AÖF Soru Bankası

Bizans TarihiÜnite 2 Özeti

Diokletianus’tan II. Theodosius’a Yeni Roma (Bizans)

TAR108U-BİZANS TARİHİ

Ünite 2: Diokletianus’tan II. Theodosius’a Yeni Roma (Bizans)

İmparatorluğu’nun Oluşumu (284-450)

Giriş

Bizans İmparatorluğu MS IV.-XV. Yüzyıllar arasında Akdeniz ve Avrasya arasında çok önemli bir siyasî, dinî, kültürel ve iktisadî rol oynamıştır. Klasik Roma İmparatorluğu’nu Konstantinopolis merkezli imparatorluğa dönüştüren Bizanslılar, çok farklı açılardan Akdeniz, Avrasya ve Avrupa’yı önemli ölçüde etkilemiş ve modern İstanbul’un çevresinde yarattığı cazibenin tarihsel derinliğini oluşturmuşlardır. Bizans devletini ayakta tutan en önemli bölge olan Anadolu’nun zengin tarihî katmanları arasında da bu uygarlık ihmal edilemeyecek bir değere sahiptir.

İmparatorluğun İdari Tarihi

Roma İmparatorluğu, III. yüzyılın ortalarında çok ciddi bir askerî, idarî, iktisadî, toplumsal ve dinî bir kriz ile karşı karşıya kaldı. Bu krizin askerî ve idari cephesinde İran’da ortaya çıkan Sâsâniler ile Tuna ve Ren sınırlarında Germenlere karşı yapılan savaşlarda yaşanan kayıplar ve içeride askerlerin iktidara sık sık müdahale etmeleri, toplumsal ve dini cephesinde ise, Hristiyanlığın ilerleyişi karşısında toplumsal yapının tedricen değişimi vardı. Artan askeri harcamalar yüksek enflasyon ve paranın değersizleşmesi gibi sonuçların yanı sıra, vergi yükü artan yerel aristokrat sınıfın zayıflamasına da neden oldu. Böyle bir ortamda tahta çıkan İmparator Diokletianus (284-305), imparatorluğu derleyip toparlayarak bu krizi çözmeye çalıştı.

Diokletianus’un Yeni Roma İmparatorluğunun İdari Yapısı

Diokletianus’un formülü, 285-293 yılları arasında tedrici olarak uygulamaya koyduğu tetrarşi idi. Yönetim sorumluluğunu paylaşmak olarak yorumlanabilecek bu sistemde dört imparator vardı. Bu yeni yönetim sisteminde, imparatorluğun idari sorumluluk alanı Doğu’da ve Batı’da birer augustusun kontrolüne bırakılıyor ve bu augustusların astı ve daha sonra onların halefleri olacak birer de caesarlık yaratılıyordu. Böylece devasa imparatorlukta hem taht kargaşası önlenecek hem de sınırlar daha etkili biçimde korunacaktı. Tetrarşi sistemi, teoride kesinlikle imparatorluğun bölünmesi değildi, çünkü benimsenen hiyerarşiye göre, Doğu’daki augustus olan Diokletianus, Batı’daki augustustan daha üst konumdaydı ve Batı’daki ona bağlıydı. Hatta seçilen semboller de bunu destekliyordu. Diokletianus, Tanrı Iupiter ile Batı’daki augustus Maximianus ise Iupiter adına dünyayı canavarlardan temizleyen kahraman olan Herkules ile eşleştirilmişti. Diokletianus’un yeni eyalet sisteminde bugünün Türkiye topraklarında Asia, Pontus, Oriens ve Thrace (Trakya) adında dört büyük dioceses vardı. İmparator askerî ve sivil idareyi ayırmak istediği için yeni eyalet valilerine komutanlık yetkisi vermedi.

Diokletianus’un kurduğu yönetim sistemi, Yunan ve Latin kültürünün ve dilinin egemen olduğu Roma dünyasının siyasi olarak doğu ve batı şeklinde çatallaşmasını takviye etmiştir ve bu çatallaşma, Konstantinus’un eski

Byzantium’un yerine kendi adını vererek başkent ilan ettiği Konstantinopolis’in kuruluşuyla geri dönülmez bir aşamaya gelmiştir. Konstantinus önce batıyı sonra da tüm Roma dünyasını kontrol etmek için giriştiği uzun mücadeleden 324 yılında tek imparator olarak çıkmayı başardı ve bu durum 337’deki ölümüne kadar devam etti.

Konstantinus ve Konstantinopolis’in Kuruluşu

Konstantinus’un en büyük ve en uzun soluklu başarısı hiç kuşkusuz kendi adını verdiği eski Byzantium kentinin, 11 Mayıs 330 tarihinde yeni başkent olarak açılışının yapılmasıdır. İmparatorluğun Tuna ve Fırat sınırı arasında neredeyse orta noktada yer alan Konstantinopolis’in stratejik konumu, doğudaki Sâsâni ve Tuna sınırındaki Germen halkların tehdidine karşı daha etkin bir karşılık verme imkânı ortaya çıkardığı için çok önemlidir. Konstantinus, başkente yeni bir savunma sistemi, kilise inşaatı ve kenti süslemek için Çemberlitaş sütunu gibi bir dizi pagan nitelikli anıtsal inşaat projeleri hediye etti. Konstantinus’un amacı, Konstantinopolis’i Roma’nın alternatifi veya ikinci bir Roma yapmaktı.

Konstantinus’un Halefleri

Konstantinus’un üç oğlu babalarının ölümü üzerine İmparatorluğun yönetim sorumluğunu aralarında paylaştılar. İmparatorluk, 337-340 arasında üç, 340-351 arasında iki ve II. Konstantius’un 351’de batıdaki gasıp imparatoru saf dışı etmesiyle yine tek imparatorun yönetimi altına girdi. İmparatorluğun tek imparator tarafından yönetilmesi, Konstantius’un halefi İulianus’un ve İovianus’un kısa saltanatları süresince de devam etti. İovianus’un ölümünden sonra birden fazla augustusun yönetimine tekrar geri dönüldü. Roma İmparatorluğu’na tek başına hükmeden son imparatoru olan Theodosius, 395 yılında ölümünden hemen önce imparatorluğun “yönetim sorumluluğunu” yine doğu ve batı olarak ikiye bölerek Arcadius ve Honorius adındaki iki oğlu arasında paylaştırdı. Bir daha tek bir imparatorun yönetimi altına girmeyen Roma İmparatorluğu’nun batı yarısı V. yüzyıl içerisinde tedricen Germen kavimleri tarafından ele geçirildi ve nihayet 476’da son imparator Romulus Augustulus’un azledilmesiyle sona erdi.

Arcadius’un oğlu II. Theodosius’un Roma İmparatorluğu’nu derleme toparlama çalışmasının en önemli göstergelerinden birisi o zamana kadar yayınlanan yasaların derlenmesidir. İmparator’un emriyle, Hristiyan imparatorlar tarafından yayınlanan yaklaşık 2.500 ferman bir araya getirilmiş ve 438 yılında Codex Theodosianus adıyla yayınlanmıştır

İmparatorluğun Etrafındaki Dünya: Sâsâniler, Germenler ve Hunlar

Roma İmparatorluğunun Diokletianus ve Theodosius arasındaki dönemde dış ilişkilerinde etkili olan üç temel unsur vardı: İmparatorluğun doğu sınırlarında yer alan Sâsâniler; Hunların 370’li yıllarda Karadeniz’in kuzeyinde görülmesiyle bu bölgede bozulan sınır dengeleri sonucunda


imparatorluk için tehdit hâline gelen Germen kavimler ve elbette Hunlar.

Sâsâniler

III. yüzyıldaki Sâsâni ilerleyişi karşısında Roma savunma konumundadır, çünkü o zamana kadar Roma sınırları doğuda çok genişlemiş ve Dicle nehrinin ötesine geçmiştir. III. yüzyılda Roma ve İran dünyası arasında ortaya çıkan savaş hâli, hiç şüphesiz önceki yüzyılların mirasıdır. Savaşlar serisi, Sâsânilerin, Anadolu’da özellikle doğudaki Roma mevcudiyetine meydan okumalarıyla başladı. Sâsâni orduları 237-40 arasında ilk kez Mezopotamyayı istila etti ve Karrhae (Harran), Nusaybin (Nisibis) ve Hatra (Irak’ta al-Hadr) kentlerini ele geçirdi. Özellikle Hatra’nın Sâsâniler tarafından fethi, Mezopotamya bölgesinde Romalıları stratejik olarak hayli dezavantajlı bir konuma düşürdü. Birçok gerilimli süreçten sonra Roma’nın İran karşısında yaşadığı aşağılanmaların en ağırı Şapur döneminde ortaya çıktı. Şapur, 260 yılında Edessa (Urfa) yakınlarında İmparator Valerianus’un komuta ettiği bir Roma ordusunu bozguna uğrattı ve imparator ile beraber bazı önde gelen komutanları esir etti.

Sâsâni-Roma ilişkilerinde Konstantinus sonrası dönemde savaş hâli hakimdi. İmparator Konstantius’un (337-361) iktidarı döneminde Mezopotamya’daki önemli sınır kentlerinin (mesela Nusaybin) İran tarafından kuşatılması ve bölgeye lojistik akımı, çatışmaların genel karakteriydi. Tarihçi Festus’a göre, bu dönemde Roma ve Sâsâniler arasında dokuz savaş yapıldı. Bu dokuz çatışmanın beşi, önde gelen Roma kentlerini kuşatma niteliğindeydi. Bu dönemde Nusaybin üç defa (338-350 arasında) Diyarbakır (359) ve Singara ise birer defa kuşatılmıştı. Konstantius döneminde, İranlıların Nusaybin’i ele geçirme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Sâsâni saldırılarının bu dönemde başarısız olmasının gerisinde, Diokletianus’tan itibaren Mezopotamya’da inşa edilen kaleler ve sınır istihkamları (limes) vardı. Bu savunma sistemi içerisinde sadece kaleler, kentleri çevreleyen surlar değil, bir o kadar da yollar üzerinde inşa edilen kuyular, kervansaraylar vardır. Gerçekten Diocetianus’tan itibaren Roma İmparatorluğu, doğu sınırını koruyabilmek için büyük çaba sarf etmiştir. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı, aslında başkentin Roma’dan önce Nikomedia’ya (İzmit) sonradan Byzantium’a taşınmasıdır. Aynı şekilde Diokletianus’un kurduğu tetrarşi sisteminde, Antiokheia’nın önemli bir karargâh olması, sadece kentin büyüklüğü ile ilgili değildir, daha ziyade İran cephesine karşı müsait konumda olmasındandır. Roma-Sâsâni ilişkileri II. Theodosius döneminde genel olarak problemsiz seyretmiştir. İran’da Hristiyanlığın V. yüzyılın başında yasal bir din olarak görülmeye başlaması, ülkedeki Zerdüştlerin tepkisine neden olmuş ve bu tepkilerin yarattığı gerilimler iki kısa savaşa neden olmuşsa da bu savaşlar iki taraf için yorucu olmamıştır. İran’da özellikle Yezdigerd’in oğlu Behram döneminde (421-439) Hristiyanların kovuşturulması, Roma imparatoru II. Theodosius’un tepkisini çekmişti. Hristiyanları korumak için elinden geleni yapmaya hazır olan II. Theodosius İran’a savaş açtı. Savaş 421-22 yılında

kısa süreliğine Mezopotamya’da devam etti ancak sonuçsuzdu. Neticede Romalılar kendi toprakla rındaki Zerdüştlere, Sâsâniler ise İran’daki Hristiyanlara hoşgörü gösterileceğini ilân ederek 422’de barış yaptılar.

Romalılar ve Gotlar

Romalılar ve Gotlar arasında kimi zaman savaş kimi zaman işbirlikleri olmuştur. Roma İmparatorluğu’nun doğu yarısının augustusu Valens’in, 9 Ağustos 378’de Hadrianopolis Savaşı’nda Gotlara karşı aldığı ağır yenilgi, bugünden baktığımız zaman, imparatorluğun Akdeniz dünyası etrafında tesis ettiği siyasal birliğinin çökmesinde çok önemli bir dönüm noktasıdır. Savaşın çağdaşı olan tarihçi ve asker Ammianus Marcellinus, bu yenilgiyi Roma’nın yaklaşık altı yüzyıl önce, MÖ 216’da Hannibal karşısında yaşadığı Cannae faciasıyla karşılaştırmakta ve Hadrianopolis Savaşı’nda alınan yenilginin daha ağır olduğunu iddia etmektedir. Bu savaşla ilgili en çarpıcı çelişki şudur: Hadrianopolis’te esas darbeyi İmparatorluğun doğu yarısının ekonomik kaynakları ve askerî gücü almış olmasına rağmen, ertesi yüzyılda batı yarısı parsellenerek tasfiye edilmiştir.

Got-Roma ilişkileri, 375 yılında Karadeniz’in kuzeyinden Tuna’ya doğru ilerleyen Hunların Tuna sınırlarındaki dengeleri bozmaları üzerine yeni bir döneme girmiştir. Hunların ve onların kontrolünde birleşen Alanların yarattığı korkunun çok kısa sürede Roma topraklarına da sıçraması, sonuçta 378 yılındaki Got-Roma Savaşı’na yol açmıştır. Hadrianopolis’te kaybeden Valens’in halefi Theodosius’un, Gotlarla olan anlaşmazlığı 3 Ekim 382’de onları, foederati olarak Tuna ile Balkan dağları arasındaki Roma’nın Trakya’daki topraklarına yerleştirerek çözmesi, Roma’nın sınır ötesi komşularıyla ilişkilerinde yeni bir dönüm noktasıdır, çünkü bu toplumlar artık sınır ötesi değil, Roma sınırları içerisinde bir olgu hâline geliyorlardı. Gotlar, ekonomik destek karşılığında sınırlarda askerî koruma sağlayacaklar ve gerektiğinde İmparatorun yardımına koşacaklardı.

410 yılında Gotlar, komutanları Alarik idaresinde, Roma’yı işgal ettiler ve Roma Aeterna’nın (Ölümsüz Roma) prestijini sarsarak İmparatorluk sakinlerine büyük bir şok yaşattılar. Gotların Roma’yı yağmalamasına, II. Theodosius’un hükümetinin verdiği ilk tepki, yeni başkent Konstantinopolis’in etrafını kara surlarıyla çevirmek oldu.

Hunlar ve Roma’nın Kuzey Sınırlarında Dengelerin Bozulması

Romalılarla Hunların ilişkileri değişken olmuştur. Ama ilerleyen yıllarda Romalıları tehdit eden bir hal almıştır. Hunlar, Karadeniz’in kuzeyindeki dengeleri bozarak, genellikle “kavimler göçünü” (Völkerwanderung) hareketlendiren bir toplum olarak bilinmesine rağmen, kendileri bu harekete katılmadılar. Hunların bir müddet daha Kuzey Karadeniz steplerinde kaldığını ve hattâ 395- 96’da Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya girdiklerini ve Antiokheia’ya kadar ilerlediklerini biliyoruz. Bu istilânın yerleşme amaçlı olmadığı kesindir. Hunlar arasında ortaya


çıkan bir kıtlık, bu istilâya yol açmış olabilir. Hun istilâsı kuşkusuz bütün Doğu Akdeniz kentlerini sarsmış ve buralarda korku içinde bir bekleyişe yol açmıştı. Hunlar, Güneydoğu Avrupa coğrafyasında yaşayan toplumları tam anlamıyla kontrol altına aldıktan sonra, doğrudan Roma İmparatorluğu’nu (önce doğu yarısını) tehdit etmeye başlamışlardır. Bu politika, Attila’dan önceki Hun kralı Rua (veya Ruga) tarafından belirlenmişse de Rua bu yeni politikanın meyvelerini toplayamadan ölmüştür. 434’ten 444/445’e kadar iktidarı kardeşi ile paylaşan Attila, kardeşini ortadan kaldırarak 453’teki ölümüne kadar, Roma’nın neredeyse bütün kuzey sınırına konuşlanan İmparatorluğunu tek başına yönetmiştir. Doğu (Roma) İmparatorluğu’nu vergiye bağlayıp bertaraf ettikten sonra Attila, Batı’ya saldırdı. Batı ile bozulan ilişkilerin görünürdeki nedeni, İmparatorluk ailesine mensup mutsuz prenses Honoria’nın ve çeyizinin Attila’ya verilmemesiydi. Gerçek neden belki, Aetius’un Vizigotlarla kurduğu Hun karşıtı ittifaktı. Attila’nın Aetius ile giriştiği ilk savaş sonuçsuz kaldı ama Attila, ertesi yıl yine Roma önlerinde görüldüğü zaman, onu İmparatorluk orduları değil, Roma piskoposu Leo karşıladı. Attila’nın 453’teki beklenmedik ölümü, sadece Doğu Roma üzerine girişeceği bir seferi sonuçsuz bırakmadı, aynı zamanda Hun İmparatorluğu’nun çözülüşünü de getirdi.

İmparatorluk ve Din: Paganizmden Hristiyanlığa Geçiş

Roma İmparatorluğu’nun doğu yarısının IV. yüzyıldaki en temel iç problemi din değiştirme sürecinin yarattığı sancıydı. Geç Roma İmparatorluğu, Diokletianus ve II. Theodosius arasındaki dönemde paganlıktan Hristiyanlığa evrilerek toplumsal ve dinsel olarak köklü bir dönüşüm geçirdi. Diokletianus’un yönettiği Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlık bir azınlık diniydi, II. Theodosius dönemine gelindiğinde ise artık Hristiyanlık devletin resmî dini hâline gelmişti. Hristiyanlığın, devletin gözde dini olması, IV. yüzyıl boyunca Hristiyanlaşmayı hızlandırmış ve paganlık artık neredeyse sadece kırsal alana hapsolmuştu. Sonunda İmparator I. Theodosius (376-395), 392 yılında yayınladığı bir fermanla paganlığın her türlüsünü yasaklayarak Hristiyanlığı devletin resmî dini hâline getirdi. Hristiyanlığın IV. yüzyılda geçirdiği kovuşturmadan güçlenerek çıkması Hristiyanlığı Roma’nın meşru dini haline getirmiştir.

Roma paganizminin nasıl bir din olduğu meselesini kısaca ele almak gereklidir. Diokletianus döneminde ve öncesinde Roma dünyasının kentlerinde dinî törenler pax deorumu (tanrıların barışı) sürdürmek için sunular (libasyon veya ilk ürünlerin sunulması) ve kurbanlar kesilmesini içeren toplumsal faaliyetlerdi. Halkın katıldığı bu tür dinî kamusal etkinliklerin temel amacı, tanrıların öfkelerini dindirerek toplumsal huzuru sağlamaktı. Bu tür dinî faaliyetler bugün paganizm olarak adlandırılmaktadır. Kamusal bir din olarak paganizm, doğrudan bir kent devletinin (veya Roma Devleti’nin) yönetimi altındaydı ancak, teolojisi, kutsal metni veya profesyonel din adamı yoktu. “Pagan” nitelemesi

IV. yüzyılda Hristiyanlar tarafından yapılmıştır. Hristiyanlar söz konusu yüzyılın ikinci yarısında daha çok kentlerde örgütlendikleri ve görünür hâle geldikleri için paganlar (pagani) taşraya kırsal çekilmişti.

Kilise ve Devlet İlişkisi

Diokletianus’tan Theodosius’a kadar geçen sürede, Hristiyanlar devletten farklı tavırlar gördüler. III. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Doğu dünyasında gözle görülür bir faktör olan Hristiyanlar, ilk defa adı geçen yüzyılın ortalarında devlet tarafından sistematik olarak kovuşturmaya tabi tutulmuş, ancak 260’lardan IV. yüzyılın başına kadar nispeten bir huzur dönemi yaşamış ve bu süre içerisinde de Akdeniz kentlerinde iyiden iyiye örgütlenmişlerdi. IV. yüzyılın başında Hristiyanlar son bir kez daha kovuşturmaya maruz kalmışlarsa da öncekilerde olduğu gibi bu sonuncusundan da güçlenerek çıkmışlardı, çünkü sonuncu kovuşturmanın hemen akabinde Hristiyanlık Roma dünyasında meşru ve gözde din olmayı başarmıştır. Konstantinus, 320’li yılların başında Aleksandreia’da ortaya çıkan bir teoloji tartışmasına (Arius meselesi) müdahale etme bahanesiyle 325 yılı başlarında önce Ankyra (Ankara)’da bir konsil toplamayı kararlaştırdı. Ancak konsilin toplantı yeri daha sonra Nikaia (İznik)’ya nakledildi. Konstantinus’un maksadı, hem kayınbiraderi Licinius’a karşı kazandığı zaferi kutlamak hem de Hristiyanlara verdiği desteği resmen ilan etmekti. Nikaia Konsili, Arius’un düşüncelerini reddetti ve Baba-Oğul ve Kutsal Ruh arasındaki eşitliğe vurgu yapan ilk resmî inanç esaslarını açıkladı. Kilise örgütünü merkezi bir yapı etrafında da toplamaya çalışan Nikaia Konsili’ne 250 civarında piskopos katıldı. Piskoposlar yirmi yasa yayınladılar ve bu yasalar kilise hukukunun temellerini de oluşturdu.

Doğu Roma da ve Batı Roma da kiliseyle ilişkiler birbirinden farklı olmuştur. Batı Roma da kilise devletten bağımsız bir kimlik kazanırken, Doğu Roma da kilise devletin aygıtına dönüşmüştür.

Hristiyanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından birisi de İmparator Theodosius’un paganlığı yasaklayan meşhur fermanıdır. Bu ferman, Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu sathında IV. yüzyılın başlarında kazandığı zaferi kesin olarak mühürlemektedir.

Hristiyan Manastır Sisteminin Doğuşu

Bizans toplumuyla en çok özdeşleşen kurum, kökeni Eski Çağ Hristiyanlık tarihinde IV. yüzyılın başına kadar giden manastır sistemiydi. Antik Yunanca monasterion (yalnız yaşanılan yer) kelimesinden gelen, günümüzde de kullandığımız manastır terimi aslında bir yaşam tarzını ifade etmektedir. Mısır kaynaklı bazı Roma dokümanlarında ilk defa monachoiden (yalnız yaşayanlar) söz edilmektedir. Yalnız yaşama Roma dünyasında bilinmeyen bir şey değildi.

Hristiyan manastır sisteminin ikinci atası, yine bir Mısırlı olan Aziz Pachomius’tur (ö. 346) III. yüzyılın sonunda Mısır’ın güneyinde pagan bir ailenin çocuğu olarak doğan


Pakhomius, gençliğinde İmparator Maksiminus Daia’nın ordusuna yazılırsa da Daia’nın 313’te ölümü üzerine askerliği terk etmiş ve vaftiz olarak Hristiyanlığı kabul etmiştir. İlk başta Antonius’un tarzını izleyen Pakhomius, daha sonra etrafında bir topluluk oluşturarak diğer zahitlerle “birlikte yaşamaya” başlamış ve Antonius’tan farklı bir gelenek oluşturmuştur. Bu toplu yaşam tarzından dolayı kurduğu yeni sistem koinobion (ortak yaşam) olarak anılır. Dolayısıyla Hristiyan manastır sisteminin iki farklı biçimi vardır: Antonius’un izinden gidenlerin oluşturduğu münferit (anakhoretes/hermit) münzeviler ve Pakhomius’un geleneğini yani “ortak yaşam” prensibini sürdürenler. Mısır’da ortaya çıkan Eski Çağ Hristiyan manastır tarzı buradan Suriye’ye ve oradan da Anadolu’ya gelmiştir. Anadolu’da popüler olan tarz, Kapadokya’daki Caesarea (Kayseri) kenti piskoposu Basileius’un (ö. 379) tanıttığı ve ilkelerini oluşturduğu Pakhomius’un geleneğidir. Kaynaklar, Basileius’un Mezopotamya, Suriye, Filistin ve Mısır’ı dolaşarak manastır mensuplarının yaşam tarzlarını bizzat gördüğünü ve Pakhomius tarzı koinobion (ortak yaşam) manastır türünün toplumsal olarak daha yararlı olacağına karar verdiğini yazmaktadır. Zira Basileius’un düşüncesine ve tecrübelerine göre, tek başına yaşam her insan için uygun değildi ve çoğunlukla insanlar birbirlerinden öğrenerek (örnek alarak veya öğüt alarak) kendilerini geliştirebiliyorlardı. Basileius’un annesi ve kız kardeşi Macrina da Anadolu’daki ilk kadın manastır mensuplarındandı.

İmparator Theodosius ve kız kardeşi Pulkheria, Bizans sarayını adeta bir manastıra çeviren ilk imparatorluk temsilcisidir. Pulkheria, çileci yaşamı benimsediği için evliliği reddeden bir kadındı. İmparatorun kendisinin de sarayı manastıra çevirmiş dindar bir şahsiyet olduğu literatürde sıkça karşımıza çıkmaktadır. Neticede taşrada mantar gibi biten manastırlar, Doğu Roma dünyasının kırsalının paganlıktan Hristiyanlığa dönüşünde önemli bir faktördü. Başkentteki manastırlar ise imparatorluğa bir tür manevi zırh örmelerinin yanı sıra, gündelik politik hayatın da parçası olmuşlardı.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında