyla Batı Avrupalılara terk etmek zorunda kalmıştır.

Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın, 1354’te meydana gelen deprem ile güçlü surları yıkılan Gelibolu kalesini fethetmesi, Osmanlı-Bizans ittifakının çatırdamasına sebep olmuştur. Tüm bunların sonucunda Konstantinopolis’te tedirginlik artmış ve Kantakuzenos başarısızlıkların sorumlusu olarak görülmüştür. Kantakuzenos tahtı bırakarak Keşiş Ioasaf adıyla manastıra çekilmiştir.

Osmanlıların Balkanlardaki hızlı ilerleyişi ve nihayet uzun süren iç savaş gibi sebepler neticesinde Bizans ekonomisi ciddi anlamda çöküşe girmiştir. Bütün bu olumsuz gelişmeler vergi ödeyen nüfusun azalmasına sebep olduğu gibi 1347-1348 Veba salgını (Kara Ölüm) da çok sayıda insanın ölümüne yol açmıştır. Bütün Avrupa’yı korkunç bir şekilde etkileyen asrın salgını, Bizans’ı da derinden etkilemiştir.

V. Ioannes Palaiologos Dönemi (1341-1391)

Moğol İstilasının önünden kaçan Osmanlı Türkleri, Orhan Bey döneminde Balkanlar’ın iki önemli kenti Didymoteikhon (Dimetoka) ve Hadrianopolis’i fethetmişlerdir. Bu fetihler, Türk nüfusun Balkanlara göç ve iskân ettirilmesiyle kalıcı hâle gelecektir. Yeni fethedilen ve Meriç ile Tunca nehrinin birleştiği bir kavşak noktası üzerinde stratejik bir bölgede kurulu olan Hadrianopolis kenti, daha batıda uzanmakta olan topraklara erişim imkânına sahiptir. Osmanlılar için burası Avrupa üzerine gerçekleştirecekleri akınlar için bir üs hâline gelmiştir. Bu fetihle birlikte Trakya ve Balkanlara büyük bir göç hareketi meydana gelmiştir. Böylece Bizans’ın batı topraklarını kaybetmesinden daha köklü değişimlerin yaşanmasına sebep olmuştur. Orhan Gazi’nin başlattığı fetihler, oğlu I. Murad döneminde (1362-1389) hız kazanarak devam etmiştir. Böylece Bizans’ın batı kanadı çökmüştür.

Sırp Kralı Stefan Dušan’ın 1355 yılında ölmesiyle, Bizans rahat bir nefes almıştır. Uzun süren iç savaştan sonra iktidarı ele alan V. İoannes, Sırp tehlikesinden kurtulduktan sonra Osmanlılar ile tek başına mücadele edebilecek güce sahip değildi. Bu sebeple ümidini kiliselerin birleşmesine ve Batı’dan gelecek askerî yardıma bağlamıştır. İmparator’un önce Çanakkale’nin ardından Hadrianopolis’in ve akabinde Trakya’da kalan bütün topraklarının kaybedilişini, başkentin surlarından çaresizce izlemiştir. Bizans, başarısız politikaları neticesinde Osmanlının vassalı hâline gelmiştir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında