AÖF Soru Bankası

Sosyal Medya SosyolojisiÜnite 4 Özeti

Sosyal Medya ve Yeni Toplumsal İlişkiler:

SOS322U-SOSYAL MEDYA SOSYOLOJİSİ

Ünite 4: Sosyal Medya ve Yeni Toplumsal İlişkiler:

Sanal Cemaatler, Dijital Topluluklar ve Demokrasi

Giriş

Bugün milyarlarca insan neredeyse sabah güne başladığı andan gece gözünü kapadığı saate kadar olan zaman diliminin önemli bir bölümü “çevrimiçi” ve sürekli başkalarıyla “bağlantılı” olarak dijital bir ortamda yaşamını sürdürmekte. Yeni iletişim ve enformasyon araçlarının “kapsama alanı” özellikle 2000’li yıllar itibarıyla olağanüstü genişlerken, 2004 yılı itibarıyla sosyal paylaşım ağları baş döndürücü bir hızla toplumsal yaşama nüfus etti. Dijital medyanın inanılmaz yaygınlaştığı bu süreçte sosyal paylaşım ağları ya da kısaca sosyal medya milyarlarca insanın hayatında hem “olmazsa olmaz” haline geldi. Başta akıllı cep telefonları olmak üzere yeni medyanın dijitalleştiği, dijitalleştiği ölçüde de sürekli taşınabilir ve en önemlisi toplumun büyük çoğunluğu tarafından erişilebilir/satın alınabilir hale gelmesiyle modern toplumsal yaşam büyük ölçüde internet, dijital medya ve mobil iletişim ile bütünleşmiş durumda. Gündelik yaşamda mobil iletişimin olağanlaştığı ve sosyal paylaşım ağlarının vazgeçilmez hale geldiği bir tekno-sosyal yaşamda iletişim biçimlerimiz nasıl dönüştü ve dönüşmeye devam ediyor? Bireylerarası iletişimin bugüne dek hiç olmadığı kadar etkileşimli sosyal ağlarda gerçekleştiği ve yeni medyanın merkezi rol oynadığı günümüz dijital toplumda toplumsal ilişkiler nasıl bir görünüm arz etmektedir? İşte bu ünitenin birinci bölümünde bu sorulara cevaben sosyal medya ve yeni toplumsal ilişkiler konusu ele alınmaktadır. Ünitenin ikinci bölümünde ise dijital medya mecralarının ve sosyal paylaşım ağlarının toplumsal ve bireysel etkileri masaya yatırılarak farklı görüşler doğrultusunda değerlendirilmektedir. Son bölümde ise sosyal medya mecralarının yurttaşlara siyasi temsil ve demokratik katılımla ilgili hangi yeni imkânları ve tehditleri tartışılmaktadır.

Tekno-Sosyal Yaşam, Sosyal Medya ve Yeni Toplumsal İlişkiler

İletişim teknolojilerinde devrim olarak nitelendirilen değişimler sonucunda ortaya çıkan ve yeni milenyumda küresel düzeyde yaygınlaşarak bugün dünyada 4,6 milyar insanın gündelik yaşamının vazgeçilmezi haline gelen internet ve yeni medya sadece bir iletişim ve enformasyon aracı değildir. Bir iletişim ve enformasyon aracı olduğu kadar aynı zamanda bir kültür, siyaset ve ekonomi alanı da olan yeni/dijital medya sosyal, kültürel ve siyasal yaşamda her geçen gün daha fazla bütünleşmektedir.

Sanal Cemaatler ya da Çevrimiçi/Dijital Topluluklar

Günümüz dijital çağının teknolojik altyapısını oluşturan yeni iletişim ve enformasyon teknolojileri ile yeni/sosyal medya ve sosyal paylaşım ağları gündelik yaşamda cazibe merkezi olmadan önce 1990’lı yılların başlarından itibaren sanal topluluklar/cemaatler ile yeni bir sosyallik biçimi ve yeni “kimlik stratejileri” gündeme gelmiştir.

Sanal cemaatler, çevrimdışı cemaatlere kıyasla merkezi ve/veya hiyerarşik bir yapı arz etmeyen daha esnek ve açık

bir örgütlenmeye sahiptir Bu nedenle kamusal alana katılımda dezavantajlı olan bireyler ve kolektif kimlikler bu mecralarda daha fazla kamusal temsil imkanına sahip olmaktadır. Sanal olmakla eleştirilen cemaatler, geleneksel cemaat yapısına kıyasla, bireylerin kişisel seçimleriyle oluştuğu için bu doğrultuda daha sahici oldukları söylenebilir Kaldı ki, bir çok araştırma, ‘sanal’ olarak addedilen çevrimiçi dünya ve ‘gerçek’ çevrimdışı dünyanın insanların günlük yaşamlarında kesişme, yani birbirine geçme eğiliminde olduğunu ve harmanlanmış bir bütün olarak deneyimlendiğini göstermektedir. İnsanlar arasındaki etkileşimi arttırma potansiyeli yüksek olan sanal topluluklar ve belirli düzeylerde günümüzdeki kimi sosyal medya mecraları, bireylerin kimliklerini, “kimlik stratejileri”ni en etkin şekilde kurdukları bir mecra konumundadır. Etkileşimli çevrimiçi dijital ortam kimliği somut/verili bir şey olarak değil, aksine bir strateji olarak sürekli yeniden inşa edilen bir olgu olarak görmeyi kolaylaştırmaktadır. Çünkü bu ortamda bireylerin kimliklerini bizzat kendileri tarafından inşa edebilmeleri mümkündür.

Özellikle son 10 yılda yapılan pek çok ampirik araştırma, aslında gerçeğin bu ikili karşıtlıkların dışında, tabir caizse, siyah-beyaz ikileminde değil de, ‘gri’ olduğu sonucunu ortaya koyuyor. Farklı bir ifadeyle, milyarlarca insanın dijital medya, mobil iletişim ve sosyal paylaşım ağları ile uyumlu entegrasyonu, “çevrimiçi dünya ile çevrimdışı dünyanın” ya da “gerçek cemaatler ile sanal cemaatlerin” aslında gündelik hayat içinde sanıldığından çok daha sıkı bir ilişki içinde olduğunu gösteriyor. Çoğu insan yüz-yüze etkileşim kurmak, bu ilişkileri güçlendirmek veya yeni boyutlar kazandırmak için çevrimiçi bağlantılardan faydalanıyor.

Etkileşimli (Kitlesel) İletişim, Ağ Bireyselleşmesi ve Kitlesel Öz İletişim

Dijital ortamda, sosyal paylaşım ağlarında gerçekleşen iletişim tek yönlü değil, iki yönlüdür. Kullanıcılar, geleneksel medya karşısında çoğunlukla oldukları gibi, sadece edilgen bir konumda bulunmak zorunda olmayıp, karşılıklı etkileşim(lilik) içinde etkin bir konumda hareket edebilmektedir. “Etkileşimlilik” (interactivity), dijital ağların ve yeni iletişim teknolojilerinin niteliğine dair öne çıkan önemli kavramlardan biridir. Sınırlı da olsa, ilk kez telefon sayesinde tanıştığımız etkileşimli iletişim, günümüzde İnternet ve dijital teknolojiler sayesinde yeni bir “ilk”le daha tanıştı: Etkileşimli kitlesel iletişim. Günümüzde mobil iletişim araçları ve sosyal medya ile karakterize olan etkileşimli iletişim formunun bireysel olduğu ölçüde kitlesel ya da kitlesel olduğu ölçüde bireysel iletişimi olanaklı hale getiriyor olması oldukça önemlidir. Ağ bireyselleşmesi (network individualization) olarak kavramsallaştırılan bu durum, bireyin belirli bir grup veya kurum yerine ağ toplumundaki en önemli düğüm noktası haline gelmesine işaret eder.

Kitle iletişimi olgusu, tarihsel olarak yukarıdan aşağıya doğru ve tek yönlü olarak geniş kitlelere hitap eden bir


iletişim modeline karşılık gelirken, bugün bireylerin iletişim sürecine etkin olarak katılabildikleri, yaşadıkları coğrafyanın sınırlarına bağlı kalmadan küresel iletişime eklemlenebildikleri, medyanın yalnızca tüketicisi değil, aynı zamanda üreticisi de olabildikleri bir iletişim ortamı söz konusudur. 20. yüzyıla damgasını vuran kitle iletişimi (mass communication) olgusunun, tam da bu nedenle, yeni etkileşimli elektronik iletişim sisteminin kapsamını ve niteliğini tanımlama gücünü yitirdiğini belirten Castells’e göre artık “kitle iletişimi”nden değil, kitlesel öz iletişim’den (mass self communication) söz edilmesi gerekir.

Sosyal Medyanın Toplumsal ve Bireysel Etkileri

Sosyal Paylaşım Ağları ya da Sosyal Medya

Facebook, Instagram, YouTube, TikTok ve Twitter en popülerleri olsa da, ortak aidiyet, özel ilgi ya da farklı kolektif kimliklere hitap eden daha yüzlercesi olan sosyal paylaşım ağları son 10-15 yılda küresel düzeyde oldukça yaygınlaşmıştır. Günümüzde dünya nüfusunun % 49’u, yani yaklaşık yarısı (3.8 milyar) aktif sosyal medya kullanıcısı. 3.8 milyar nettaş’ın tamamına yakını, yani % 99’u, 3.75 milyar kullanıcı ise akıllı cep telefonuna sahip ve mobil iletişim aracılığıyla sosyal ağların parçasıdır.

Sosyal paylaşım sitelerinin 21. yüzyıl dijital toplumlarında yaşayan bireylerin daha derin bazı sosyal ve bireysel ihtiyaçlarına karşılık geldiği aşikardır. Literatürde sosyal medyanın çeşitli sosyal ve bireysel etkilerinden söz ediliyor olsa da, burada van Dijk’in (2016:258-260) sınıflandırması doğrultusunda beşi sosyal ve üçü bireysel olmak üzere sosyal medyanın sekiz etkisinden söz edilebilir. Sosyal medyanın sosyal etkileri şunlardır:

1. Hayat ve iletişimde klasik sınır çizgilerinin muğlaklaşması 2. Özel hayatın gizliliği ve kimliğin ifşası ikilemi 3. Daha fazla bağlanabilirlik ve sosyalleşebilirliğin artması 4. Yaygınlaşma ve Eşitsizlik 5. Baskı altındaki kurumlar

Sosyal medyanın bireysel etkileri ise şunlardır:

1. Aşırı enformasyon ve iletişim yüklenmesi 2. Sosyal baskı ve bağımlılık 3. Bilinmeyen davranışlar

Sosyal medyanın, hayat ve iletişimde klasik sınır çizgilerinin muğlaklaşması, özel hayatın gizliliği ve kimliğin ifşası ikilemi, daha fazla sosyalleşebilirliğin artması, yaygınlaşma ve buna eşlik eden eşitsizlik gibi toplumsal etkileriyle birlikte aşırı enformasyon ve iletişim yüklenmesi, sosyal baskı ve bağımlılık vb. bireysel etkileri söz konusudur. Sosyal paylaşım siteleri ayrıca ortalama kullanıcılar için hem yeni sosyal bağlantıları güçlendirmekte ve mevcut ilişkilerin sürdürülmesinde çok daha büyük rol oynamakta hem de kullanıcılara çok sayıda yeni zayıf bağ da kazandırmaktadır. Diğer taraftan, özel alan ve kamusal alan arasındaki kadim ayrımın da giderek

daha çok silindiği dijital medya çağında sosyal medya mecraları kullanıcıların özel yaşamlarının en ince ayrıntılarının kamusal ortama döküldüğü ortamlara karşılık gelmektedir.

Sosyal Paylaşım Ağları ve Demokrasi: İmkanlar, Tehditler ve Tehlikeler

1990’lardan itibaren internetin ve 2000’lerin ikinci yarısı itibarıyla da sosyal ağların adeta sihirli bir değnek etkisiyle demokrasiyi geliştireceği görüşünü savunan “iyimser” yaklaşımlar yanı sıra, dijital sosyal ağların birtakım imkan ve fırsatları mümkün kıldığı lakin internetin ve sosyal medyanın ekonomi-politik dinamiklerinin beraberinde getirdiği tehdit ve tehlikelerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini savunan daha eleştirel ve şüpheci görüşler de söz konusudur. Dijital medyanın ve sosyal paylaşım ağlarının sadece sunduğu yeni imkanlara odaklanarak içerdiği tehditleri göz ardı eden ya da yalnızca içerdiği tehditlere odaklanarak sunduğu imkanları ihmal eden tek yönlü bir yaklaşımdan ziyade, onların içerdiği “umut” ve “kaygı” potansiyelini bir arada anlamaya çalışmalıyız.

İnternet tabanlı dijital medya mecralarının etkileşimli doğaları sayesinde sosyal ağların katılımı arttırıcı olduğu görülmekte ve bu tespit beraberinde “katılımcı kültür” tartışmasını getirmektedir.

Katılımcı Kültür

Bireylerin fiziksel ortamda bir araya gelme zorunluluğunu ortadan kaldıran yeni medya uygulamaları ile dijital ortamdaki içeriklerin tüketicisi olduğu kadar içeriklerin de üreticisi olabilen kullanıcılar ile hem bireylerarası hem de sosyal iletişim değişmiştir. Jenkins, Web 2.0 uygulamasının yaşama geçerek yaygınlaşmasının üretim ve dolaşım ilişkisinde paradigmatik bir değişikliğe yol açtığını belirtir. Geleneksel medya döneminde bireyler pasif izleyici konumunda yer alırken, yakınlaşma kültüründe yeni medya kullanıcıları tükettikleri medya içeriklerinin aynı zamanda aktif birer üretici de olabilmektedir. Yakınlaşma kültüründe rolleri ve etkileri farklı düzeylerde olsa da herkesin birer katılımcı olduğunu ifade eden Jenkins, yakınlaşma kültürü tartışmaları içerisinde katılımcı kültürü, tüketicinin eski pasif medya izleyiciliği konumundan çıkarak yeni içeriğin yaratılması ve yayılmasına kullanıcıların etkin olarak katılmasına karşılık gelmek üzere kullanır.

Gelgelelim, toplumsal yaşamdaki eşitsiz güç/iktidar ilişkilerinin ve eşitsizliklerin büyük küresel sermayenin mülkiyetinde olan dijital medya mecralarında da önemli düzeyde yeniden üretilmesi hem yeni medyanın bizi daha çok bir araya getirme potansiyeli ve demokrasi ideali açısından oldukça önemli bir tehdittir.

Eşitsizliğin Dijital Yansıması ya da Dijital Eşitsizlik

2020-Haziran verileriyle dünya nüfusunun % 41’i internet erişimine sahip değildir. Kuzey Amerika ve Avrupa kıtasında nüfusun büyük çoğunluğu, yani sırasıyla nüfusun


% 90,3’ü ve % 87,2’si evlerinden internet erişimine sahipken, Afrika nüfusunun % 42,2’si ve Asya nüfusunun da %58.8’i internet erişme imkanına sahiptir. İnternet erişimine dair Dünya’daki kıtalar/bölgeler arasındaki farka dair bu veriler, internet bağlantısına ve/veya mobil iletişim teknolojilerine ekonomik nedenlerle erişemeyenler gibi medya okuryazarlığı becerisine sahip olmama, farklı kültürel nedenler veya çeşitli baskı/sansür mekanizmaları gibi pek çok faktör nedeniyle dijital dünyada olabilenler ile dijital dünyada olamayanlar arasında bugüne dek küresel düzeyde kapanmayan ve 2020 yılında bile geçerli olan bir bölünmeyi, yani eşitsizliği çarpıcı olarak ortaya koymakta.

Dijital bölünmenin gündeme geldiği ilk dönemde, konu bilgisayar, internet ve diğer dijital medyaya fiziksel erişme (ya da erişememe) doğrultusunda ele alınmaktaydı. Sonraları ise sorunun sadece internete “erişenler” ve “erişemeyenler” ya da enformasyona “sahip olanlar” ve “sahip olmayanlar” arasındaki uçurum olmadığı, aynı zamanda bireylerin dijital medyayı kullanabilme becerilerinin olup olmadığı, varsa ne düzeyde olduğu önem kazandı ve bu durum ikinci seviye dijital bölünme olarak tanımlandı. Artık dijital bölünme sadece bu mecraya erişenler ve erişemeyenler arasında bir soruna karşılık gelmemekte, daha da önemlisi, erişenlerin hangi hızda ve kalitede eriştiği, bir medya okuryazarlığına sahip olup olmadığı, ne tür dijital becerilerle ne tür içeriklere eriştiği ve eriştiği içerikleri nasıl kullanabildiği ile ilgili bir sorun olarak görülmektedir. Farklı bir ifadeyle, bu durum giderek daha karmaşık sosyal, ekonomik ve kültürel farklılaşmalara yol açmakta ve yapısal eşitsizlik durumunu güçlendirmekte ve tek kelimeyle dijital eşitsizliklerden söz etmemizi mümkün kılmaktadır.

Bugün artık yeni medyaya erişenlerin bu dijital teknolojileri ve başta sosyal paylaşım ağları olmak üzere dijital mecralara yatkınlıkları ve onları kullanma becerilerinin yanı sıra hem sosyo-ekonomik statüleri ile kültürel sermaye düzeylerinin önemine dikkat çeken hem de dijital ortamda yer almaya başlayan bireylere kazandırdığı ya da kazandırmadığı getirilere ve somut olarak gündelik yaşamlarının nasıl dönüştürüp dönüştürmediğine odaklanan çalışmalar söz konusudur. Genel olarak benzer kullanım profilleri sergileyen ve internet altyapısı ile bilgisayar teknolojisine görece otonom ve sınırsız erişime sahip olan kullanıcılar arasında İnternet kullanımından elde edilen getirilerdeki eşitsizlikler artık “üçüncü düzey dijital bölünme” olarak adlandırılmaktadır.

Dijital Medya ve Sosyal Ağlar: İmkanlar ve Tehlikeler

Yeni iletişim teknolojileriyle birlikte internet tabanlı dijital medya mecralarının kullanımının yaygınlaşması ise demokrasinin bugünü ve geleceği açısından önemli imkanlar ve tehlikeler içermektedir. Dijital medyanın ve sosyal paylaşım ağlarının sadece sunduğu yeni imkanlara odaklanarak içerdiği tehditleri göz ardı eden ya da yalnızca içerdiği tehditlere odaklanarak sunduğu imkanları

ihmal eden tek yönlü bir yaklaşımdan ziyade, onların içerdiği “umut” ve “kaygı” potansiyelini bir arada anlamaya çalışmalıyız. Ortaya çıkışından günümüze dek, yeni iletişim ve enformasyon teknolojilerinin demokratik iletişimin ve eylemin kapsamını belirli düzeylerde genişletebilme potansiyeli söz konusudur. İnternet ve dijital medya, aynı zamanda insanların birbirlerine ulaşmalarını ve eylemlerini organize etmelerini sağlayarak grup halinde daha büyük bir fark yaratabilmelerine de imkan vermektedir.

Yeni ve bir yönüyle alternatif kamusal alan olarak nitelendirilen sosyal medya mecraları ve Twitter gibi mikrobloglar yurttaşların görüşlerini kamusal olarak temsil etmelerini, belirli kamusal aktörlerle etkileşimli bir iletişim kurmalarını ve kamusal tartışmalara katılmasını mümkün kıldığı vakıadır. Bilhassa toplumsal/kamusal sorunlarla ilgili yurttaşların demokratik katılım olanaklarını arttırmakta. yurttaşlara kendilerini en çok ilgilendiren konularda söz sahibi olma olanağı vermektedir. Bilhassa iletişim ve basın özgürlüğü karneleri zayıf olan ve yaşanan toplumsal/siyasal gelişmelere ilişkin olgusal haberlerin, doğru enformasyonun, gerçek bilgilerin yayınlanmasının doğrudan ve/veya dolaylı baskı ve sansür uygulamaları ile engellendiği ülkelerde bu eğilim yaygın ve özellikle böylesi ülkelerde yurttaş gazeteciliği çok önem taşır.

Ne var ki, internetin sunduğu olanaklarının yanı sıra, sınırlılıklarının ve içerdiği tehditlerin de dikkate alınması gerektiğinin altını çizen görüşleri de demokrasilerin geleceği veya demokratikleşme süreci açısından göz ardı etmemek gerekir.

Siber Balkanlaşma, Büyük Veri, Algoritmalar ve Gözetim Kapitalizmi

Dijital medya ve sosyal ağlar siyasal kamusal alanı büyük ölçüde özelleştirme eğilimindedir. Herkesin kendisiyle ilgili ticarî medya içeriklerini takip etmesi sonucu ortak kamusal alanın zayıflayarak yerini mikro kamusallıklara bırakacağı kaygısı uzun zamandır söz konusudur.

Yeni iletişim/enformasyon teknolojileri, neredeyse kişiye özel medya içeriklerini ve mecralarını mümkün kılarak tüketici kamularını özelleştirme sürecini olağanüstü genişletmiştir. 2007 yayınlanan Republic.com 2.0 kitabında Cass Sunstein, sadece istediğimiz enformasyonu aldığımız, bizim gibi insanlarla iletişim kurduğumuz ve beğenmediklerimizden uzak durduğumuz bir zamandan bahsediyordu ve bu durum demokratik bakış açısı için çok ciddi sorunlar yaratacağını vurgulamaktadır. Sunstein’in Yankı odası (echo-chamber) (etkisi) olarak kavramsallaştırdığı bu durum aynı düşünce etrafında birleşen insanların sahip olduğu bilginin, o düşünce etrafında olanlarla sınırlı kalması ve aynı görüşteki düşüncenin pekiştirilerek hiç sorgulanmadan benimsenmesi de işaret etmektedir.

McPherson, Smith-Lovin ve Cook, bizlerin bize benzer karakteristiğe ve ilgilere sahip olan diğerleriyle


yakınlaşma isteği anlamında Homofili kavramını kullanırlar. Araştırmacılar homofilinin özellikle Twitter’da ve bilhassa “tartışmalı ve ayrıştırıcı konularda” yaygın görüldüğünü ortaya koymaktadır. Putnam (2000), bu durumun belirli bir yerelliğin sınırları içerisinde ayrışmaları ve politik kutuplaşmaları teşvik edebileceğini belirterek bu süreci siber-balkanlaşma olarak adlandırır. Bugün ise artık Pariser’in Filtre Baloncuğu kavramını merkeze alan eleştirel algoritma çalışmaları, bu ayrışmayı bireylerin eğilimi olarak ele almaktan çok, yankı odalarının oluşmasında bireysel tercih kadar, algoritmaları yazan egemen aktörleri sorgulamanın önünü açmıştır. Facebook’dan Google kadar bir çok örnekte “büyük veri” algoritmalarının yaygınlaşması, son yıllarda pek çok uzmanın önemli bir dizi tehlikeye dikkat çekmesine yol açmış ve bunların demokrasilerin geleceğini ne düzeyde tehlikeye attığı tartışmaları başlamıştır.

2019 yılında yayınlanan The Age of Surveillance Capitalism (Gözetim Kapitalizmi Çağı) adlı kitabında ise Shoshana Zuboff, küresel büyük teknoloji şirketlerinin milyarlarca insanın dijital medyadaki deneyimlerini davranışsal veriye dönüştürmek için bedava ham madde olarak kullandığını ve kullanıcıların davranışları üzerinden oluşturdukları yeni iş modeli ile olağanüstü düzeyde kâr elde ettiklerini anlatır. Zuboff’un Gözetim Kapitalizmi olarak nitelendirdiği bu yeni kapitalizm biçimi, demokrasi açısından büyük tehditler içermektedir. Zira devlet gözetimi kapitalist gözetimci şirketlerle birleştiğinde dijital teknoloji tüm toplumlardaki vatandaşları iki gruba ayırmaktadır: izleyenler (görünmeyen, bilinmeyen ve hesap vermeyenler) ve izlenenler. Gözetim ve izleme sadece bir kaç şirketle de sınırlı değildir. Pek çok ürün, hizmet, sigorta sektörü, internet alışverişleri, finans, sağlık hizmetleri, eğlence, eğitim, ulaşım daha pek çok alanda akıllı cihazlar ve sistemler milyarlarca insanın hayatını saniyesi saniyesine kayıt ediyor, işliyor, dönüştürüyor ve bir ürün olarak ticaretini yapıyor. Bunun demokrasi açısından çok ciddi sonuçları söz konusudur, çünkü bilgi asimetrisi iktidar asimetrilerine de tercüme olmaktadır. Ama birçok demokratik toplum, devlet gözetimi üzerinde en azından bir dereceye kadar denetim sahibi olsa da, onun özelleşmiş dengi üzerinde benzer düzenleyici denetime ise henüz sahip değildir. Bu nedenle, milyarlarca insana dair devasa miktarda veriyi bir veri tabanında toplayarak yapay zeka uygulamalarıyla güçlendirilmiş algoritmalar ile işlendiğinde, yani algoritmalar bizi daha iyi tanıdığında diyor Harari, otoriter hükümetler de vatandaşları üzerinde mutlak bir kontrol elde edebilir. Şu an ki haliyle, demokrasi, biyoteknoloji ve bilişim teknolojilerinin iç içe geçmesini kaldırmayabilir. Demokrasi, kendini bütünüyle yeni baştan şekillendirmek durumunda. “Aksi takdirde” diyor Harari, “dijital diktatörlükler” ortaya çıkabilir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında