AÖF Soru Bankası

Tüketim SosyolojisiÜnite 1 Özeti

Sosyolojik Kuramda Tüketim

SOS402U-TÜKETİM SOSYOLOJİSİ

Ünite 1: Sosyolojik Kuramda Tüketim

Giriş

Tüketim olgusu, çağdaş dünyanın vazgeçilmez toplumsal eylem bileşenlerinden biri hâline gelmiştir. İlk bakışta ekonomik bir konu gibi görünen tüketim, esasında sosyolojik, psikolojik, sosyal antropolojik boyutları olan bir eylem, hatta bir var olma biçimidir. Tüketim üzerine yapılan araştırmalar, onunla ilişkide olan kimlik, anlam, simge, etkileşim, hayat tarzı vb. kavramlar ancak kitle üretimi ve standartlaşmanın hâkim hâle geldiği sanayi kapitalizmi aşamasında belirginleşmiştir.

Sanayi Toplumunun Doğuşunda Tüketim Kavramı

Sanayi Devrimi kuşkusuz insanlık tarihinde önemli bir dönemeçtir. Kırdan kente göç, standartlaşma, metropol hayatı, kültür etkileşimi, kitlesel ölçekte üretim gibi olgular, Batı Avrupa’da 18. yüzyıl sonlarından başlayarak toplumsal değişmenin yönünü tayin edici gelişmeler olmuştur.

Tüketmek, modern-öncesi toplumlarda, gereksinimlerle sınırlıydı. Gereksinimler ise büyük bir çeşitlilik arz etmeyen, çoğunlukla asgari fizyolojik ve toplumsal olanlardı. Bu nedenle, modern-öncesi dönem ve toplumlarda tüketim başlı başına bir olgu olarak düşünülmemiştir. Kapitalizmin sanayi aşamasına geçmeye başlamasıyla tüketim kuramsal bir konu olmuştur.

Yeni Bir Toplumsal Örgütlenme İçinde Tüketimin Yeri

Kapitalizme adını veren temel özelliği, sermayenin (kapital) yatırım sonrasında elde edilen kârla birikebilmesi ve kendini yeniden üretebilmesidir. Ticaretin toplum hayatına yön veren temel ekonomik etkinlik olması, bir yandan sermayenin sürekli büyüyen bir varlığa dönüşmesine, diğer yandan yalnızca maddi değişimleri değil toplumsal değerleri de biçimlendirmesine neden olmuştur. Coğrafi keşifler, yeni hammadde, yarı-mâmul veya işlenmiş mal akışı, teknolojinin bu doğrultuda ekonomik gelişmeyle beraber hız ve verimlilik artışına neden olması gibi etkenler, insanların gereksinim kavramıyla yeni bir ilişki kurmalarını teşvik eder nitelikte olmuştur.

Liberal Düşünce ve Klasik İktisadın Tüketim Anlayışı: Smith

Kapitalizmin tam anlamıyla belirleyici hale geldiği 17. ve 18. yüzyıllarda yeni iktisadın kuramcıları da kavramsal tartışmaları derinleştiren eserler ortaya koymuşlardır. Liberal piyasanın işleyişini hem kuramlaştıran hem onun övgüsünü yapan Adam Smith (1723-1790), Ulusların Zenginliği (1776) adlı ünlü kitabında, tüketim kavramına doğrudan değinmemekle birlikte, liberal bir piyasada gereksinimlerin çeşitlenmesinin altını çizer. Bizatihi tüketim sözcüğü, Smith’in nadiren kullandığı bir kavramdır. Zira onun için önemli olan, para üzerinden gerçekleştirilen değişimlerin ne ölçüde standart ve çeşitli olabildiğidir. Smith, paranın gelişiminden bahsederken, tüketimi gereksinim kavramına içkin gibi düşünür.

Öncü Sosyalist Öneriler, Ütopya ve Paylaşım Düzeni: Owen, Fourier, Saint-Simon

18. yüzyıldan 19. yüzyıla geçiş büyük dönüşümler çağıdır. Bu süreç bir yandan büyük bir zenginlik birikimine yol açarken diğer yandan kapitalizmin doğası gereği, bu birikim dengesiz bir şekilde dağılmaya, mevcut toplumsal eşitsizlikleri daha derinleştirmeye başlamıştır. Eşitsiz paylaşım, sınırsız sömürü, kötü yaşam koşulları, bazı düşünürlerde ideal toplum modelleri inşa etme ve kurtuluş reçeteleri oluşturma eğilimini teşvik etmiştir. Daha önceleri de örnekleri olan ütopya önerileri bu dönemde, üretimin eşitlik temelinde ve kardeşçe bölüşülmesini öngören sosyalist anlayışla yeniden şekillenmişlerdir.

Ütopik sosyalistler olarak anılan bu düşünürlerin üç önemli temsilcisi vardır. Claude Henri de Rouvroy, Comte de Saint-Simon (kısaca Saint-Simon, 1760-1825), Robert Owen (1771-1859) ve Charles Fourier (1772-1837). Saint- Simon, halkın üretme ve örgütlenme yeteneği olduğunu, bunu açığa çıkarabilecek sanayi temelinde örgütlenmenin, hakça bölüşüm ve mülkiyeti yönetme becerisi sağlayacağı kanısındadır. Böylece toplumları yönetmek için feodal çağda olduğu gibi, baskı araçlarına, askeri güce yapılan yatırımlara gerek kalmayacaktır. Diğer bir deyişle Saint- Simon, üretmenin, insanı özgürleştireceği kanısındadır (Saint-Simon, 1965: 58).

Marksist Eleştiri İçinde Tüketim

Kapitalist üretim biçiminin ilk kapsamlı eleştirisini Karl Marx (1818-1883) ve Friedrich Engels (1820-1895) yapmışlardır. Liberal piyasa ilişkilerinin yol açtığı toplumsal sorunlara kısmen ve yalnızca olgular düzeyinde değinen kimi yaklaşımlar olsa da, yaşanan büyük dönüşümün yol açtığı olumsuz sonuçları sistemli bir şekilde, bütüncül ve bilimsel yöntemle çözümleyen ilk düşünürler Marx ve Engels’tir. Özellikle sermaye etrafında örgütlenen toplum modelini Kapital adlı ünlü eserinde derinlemesine, ayrıntılı ve nesnel bir biçimde inceleyen Marx, kapitalist sömürü olgusunu soyut bir söylem unsuru olarak değil, ölçülebilir, görgül kanıtlarla matematiksel olarak göstermiştir. Bununla birlikte tüketim, bu kuram içinde, bu kez sermayenin bağılı olarak kavramsallaştırılmıştır.

Sermaye Düzeninin Eleştirisi: Marx

Karl Marx tüketim kavramını, liberal düşünürlerden daha sık ve farklı kullanır. Marx’ın kapitalist üretim ilişkilerini açıklarken başvurduğu ve temel belirleyici kabul ettiği kavram sermayedir; tüketim olgusunu da sermayenin yeniden üretilmesi sürecinde tanımlar. Marx’a göre iki tür tüketim vardır: Üretken tüketim ve bireysel tüketim.

Üretken tüketim kavramına adını veren üretkenlik, üretim döngüsünün sonunda (yeni döngülere başlamaya hazır olarak), sermayenin çoğaltılmasını mümkün kılabilme kapasitesiyle tanımlanır. Marx, ikinci olarak bireysel tüketim başlığı altında kişilerin kendi temel gereksinimlerini karşılamak için yaptıkları edinme eylemlerini ayrıştırır.


Marx’a göre, yegâne bireysel tüketim emekçininki değildir; kapitalistin, yatırıma dönüşen kârının dışındaki artı-değerden yapılan harcamalar da bireysel tüketimdir. İkisi birlikte toplam bireysel tüketimi oluşturur (Marx, 1979: 103). Ancak burada emekçinin bireysel tüketimi ile kapitalistinki arasında yapısal bir fark vardır: Emekçinin bireysel tüketimi, onun kısıtlı ücretinden mutlak bir azalma anlamına gelirken, kapitalistin bireysel tüketimi, onun masrafını karşılamak üzere harcanan artı-değer (p) olarak değişen sermayeye eklenir (Marx, 1979: 69). Diğer bir deyişle, emekçi, bireysel tüketimiyle gelirinden kaybeder; oysa kapitalist, bireysel tüketimini bir masraf olarak artı-değere ekleyebilir.

Yüzyıl Dönümünde Yeni Bir Birikim Rejimine Doğru: Bernstein, Luxemburg, Hilferding

Marx’ın ölümünü takip eden dönem (1880’ler, 1890’lar), aynı zamanda kapitalizmin işleyiş ve örgütlenmesinde derin dönüşümlerin başladığı bir çağın başlangıcını oluşturur. Liberal anlayışta ve Marx’ın kavramsallaştırdığı çerçevede, üretim kavramı, temelde (1) büyük ölçüde ulusal pazarla sınırlı; (2) sanayi kapitalizminin koşullarında kuramlaştırılmıştır. Ancak 19. yüzyıl sonlarından itibaren, sanayi kapitalizminin yanı sıra finans kapitalizminin yükselişi gözlemlenir. Ayrıca bu dönemde kapitalizm, emperyalist aşamanın doruk noktasına ulaşmıştır.

Klasik liberal anlayışın eleştirisinden yola çıkan Marksizm, bu dönüşüm sürecinde bazı olguları açıklamakta yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu nedenle Marksist kuram içinde, sermayenin bu yeni düzenine uygun gözden geçirmeler yapılması önerilmiştir. Eduard Bernstein (1850-1932), Marx’ın proletarya devrimi öngörüsü koşullarının artık mevcut olmadığının, sosyalist mücadelenin yeni kavram ve politik araçlara gereksinimi olduğunun altını çizmiştir.

Marksist kuramcılardan Rudolf Hilferding (1877-1941), finans sermayesinin, metâlara dolaşım üzerinden değer kazandıran bu özelliğini vurgularken, onların, yek diğerinin değerini temsil eden değişim araçları değil, artık salt tüketim nesnelerine dönüşebileceklerini işaret etmiştir (Hilferding, 2020 [1910]).

Aynı dönemde, kapitalizmin yaşamakta olduğu yapısal değişikliği kuramlaştırmaya çalışan bir diğer düşünür ise Rosa Luxemburg’dur (1871-1919). Luxemburg’a göre, kapitalist üretim sonucunda toplum, üretim araçları ve tüketim malları açısından daha zengin hâle gelir. Ancak bu tümel bir zenginliktir; üyelerine eşit bir şekilde dağılmaz.

Modern Kültürde Tüketim

Sanayi kapitalizmi, daha önceki çağlarda fiziki olarak büyük olmayan ve ilişkiler açısından karmaşıklık arz etmeyen kentleri hızla bu açılardan daha karmaşık hale getirmiştir. Tüketim olgusu, bu yeni kültür düzleminde, aşamalı olarak önemli bir yer kaplar hâle gelmiştir. Sosyoloji kuramı, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kültür ağırlıklı çözümlemelere öncelik vermiş,

böylece modern olarak adlandırılan bu yeni değerler dünyasının kavramsallaştırılması yeni bakış açıları ortaya çıkarmıştır.

Modern Kültür ve Şehir Hayatında Tüketimin Yeri: Simmel

Simmel, toplumun genel ve yapısal boyutlarını anlamak için bunların türediği bireyler arası (inter-psişik) ilişkilerin doğasına odaklanmak gerektiği kanısındadır. Bu nedenle, Simmel, gözlemlerini büyük çoğunlukla sosyal psikolojik düzeyde gerçekleştirmiştir. Modern hayatın çok farklı boyutlarına dair gözlem ve çözümlemeler yapan Simmel, karmaşık büyük kent ya da metropol hayatına egemen olan ruh hâli ve değerleri incelemiştir. Modern kültür, Simmel’e göre, çeşitli karşıtlıklar hâlinde belirir. En çarpıcı uzlaştırıcılardan biri moda olgusudur. Sanayide kitlesel olarak üretebilen nesneler, özellikle giyime dair olanlar, artık bireylerin temel gereksinimlerine (giyim konusunda örtünme/ısınma) yönelik olmaktan uzaklaşırlar; bireyler, nesnelerin edinimi üzerinden anlam üretme ve bunları simgesel olarak toplumsal ifadelere dönüştürme davranışı içine girerler. Tüketim, bir anlam üretici eylem biçimi olarak simgesel bir değere kavuşur. Moda, farklılaşma arzusuyla standartların yönlendirdiği bir dünyada farksızlaşma durumunu bir araya getirir (Simmel, 1989: 168-169). Moda, bu anlamda, metropol hayatının (modern kültürün) özündeki zıt duygu ve durumların simgesel bir ifadesine dönüşür.

Kapitalizmin Özü Olarak Püritanizm: Weber

Weber, toplumu bireye dışsal bir gerçeklik olarak kavramsallaştırmaz. Bunun yerine bireyler arası anlam alışverişini öne çıkarır. 19. yüzyılda nicel olarak artan ve nitel olarak toplumsallaşmada rol oynar hâle gelen tüketim, kapitalizmin çıkış koşullarındaki ahlâk anlayışında en çok dışlanan kavramdır. Kapitalizmin ruhunu oluşturan bu yeni ahlâk, özgür irade ilkesiyle toplumsallaşan insan tipinin hayatın anlamını pratik rasyonellik üzerine inşa etmesinin sonucudur (Weber, 2014: 87). Ancak hayatın aşamalı rasyonelleşmesi (teknolojik gelişme, verimliliğin artması, vb.), artı-değerin çok fazla birikmesine yol açmış, bu ise, tüketimin gereksinim karşılamanın dışında işlev yüklenmesine neden olmuştur. Weber’e göre, rasyonelleşme (biçimsel rasyonelleşme), daima irrasyonel (etnik, dinsel, vb. kültürel unsurlar) olanı da barındırır; maddi rasyonelleşme kavramıyla bu unsurlar ekonomik olana dâhil olur (Weber, 1995: 131). Tüketimin, özellikle Sanayi Devrimi’yle birlikte, anlam değiştirmesi, bir bakıma kapitalist rasyonelleşmeye içkin irrasyonel bir boyuttur.

Lüksün Güzergâhı Olarak Kapitalizm: Sombart

Almanya’da sosyolojinin kurumsallaşması için en çok çaba sarf eden düşünürlerin başında Werner Sombart (1863-1941) gelir. Sombart’a göre, kapitalizmin doğuşunda peşinen lüks harcamaları şeklinde tezahür eden tüketim olgusu vardır. Kapitalizm yalnızca zenginlik yaratmak ve biriktirme değil, aynı zamanda bu artı-değeri estetik bir fazlalığa dönüştürme eğilimini içerir. Aynı


süreç içinde aşk kavramı da, kapitalizmle gelen dünyevileşme eğiliminin bir sonucu olarak, egemen ahlâk anlayışına karşı çıkmanın bireysel bir yöntemi olarak anlam değiştirmiştir. Sombart’a göre lüks, yaklaşık olarak 14. yüzyıldan itibaren, belirgin bir şekilde seküler ticaret sınıfının göstergesi olarak gelişmiştir. Ortaçağ feodal düzeninin çözülmeye başladığı bu dönemde, artık çökmekte olan Katolik Kilisesi de lükse boğulmuş durumdadır. Hristiyanlığın yetingenlik felsefesi yerine, ruhban sınıfının lüks içinde yaşaması ağır basmıştır.

Yeni Sermaye, Soyut Değer, Dinlence Sınıfı: Veblen

Tüketim kavramını başlı başına bir sosyolojik olgu olarak çözümleyen ilk düşünürün orstein Veblen (1857-1929) olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. Veblen’in tüketime yaklaşımını özgün kılan boyut, onu yeni bir sınıfın başlıca davranış biçimi olarak ele almış olmasıdır. Veblen, ekonomi bilimine de kavramsal bir katkı yaparak gösterişçi tüketim (conspicuous consumption) olgusunun altını çizer. Veblen’in 19. yüzyıl sonunda, yeni yükselen küçük bir azınlığın kültürü olarak saptadığı bu olgu, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren artık genel bir toplumsal durum hâline gelmiştir.

Bolluğun Büyüsü ve Gösterge Değeri: Baudrillard

Marx’ın sınıf mücadelesi kavramı ve bunun ekseninde inşa ettiği kuramının bileşenleri, bu süreçte önemli eleştirilere maruz kalmıştır. Bunlar arasında, Marx’ın değer kavramını yeniden ele alarak, temelden bir eleştiri getiren Jean Baudrillard (1929-2007) ayrıcalıklı bir yer işgal eder. Baudrillard’a göre, Marx’ın tanımladığı iki değer tipinin yanı sıra bir üçüncü değeri kuramlaştırmak gerekir. Marx, kapitalizmin kullanım değerini değişim değerine dönüştürme eğiliminde olduğunun altını çizmiştir. Artık değer, simgesel değişim içinde, diğer bir deyişle değişime konu olan nesnelerin hangi gereksinime karşılık geldikleriyle değil neyi gösterdikleriyle belirlenir. Bu nedenle reklâm ve promosyon söylemi, bu yeni ekonominin vazgeçilmez parçasıdır. Herhangi bir nesnenin edinimi, öncelikle arzulamanın kışkırtılmasıyla yaşamsal gereksinim olarak algılanır. Arzu ekonomisi, yeni kapitalizm içinde, tüketimi, bir kontrol aracına dönüştürmüştür (Baudrillard, 1994: 91). Böylece birey tarihsel özne olma niteliğini yitirir; tüketim onu bireyselleştirir, dayanışma bağlarını çözer ve tarihdışılaştırır, bir ego consumans (tüketen ben) hâline getirir.

Sınıf, Ayrımlaşma Dinamiği Olarak Tüketim

Tüketim, kimi çözümlemelerde kapitalizmin yeniden üretimi, sınıf mücadelesinin etkisinin azaltılması için bir çeşit uyuşturucu ve kültür göstergeleri üzerinden hükmetme aracı olarak kuramlaştırılmıştır.

Kitlenin Denetim Aracı Olarak Tüketim: Adorno

Theodor W. Adorno (1903-1969), Marksizm’e yeni bir yorum ve felsefi derinlik getirmeyi amaçlayan Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden biridir. Adorno, 20. yüzyılda kapitalizmin yeni bir çehreye büründüğünü,

hükmetme araçlarının teknoloji sayesinde hem daha incelikli hâle geldiğini hem çeşitlendiğini savunur. Buna göre, kapitalist sömürü, artık salt ekonomik bir konu değildir; asıl sömürü kültür alanında gerçekleşmektedir.

Ayrımlaşma ve Sınıf Kodu Olarak Tüketim: Bourdieu

Kültürü bir hükmetme aracı olarak kavramsallaştıran bir diğer düşünür Pierre Bourdieu’dür (1930-2002). Ona göre kültür üzerinden hükmetme, daha ziyade bireyler arası iktidar mücadelesinin süregittiği başlıca eylem sahasıdır (Bourdieu: 2003: 265). ourdieu, sermaye kavramını çeşitlendirerek, ekonomik sermaye, kültür sermayesi, sosyal sermaye ve simgesel sermayenin birlikte çalışmalarının sonucunda hükmetme stratejilerinin ortaya çıktığını vurgular.

Gündelı̇ k Hayat Örgüsünde Tüketim

Tüketim gündelik hayat sosyolojisi çalışmalarında, tüketimin bir toplumsal etkileşim, alışveriş, müzakere ve kimlik eklemlenmesi olgusu olarak değerlendirildiği görülür.

Lefebvre, tüketimin gündelik hayatın estetikleştirilmesi boyutunda anlam kazandığını iddia eder. Bu açıdan tüketim, reklâm söyleminin sunduğu ve sınıf farklılıklarının hem vurgulandığı hem yumuşatıldığı kent imgelemiyle yakın ilişki içindedir. Tüketimi gündelik hayat içinde kavramsallaştıran bir başka düşünür Zygmunt Bauman’dır (1925-2017). Bauman, sanayi sonrası kapitalizmin toplumsal koşullarını, hiçbir değerin ve yapının sabit olmadığı genel bir sıvı hal olarak tanımlar. Sıvı modernliğin en temel bileşenlerinden biri de tüketim olgusudur. Tüketimi gündelik hayatın kültürü olarak kavramsallaştıran Fransız toplumbilimci Victor Scardigli, her tarihsel dönemin kendine özgü bir ekonomik anlayışının olduğunu, kalkınma ve gelişme kavramlarının bu doğrultuda belirlendiğini ifade eder. Sharon Zukin (1946-), tüketime özel önem atfeder. Zukin, eski kent yapılanmasının otantik halinin ticarileştirilmesinden sözeder. Bu yeni kent deneyimine otantikliği tüketmek adını verir.

Sonuç olarak; tüketim kavramının özerk bir araştırma konusu hâline gelmesi, büyük ölçüde 19. yüzyılın sonlarında başlamış bir eğilimdir. Zira tüketim, dönüşen kapitalizm içinde, (1) yalnızca gereksinim karşılama etkinliği olmaktan uzaklaşmış, (2) klasik iktisadi rasyonelliğin dışına çıkarak gelirin bir fonksiyonu olma özelliğini yitirmiştir. Tüketim, 20. yüzyıl boyunca aşamalı olarak, bir kimlik stratejisi, bir simgesel alan, nihayet bir toplumsallaşma biçimi hâline gelmiştir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında