AÖF Soru Bankası

Çevre SosyolojisiÜnite 4 Özeti

Tarım ve Çevre

SOS321U-ÇEVRE SOSYOLOJİSİ

Ünite 4: Tarım ve Çevre

Geleneksel Tarımdan Modern Tarıma: Tarım Tarihi

Tarım insanın beslenme kaygısıyla doğal çevreye karşı gerçekleştirdiği üretici bir faaliyettir. İnsan tarihsel süreçte avcı ve toplayıcılığı bırakıp toprağı ekip biçerek ve evcilleştirdiği hayvanları yetiştirerek üretkenliğe evrilmiştir. Karasaban gibi ilk teknolojik aletlerden sayılan ve hayvanların gücünden yararlanılan gereçler aracılığıyla çok geniş arazileri ekip biçmek suretiyle daha fazla kişiyi doyuracak miktarda ürün elde etmeyi başarmıştır. Bu da yerleşik düzene geçişi hızlandıran en önemli gelişme olmuştur. Sulama sorununa bulunan çözümler de tarımın daha geniş, daha çeşitli topraklara ve iklimlere yayılmasına, kültür mevsimlerinin uzamasına ve hasat dönemlerinin artmasına yol açmıştır. 16 ve 18. yüzyıl arasında tarımsal üretim ve verimlilik iki kat artar. Sanayi devrimi sonrası kapitalizmin yaygınlaşması birlikte tarımsal üretimde öz tüketim değil üretimde kar motivasyonu ön plana çıkmıştır. 20. Yüzyılla birlikte bilim insanları arasında beslenme açlık gibi konularda geleceğe dair karamsar görüşler ifade edenler olur. Artan nüfusun yeterli beslenme olanaklarına erişemeyeceğini öne süren görüşler yanı sıra doğal kaynakların yetersizliği ve tükenebileceğine ilişkin diğer kötümser yaklaşımlar bunlar arasındadır. Bu kötümser yaklaşımlar, tarımda sağlanan verimlilik artışlarıyla boşa çıkarılmıştır. Ancak bu başarı insanlığın önüne günümüzde “çevre sorunu” gibi çok büyük sorunu çıkarmıştır.

Tarımda Yeşil Devrim

Sanayileşmenin 19. yüzyılın sonlarından itibaren yaygınlaşması ve teknolojik ilerlemeler ile birlikte tarım aletlerinde yenilikler ve makineleşmede bir artış gerçekleşmiştir. Kimyasal gübrenin keşfi de üretimi arttırmıştır. İşte bu yeniliklerin itici gücüyle 1960’lı yıllardan itibaren Modern Tarım Devriminin geniş çaplı modernleşme-makineleşmesi Yeşil Devrim olarak tanımlanmaktadır. Birçok devlet verdiği maddi destekler ile bu devrimin yayılımını sağladı. Ancak kullanılan ürün arttırıcı teknik ve yöntemler özellikle kimyasal mücadele ilaçlarının toprakta, yeraltı ve yerüstü sularında, bitkiler ve havada kalıcı tahribat yapması çevre sağlığını ciddi biçimde tehdit etmeye başlamıştır. Bu koşullarda çevrenin ve tarımın dolayısıyla gıdanın niteliğini korumak için yeni verimlilik artışı anlamında ilerleyen bu üretim araçlarının kullanımına kısıtlama getirmek gerekliliği baş gösterir.

Tarım ve Monokültür

Yeşil Devrim ile birlikte makineleşmenin artması, mahsul çeşidindeki iyileştirmeler, sulamanın artması, gübre, yabani ot ve zararlı böceklerle mücadelede kullanılan tarım kimyasallarındaki gelişmeler ile birlikte artan tarımsal üretim, tek tip ürün ekiminin (monokültür) yaygınlaşmasına neden olmuştur. Aynı arazide her yıl aynı bitki türünün ekilmesi anlamına gelen tek tip ürün ekiminin yaygınlaşması ile birlikte ürün çeşitliliği azalma eğilimi gösterir. Geniş arazilerde tek tip ürünün bol

miktarda üretilmesi söz konusudur. Monokültürleri sübvanse etme ihtiyacı, pestisit ve gübre kullanımında artış gerektirir. Ancak uygulanan girdilerin kullanım verimliliği azalır ve çoğu kilit üründe mahsul verimleri dengelenir, hatta bazı yerlerde verimler aslında düşüştedir. Agro ekolojistler, dengelenmenin tarımın üretken tabanının sürdürülemez uygulamalar yoluyla sürekli erozyona uğraması nedeniyle olduğuna inanır.

Tarım ve Çevre Sorunları

Tarımın 1950’li yıllardan sonra mekanizasyonu ve gübre kullanımının yaygınlaşması üretim fazlası yaratmaktadır. Bu durum tarımın endüstrileşmesi olarak tanımlanmaktadır. Artan kimyasal kullanımı toprak, hava, su kirliliği gibi yeni çevre kirliliklerine neden olmaktadır. Önceleri doğanın kendini yenileyeceği kanısı hâkim iken görülmüştür ki doğa tamamen kendini yenileyememekte ve çevre sorunları günden güne artarak tehlikeli boyuta gelmektedir. Sanayileşmenin yarattığı endüstriyel kirlilik, hızla artan nüfus, göç ve çarpık kentleşme bir taraftan devam ederken diğer taraftan toprak, su ve hava kirliliği, sera gazı emisyonlarının yükselmesine, ozon tabakasının incelmesine, küresel ısınma ve iklim sorunları, doğal bitki örtüsünün ve canlıların yok olmasına neden olmaktadır. Tarım kesimi ile ilgili çevre sorunları endüstriyel tarıma geçişle yani üretimde kar amacının ön plana çıkıp piyasaya yönelik ürün üretiminin teşvik edilmesiyle beraber ortaya çıkmaya başlamıştır. Ticari gelişme, sanayileşme çabaları ve kentleşme gibi dış etkilerle tarımda geçimlik üretimden pazar için üretime geçiş söz konusu olmuştur. Tarımda suni gübre ve tarım ilacı gibi yüksek girdi kullanımı içeren konvansiyonel/ekstansif tarım uygulamaları mevcut dünya tarımının sürdürülemezliğine katkıda bulunmuştur.

İklim Değişikliği

İklim değişikliği ve tarım, tüm dünyayı ilgilendiren ve birbiriyle ilişkili süreçlerdir. Küresel ısınmanın, sıcaklık, yağış ve buzul akıntısı gibi nedenlerle tarımı etkileyeceği öngörülmektedir. İklimin tarıma etkileri arasında, tarım arazisi olarak mera veya ekin arazisi açmak için ormanların kesilmesi anlamında kullanılan ormansızlaştırma gelir. Ormansızlaşma milyonlarca tür için habitat kaybına neden olur ve bu nedenle iklim değişikliğinin itici gücüdür. Hiçbir ağaç olmadan, bir zamanlar orman olan manzaralar potansiyel olarak çorak çöller hâline gelebilir ve bu da toprağın susuz kalmasına yani tarımın olumsuz etkilenmesine neden olur.

Tarımın ise öncelikle karbondioksit, metan ve azot oksit gibi sera gazlarının üretimi ve salınması yoluyla iklim değişikliği üzerinde önemli etkiler yarattığı gösterilmiştir.

Toprak Kirliliği

Toprak kalitesinin farklı sebeplerle düşmesine toprak dejenerasyonu/ toprak bozunumu adı verilir. Topraklar dünyanın biyolojik çeşitliliğinin büyük bir çoğunluğunu barındırmaktadır. Sağlıklı toprak, gıda üretimi ve yeterli


su temini için gereklidir. Türkiye’de toprak bozunumuna neden olan etmenler arasında

a. Sanayi kaynaklı atıklar b. Madencilik atıklar c. Evsel atıklar d. Plansız kentleşme, e. Aşırı gübre kullanımı f. Hayvancılık atıkları

sayılabilir.

Sürdürülebilir Kalkınma, Sürdürülebilir Tarım ve Biyoçeşitlilik

Sürdürülebilir Kalkınma, gelişimin korunması ve devamlılığının sağlanması anlamına gelmektedir. Birleşmiş Milletler bünyesindeki Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından tanımlanan kritik hedefler ve koşullar incelendiğinde, ekonomik kalkınmaya öncelik verilmekle birlikte çevre sorunlarının genel kabul gördüğü ve küresel ölçekte bu sorunların çözümü amacıyla kurulması gerekli görülen sistemlerin tanımlandığı görülmektedir. Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu Raporunu takip eden 1992 yılında Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı düzenlenir ve sonuçta sürdürülebilir kalkınma ile ilişkili beş temel belge kabul edilir.

a. Rio Deklarasyonu b. Gündem 21 c. Orman İlkeleri d. İklim Değişikliği Sözleşmesi e. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi

Sürdürülebilir Tarım

Sürdürülebilir tarım kavramı, tarımsal üretimde agronomik, çevresel, sosyal ve ekonomik boyutları dengelemeyi hedefleyen bir yaklaşım şeklidir. Amaçları, bir yandan tarımda verimliliği korurken diğer yandan da çevreye verilen zararı azaltarak, kısa ve uzun dönemde ekonomiyi canlı tutmak, tarımla uğraşanların yaşam kalitesini yükseltmektir. Sürdürülebilir tarım, sanayi devrimi öncesi yöntemlerine bir dönüşü ifade etmez. Tersine, geleneksel koruma amaçlı tarım tekniklerinin modern teknolojilerle birleştirilmesini öngörür. Sürdürülebilir sistemler, modern ekipmanı, sertifikalı tohum, toprak ve su koruma uygulamalarını ve çiftlik hayvanlarının beslenmesinde ve işlenmesinde en son yenilikleri kullanır.

Biyoçeşitlilik

Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Konvansiyonunda biyoçeşitlilik kavramı; “kara, deniz ve diğer su ekosistemlerinde ve bu ekosistemlerin parçası olduğu ekolojik yapılar içerisinde bulunan canlı organizma çeşitliliği” olarak tanımlanmıştır. Dünya üzerinde bulunan yaşam çeşitliliğini tamamlayan açıklamada üç temel unsur göz önünde bulundurulur; genetik çeşitlilik, organizma çeşitliliği ve ekolojik çeşitlilik. Genetik çeşitlilik, popülasyonlar içindeki ve arasındaki bireyler arasındaki

genetik bilgi çeşitliliğini ele alır. Organizma çeşitliliği, diğer adıyla taksonomi, hiyerarşiyi ve bileşenlerini, bireylerden yukarı doğru türlere, nesillere ve ötesine kadar kapsar. Ekolojik çeşitlilik, ekosistem türleri arasındaki geniş farklılıkları ve her bir ekosistem türü içinde meydana gelen habitatların ve ekolojik süreçlerin çeşitliliğini kapsar.

Tarımda Biyoçeşitliliğin Önemi

Yoğun tarım tekniklerinin artarak uygulanması, tarım arazilerinin homojenleşmesine/benzeşmesine, doğal ve yarı doğal alanların giderek kaybolmasına, dolayısıyla doğal ortama bağlı biyoçeşitliliğin azalmasına ve toprak biyoçeşitliliğinin yok olmasına neden olmaktadır. Potansiyel bir çözüm, toprak verimliliği ve biyolojik düzenleme gibi ekosistem hizmetlerinin sunum seviyesini artıran yönetim uygulamalarını uygulamaktır.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), farklı kaynaklardan çıkan ve kimyasal olarak birleşen DNI (Rekombinant-DNA) transferi ile genetiği oynanmış organizmalardır. GDO geliştiricileri, normal şartlarda sahip olamayacağı diğer organizmalardan aldıkları genetik ve diğer özellikleri aktararak bitkilerde önemli değişiklikler meydana getirmeye çalışmışlardır. Gen aktarılmış bitkisel ürünlerin (transgenetik) ticari amaçlı yetiştirilmesi 1990’ların başına rastlar. Yetiştirilmelerindeki amaç, haşerelere dayanıklı ve zararlı ot öldürücü ilaçlara toleranslı ürün elde edebilmektir. Bunların başlıcaları soya, mısır, kanola ve pamuktur. GDO teknolojileri, genetik kaynaklara ve yeni teknolojilere ulaşımın kısıtlanması, tohum saklama gibi geleneklerin ortadan kalkmasına neden olması, özel sektörün tekel oluşturması ve küçük köylünün gelirinde düşüşe neden olması gibi farklı sebeplerle sosyal ve etik kaygılara neden olmaktadır.

Organik Tarım

Bütün bu teknolojik ve genetik ilerlemelerin yarattığı baş döndürücü etkiden uzaklaşılarak özellikle gelişmiş ülkelerde artan sağlıklı gıda talebi ile birlikte “modern tarımdan-geleneksel tarıma” yönelerek “organik-ekolojik” tarım ve iyi tarım uygulamaları ortaya çıkar. Özellikle 1980’li yıllardan sonra tüketicilerin artan talebiyle aile tarımı konumundan çıkıp ticari bir boyut kazanan organik tarım, başta Amerika ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere birçok ülkede uygulanmaya başlamıştır.

Organik tarımın tanımı, 2008 yılında Uluslararası Organik Tarım Hareketi Federasyonu (IFOAM) tarafından “toprak, ekosistem ve insan sağlığını devam ettiren, sağlıklı olmasını sağlayan bir üretim sistemidir” olarak kabul edilmiştir. Bunula birlikte, organik tarımda kimyasal gübre ve ilaç kullanılmazken iyi tarım uygulamalarında kimyasal girdi kullanımına, insan sağlığına ve çevreye zarar vermeyecek düzeyde izin verilmektedir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında