SOS321U-ÇEVRE SOSYOLOJİSİ
Ünite 6: Çevre Hareketleri
Giriş
Ekolojik tahribatın uluslararası ölçekte yoğunlaşması, beraberinde tepki ve mücadeleleri de doğurmuş ve özellikle 1960’lardan sonra çevre hareketinin oluşumu ve gelişiminde önemli bir faktör olmuştur. Çevre hareketlerinin gelişimiyle, kalkınma, sanayileşme, büyüme gibi iktisadi açıdan dokunulmaz kavramlar sorgulanır hâle gelmiş, ekolojik sorunlar uluslararası kuruluşlar ve devletlerin gündemine girmiş, çevre bakanlıklarının kurulmasından, yeşil partilerin ortaya çıkmasına, ekolojinin akademik bir disiplin hâline gelmesinden, ekolojik tahribatın okul müfredatlarına girmesine bir dizi önemli gelişme kaydedilmiştir.
Çevre Hareketinin Kavramsal Olarak İncelenmesi
Toplumsal hareketlerin bir parçası olan çevre hareketi, toplumsal gruplar tarafından gerçekleştirilen kolektif eylemin ortaya çıkışı, örgütlenmesi ve etkilerini inceleyen toplumsal hareket teorileriyle ilişkili olarak incelenmektedir.
Toplumsal hareketler, kolektif eylemde bulunan aktörlerin oluşturduğu, açıkça tanımlanmış bir karşıt tarafın olduğu ve dolayısıyla çatışmalı ilişkiler ve kolektif bir kimliğin var olduğu, yoğun enformel ağlar içeren bir toplumsal süreçtir. Aktör, değerleri istila ya da yıkım tehdidi altında olan bir topluluk olarak tanımlanmaktadır. Rakip aktörlerin kaynakları kontrol etmek için çatıştığı, bir toplumsal çatışma türü olarak toplumsal hareketlerin kavranması gerektiği konusunda genel bir uzlaşı vardır (Touraine, 1985). Çatışmalı eylemle, politik, ekonomik veya kültürel gücü elinde tutanlara karşı bir toplumsal değişimi sağlamak veya durdurmak için geliştirilen karşıt ilişkiler; kolektif eylemle, politik ve toplumsal hedefler doğrultusunda gösterilen kolektif çaba kastedilmektedir. Çevre hareketi, çevresel fayda sağlamak için kolektif eylemde bulunan kişi ve örgütlerden oluşan geniş ağlar olarak tanımlanmaktadır.
Rootes (2004), çevresel hareketleri tanımlamak açısından önemli bir sorunun da açığa çıktığına işaret etmiştir: Ağlar, kolektif eylem ve kolektif kimlik açısından bakıldığında, çevreciliğin bir hareket oluşturması ampirik bir soruna dönüştürülmekte, ancak bu unsurlar tüm ülkelerde aynı olmaya bilmekte, aktörler ve örgütler arasındaki bağlantılar her zaman kolayca görülmeye bilmektedir. Doyle (2005), toplumsal hareketlerin, hızlı değişimler geçiren politik formlar olduğuna dikkat çekmiştir.
Çevre hareketi, taşıdığı özellikler nedeniyle, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde 1960’larda gelişen “yeni toplumsal hareketlerin” önemli bir parçası olarak görülmüş, dolayısıyla bu yeni toplumsal hareketlere ilişkin teoriler bağlamında da incelenmiştir. Yeni toplumsal hareketlerde, sınıfsal çelişki ve örgütlenmelerin yerini gençlik, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim gibi farklı toplumsal
kimlikler etrafında örgütlenmeler almış, işçi sınıfını mobilize eden ekonomik sorunlardan ziyade simge, değer ve anlamlara odaklanılmış, sivil itaatsizlik ve şiddet içermeyen eylem biçimleri kullanılmış, bireysel ve kolektif olan arasındaki ilişki bulanıklaşarak bireysel ve kolektif kimlikler bir arada bulunmuştur.
Çevre hareketlerinin, yeni toplumsal hareketlerin bir parçası olarak incelenmesinin, çevresel siyaseti yönlendirme açısından birtakım sınırlamalar yarattığı da öne sürülmüştür.
Toplumsal hareketler arasında, çevre hareketinin önemli bir özelliği, çeşitli nedenlerden dolayı uluslararası bir nitelik taşımasıdır. Bunun ilk nedeni, çevresel sorunların ulusal sınırları aşarak farklı örneklerle görülebileceği üzere, kloroflorokarbon artışının ozon tabakasına zarar vermesi, küresel ısınma, deniz kirliliği, ülkelerin ortak paylaştığı nehir ve su kaynaklarının kirlenmesi gibi uluslararası bir boyut taşımasıdır. İkinci nedeni ise, çevresel mücadelelerin “müşterekler” üzerine kurulmasıdır. Üçüncü neden ise, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi uluslararası organların çevre meselelerinde etkilerini arttırmak için, hareketin uluslararası hâle gelmesini desteklemesinden kaynaklanmaktadır (Yearley, 2003). Yearley, çevre hareketinin diğer önemli özelliğinin ise, kapitalist sistemi eleştirerek alternatif bir değer sistemi sunması ve dolayısıyla Touraine’nin belirttiği gibi kültürel eğilimlerimize meydan okuması olduğunu belirtmiştir.
Çevre hareketleri, örgütsel olarak son derece kurumsallaşmış bir formdan enformel biçime; mekânsal açıdan yerelden küresele, mücadele ettiği sorunlar açısından yerel düzeydeki çevre sorunlarından küresel çevre sorunlarına çeşitlilik içeren bir yapıya sahiptir.
Çevre Hareketinin Tarihsel Süreçte İlk Gelişimi
Çevre hareketleri, çoğunlukla, korumacılık (conservationism), çevrecilik (environmentalism) ve ekolojizm (ecologism) biçiminde bir gelişim seyri üzerinden incelenmektedir. İlk çevresel hareketler, korumacı hareketler (conservation movement) olarak karşımıza çıkmaktadır. Korumacılık hareketinin açığa çıkışına avcılık faaliyetleri neden olmuştur. Avcılar, avladıkları hayvan popülasyonlarının tükenebileceğinin bilincine varmış ve türlerin korunabileceği alanların oluşturulması için mücadele etmiştir. Avcıların faydacı bir temele dayanan kaygıları, ormanların da korunması gereken alanlar olduğuna ilişkin düşünceyi açığa çıkarmış ve korumacı hareketin gelişmesine yol açmıştır (Rootes, 2004). Bu erken dönem korumacı hareketlerin amacı, insanların doğal kaynaklardan en iyi şekilde faydalanması ya da etkin biçimde kullanması için onları korumasıdır (Albrecht, 1976). Diğer amaçları yaban yaşamının ve doğanın sağladığı estetik ortamın korunmasıdır.
Korumacı hareket, ilk geliştiği erken dönemde kendi içinde bir ayrışma yaşamıştır. 1897 yılında hareketin kurucuları ve yakın arkadaş olan John Muir ve Gifford
Pinchot arasında, federal ormanlarda koyunların otlamasına izin verilip verilmesi konusunda bir ayrılık doğmuş ve hareket ikiye bölünmüştür. Bu ayrışmanın bir tarafında, amaçları doğal çevrenin insan tarafından dönüştürülmesini engellemek isteyen korumacılar (preservationists); diğer tarafında doğal çevrenin akla uygun biçimde kullanımını, yönetimini ve yenilenmesini isteyen faydacılar (utilitarians) yer almıştır.
Bu dönemde, İngiltere’de kuşların soyunun tükenme tehlikesi, aşırı kereste kullanımı sonucu oluşan orman tahribatı gibi çevresel sorunlar, çevre hareketlerinin ilgilendiği ve mücadele ettiği konular olurken; Almanya’da da benzer biçimde kuşların ve ormanların korunması, akarsu kirliliğinin önlenmesi başlıca mücadele alanları olmuştur. Korumacı hareket, yaban yaşam alanlarının korunmasına yönelik bir söylem ve mücadelenin geliştirilmesinde etkili olmakla birlikte, doğal alanların korunmasını sağlayacak daha geniş kapsamlı bir toplumsal değişim arayışında olmamıştır. Bunun sonucu ise, kendilerini kısa vadeli pragmatik politikalarla sınırlamak olmuştur (Rootes, 2004). Kısacası, söylem, politika ve stratejilerini dar bir kapsamda tutmaları üzerinden eleştiri almışlardır.
Modern Çevre Hareketinin Oluşumu ve Gelişimi
1960’ların sonu ve 1970’lerin başında korumacı hareketten farklı olarak yeni bir çevre hareketi dalgası başlamış ve modern çevre hareketi olarak adlandırılmıştır. Korumacı hareket, çevreyi korunması gereken bir “şey”e indirgemesi, doğanın kendi dinamikleri olduğunu göz ardı etmesi ve kirliliği ekonomik, sosyal ve kültürel bağlamı dışında ele alması nedeniyle eleştirilmeye başlanmıştır (Gauna, 2008). Korumacı hareket, doğal alanların kirlenmesine ve yaban yaşamının korunmasına odaklanırken, yeni gelişen hareket endüstriyel faaliyetlerin her ortamı kirlettiğine vurgu yapmış, insanların yaşam kalitesi ve sağlığını tehdit ettiğine dikkat çekmiştir (Szasz, 1999). Korumacı hareketin, sanayileşme ve şehirleşmenin doğal çevre, tarımsal ve pastoral faaliyetler üzerindeki etkilerine ilişkin güttüğü kaygı, ancak 1960’ların sonunda insan sağlığı üzerinde yarattığı etkilere doğru kaymıştır (Rootes, 2009). Modern çevre hareketi, çevresel kaygıların yalnızca maddi ihtiyaçlarla (gıda, barınma, iş) ilişkili olarak ele alınmasına karşı çıkmış ve çevresel olguları sınıf, ırk ve etnik ayrım boyutunu kapsayacak şekilde ele almıştır.
Çevre tarihçileri, 1960’lara kadar güçlü bir çevre hareketinin ortaya çıkmayışını ve çevre hareketinin aslında savaş sonrasına ait bir olgu olduğunu üç önemli değişim üzerinden açıklamıştır: İlki; 2. Dünya Savaşı sonrası açığa çıkan zenginliğin, ekonomik gelişmenin bedelinin kirlenme olduğu argümanını arka plana itmesidir. İkincisi; tarımda kimyasal devrim, atom enerjisi, sentetik madde kullanımı, doğal kaynakların çıkarılmasında kullanılan teknolojilerdeki gelişmenin yeni çevresel tahribatlara yol açmasıdır. Üçüncüsü; doğanın
dönüşümünün yarattığı risklere karşı oluşan ekolojik anlayıştır.
Modern çevre hareketinin 1960’ların sonunda hem ulusal hem de uluslararası düzeyde önemli bir başlık hâline gelişinde birçok etkenin rolü bulunmaktadır. Hareketin yükselişi, 1960’lı yıllardaki olaylarla etkileşimler içinde gerçekleşmiştir.
1960’lı yıllarda medyanın çevre sorunlarına artan ilgisi, çevre hareketlerinin yükselişe geçmesindeki bir başka faktördür. Medyanın ilgisi 1970 yılında zirve yapmış, anketler de bunun kamuoyu üzerindeki etkisini göstermiştir.
Çevre sorunları üzerine 1960’lı yıllarda gelişen literatürün de çevre hareketinin yükselişine önemli katkıları olmuştur. Bunlar içinde ses getiren önemli çalışmalardan biri Rachel Carson’un “Silent Spring” (Sessiz Bahar) kitabıdır. Kitap, etkili bir böcek ilacının (DDT) çevre üzerindeki etkilerini milyonlarca insana tanıtmıştır. John Kenneth Galbraith’in “The Affluent Society” (Bolluk Toplumu) kitabı da bu alandaki önemli çalışmalardan biri olarak kabul edilmektedir. Kitapta Galbraith, çok sayıda ailenin kirlilikle yüz yüze gelmesinden bahsetmiştir. Kitabın yayınlandığı dönemde, Amerikalılar nükleer testlerden yayılan radyoaktif maddelerin meraları kirletmesi nedeniyle sağlıklı süte ulaşamama, Kaliforniya’daki hava kirliliği gibi önemli çevre sorunlarıyla karşı karşıyadır. Bu kitap da çok satanlar arasında yer almış ve kitapta uyarıcı bir dil kullanılmıştır. Bu dönemde, çevre literatürü açısından önem taşıyan bir başka çalışma, bilim insanları, iktisatçılar, siyasetçiler, sanayiciler, teknokratların oluşturduğu uluslararası bir kuruluş olan Roma Kulübünün, “Limits to Growth” (Büyümenin Sınırları) adıyla 1972 yılında yayımladığı raporudur. Bu dönemde çevreciliğin gelişmesinde önemli kabul edilen diğer bir yapıt ise 1973 yılında Ernst Friedrich Schumacher tarafından yazılan “Small is Beautiful” (Küçük Güzeldir) kitabıdır. Çalışmada, denetime açık, merkeziyetçi olmayan, ekosistem döngülerine zarar vermeyen “insan yüzlü teknoloji”nin kullanıldığı, küçük ölçekli işletmelerin olduğu bir ekonomik yapının benimsenmesi ve yeni bir yaşam biçimi ile tüketim alışkanlığının geliştirilmesi önerilmiştir.
Modern çevre hareketinin gelişiminde, dönemin diğer toplumsal hareketleriyle etkileşimin de önemli bir payı vardır. Bu bağlamda, çevre hareketinin gelişiminde 1960’lardaki öğrenci hareketlerinin rolü yadsınamaz düzeydedir. Sosyal bilimler alanındaki öğrenciler kapitalizmi sorgularken, doğa bilimlerindeki öğrencilerse çevre hareketinin gelişimine katkı sunmuştur (Rootes, 2004). Genç aktivistler yüzlerce şehirde ekolojik örgütler kurmuş ve “Earth Day” faaliyetlerinin aktif örgütleyicisi olmuştur. 1960’lı yıllarda öğrenci hareketi yanında kadın örgütleri de çevrenin korunması için baskı oluşturmuş, kirliliğin durdurulması, ortak alanlar ve yaban yaşamının korunması için faaliyete geçmiş, 1960’ların başında başlıca kadın dergileri su kirliliğine ilişkin makaleler
yayımlamıştır. Bu dönemde Vietnam Savaşı da savaş ve doğa tahribatı arasındaki ilişkinin sorgulanmasına yol açmış ve Vietnam Savaşına karşı gelişen protestolar dolaylı olarak çevre protestolarının yükselmesine katkı sağlamıştır.
Modern çevre hareketi, 1970’lerin sonunda gelişen barış hareketiyle de (peace movement) etkileşim içinde olmuştur. Barış hareketi, nükleer silahların kullanımına karşı mücadele eden ve kampanyalar yürüten bir örgütlenmeydi. ABD’de nükleer karşıtı kampanyalar zamanla tehlikeli endüstriyel atıklara karşı kampanyalarla birleşmiştir. Modern çevre hareketi, diğer toplumsal hareketlerden etkilenmekle birlikte, kendisi de yeni gelişen hareketleri etkilemiştir. 1999 yılı sonunda Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü’ne karşı eylemlerle başlayan küreselleşme karşıtı hareketin (anti-globalization movement) kökeni çevre hareketi ve insan hakları hareketine dayanmaktadır.
Çevreciler, belirledikleri hedeflere ulaşmak ve birlikte çalışabilmek amacıyla çeşitli çevre örgütleri kurmuştur. Çevre hareketi güçlendikçe kurdukları örgütlerin üye sayısı ve destekçileri hızla artmıştır. Bu çevre örgütleri, ulusal ve uluslararası düzeyde çevre sorunlarına ilişkin kamuoyu yaratılmasında önemli bir baskı grubu oluşturmuş, zamanla siyasal karar alma süreçlerinde de etkin bir güç haline gelmişlerdir. Bazen ise kurdukları partiler yoluyla doğrudan siyasal sürece katılmışlardır. Bu çevre örgütlerinden başlıca olanları şöyledir: Dünya Doğayı Koruma Vakfı, Dünyanın Dostları, Greenpeace, Yeşil Partiler, Earth First!, Çevresel Adalet Hareketi, Küçülme Hareketi’dir.
Çevre Hareketinin Dayandığı Farklı Düşünsel Temeller
Modern çevre hareketi, birbirinden farklı ekolojik yaklaşımlardan düşünsel olarak beslenmiştir. Bu düşünsel yaklaşımlardan bazısı ekolojik sorunların kaynağı olarak insanı bazısı toplumsal sistemdeki ilişkileri göstermiş, bazısı çözüm olarak toplumsal sistemde tamamen bir dönüşümü önerirken, bazısı hem sorunların kaynağının hem de çözümün cinsiyetçi boyutuna odaklanmıştır. Bu dört ekolojik yaklaşım olarak sırasıyla derin ekoloji, toplumsal ekoloji, ekososyalizm ve ekofeminizm’dir.
Derin Ekoloji; doğal kaynaklar ve tüm yaşam biçimlerinin yalnızca insanlara faydası olan bir kaynak olarak değil kendi başına içsel bir değere sahip olduğuna inanan, kirliliğin yalnızca insan sağlığı değil, tüm tür ve ekosistemler üzerindeki etkisinin göz önüne alınması gerektiğini savunan ve ekolojik sorunların teknolojiyle çözüleceğine inanmayan, felsefi temelleri Arne Naess tarafından kurulan bir düşünsel yaklaşımdır.
Toplumsal Ekoloji; Murray Bookchin’in düşünsel temelini oluşturduğu, insan ve doğa arasında kurulan hiyerarşik ve tahakküm ilişkilerini sorgulayan, toplumsal yapıdaki rekabetçi pazar ekonomisinin, sınıfsal ilişkiler ve mülkiyet ilişkilerinin insan ve doğa üzerinde nasıl tahakküm
yarattığını açıklayan ve bu nedenle ekolojik sorunların kaynağı olarak yalnızca insanı gösteren yaklaşımlara eleştirel yaklaşan, dolayısıyla ekolojik olanın toplumsal olandan ayrı olarak incelenemeyeceğine inanan bir ekolojik yaklaşımdır.
Ekososyalizm; sosyalizm ve ekoloji arasındaki bağlantıları güçlendirmeye dayalı, ekolojik sorunların kapitalist bir sisteme ya da çevresel duyarlılığı olmayan bir sosyalist sisteme meydan okumadan çözülemeyeceğini öneren bir düşünsel yapıya sahiptir. Yeşil partiler, yerli gruplar ve toplumsal hareketler arasında yaygınlığı olan bir düşüncedir.
Ekofeminizm; kapitalist ataerkil bir sistemde hem kadınların hem de doğanın maddi bir kaynak olarak görülmesini eleştiren ve bunların birbirini besleyen unsurlar olduğuna işaret eden bir düşünsel temele dayanmaktadır. Kapitalist ataerkil modelde, kadınların geçim aracı olarak kullandığı, toprak, su, orman, biyoçeşitlilik gibi doğal kaynaklardan koparılmasının onları hem ekonomik açıdan hem de şiddet karşısında savunmasız hâle getirdiğini öne sürmektedir. Ekofeminist düşünceye göre, böyle bir ekonomik model toprağı, tohumu metalaştırmanın yanında kadını da metalaştırmakta ve böylece ataerki ve kadına karşı şiddeti yoğunlaştırmaktadır.