AÖF Soru Bankası

Tüketim SosyolojisiÜnite 7 Özeti

Kentsel Mekân ve Tüketim

SOS402U-TÜKETİM SOSYOLOJİSİ

Ünite 7: Kentsel Mekân ve Tüketim

Sermaye Birikim Süreçleri ve Kentsel Mekân

Kapitalist üretim sisteminde 1970’li yılların başında ortaya çıkan sermaye birikim krizinin aşılması yönündeki çaba, üretim biçiminin yeniden yapılanmasını gerektirmiştir. Sermaye birikiminin yeni bir dönemi olan esnek birikim rejiminin, üretimi hızlandırması ve yeni teknolojileri uygulamasıyla artan ürün ve hizmet sunumu, tüketimin niteliğini değiştirmiştir.

Sermaye Birikim Hareketleri ve Kentsel Yapılı Çevre

Kapitalist girişimcilik, fiyatların yatırımcılar, üreticiler ve tüketiciler için aynı işaretleri oluşturduğu rekabetçi pazarlar için üretime dayanır.” Bir başka değişle kapitalizm, geniş bir tüketici kitlesine satılan mal ve hizmetlerin üretiminin söz konusu olduğu bir düzendir. Kapitalist üretim sisteminin gelişiminde, üretimin büyümesini, emek gücünün yeniden üretimini ve kârın azami ölçüde artırılmasını kolaylaştıracak biçimlerde, mekânın yapılanmasını gerektirmiştir. Kapitalist sistemde zaman içerisinde meydana gelen krizler zaman ve mekânın yeniden örgütlenmesi yoluyla çözülür. Kapitalist ilişkiler içindeki kentsel sürecin rolü, sermayenin ihtiyaç duyduğu toplumsal ve fiziksel bir yapıyı yani ‘kentsel yapılı çevre’ oluşturmaktır. Kentsel yapılı çevre, kapitalist üretime, değişime ve tüketime olanak sağlayan, sermayenin yatırım alanı olan toplumsal ve fiziksel bir yapıdır. Böylece aşırı birikim kriziyle baş edilebilmektedir.

Fordist birikim rejimi, kitle üretim sistemi olarak ürünün standartlaşması ve kitle tüketimiyle birlikte bütünsel bir yaşam tarzını ifade eder. Fordizm’in aşırı birikim krizi, üretim sürecinin yeniden yapılanmasıyla Post-Fordist esnek birikim rejimine geçilerek çözülmüştür. Yani esas olarak “mekânsal ve zamansal kaydırma” yoluyla çözülmüştür. Fordizm’in katı özelliklerine karşın esnek birikim rejimi; üretimin bir kısmında yeni örgütlenme biçimlerinin ve teknolojilerin uygulamaya konulması yoluyla gerçekleştirilir. ‘Tam zamanında’ (just in time) teslimat sistemi, üretim sektörlerinde devir sürelerini hızlandırmış ve teknolojik uygulamaların gelişmesi ise metaların dolaşımını ve paranın hızını artırmıştır.

“Mekân, telekomünikasyonun yarattığı bir ‘küresel köy’e dönüşmekte ve bu da “zaman-mekân sıkışması” evresinde olduğumuzu göstermektedir (Harvey,1997).

Esnek Birikim Rejimi ve Tüketim Mekânları: Urry’ye (2009: 35) göre Fordist dönem kitlesel tüketimin genel özellikleri;

• Kitlesel koşullar altında üretilen malların satın alınması, • Yüksek ve büyüyen bir oranda tüketim ürünlerine harcama yapılması, • Tüketicilerden ziyade üreticilerin baskın olması, • Metaların moda, mevsim ve özgül pazar kesimleri sayesinde birbirlerinden çok fazla farklılaşmaması ve görece sınırlı seçimler’in olmasıdır.

Post-fordist tüketimde ise ulusal gelir içinde tüketicilerin yaptığı harcamaların oranının artması nedeniyle üretimden ziyade tüketimin baskın olduğu görülür.

Esnek birikim rejiminde üretimin hızlanmasına bağlı olarak Harvey (1997: 318) tüketim alanında iki önemli eğilim olduğunu belirtir:

• Birinci eğilim, seçkin piyasalardan farklı olarak kitle piyasalarında modanın seferber olmasıdır. • İkinci eğilim ise mal tüketiminden hizmet tüketimine doğru bir kaymanın gerçekleşmesidir.

Mega alışveriş merkezleri, eğlence parkları, lüks oteller, temalı restoranlar gibi bir arada bulunabilen yeni ortamlara ‘tüketim araçları’ adı verilmektedir. Bu mekanlar, insanları çok geniş bir yelpazede yer alan mal ve hizmetleri tüketmeye yöneltmek üzere yapılandırılmışlardır. Kapitalizmin yeni tüketim mekânları olan alışveriş merkezleri, eğlence yerleri, tema parklar, müzeler gibi tüketim araçları/ortamları, yeniden yapılanma sürecinde kentlerin mekânsal değişiminin önemli göstergeleridir.

Kentlerin Tüketim Merkezleri Olarak Mekânsal Dönüşümü

Kapitalizmin yeniden yapılanma sürecinde sermayenin yatırım odakları olan kentlerde alışveriş merkezleri, tema parklar, turistik yerler gibi yeni mekânların artması ile kentlerin kültürel ve mekânsal yapısı değişmektedir. Kentler, eğlence ve tüketim merkezleri hâline gelmektedir. Tarihsel olarak kentleşme süreci, kapitalist üretim sisteminin gelişimiyle bağlantılıdır. Geleneksel kentlerin merkezinde genellikle mabet, saray ve pazar yeri bulunmaktadır. Kapitalizmin doğuşu ve endüstri kapitalizminin gelişmesiyle birlikte kentler, yapılı bir çevre olarak fabrikalar, konutlar, işyerleri gibi alanları kapsayan yerleşim bölgeleri hâline gelmiştir.

Endüstrileşmeyle birlikte modern toplumlarda ev ve iş yerlerinin birbirinden ayrılmasına ve boş zaman alanlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Mal ve hizmet tüketiminin gerçekleştiği dükkânlar, mağazalar, kafeler, restoranlar, vb. kentsel boş zaman kültürünün gelişmesine katkıda bulanan mekânlardır. Ulaşım imkânlarının gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla gezme ve tatil amaçlı seyahatler artmıştır.

1970’li yıllardan itibaren değişen kapitalist üretim biçimiyle birlikte kentler, mekânsal olarak dönüşüm geçirmektedir. Featherstone’a (1996: 165-166) göre, modern öncesi ve modern kent kültürü nosyonları, yerlerini postmodern kente bırakmaktadır. Modern kentler, ‘kültürden arındırılmış’ mekânsal biçimi katı bir planın ve yüksek modernist mimarinin egemenliği altında olan, modernist işlevsel-iktisadi kent yapısındayken, modern öncesi kentler ise, mekân duygusu yaratan ve kolektif kimlik sağlayan ünlü binaları ve dönüm noktalarını barındırmakta, bu anlamda “gelenek, tarih ve sanat içinde” yaşayan kentlerdir. Bunlara karşın postmodern kent, “çok


daha fazla imajdır ve kültürel özbilince sahiptir; hem kültürel tüketim hem de genel tüketim merkezidir.” Küresel bir köye dönüşen dünyada, kentler, kendilerini başka kentlerden ayırt edici bir imaj oluşturma, “hem sermayeye hem de ‘istenen türden’ insanlara cazip gelecek bir mahal ve gelenek atmosferi yaratma yönünde çaba göstermektedir.”

Kent Kültürü ve Yerlerin Tüketimi

Featherstone’a (1996: 159) göre kentler, farklı düzeylerde ayırt edici kültür ürünleri, yapıntılar, binalar üretmişler ve bu anlamda daima kültürlere sahip olmuşlardır. Kentler, modernlik sonrası daha iktisadi ve işlevsel bir yapıdan, daha kültürel ve estetik bir yapıya doğru kaymaktadır. Kentlerin sahip olduğu kültürel unsurlar, yer imajlarının yaratılmasında önemli rol oynamıştır. Yer imajları, ürün ve hizmetlerin simgesel yerleşiminde rutin olarak kullanılmaktadır. Tüketilen malları, hizmetler ve yerler arasında karmaşık bağımlılıklar vardır ve belirli yerlerde örgütlenmiş toplumsal yaşam örüntüleri onları birbirine bağlar (Urry, 1999: 47-48). Örn: Broadway müzikalini izlemek sadece özel bir yeri ziyaret ederek elde edilebilir.

Featherstone’un (1996: 169) postmodern olarak nitelediği kentler, göstergelerle, imajlarla yüklenmekte ve tüketim, oyun ve eğlence merkezleri haline gelmektedir. Dünyanın farklı ülkelerinde, bu tür mekânların birçoğu birbirini taklit etmektedir. Bu ‘tekrarlanan’ ve ‘seri hâlinde’ tekdüzelik kentlerin birbirine benzemesine yol açmaktadır.

Mal ve Hizmet Tüketim Mekânları

Tüketim mekânlarının ortak özelliği, insanların birçok mal ve hizmeti satın alabilmesini ve tüketebilmesini sağlamayı amaçlamasıdır. Yeni tüketim mekânlarını öncekilerden farklı kılan bir yönü de “yeni kamusal alanlar” olarak tanımlanmasıdır. Ritzer’in (2011: 169) belirttiği üzere, günümüzde tüketim araçları birbirine karışmakta ve aralarındaki ayrım azalmaktadır. Artık yalnızca alışveriş yeterli değildir, mal ve hizmet alımı eğlence ile tamamlanmalıdır.

Alışveriş Merkezleri

Gottdiener (2005:126), alışveriş merkezlerinin, binlerce yıl geriye giden farklı bir mimari üslup olduğunu belirtmekte ve İstanbul’da “birkaç yüzyıl önce tümüyle kapalı ve oldukça büyük ölçekte inşa edilen” Kapalıçarşı’dan bahsetmektedir. Bu yerlerin, “gezinti alanlarıyla bir araya gelen ayrı dükkanlar, yemek yeme yerleri ve halka ait denebilecek küçük boşluklardan” oluştuğunu belirtmektedir. Bugünkü anlamıyla alışveriş merkezlerinin ilk planlandığı tarihler, 20. yüzyılın başlarıdır. İlk kez, 1916 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Chicago kentinde ve daha sonra bir diğeri ise 1924 yılında Kansas City’de kurulmuştur. İlk modern, tamamen kapalı alışveriş merkezi ise 1956 yılında Minnesota’da (Southdale Center) açılmıştır. Kentsel yeniden yapılanma sürecinde alışveriş merkezleri, yeni tüketim biçiminin örgütlendiği mekânlardır. Alışveriş merkezleri, mümkün olan en büyük hacimde tüketici

malının satılabildiği yerlerken aynı zamanda insanların bir kent ortamını paylaşmak için geldikleri fiziksel bir mekândır. Alışveriş merkezleri, toplumsallaşma olanağı sağlayan kapalı ve güvenli bir ortam sunmakta, hatta “yeni kamusal mekânlar” olarak tanımlanmaktadır. Mağazaların yanı sıra yeme içme yerleri, kafe ve restoranlar, sinema, çocuk oyun alanlarının da bulunduğu alışveriş merkezleri, gündelik yaşamdaki birçok sosyal faaliyetin gerçekleştirilmesine imkân sağlar. Alışveriş merkezleri, sadece mal ve hizmet tüketimini amaçlayan mekânlardır ve tüketimi eğlenceli hale getirmeye çalışırlar.

Tema Parklar

Tema parklar; bilim, kültür, doğa, teknoloji, tarih, sanat alanlarında belirlenen bir konuya yönelik olarak kurgulanan, açık veya kapalı mekânlarda eğlenceli birçok etkinliğin düzenlendiği yerlerdir.

Walt Disney tarafından 1955 yılında Los Angeles kentinde kurulan Disneyland, ilk tema park olarak kabul edilir. Ardından 1971 yılında Orlando, Florida’da daha büyük bir alanda Walt Disney Dünyası kurulmuştur. 1983 yılında Tokyo Disneyland ve 1992 yılında Disneyland Paris’in (Euro Disney) açılmasıyla, yeni uluslararası pazar yaratma sürecini ilk başlatan Disney Şirketi olmuştur. Bu yeni park tarzı, boş zaman etkinlik modeli olarak başarı kazanmasıyla birlikte 1970’li yıllardan itibaren birçok şirket tarafından taklit edilmiştir. 1983 yılında Tokyo Disneyland ve 1992 yılında Disneyland Paris’in (Euro Disney) açılmasıyla, yeni uluslararası pazar yaratma sürecini ilk başlatan Disney Şirketi olmuştur (Anton- Clave, 2007: 48). Disney Dünyası, sınırları belirlenmiş bir alanda, her şeyi içinde barındıran denetimli, güvenli, temiz bir ortam sunmaktadır. Ayrıca yüksek giriş ücreti, yemek, alışveriş vb. maliyetleri ve seyahat harcamaları ile ‘istenmeyenler’ dışarıda bırakılmıştır. Disneyland, “ütopik bir kent alanının simülasyonu olsa da aynı zamanda tüketici fantezilerinin ve onların hoşça vakit geçirten bir yere duydukları özlemin yönlendirilmesi yoluyla kârı artırmak için tasarlanan bir makinedir.” (Gottdiener, 2005: 158-159) Tema park olarak Disneyland, Ritzer’in (2011: 170-171) vurguladığı tüketim araçlarının iç içe geçtiği ve birbirleri arasındaki ayrımın giderek ortadan kaybolduğu ortama örnek oluşturur.

Tarihi ve Doğal Mekânların (Görsel) Tüketimi

Dünya ölçeğinde seyahat etme imkânlarının ve kitle iletişim sistemlerinin yaygınlaşması, turizmin gelişimini de beraberinde getirmiştir. İnsanların farklı yerleri gezip- görme talepleri ve bu amaçla yapılan yolculuklar artmaktadır. Miras mekânları, turizm ve boş zaman endüstrileri açısından görsel tüketim ve eğlence, aktivite alanları haline getirilmektedir. Robert Hewison (1987), tarihin ve kültürel biçimlerin ticarileşmesini/metalaşmasını miras endüstrisi olarak ifade etmektedir.

Yenilenen, canlandırılan veya düzenlenen miras yerleri aynı zamanda görsel tüketim alanları hâline gelir. Ev ve iş yerinden kısa süreli ayrılarak uzaklara giden insanlar farklı


yerler görmek ister, çevreyi ilgi ve merakla gözden geçirir. Turistlerin farklı hazları deneyimlenmesini sağlayan birçok yol vardır (Urry, 2009: 32-33):

a. Eyfel Kulesi, Buckingam Sarayı vb. gibi eşi benzeri olmayan bir nesneyi görmek söz konusudur. Bunlar herkesin tanıdığı/bildiği, bakıp görülecek yerlerdir. b. Alman bira bahçesi, Fransız şatosu gibi tikel bir göstergenin görülmesi söz konusu olmaktadır. c. Önceleri bildik diye düşünülen şeyin bilinmedik yönlerini görmek söz konusudur. Özellikle sıradan insanların kültürel eserlerini açığa çıkaran, onların yaşamlarının temsillerini gösteren ev, atölye, fabrika gibi mekânları düzenlenmiş olarak sunan müze gezileridir. d. İnsanların olağandışı ortamlarda sürdürdüğü toplumsal yaşamın sıradan yanlarını görmek söz konusudur. Örneğin turistler Çin gibi ‘Komünist’ bir ülkeyi görmeyi ilginç bulmaktadır. e. Bildik beceri ya da faaliyetleri olağandışı görsel bir çevrede gerçekleştirmek söz konusudur.

Bu anlamda birçok yer, miras temelli turizmin gelişmesinde önemli merkezler hâline gelmişlerdir.

Müzeler

Müzeler genel anlamıyla sanat, tarih ve bilim alanında değer taşıyan eserlerin/nesnelerin bulunduğu, belgelendiği, korunduğu ve aynı zamanda sergilendiği kurumlardır. Müzeler, toplumların tarihi ve kültürel mirasının korunması ve temsil edilmesi açısından önem taşımaktadır. Arkeoloji, sanat, tarih, doğa, bilim ve teknoloji alanlarının yanı sıra endüstri müzelerini de görmek mümkündür.

Tarihi, sanatsal ve bilimsel olarak değerli eserlerin/nesnelerin korunduğu müzelerde koleksiyonculuğun gelişimi Rönesans’a dayanmaktadır. Ulusların askeri, kültürel veya ekonomik zenginliklerini de sembolize eden müzeler, 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın idealist amaçları doğrultusunda halkın ‘medenileştirilmesi’, başka bir deyişle bilgilendirilmesi ve eğitilmesinin bir aracı olarak görülmektedir. Urry’e (2009: 206-207) göre müzelerin elit kültürün mekânları olması, seçkinlikle birlikte anılması, oldukça özel bir aura hissinden kaynaklanmaktadır. Paris’te Louvre Müzesi (1793), Madrid’de Prado (1819) müzesi gibi. Elitist ve erişilmez olarak algılanan müzelerin kamusal bir kurum olarak anlamı sorgulanmaya başlamıştır. Bu tartışmalar, müzecilik konusunda yeni fikirlerin, yeni yaklaşımların ortaya çıkmasına ve müzecilik anlayışının değişmesine yol açmıştır. Böylece çağdaş müzeler, farklı toplulukların ilgisini çekmek, ziyaretçileri cezbetmek amacıyla yeni pratikler ve mekân tipleri tasarlama sürecine girmişlerdir.

Barrett’e (2012: 3) göre, Avrupa’da yeni müzecilik anlayışının geliştirilmesinde Bourdieu’nun (1969, 1979) çalışmaları etkili olmuştur. Önceki yüzyıllarda müzelerdeki gelişmeleri evrensel sergi pratikleri

yönlendirirken giderek insanların ilgisini çekmek için yeni ve yaratıcı yolların bulunmasına çalışılmıştır. Yüksek kültürün sanat ve eğitim mekânları olarak kabul edilen müzeler, daha geniş bir kitleye hizmet vermek üzere yenilenmektedir.

‘Müze’ teriminin köklerinin, çok önceleri hüküm sürmüş bir yüksek sanat ve auratik kültür dönemine dayandığını belirten Urry (2009: 207), “postmodern müze” olarak adlandırdığı gelişme sonucunda, geleneksel müze anlayışındaki aura hissiyatının ve dolayısıyla saygınlığın önemli ölçüde sarsıldığını ifade eder: “Postmodern müze farklı temsil ve anlamlandırma tarzlarını içermektedir. Bu anlamda Urry (2009: 207-209) müzelerde nesnelere bakışımızın üç yönden değişikliğe uğradığını ileri sürer:

1. Korunmaya değer bulunan nesnelerin kapsamında belirgin ölçüde bir genişleme olmuştur. 2. Müzelerin doğasında bir değişim gerçekleşmiştir. Ziyaretçi katılımına daha fazla vurgu yapılmaktadır. Bu anlamda açık hava müzeleri, sesli ortamlar ve sergilerin “multi- medyatikleştirilmesi” ön plana çıkmaktadır. 3. Müzeler, farklı toplumsal kesimlere yönelik müze ziyareti deneyimleme biçimlerini geliştirmektedir. Ziyaretçilerin, müzedeki sergilerle ve sunulan tarihlerin farklı anlatımlarıyla etkileşimi sağlanmaktadır.

“Müzeler, tarihin ‘temsilleriyle’ ilgilidir”, fakat insanlar artık uzak tarihsel dönemlerden kalma, büyük sanat eserlerini görmekle ilgilenmemekte, bunların yerine mütevazi evler, günlük çalışma biçimleri, sıradan insanların yaptıkları işler ve yaşadığı ortamlara ilgi duymaya başlamışlardır. Bu ilgi, köy evleri, zeytinyağı atölyesi, mum imalatı ve benzerleri, çağdaş müzelerde temsil edilmeye başlanmıştır. Aynı zaman da bu işler ve yaşam koşulları gerçekçi bir ortam içinde yeniden kurularak ziyaretçilere deneyimleme fırsatı da sunulmaktadır.

Müzeler, giderek ticari girişimlere benzemektedir. Bu süreçte müzelerin farklı temalara ve mimari açıdan dikkat çeken yapılara yöneldikleri ve insanlara cazip gelecek büyük sergilere yer verdikleri görülmektedir. Birçok müze, sergiledikleri eserlerle ilgili üretilen eşyaların satış mağazasını ve kafesini işletmektedir ve aynı zamanda sinemalar ve restoranlar içererek genişlemektedir. Sonuç olarak, tema parklar, turistik merkezler ve eğlence merkezleri gibi boş zaman tüketim biçimlerinin gittikçe deneyim, eğlence ve hazzın tüketilmesine ağırlık vermesi, müzeleri de etkilemiş ve geleneksel müze anlayışında büyük ölçüde değişiklikler gerçekleşmiştir.

Doğal Çevre

Bilim ve teknolojiyle gelişen modern endüstri doğayı, daha öncesinde hiç görülmediği ölçüde değiştirmiştir. Turizmin ekonomik, toplumsal ve coğrafi örgütlenmesine bağlı olarak çevrenin kullanımında değişimler


gerçekleşmektedir. Bu değişimlerin kaynağı öncelikle çevrenin görsel olarak tüketilmesidir. Bir diğeri, turistlerin coğrafi açıdan uzak ortamları görmelerini sağlayan ulaşım biçimlerinin yarattığı muazzam insan akışıdır. Çevre, yapılı ya da yapılı olmayan fiziksel ortam ve onun kültürel mal edinme biçimlerini kapsar. Peyzaj ise doğal görünüm anlamına gelmektedir. Green (1990: 2-3), doğanın, belirli maddi bir duruma özgü toplumsal ve kültürel olarak inşa edildiğini belirtir. Bu anlamda seyahat ve turizmin gelişmesi, yeni bir doğa anlayışının ortaya çıkmasına yol açmış ve doğa; görünüm, manzara, algı olarak hakimiyet altına alınmaya başlamıştır. Günümüzde doğa, büyük ölçüde turizm, seyirlik eğlence, görsel dinlenme gibi boş zaman ve haz ile ilişkilidir.

Doğal çevreye odaklanan turizm, insanların kent yaşamının sorunlarından kaynaklanan doğaya kaçma isteği, doğanın huzurlu ve sakin bir ortam olarak tanımlanması ve doğayı deneyimlemenin teşvik edilmesine dayalı olarak gelişmiştir. Bu anlamda milli parklar ve koruma altına alınmış alanları ziyaret edenlerin sayısının artmasıyla, doğa temelli turizmin oranı, dünyada genel turizm içinde artış göstermektedir.

Doğa ve turizm faaliyetleri arasındaki ilişki; doğaya tabi olan, doğayla pekişen ve doğal ortamın koşullarına özgü olan aktiviteler veya deneyimler olarak üç düzeyde gerçekleşmektedir (Wearing ve Neil, 1999:4). Bu anlamda milli parkların ve korunma altına alınmış alanların ziyaret edilmesinin yanı sıra doğal çevre, eğlence fırsat ve faaliyetlerinin kaynağı hâline gelir. Yerlerin iklim ve jeolojik koşullarına göre fiziksel coğrafi yapısını oluşturan dağlar, vadiler, ovalar, ormanlar, göller, şelaleler, akarsular, denizler vb. turistik aktivite mekânlarına dönüşür: Yamaç paraşütü, mağaracılık, kaya tırmanışı, kayak, doğa yürüyüşü, bisiklet, rafting, sörf, dalış, yüzme, kampçılık, yaylacılık vb. Aynı zamanda bölgenin biyolojik çeşitliliğine bağlı olarak farklı aktiviteler gerçekleşmektedir: Safari ve yaban hayatı izleme, kuş ve kelebek gözlemciliği, binicilik, balık tutma, fotoğrafçılık vb.

Tarihi, kültürel ve doğal miras alanlarının bir taraftan korunmasına yönelik talepler yükselirken diğer taraftan ziyaretçi sayısı ve yoğunluğun artması, bu yerlerin zarar görmesine; kirletilmesine, bozulmasına hatta yok olmasına neden olmaktadır. Urry (1999: 252-253), turistlerin coğrafi olarak yoğunlaşmalarının yarattığı temel sorunlardan bazılarını şöyle sıralar: Temiz su sıkıntısı, altyapısal hizmet sorunu, kıyısal deniz yaşamının doğal habitatına zarar verilmesi, uygunsuz ve çirkin yüksek otellerin yapılması; özellikle turist akışının mevsimsel doğası nedeniyle yerel istihdam örüntülerinin çarpıtılması ve ‘ev sahipleri’ ile ‘konuklar’ arasındaki kültürel farklılıklardan dolayı toplumsal gerginlikler.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında