AÖF Soru Bankası

Bizans TarihiÜnite 1 Özeti

Türkiye’de ve Dünyada Bizans Tarihçiliğinin Gelişimi

TAR108U-BİZANS TARİHİ

Ünite 1: Türkiye’de ve Dünyada Bizans Tarihçiliğinin Gelişimi

Giriş

Bizans çalışmaları, esas olarak 1900’lü yıllarda yavaş ve uzun bir gelişme dönemi izledikten sonra, 2000’lerden itibaren Bizans tarih, sanatı ve kültürü üzerine çalışmalar Türkiye’de olgun bir bilimsel disiplin olarak uluslararası bilim çevrelerinde yerini aldı. Bizans tarihçiliği, Bizans İmparatorluğu olarak bilinen Doğu Roma İmparatorluğu’nun tarihi ve kültürünü kapsar. Bu devletin merkezi, Roma İmparatorluğu’nun doğuda kalan topraklarının başkenti olmak üzere, 330 yılında İmparator I. Konstantinos tarafından antik Byzantion şehrinin yerine kurulduğu kabul edilen Konstantinoupolis (Konstantin’in Şehri) şehriydi. Şehir, 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethedilene kadar, Avrupa dünyasında, Doğu Akdeniz’de ve komşu bölgelerde müstakil ve ekseriyetle büyük bir siyasi varlık olarak kalmış, etkileri ise günümüze kadar devam etmiştir. Dünyada Bizans tarihçiliği 16. yüzyıldan itibaren Bizans kaynaklarının yayınlanmaya başladığı Rönesans Avrupası’nda başlamıştır. Kendi kültür ve uygarlık geçmişini Antik Roma ve Yunan uygarlığında arayan Avrupalı aydınlar, Antik Roma ile Hıristiyan Roma arasında ayrım yapabilmek için “Bizans” terimini kullandılar.

Dünyada Bizans Tarihçiliği

Bizans kavramını ilk olarak 16. yüzyılda Alman hümanist ve tarihçi Hieronymus Wolf (1516-1580) kullanmıştır (ODB, 2011). Wolf ’un amacı Bizans tarih metinlerini bir külliyat hâlinde yayınlamaktı. Nihayetinde 1568 yılında Corpus Historiae Byzantinae adıyla yayınlandı.

Terminoloji ve Kavramlar: Byzantion ve Konstantinopolis Terimleri

M.S. 325’te I. Konstantinos, İznik Konsilinde tek tanrı inancı benimsenirken, Roma İmparatorluğunun öteden beri süregelen evrensel tek imparatorluk fikri, Konstantinopolis’in tek bir başkent, I. Konstantinos’u tek imparator olarak, tüm Roma’nın ve Tanrı’nın yeryüzündeki tek evrensel otoritesi olarak kabul eden bir ideolojinin de ortaya çıkışı da başlamıştır. Artık Bizans imparatorluğu boyunca devam edecek olan Hristiyanlığın evrensellik iddiası imparatorda cisimleşerek imparatorlara tanrının da yeryüzündeki temsilcisi olma gücünü de vermiştir. Roma ve Bizans dönemi boyunca imparatorlar için Latince Augustus, autokrator, augusta, imperator gibi terimlerin kullanımı devam etmiştir. Bizans döneminde ise porphyrogennetos, despotes gibi nadir kullanımları saymazsak, basileus terimi evrensellik ve yeryüzünün tek meşru hükümdarı iddiasını en çok yansıtan ve yaygın kullanılan terim olarak öne çıkar. Bizans imparatorları tüm Bizans kaynaklarında kendilerini basileon ton romaion (Romalıların imparatoru) olarak tanımlarken aynı zamanda yeryüzündeki tek meşru hükümdarı ve tüm Hristiyanların da Tanrı İsa adına koruyucusu olarak tanımlamaktadır.

Bizans Uygarlığı ile Klasik Roma Uygarlığı Arasındaki Farklar

Bizans İmparatorluğu, Hristiyan bir imparatorluk olarak yüzyıllar içinde değişirken, Konstantinopolis’te doğudaki Ortodoks Hristiyanların kutsal şehir olarak yeni kimlikler kazanmıştır. Roma İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu arasındaki farklar ve ortak noktalar şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Bizans İmparatorluğu doğrudan Roma İmparatorluğu’nun bir devamı olduğundan, Roma’nın Antik kültür mirası Bizans uygarlığında ana kolunu oluşturmuştur. Antik Yunan ve Roma kültürünü barındıran Roma İmparatorluğu’nun bu özelliği doğu topraklarında hâkim olan Yunan dili ve kültürü ile Ortodoks Hristiyanlık içinde dönüşüm geçirerek devam etmiştir. Yani Bizans uygarlığını oluşturan temel bileşenlerden biri Antik Yunan ve Roma kültürüdür. 2. Bizans’ın Roma İmparatorluğu’nun doğu topraklarındaki devamı olması, bu uygarlığın üzerinde bulunduğu toprakların yerel kültürlerinden etkilenmesini sağlamıştır. Ortodoks Hristiyanlığın güçlü olduğu bu topraklar, doğuya özgü Hristiyanlık anlayışı, yerel kültürler (Pers, Arap vb.) ve inançların etkisiyle batıdaki Hristiyanlık anlayışından farklılaşmıştır. Hristiyanlık, batıda yaşandığı gibi bu bölgelerdeki yayılımında bir kesintiye uğramamıştır. Batıda kalan Roma topraklarında “Barbar” Cermen kavimlerinin Hristiyanlığa geçişi ise onların yerel kültür ve inançları sebebiyle kesintiye uğramış doğudan farklı bir Hristiyanlık kültürü gelişmiştir. Yani doğu Hristiyanlığı Bizans uygarlığının temel bileşenlerinden biridir. 3. Son olarak Roma Hukuku ve Devlet geleneğinin doğuda kesintiye uğramadan, fakat Hristiyanlık hukuku ve doğudaki diğer devletlerin hukuk ve kurumlarından etkilenerek kendine özgü bir karaktere kavuşmasını sayabiliriz. Roma ordusu, maliyesi, bürokratik gelenekleri Bizans İmparatorluğunda yaşamaya devam ederken, bir yandan da kilise hukuku, Pers saray gelenekleri, Arap kültürü ve Türk kültürü, zaman içinde Bizans devlet geleneğini, hukukunu, toprak rejimini ve siyaset anlayışının farklılaşmasını da sağlamıştır. Bizans tarihinde sıklıkla Roma hukuk külliyatı yeniden derlenmiş (Corpus Iuris Civilis vb.) ve yeni hukuk normları Roma hukuku temelinde yükselmiştir. Dolayısıyla Bizans uygarlığının en temel bileşenlerinden birini Roma devlet geleneği ve hukuku olarak sayabiliriz. Nihayetinde bu imparatorluğun tanımlayıcı karakteristik özellikleri şöyleydi; o, hukuk ve yönetimde Romalı, dil ve yazınsal kültürde Grek, din olarak ise Hristiyandı (Cormack-Jeffreys 2008).


19. Yüzyılda Modern Bizans Tarihçiliği ve Bizans Teriminin Yerleşmesi

17. yüzyıldan itibaren başta Fransa olmak üzere Avrupa’da Bizans dönemine dair merak ve araştırmalar artmaya başladı. Özellikle Fransa kralı XIV. Louis’nin imparatorluk ve emperyal iddiaları, Bizans dönemindeki imparatorluk tarihine ve filolojik çalışmalara Fransız aydınlarının ilgisini yoğunlaştırdı. Bizans dönemi el yazması koleksiyonları toplanmaya ve külliyatlar yayınlanmaya başladı. Bizans imparatorluğu ile olumlu karşılaştırmaların yapılabildiği XIV. Louis’nin sarayında oluşan ortam, Bizans dönemine ait, özellikle tarihsel metinlerin edinilmesine yönelik ilgiye ve bunlardan kraliyet koleksiyonlarındaki önemli bir kısmının ilk baskılarının yapılmasına yol açmıştır. Venedik’te yeniden basılan bu Paris nüshaları, 19. yüzyılın Bonn Corpus’u tarafından yerleri alınıncaya kadar en önemli Bizans kaynakları olarak kaldılar. Paris kütüphanelerinde tutulan el yazmaları, Du Cange’ın Glassarium mediae et infimae Graecitatis (1688) adlı sözlüğü gibi diğer önemli akademik çalışmalar için de gereken kaynakları sağladı. Yine Fransız J. P. Migne’nin kilise babalarının ve Yunanca dinî metinlerin de olduğu Patrologiae Graeca adlı külliyat da 1857-1866 yılları arasında 161 cilt olarak yayınlandı. Bu sayede Fransızcada “Byzance” (okunuşu Bizans) olarak dolaşımda olan terim Avrupa’daki diğer tarih ve filoloji araştırmalarını da belirlemeye başladı. Bu Fransızca “Bizans” telaffuzu Osmanlı aydınları tarafından da Türkçeye aktarıldı.

Ancak 18. yüzyılın Aydınlanma dönemi Avrupa’sı hem modern tarih metodolojisi hem de tarihsel perspektif bakımından modern tarihçiliğin büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdi. Dönemin iki etkili düşünürü Montesquieu (1689-1755) ve Voltaire (1694- 1778) Bizans’ı ve tüm Orta Çağ’ı küçümseyen ve değersiz olarak niteleyen önyargılarla değerlendirmişlerdi. Edward Gibbon (1776-1789) ise bir İngiliz aydın ve üst sınıfın temsilcisi olarak Roma İmparatorluğu’nun Gerileyişi ve Çöküşü adlı eserini yazdığında Roma İmparatorluğu’nun bu dönemini her bakımdan bir çöküş olarak görmüştür. Onun bu etkili ve kapsamlı tarih çalışması esasında Bizans çalışmalarının en önemli yapı taşlarından birini oluşturur.

Yukarıda bahsettiğimiz, 24 ciltlik Bizans Tarihi Külliyatı (Corpus), 19. yüzyılda bu kez daha kapsamlı titiz bir şekilde yeni bir Külliyat (Corpus) olarak Corpus Scriptorum Historiae Byzantinae-Bizans Tarihi Yazmaları Külliyatı (Bonn Corpus’u adıyla da bilinmektedir) adıyla yayınlandı. Almanya’nın Bonn şehrinde, tamamlanması 1828’den 1897’ye kadar süren bu zorlu külliyat Bizans tarihçiliğinin gelişiminde de çok önemli rol oynamıştır.

Bizans çalışmaları disiplinini oluşturma yolunda belki de en önemli adım 1890’larda Alman Bizantinist Karl Krumbacher (1856-1909) tarafından, Münih’te atıldı. Krumbacher aynı zamanda alan üzerinde odaklanan ilk periyodik bilimsel dergi olma özelliğini hâlen devam ettiren Byzantinische Zeitschrift dergisini ve Münih Üniversitesi bünyesinde günümüzde de işlevini devam ettiren Bizans

Çalışmaları Enstitüsü’nü kurdu. Krumbacher’in çabaları sonucunda Bizans çalışmalarını ve Bizans dönemine ilişkin tüm ön yargılar değişmeye başladı.

Bizans çalışmaları, bugün Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya gibi batılı ülkelerde, Balkan ülkelerinde ve Rusya dahil olmak üzere pek çok ülkede araştırma enstitüleri veya üniversite kürsülerinde güçlü bir şekilde temsil edilmektedir. 20. yüzyıl boyunca Bizans pek çok bireysel becerinin ihtiyaç duyulduğu ve çok disiplinli bir saha olarak gittikçe bir “Bizans Çalışmaları” sahasına dönüştü. Günümüzde de Bizans çalışmaları, ayrı disiplinlerden daha ziyade, tüm disiplinlerin işbirliği yaptığı bir saha olarak devam etmektedir. Dolayısıyla Bizans tarihçiliği denildiğinde diğer sahalardan kopuk bir disiplin değil, kaynaklara hâkim bir filoloji uzmanlığı ile somut kültürel mirasa dayanan görsel sanat uzmanlığına kadar ek beceriler gerektiren bir disiplin olduğunu unutmamalıyız (Jeffreys-Cormack 2008). Bizans çalışmalarının sahip olduğu en büyük avantaj, muhtemelen uluslararası ve çok kültürlü entelektüel ve kurumsal temelidir.

Türkiye’de Bizans Tarihçiliğinin Gelişimi ve Güncel Durum

Türkiye’de Bizans tarihçiliği, daha geniş anlamıyla Bizans çalışmaları modern tarihçiliğin ilk temsilcilerinin ortaya çıktığı Cumhuriyet döneminde gelişmeye başlamıştır. Bu gelişimde, 1970’li yıllardan itibaren Bizans konusundaki eğitimin ve bilimsel çalışmaların Türkiye’de İstanbul ve Ankara dışındaki üniversitelerde de başlaması, arkeolojik kazılarda artan sayıda Bizans dönemi buluntularının değerlendirilmesi ve yayınlanması, Bizans yazılı kaynaklarının ve ilgili modern literatürün Türkçeye çevrilerek bilimsel yayın ve faaliyetlerin sayısında önceki dönemleri katlayarak çoğalması önemli rol oynamıştır.

Osmanlı Döneminde Bizans Araştırmaları

Batılı araştırmacıların ortaya koyduğu Bizans araştırmaları Osmanlı tarihçiliğini de etkilemiştir. Örneğin 17. yüzyılda Katip Çelebi ve Hüseyin Hezarfen, Avrupa’da yayımlanmış Bizans kaynaklarına dayanarak Roma geçmişini anlamaya çalışmışlardır. 19. yüzyıl boyunca, yabancı araştırmacıları saymazsak, Bizans araştırmalarına en çok katkının Osmanlı Rum cemaati aydınlarının ürünü olduğu hemen anlaşılmaktadır. Osmanlı Rumları içinde en erken çalışma 1830-34 yıllarında İstanbul Patriği olan Konstantios’un (1770-1859) 1820 yılında Rumca yazdığı ve Heyet-i Sabıka-i Konstantiniyye adıyla 1861’de Türkçeye çevrilen eseridir. Bu kitap İstanbul’un Bizans dönemine ait tarihsel topoğrafyasını ve mimari dokusunu, Osmanlı döneminde geçirdiği değişimle birlikte ele alan ilk Osmanlıca eserdir. Bu kısa eser, Yorgaki Efendi tarafından 1861’de Türkçeye çevrilmiştir. Skarlatos Byzantios’un 1868’de Atina’da yayımladığı Konstantinopolis’in tarih, topografya ve arkeolojisini ve Aleksandros G. Paspates’in 1877 yılında İstanbul’da yayımlanan Bizans topografya ve tarihini inceleyen eserleri sonraki çalışmaları derinden etkilemiştir. Bizans mirası ve müzecilik gibi sahalarda,


Osmanlı aydınları Muhafaza-i Asar-ı Atika Encümeni (1917), İstanbul Şehri Muhipleri Cemiyeti (Sociétédes amis de Stamboul) (1911) ve Tarih-i Osmani Encümeni (1909) gibi cemiyetler kurmuşlardır. Bu cemiyetlerin kurulmasının ve 19. yüzyıl boyunca giderek artan Bizans ilgisinin zemininde elbette başından itibaren genellikle Avrupalı elçilere eşlik ederek İstanbul’a gelen araştırmacı ve seyyahların özellikle İstanbul’un topografyası, tarihi ve mimari anıtlarını inceleyen eserleri vardır.

Celal Arseven, Ahmet Refik Altınay ve Mehmed Ziya gibi yazarlar, dönemin lingua francası Fransızca üzerinden takip ettikleri batıdaki Bizans çalışmalarını, İstanbul’un kozmopolit yapısında dâhil oldukları ilişki ağları sayesinde yakından tanımışlardır (Kılıç Yıldız 2013). Mümkün olduğu kadar geniş kesimlere ulaşacak yazılarla Osmanlı devletinin son dönemindeki “tarih” arayışlarına katkıda bulunmuşlardır. Yeni araştırmalar Osmanlı aydınlarının Bizans bilgisinin ve tarih metodolojisinin Charles Diehl, Alfred Rambaud, Andreas David Mordtmann gibi şarkiyatçı ve Bizans uzmanlarının eserlerinden ne denli etkilendiklerini açıkça göstermektedir. Ayrıca Ahmed Mithat ve Celal Nuri gibi aydınların temel kaynakları 18. Yüzyılın Voltaire, Montesquieu ve Gibbon gibi aydınlar olduğu açıktır (Kılıç Yıldız 2013).

Cumhuriyet Döneminde Bizans Tarihçiliği

Köprülü ekolü diyebileceğimiz anlayış modern bilimsel metotlara dayanan yeni Türk tarihi ve Bizans mirasıyla ilişkisini formüle etmiştir. M. Fuad Köprülü, kurucusu olduğu Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası’nda yayınladığı Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri Hakkında Bazı Mülahazalar” (1931) adlı uzun makalesinde kendisinden sonraki Türk tarihçiliğinin Bizans tarihine bakış açısını derinden etkilemiştir. Köprülü’nün sonraki çalışmalarında açıklığa kavuşturduğu görüşleri esasında Joseph von Hammer ve Herbert Adams Gibbons gibi Osmanlı tarihi yazan Avrupalı şarkiyatçıların ve Charles Diehl gibi Bizans uzmanı alimlerin, özellikle Osmanlı kuruluş dönemine dair hatalı metodolojilerine bir cevap niteliği taşıyordu. Köprülü’nün bu eseri, temelde Türklerin Osmanlı gibi bir imparatorluğu kuramayacak göçebe bir kavim olduğundan hareketle Osmanlı devletinin, Bizans’ın mirası olan kurum ve kültür üzerine inşa edilmiş olabileceğini savunan oryantalist tarih yazımına verdiği bir cevaptı (Köprülü, 1931). Müstakil bir Bizans tarihçiliğinin hiçbir zaman olmadığı Türkiye’de, Köprülü’nün öğrencileri Türk tarihini yazmanın Bizans kaynakları ve tarihine vakıf olmaktan geçtiğini 1930’lu yıllarda anlamışlardı.

Thomas Whittemore’un Amerika’dan davet edilerek Ayasofya’nın onarımı ve sonra müzeye dönüştürülme süreci, Atatürk’ün hem Ayasofya hem de Mansel’in yürüttüğü Bizans kazısı ile bizzat ilgilenmesi, 1930’lu yılların Bizans arkeolojisi ve mimari mirasına genç Cumhuriyet’in bakış açısını göstermesi bakımından sembolik olaylardır.

Genç Cumhuriyetin kuruluşundan sonra çeşitli ülkeler, Türkiye’de arkeoloji enstitüleri açtılar. Bu enstitüler yabancı araştırmacıların yanında müze ve Türk arkeologların çalışmalarına destek vererek Türkiye’de Bizans araştırmalarının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Devletin resmî kurum yetkililerinin bu dönemdeki Bizans çalışmalarına katkısı yadsınamaz derecede önemli olmuştur. Diğer yandan Cumhuriyet’in, Anadolu uygarlıkları üzerine arkeoloji ve tarih alanında eğitim için Avrupa’ya gönderdiği bilim adamları 1930’larda dönmeye başlamıştı. İstanbul Üniversitesi’nin yanı sıra bizzat Atatürk’ün inisiyatifi ile Ankara’da yeni kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (D.T.C.F.) Türkiye’de klasik ve klasik öncesi dönem araştırmalarının kurucuları olmuşlardır. Klasik arkeolojide Ekrem Akurgal, Halet Çambel, Hititoloji’de Sedat Alp, Antik Yunan ve Roma tarihinde Afif Erzen, Arif Müfid Mansel ve Halil Demircioğlu, klasik filolojide Suat Baydır gibi isimler ile Ankara Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nde Türkiye’ye göç eden veya davet edilen pek çok Avrupalı bilim adamı yeni kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde göreve başladılar. Bunlardan dünyaca ünlü Georg Rohde’nin klasik Latince ve Yunanca sahasında yetiştirdiği Türk bilim adamlarıyla önemli bir yeri vardır. Suat ve Samim Sinanoğlu, Azra Erhat gibi klasik filoloji biliminin Türkiye’de öncüsü isimlerin yetişmesinde önemli rolü olmuştur. İstanbul’da ise Oxford ve Cambridge’den davet edilen Ronald Syme, Oliver Davies ve Edward Bean’in verdiği ilk dersler 1943- 44 yılından itibaren başlamıştır. Zeki Perek, Zafer Taşlıklıoğlu ve Müzehher Erim gibi isimler İstanbul’da klasik filolojinin öncüleri oldular. Böylelikle Bizans araştırmaları için gerekli olan filoloji eğitimi kısmen de olsa Türkiye’deki öğrencilerin erişmesine imkân oluştu (Delilbaşı, 2005b).

Steven Runciman İstanbul Üniversitesi’nde

Türkiye’de akademik anlamda Bizans tarihi ve sanatının üniversiteye girişi İstanbul Üniversitesinde batılı bilim adamları aracılığıyla olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’daki British Council kurumu, dünyanın seçkin Bizans tarihçilerinden biri olan Steven Runciman’ı Türkiye’ye getirtmesinin ardından İstanbul Üniversitesi’nde Bizans tarihi ve sanatı dersi vermek üzere davet edilen Steven Runciman da 1941-1944 yılları arasında görev yapmıştır. Daha sonra bu bayrağı Philippe Schweinfurth ardından Semavi Eyice taşımıştır.

İstanbul’da Düzenlenen X. Milletlerarası Bizans Kongresi

10. Milletlerarası Bizans Kongresi Fuad Köprülü öncülüğünde 13-21 Eylül 1955’te İstanbul’da düzenlenmiştir. Türkiye’de ilk ve son kez düzenlenen bu kongre Bizans sanatı, mimarisi ve arkeolojisi açısından gelişmeleri de beraberinde getirdi (Kitapçı Bayrı, 2019). Kongrenin kültür dünyasında estirdiği rüzgârın yanında 1950’li yıllarda İstanbul’da açılan geniş bulvarlar ve yeni yolların yapım faaliyetleri Bizans anıtlarının onarılması, yapılan kazı, araştırma ve yayınların artmasını sağladı.


Osmanlı ve Bizans yapılarına pek çok zarar da veren bu girişimler sırasında yabancı enstitüler ve müze uzmanları ortaya çıkan bazı yapıları belgeleyip yayınladılar. Kongrenin İstanbul’da düzenlenmesi, 1950’lerden itibaren özellikle İstanbul’un Bizans tarihi ve mirasına ilgiyi popüler düzeyde de artırmıştır.

Bizans Tarihçiliğinin Yükselişi, Öncüler ve Kurumsallaşma

Fuad Köprülü etkisi ve Orta Çağ tarihçiliği içine sıkışan Bizans tarihçiliği, 1990’lara kadar sadece Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde alan buldu. Bu fakültelerdeki öncü tarihçiler, Türkiye’deki Bizans tarihçiliğinin gelişiminde hem çalışmalarıyla hem de oluşturdukları ekol ve yetiştirdikleri öğrenciler nedeniyle öncü kabul edilmektedir. Türkiye’de Bizans tarihçiliğinin modern metotlarla bu kurumlar ve kişilerle birlikte başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde Bizans Tarihçiliği

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Akdes Nimet Kurat farklı araştırma sahasına yönelse de Bizans kaynaklarını Türk tarihini incelerken kullanmayı ihmal etmedi. Kaynaklara hakimiyeti ve Bizans tarih kaynaklarının Türk tarihi için öneminin farkında biri olarak kendisi ve öğrencisi Şerif Baştav, ömrü boyunca Türk- Bizans ilişkileri ve Türk-Osmanlı tarihinin Bizans kaynakları yoluyla incelenmesi üzerine çalışmalar yaptı.

Kurat ve Baştav’ın öğrencisi olan Melek Delilbaşı Bizans çalışmalarını devam ettirmiştir. Türk Tarih Kurumu bünyesinde 2000 yılında kurulan Bizans/Doğu Roma İncelemeleri Ulusal Komitesinin kurulmasında görev alarak Türkiye’de Bizans çalışmalarının gelişiminde önemli rol oynadı (Kitapçı Bayrı, 2022).

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Bizans Tarihçiliği

İstanbul Üniversitesinde ise Bizans sanatı ile beraber Bizans tarihi derslerini de vermek üzere davet edilen Steven Runciman’a kadar Bizans tarihi derslerini Orta Çağ Tarihi Kürsüsünün başında olan Mükrimin Halil Yinanç yürütmüştür. Runciman 1943-45 yılları arasında Bizans tarihi derslerini yürüttü. Schweinfurth, 1954’teki ölümüne kadar Bizans tarihi derslerine girdi. Fikret Işıltan’ı 1958-59 yılından itibaren Bizans tarihi derslerini vermek üzere görevlendirdi (Demirkent, 2000). Işıltan, 1961’de Mükrimin Halil Yinanç’ın ölümüyle Kürsü başkanı oldu ve emekliye ayrıldığı 1983 senesine kadar Bizans tarihi derslerini yürüttü. Orta Çağ tarihçiliği geleneğinin üyelerinden biri olan Işıltan, Batı dillerinden tercüme ettiği eserleriyle bilinir. Işıltan’dan sonra öğrencisi Işın Demirkent vefatına kadar Bizans tarihi derslerini yürüttü. Haçlı Seferleri’nin Anadolu’daki faaliyetleri, 11. ve 13. yüzyıllarda Türk-Bizans ilişkileri ve Bizans kaynakları üzerine uzmanlaşan Demirkent Psellos ve Choniates çevirilerini literatüre ekledi. Türk Bizans/Doğu Roma İncelemeleri Ulusal Komitesinin 2000 yılında

kuruluşundan 2006 yılında vefatına kadar başkanlığını yürüttü.

Sonuç olarak Melek Delilbaşı ve Işın Demirkent gibi Bizans çalışmalarının zorluklarını aşabilen yeni nesil tarihçiler yetişebilmiştir. Onlar Bizans tarihinin mutlaka öğrenilmesi ve kaynaklarının Türk tarihi bakımından öneminin farkında oldular. 1990’lara kadar Bizans çalışmaları Ankara Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi dışına çıkamadı.

Diğer Üniversite ve Kurumlarda Bizans Tarihçiliğinin Başlangıcı ve Gelişimi

Byzantium Between the Ottomans and the Latins: A Study of Political Attitudes in the Late Palaiologan Period 1370- 1460 adlı teziyle doktorasını Harvard Üniversitesinde 1990’da tamamlayan Prof. Dr. Nevra Necipoğlu, Boğaziçi Üniversitesi, Tarih Bölümünde göreve başladı. Tezinde geç Bizans dönemi sosyal ve ekonomik tarihini Bizans- Osmanlı-İtalyan ilişkileri özelinde inceleyen Necipoğlu, Boğaziçi Üniversitesinde 1990-91 ders yılında Bizans tarihi dersleri vermeye başladı. Necipoğlu, Bizans tarihine ilginin arttığı 1990’lı yıllarda bir yandan üniversitede verdiği lisans ve lisansüstü derslerle Boğaziçi’ndeki öğrenciler arasında, diğer yandan yazdığı özellikle Türkçe makalelerle Bizans tarihini yeniden entelektüel kesimler arasında popüler hâle getirmeyi başardı. İstanbul Ansiklopedisi’nde (1993-95) yazdığı Bizans maddeleri de bu ilginin artmasında etkili oldu. Bir diğer Bizans tarihi uzmanı Koray Durak’tı.

Necipoğlu’nun öncülüğünde, Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün (IFEA) birlikte düzenledikleri Byzantine Constantinople: Monuments, Topography and Daily Life (Bizans İstanbul’u: Anıtlar, Topoğrafya ve Gündelik Hayat) başlıklı çalıştay ise 1955’ten sonra ilk kez düzenlenen bir toplantı olması nedeniyle Bizans çalışmalarında önemli bir aşamadır. Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde Necipoğlu’nun yönetiminde 2015’te kurulan Bizans Çalışmaları Araştırma Merkezi, Bizans çalışmaları için önemli bir eksikliği de tamamlamış oldu.

Bizans tarihi ve kültürüne olan genel ilginin artmasında etkili olan bir başka etmen Yapı Kredi Yayınları’nın çıkardığı Sanat Dünyamız Bizans Özel Sayısı (1998) ve Cogito dergisinin 1999’daki Bizans Özel Sayısı oldu.

Vehbi Koç Vakfı ise birincisini 2007’de düzenlediği Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu serisini başlatarak çok önemli bir eşiğin aşılmasını sağlamıştır. Her üç yılda bir gerçekleştirilen bu sempozyum serisi sayesinde Türkiye, ilk defa Bizans araştırmaları alanında periyodik bir sempozyuma sahip olmuştur.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında