SOS322U-SOSYAL MEDYA SOSYOLOJİSİ
Ünite 3: Dijital Toplum, Kamusal ve Özel Alan: Mahremiyet İlişkilerinin Dönüşümü
Geleneksel Toplumlarda Mahremiyet Olgusu
Tarihsel ve kültürel bir geçmişe sahip olan mahremiyet çağlara göre farklılıklar göstermektedir. Arapça haram kelimesinden gelen mahrem, 1) Şeriatın yasak ettiği şey; 2) Gizli olan, herkese söylenmeyen; 3) Çok samimi, içli dışlı olan gibi anlamlar içermektedir. Mahremiyet algısındaki farklılaşmanın en belirgin ögeleri kamusal ve özel alandaki kutupsallaşmadır.
Geleneksel toplumlarda aile ve eve atfedilen değer mahrem kavramının sınırlarını çizmektedir. Savaş koşulları, sınıf farkları, ticaret ilişkileri, kasaba ya da köydeki ortak yaşam kültürü, kalabalık aile düzeni, geleneksel roller, din ve ahlak kuralları mahremiyet üzerinde etkili olmuştur. Kültürlerin coğrafi farklılaşması sonucunda Batı toplumlarında dokunulmazlık üzerine olan mahremiyet, Doğuda görünmezlik üzerine inşa edilmiştir.
Geleneksel üretimin olduğu, cemaat eksenli ve feodal yapıdaki toplumlarda mahremiyet ilişkisi kamusal-özel alan ayrımından da okunabilmektedir. Bu ayrımı net bir şekilde tanımlayan Hegel’dir. Mahremiyet ekseninde incelendiğinde geleneksel toplumları modernden ayıran en temel kavramlar aile, ev, kadın ve kamudur.
Mahrem
Mahrem sözcüğü bugünkü anlamıyla ilk olarak modern çağda kavramsallaştırılmıştır. Samuel D. Warren ve Louis D. Brandeis’in Mahremiyet Hakkı (The Right to Privacy- 1890) başlığını taşıyan makalelerinde, daha sonra özel yaşamın gizliliğine dair kanunun temeli sayılan, “yalnız kalma hakkı”nı savunmuştur.
Mahremin geçmişteki izine Adem ve Havva mitinde rastlanmaktadır. Burada bedeni örtme ya da gizleme eylemi ve utanma duygusuyla görünür olan mahrem algısına günah kavramı da eşlik etmektedir. Bir diğer açıdan mahrem, Semavi dinler aracılığıyla ve zamanla kadınla özdeşleştirilen bir anlayışa evrilmiştir.
Geçmişte gizliliği betimleyen mahrem, modern zamanlarda kamusalın yerini alan özel alan biçimine sızmış, modern sonrası çağda da aleniyet şeklinde yayılmıştır. Mahremiyetin karşıtı doğrudan doğruya aleniyet değil, sırrı açığa vurma anlamına gelen ifşaat olarak yorumlanmaktadır.
Antik Yunan’a gidildiğinde kamusal yaşamın yüceltildiği görülmektedir. Erken dönem sofistlerinden Protagoras’a göre (daha sonra Aristoteles’in de net olarak ifade edeceği gibi) “insan politik bir hayvandır (politikon zoon)”. Modern zamanlarda göreceğimiz kamusal-özel alan ayrışmasının temelinin Yunan medeniyeti tarafından atıldığı anlaşılmaktadır. Siyasetin, yaşamın kendisi olarak yüceltildiği Yunan’da, site ya da kamusal alan, ev ya da haneden (oikos) tamamen ayrı tutulmuştur.
Burjuva bilincinin zeminini özel alan, özel alanın çekirdeğini de aile oluşturmaktadır. Habermas için çekirdek ailenin iç avlusu olan mahrem, liberal bireylerin
psikolojik özgürlüğünün, ahlaki ve kültürel gelişiminin alanıdır. Arat ve Rigel’in yorumuyla; mahrem alan; bi- reylerin mekansızlaştığı, kimseyle hiçbir şey pay- laşmadığı, imgeleminde yarattığı ya da susturduğu duygu ve düşünceleridir. Mahrem, özel alanın yerine ikame kavram olduğu kadar süreç kavram olarak incelendiğinde, alanın üretim biçiminin değiştiği görülmektedir. Yazarlara göre bu durum en açık biçimde kadında görülmektedir; çünkü mahremiyet olarak konumlandırılan kadın, günlük yaşam mahrumiyetlerini bir rutinin mahkûmu olarak yaşamaktadır.
Aile, Ev ve Kadın
İnsanlık tarihi boyunca en ilksel toplumsal birim ailedir. Tarih öncesi dönemde ailenin varlığından söz etmek imkansız olduğu için bilimin ışığında ilk sosyal oluşumlar klan ve kabileler olarak kabul edilmektedir. Morgan, Bachofen, Engels ve Marx’a göre tüm insanlık önce anaerkil, daha sonra ataerkil dönem yaşamıştır. Ancak 20. yüzyıla girildiğinde evrimci kuramlar tasfiye edilmiş, Lowie ve Straussçu antropolojiyi benimseyenlerce “ailenin evrimsel sosyal birliği tesis ettiği” görüşü savunulmuştur. Goody’e göre aile yaşamının Avrupa’ya özgü sanılan bazı özellikleri, Avrasya’nın Bronz Çağ’da görülen medeniyetlerinin karakteristiği olarak yorumlanmaktadır. Sonuç olarak Goody’nin yorumuyla karmaşık çağdaş aile olarak ifade ettiği kapalı çekirdek ailenin filizlenmesine temel oluşturan gelişme “sekülerleşme”dir . Hobbes’e göre büyük bir aile, şayet devletin bir parçası değilse, egemenlik hakları bakımından küçük bir monarşi olarak değerlendirilmektedir. Aile bulunduğu topluma bağlı olarak, geleneksel ya da modern, kapitalist ya da sosyalist sisteme uygun farklı biçimler almaktadır. Kamusal düzenlemelerde görüldüğü gibi aile içinde cinsiyet rolleri paylaşımına gidilmiştir.
Kamusal alandan aile içine, iç mekana yani evine çekilen kadın namusla perdelenerek mahremleştirilmeye başlanmıştır. Kadının kamusal alan, iktidar ve mülkiyet ilişkilerinin dışında tutulmasında cinsiyete dayalı iş bölümü; evi çekip çevirme, doğum ve çocuk bakımı gibi evde yapılan özel alan faaliyetleri etkili olmuştur.
Eski Türk toplumlarında, ataerkil aile yapısının görül- mediği, anasoyluluktan babasoyluğa yani pederşahiliğe geçildiği bilinmektedir. Osmanlı Devleti’yle birlikte görülen harem olgusu değişimin keskin çizgisini gözler önüne sermektedir. Orta Çağ Avrupası’nda kadın üzerinde denetim sürerken, rahibeliğin yaygınlığının da gösterdiği gibi, kız çocukları dinî içerikli bir koruma duvarı içinde yetiştirilmiştir. 17. ve 18. yüzyıllara gelindiğinde mimari, kamu ve özel alandaki değişimler de evlere ve aile yaşamına yansımıştır. Habermas’a göre ev içinde kamusal mekân salon, özel mekân da oturma oda- sıdır. Habermas özel ve kamusal alandaki dönüşüme mahrem alanın da dâhil olduğunu belirtmektedir. Özel alan otorite kaybına uğramış çekirdek aileyle sınırlandırılarak kamusallaştırılırken, mahremiyet de
kamusallığın içine sızmıştır. Kısacası mahrem alanın ale- nileşerek içinin boşaltıldığını yorumlamaktadır.
Kamu(sal)
Kökleri Antik Çağ’a kadar uzanan kamu(sal) kavramı burjuva dönemine ait modern bir terimdir. Kavramı geçmişteki anlamından farklılaşarak “kamusal alan” olarak kavramsallaştıran sosyal bilimci Jürgen Habermas’tır. Kamu düşüncesi çağları birbirinden ayıran tarihsel kavram olarak belirtmektedir. Yunan toplumlarında geleneksel dünya görüşü ve siyasetin kalbi olan ve yasayla düzenlenen site (polis) yaşamında şüphesiz kamu bilinci başattı. Roma toplumunda çocuklara verilen geleneksel eğitimin (ataların geleneği/mos maiorum) amacı devlete ve kamu yararına teslimiyeti öğretmek, Romalı yurttaş bilinci kazandırmak, yasaya uygun olarak bireysel ve toplumsal sınırlara dair bilinç aşılamak ve aristokrat olanlara kamu ve askerî eğitimi vermekti. Orta Çağ’a gelindiğinde kralların devleti ve devlet mülkünü özel malları gibi görmeleri ve kamusallığın şahsın özel kimliğinde toplanmasıyla birlikte kamusallık değişime uğramış ve özel yaşam önem kazanmaya başlamıştır. 18. yüzyıldan itibaren kentleşmenin doğuşu ve burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla birlikte burjuva kamusu tanımlanmakta, kamusal alan-özel alan ikiliği doğmaktadır.
Modern Dönem ve Mahremiyetin Dönüşümü
Rönesans, aydınlanma felsefesi ve reformlara bağlı olarak gelişen modernleşme süreci boyunca ekonomik, kültürel ve toplumsal yapıda köklü değişimler görülmüştür. Geleneksel düşünceyle bağlarını koparan, devrimci, insanı ve arzuları tarihin merkezine koyan ve demokratik bir politikaya yönelimle birlikte zanaattan sanata yeni bir yaşam biçimi olarak doğan modernlik, (bir kriz olarak) 17. yüzyılda yerine oturmuştur (Hardt ve Negri, 2018:93-96). Mahremiyet ilişkilerinin en belirgin dönüşümü yine bu çağa özgüdür. Batılı düşünürlerce kamusal alan ve özel alanın yeniden tesis edildiği 18. yüzyılda, mahremiyet kavramı da dönüşüme uğramıştır. Modern anlamda kamusal alan kavramını tanımlayan Jürgen Habermas’tır.
Mahremiyet, kamusal alandaki demokrasiyle uyumlu olarak bireysel ilişkilerin tümüyle demokratikleştirilmesini ifade etmektedir (Giddens, 2018:9). Uygarlaşma teorisi bağlamında yorumlandığında mahrem alan doğal bir ihtiyaçtan değil, modernizmin değişen toplum yapısı içinde bireyin kamusal alandaki özdenetiminin devreye girmesi sonucu oluşmuştur.
Kamusal alan anlayışı üç kuramcının çalışmaları kapsamında incelenmektedir. Habermas’ın “burjuva kamusal alan” modeli, Richard Sennett’in “kamusal insanın çöküşü” argümanı, Hannah Arendt’in “görünürlük sahnesi” modeli.
Modernlikle birlikte politik dar çevreden bağımsızlaşan ve daha kapsayıcı olan söylemsel alana geçmesi sonucu oluşan modernist katılım anlayışı, Habermas’ın demokratik kamusal alana özgü bakışının temelini
oluşturmaktadır. Onun kamusal alana dair görüşü şu şekildedir: “Kamusal alan kavramıyla, her şeyden önce, toplumsal yaşamımız içinde, kamuoyuna benzer bir şeyin oluşturabileceği bir alanı kastederiz. Bu alana tüm yurttaşların erişmesi garanti altına alınmıştır. Özel bireylerin kamusal gövde oluşturarak toplandıkları her konuşma durumunda kamusal alanın bir parçası varlık kazanmış olur.” Sennett’e göre, 19. yüzyıldan itibaren Habermas’ın burjuva kamusal alanının yitişiyle birlikte kamusal insanın çöküşü gerçekleşmiştir. Modernlik, sekülerleşme, kapitalizm ve bireyselliğin kamusal alanı ihlal etmesi ve zayıflayan toplumsallık sonucu kamusal ilişkideki aktörler izleyici konumuna düşmüş, mahremiyet despotizmi ile birlikte boşalan kamusal alanın içini tüketime angaje politik aktörler doldurmuş ve böylelikle kamusal insanın çöküşü gerçekleşmiştir. Hannah Arendt, Yahudi kökenli bir siyaset bilimcidir. İnsanlık Durumu (The Human Condition-1958) adlı eserinde iş, emek ve eylem üçgeninde kamusal alan kavramını incelemiştir. Sennett gibi o da kamusal alanın çöktüğünü dile getirmekle birlikte yıkıcı olan bu etkiyi toplumsallığın ortaya çıkmasına bağlamaktadır. Onun kamusal modeli, kamusallığı mekândan öteye taşıyan bir aradalık hâliyle adlandırılır: “görünümler sahnesi”. Hannah Arendt’e göre emperyalizm çağında özel uygulama ve usullere göre değişen bir kamusal alan düzenlenmiştir. Burjuvanın hakim olduğu bu dönemde, kamusal ve özel alandaki rollerin yer değiştirdiği ve her iki alanın da özelliklerini göstermeyen melez bir alan yükselişe geçmiştir: “toplumsal alan”.
Modern Sonrası Dönem: Dijitalleşme, Gözetim ve Mahremiyetin İhlali
20. yüzyılın ikinci yarısından sonra kendini gösteren ve postmodern dönem olarak da adlandırılan modern sonrası dönemde mahremiyet ilişkileri teknoloji ve iletişim alanlarındaki gelişmelerle dönüşüme uğramıştır. Sosyal medyanın küresel yayılma hızı ve kamu yaşamının aşınması sonucunda samimiyet, güven ve sosyalleşme gibi duyguları çağrıştıran mahremiyet, aile ve arkadaşlarla tanımlanan yaşam bağlarından kopmuş ve nihayetinde kamusal insanın çöküşü gerçekleşmiştir.
Sosyal medyanın şimdiden dünyanın yarısına ulaşmış olması, her sosyal ağın yapısına özgü sunum ve teşhir çabaları mahremiyet alanlarının artan sayıda ihlaline yol açmıştır. Özellikle sosyal medyanın son zamanlardaki meslek statüsündeki fenomenlik vaadi, çevrimiçi şöhret arzusuyla birlikte ifşa kavramını da gündeme getirmiştir. Zamansal ve mekânsal sınırlardan azade, sayıların egemenliğinde ve hızla homojenleşen bir kültüre eklemlenen insanlar doğal olarak yeni davranış kalıpları sergilemektedir. Katılımcısı olduğu dijital ağın yapısına; diline kural veya özelliklerine uygun paylaşımda bulunan ve beğeni, yorum ya da takipçi sayısıyla simgesel kapital elde eden kullanıcıların sanal kimliği güçlenmektedir. Aynı zamanda sanal kimliği ile arkasında bıraktığı dijital iz de derinleşmektedir.
Yeni kamusal mekânlar olarak da sayılan bu mecralarda, özel yaşamlar herkese rahatlıkla açılan davranış pratiğine dönüşmüştür. Dijital toplumun morfolojisi bir yanıyla esnek, demokratik ve katılıma olanak tanıyan dijital iletişimi sağlarken diğer yanıyla özel alanları deşifre/ifşa etmektedir. Başka bir ifadeyle dijital dünya, bir yandan yeni özgürlük alanları açarken diğer yandan mahrem olanı dolaşıma sokmaktadır.
Gözetim, kurallara ve normlara dayanmak suretiyle ve toplumları denetleme ve düzene sokma amacıyla kullanılan bir tür egemenlik mekanizmasıdır. Geleneksel dönemden modern döneme geçişle kuramsallaşan gözetim, modern sonrası dönemde dijitalleşmiştir. Dijital toplumlarda görünürlüğü, erişilebilirliği sağlayan teknolojik aletlere ilgi ve talep artmakta, bireyler hem gözetleyen hem de gözetlenen konumunda bulunmaktadır.
Gözetimin sosyal medya yoluyla kullanım alanının genişlemesi mahremiyeti cazip ve erişilebilir hale getirmiştir. Gözetimi doğal ve meşrulaştıran bu sanal ortamlarda mahrem duygusu da yozlaşmaktadır. İnternette gezilen herhangi bir site ya da sosyal medya ağlarında bırakılan dijital ayak izi sonucu doğan güvenlik ve mahremiyet ihlalleri farklı skandallarla gün yüzüne çıkmaktadır.
Gözetimin simgesi hâline gelen panoptikon kavramı ilk olarak Michel Foucault tarafından kuramsallaştırılmıştır. Panoptikonu tanımladığı İktidarın Gözü (1992) adlı eserinde feodalizmden kapitalizme geçildiğinde yeni bir toplum modeli yaratıldığından bahsetmekte ve bunun da gözetimden geçtiğini dile getirmektedir: Kapitalist sistemin halkın direnişi ya da isyanıyla karşılaşmaması adına herkesin, iktidarın gözü tarafından fiilen algılanması sağlanmıştır.
Panoptikon modelden süperpanoptikona geçişte teknolojinin rolü yadsınamaz. Teknolojik yenilikleri hiç sorgulamadan uygulamaya geçen insanlar paylaştıkları her bilgi ile gözetleyene, kendileri hakkında gözetlenecek yeni bir yol açmaktadır. Geçmişte gözetleyenle gözetlenenin aynı yerde olması gerekirken artık böyle bir şey söz konusu olmamaktadır. Panoptikon ile süperpanoptikonu karşılaştıran Bauman süperpanoptikonu, panoptikonun siber mekâna uyarlanmış biçimi olarak ifade etmektedir. Panoptikonda mahkumları bir davranış kalıbına sokarken, süperpanoptikon özgürlük ve eğlence sarmalı içinde bireyleri uzaktan gözetlemeye olanak tanımaktadır. Gözetimin çok yönlü hâli gönüllülük, ifşa, dikizleme, denetleme, teşhir ve mahremiyet paylaşımı biçiminde sorunsallaşmıştır.