AÖF Soru Bankası

Çevre SosyolojisiÜnite 2 Özeti

Modern Bilim ve Doğa

SOS321U-ÇEVRE SOSYOLOJİSİ

Ünite 2: Modern Bilim ve Doğa

Giriş

Bilimsel bilginin ne olduğu ve/veya modern bilimin nasıl yapıldığı felsefecilerin, tarihçilerin, sosyologların uzun yıllardır araştırma konularından biri olmuştur. Araştırmalarda bilimin toplumsal olarak değerlendirilen tarih, siyaset ve kültür gibi diğer alanlardan ayrı ele alınamayacağı önerilir. Bu öneriler bilimin de toplumsal bir olgu olduğu ve/veya bilimin diğer alanlarla her daim ilişki içinde olduğuna yönelik bir anlayış geliştirilmesine yardımcı olur. “Modern bilim” kavramı modern dünya sisteminde fen bilimlerine gönderme yapmaktadır; ancak, bilim kavramı sosyal ve beşerî bilimleri de içerir.

Doğa Tanımları ve İnsan-Doğa İlişkileri

Doğanın tanımı çeşitli felsefi ve teolojik tartışmaların konusu olmuş, zaman içinde farklılaşmıştır. Günümüzde bu kavram dört temel farklı anlamda kullanılmaktadır.

1. Şeylerin özsel niteliği 2. Yaşamı düzenleyen güç 3. İnsanları içermeyen maddi dünya 4. İnsanları da içeren maddi dünya

Doğa, insanların fikirlerinden ve ürettiği temsillerden bağımsız bir olgu değildir. Doğayı anlama ve anlamlandırma çabaları temel olarak insan, toplum, kültür alanlarıyla nasıl bir ilişki içinde olduğuna yönelik tartışmalarla biçimlenmektedir.

Batı felsefesinde Kartezyen İkiliğe dayanan düşünce biçiminde, “doğa” ve “toplum” iki ayrı dünya olarak ele alınmaktadır. İkili yaklaşım, insanları doğanın üzerinde kontrol sahibi olan bir güç olarak konumlandırır. İnsanların böylesine bir kontrol gücüne sahip olarak konumlanması “modern bilim”in otoritesini kurma sürecinin bir etkisidir. Özellikle modern bilimin doğuşuyla beraber insanlar doğayı kontrol eden özneler olarak doğa tarihi sahnesinde öne çıkmaya başlamışlardır. “Antroposen” başlığı altında yürütülen tartışmalar da İnsan İstisnacılığı, anlayışını sorgulatmaya başlamıştır.

İnsan istisnacılığı, insanların kategorik olarak farklı olduğunu ve diğer canlılardan daha iyi olduğunu vurgular. Her ne kadar bu yaklaşım bir türcülük –canlı varlıklara yalnızca ait oldukları türden ötürü değer atfetmek– biçimi olarak eleştirilse de toplumda halen yaygın olarak benimsenmektedir.

Kültürel Ekoloji

1960’ların sonu ve 1970’lerde, kültürel coğrafya ve kültürel antropoloji alanlarında hâkim olan çevresel determinist yaklaşımı aşmaya yönelik çalışmalar yapılmış ve bunlar kültürel ekoloji yaklaşımını biçimlendirmiştir. Kültür ve ekolojinin birbiriyle ilişki içinde şekillenen alanlar olduğunu savunan bu yeni yaklaşım, kültürel düşünce ve pratiklerin yerel ekolojik koşullara uyum sürecinde nasıl şekillendiğini araştıran çalışmalarla geliştirilmiştir. Böylesine bir yaklaşım her ne kadar kültür ve ekolojiyi (ya da toplum ve doğayı) hâlen ayrı alanlar

olarak değerlendiriyor olsa da o dönemde antropoloji ve coğrafya disiplinleri içinde, çevresel determinizmi eleştirerek, ilişkisel analizlerin gerekliliğini ve önemini göstermiştir.

Determinizm, belirlenimcilik ise, evrende gerçekleşen olayların fizik yasalarıyla belirlenmiş olduğunu, bu nedenle olayların gerçekleşmesinin zorunlu olduğunu vurgulayan bir yaklaşımdır. Çevresel determinist yaklaşım “insan ırkları” arasında, aslında toplumsal olarak yaratılan eşitsizliğin, doğallaştırılması ve meşrulaştırılmasında rol oynamıştır.

Doğanın Üretimi

Marksist coğrafyacı Neil Smith, doğanın zamansız ve sonsuz bir olgu olmasından ziyade doğanın üretildiğini öne sürerken, toplumsal bir süreç olarak düşünülen tarihin dışında kalmadığını vurgular. Smith odağı, insan ile doğa arasında kurulan maddi bir ilişkiye, üretime, yönlendirir. Smith için genel olarak üretim, doğanın üretimidir ve bu kavram, doğa ve toplum ilişkilerini anlamada yeni bir çerçeve sunmaktadır. Doğa ve insanlık iki ayrı dünya değil, toplumsal olanın aracılığıyla ilişki içindedir. Doğadan belirgin biçimde ayırt edilebilen toplumun ortaya çıkışı piyasa, devlet, aile gibi toplumsal kurumların ortaya çıkışıyla, mübadele için üretimin başlamasıyla, mümkün hâle gelmiştir. İkinci doğa olarak tanımlanan toplumsal kurumlar ile birinci doğa arasında bir yarılma oluşur.

İkinci doğa, ilk kez Aristoteles tarafından kullanmış, tarihsel süreç içinde farklı anlamlar kazanmıştır. Neil Smith, ikinci doğayı insan eliyle değiştirilmiş doğa anlamında kullanır.

Doğanın üretimi kavramı, doğanın sonunun geldiğini ve bu nedenle insanları doğadan uzaklaştırmanın tek çözüm olduğunu savunan veya insan-doğa ilişkisini salt tahakküm üzerinden açıklayan yaklaşımlardan farklı olarak bizleri sürekli olarak doğanın kimler tarafından ve nasıl üretildiğini sorgulamaya yöneltir. Neyin değerli olduğuyla ilgili sorulara cevap ararken sermaye-doğa ilişkisi çerçevesinde düşünülmelidir.

Yeni Materyalizm

Doğanın nasıl kavramsallaştırılacağına yönelik yakın zamanda ortaya çıkan “yeni materyalizm” tartışmaları birbirinden farklı yaklaşımlar içerse de temel olarak (düalist veya ilişkisel olarak kurgulanan) doğa ve toplumun farklı ontolojik alanlar olduğu düşüncesini reddeder. Böylesine bir yaklaşım, doğanın toplumsal yaşamın bir ürünü olduğunu söyleyen toplumsal inşacı yaklaşımdan farklılaştığı gibi, gerçekçilik yaklaşımının benimsediği doğanın toplumla ilişki içinde yine de toplumdan bağımsız maddi gerçekliğe sahip olduğu düşüncesinden de uzaklaşır.

Haraway’e göre doğa, yaratılan bir şeydir, ama sadece insanlar tarafından değil; insanlarla insan olmayanlar arasındaki bir ortak inşadır.


Modern Bilimin Ortaya Çıkışı ve Otoritesi

Modern bilim, 15. yüzyılın ortalarından başlayarak 17. yüzyıl sonuna kadar Avrupa’da farklı ve ilişkili bilimsel alanlarda köklü dönüşümleri imleyen Bilimsel Devrim’e açılan bir penceredir. John Desmond Bernal bilimsel devrim dönemini; Rönesans evresi (1440-1540); Din Savaşları evresi (1540-1650) ve Restorasyon evresi (1650- 1690) şeklinde üç evreye ayrıştırarak araştırmayı önerir.

Rönesans evresinde, dünyanın merkezde yer aldığı evren anlayışının yerine dünyanın da diğer gezegenler gibi güneş etrafında döndüğü, güneş sistemi anlayışı getirilmiştir. Din Savaşları evresinde engizisyon mahkemelerinin baskısıyla güneş merkezli evren anlayışı sürmüştür Restorasyon evresinde ise bilim, topluluklar halinde yapılan, kurumsallaşmaya başlayan, bir edime dönüşerek yaşamın farklı alanlarına hızla yayılmaya başlamıştır. Modern bilimle beraber bilgi ve doğanın tanımları da değişmiştir.

Modern Bilimin Bilgisi

Modern bilimi, önceki dönemlerdeki farklı bilme biçimlerinden ayıran temel hat, bir olgunun nasıl bilindiğinin kendi başına bir sorgulamaya dönüşmesi olmuştur. Modern bilimin evrildiği dönemin düşünce tarihi; hermetik felsefe ve mekanik felsefe olmak üzere iki felsefi yaklaşımın mücadelesiyle şekillenmiştir. Hermetik gelenekte, maddi doğa tin ile yoğrulur, onu anlamak için kalbin, elin ve aklın ortak ve bütünleşmiş çabası gerekirken; mekanik felsefede, madde tinden, el ve akıl da kalpten ayrılmaya çalışılır.

Türk Dil Kurumu’nun tanımına göre bilim:

1. Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, ilim. 2. Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi. 3. Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci.

Bu tanımların işaret ettiği ise, bir şeyin bilim olabilmesi için yöntemli bir araştırma süreci ile bilginin elde edilmesi gerektiğidir. Bilim, 17. yüzyıldan itibaren yalnızca teolojiden kopmakla kalmamış, insanın doğa ile girdiği ilişkide kendisine tanrı gibi bakmasını da makul kılar olmuştur. 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise, bilim determinist ve ampirik olarak anlaşılabilecek bir dünyada, geçmişi ve geleceği de kesin olarak tanımlanabilecek bir dünyada evrensel yasalar arayışı olarak tanımlanmaya başlamıştır.

Modern Bilimde Doğa

Modern bilim kurulurken doğaya yaklaşımın nasıl yeniden şekillendirildiğini anlamak gerekir. Bacon, bilimsel bilginin amacının doğayı denetim altına almak olduğunu söyleyerek modern bilim anlayışını geliştirmiştir. 17. yüzyıl sonunda modern bilim, doğanın araçsallaştırılarak

üzerinde tahakküm kurulması gereken bir alan olarak kavranmıştır. Doğanın araçsallaştırılması ise, doğanın insan yararı için faydalanılan, edilgen bir kaynak deposu olarak görülmesidir.

Modern Bilimin Eleştirel İncelemeleri

Modern bilim üzerine yürütülen eleştirel incelemeler bilim çalışmaları alanının önemli bir bileşenidir. Bilimi eleştirel bir analize tabi kılmak, bu alandaki araştırmacılar nezdinde bilimin mevcut toplumsal eşitsizlikleri ve ikicilik kültürünü yaratmadan nasıl yapılabileceğine yönelik bir tartışmasıdır. Bilimsel bilginin sağlıklı, adil ve iyi yaşamın kurulmasında ve insanlığın karşı karşıya kaldığı sorunların çözümünde oynadığı rolün önemi ve değeri tartışmasız bir gerçekliktir. Bilimsel yaklaşım tartışmaya ve eleştiriye konu olmamakta, bilimin kim tarafından, nasıl ve hangi sonuçlar doğurarak yapıldığı incelenmektedir.

1960’larda pozitivist ve yapısalcı-işlevselci bilim anlayışının hakimiyeti karşısında bilimin içeriğinin tarihsel ve sosyal inceleme alanına dönüştürülmesi yaygınlaşmaya başlamış ve ilerleyen yıllarda sosyal bilimlerde yeni araştırma alanları ve yaklaşımlar gelişmiştir. Zaman içinde çeşitlenen yeni yaklaşımlarla, bilim temel toplumsal araştırma konularından biri hâline gelmiş ve “Bilim ve Teknoloji Çalışmaları” adı altında interdisipliner bir çalışma alanı olarak kurumsallaşmıştır. Modern dünya sisteminde fen, beşerî, sosyal bilimler arasındaki ayrım daha fazla sorgulanır olmuş, günümüzde, her ne kadar interdisipliner araştırmalar değer kazanmış olsa da iki kültür ayrımının bilimsel dünyada hâkim olduğu görülmüştür.

İki Kültür’ün Tanımı

İki kültürden ne kastedildiği sorusunun cevabı o kadar basit değildir. Snow’a göre bu kültürlerden biri genellikle bilim kültürü olarak adlandırılırken, diğerinin edebi, felsefi, beşerî kültür gibi pek çok ismi vardır. Bu iki kültür simetrik değildir. Önem ve/veya liyakat açısından bir hiyerarşi içinde var olurlar, ama hangisinin daha yukarıda olduğu hala tartışmalı bir konudur. Beşerî kültür ‘geleneksel’ ve iki kültürün daha eski olanı sayılırken bilim kültürünün genellikle daha yeni, daha ‘modern’ olduğu söylenir. Lee ve Wallerstein ise modern dünya sisteminde beşerî kültürün bilim kültürü yaratıldıktan sonra ortaya çıktığını belirtirler.

Bilimin Dili

İki kültürü aşabilmek için eleştirel bilim incelemeleri yürüten Eveleyn Fox Keller, bilim insanlarının kendi ürettikleri bilgi ve kullandıkları dil üzerine düşünmediklerini vurgular. Keller ayrıca, bilimin dilinde yapılacak değişikliklerin bilimin doğayla kurduğu hiyerarşik ilişkiyi de değiştireceğini önerir. Haraway de, bilimdeki metafor değişimlerini, bilimin kültürel çalışmalarla eklenmesi çerçevesinde değerlendirir ve böyle bir eklenmenin, kültür, toplum ve siyaset nosyonlarını da etkileyeceğini söyler.


Antroposen ve Bilim

Jeolojik bir terim olarak “Antroposen” dünyanın, içinde olduğu Holosen döneminden insan etkileriyle çıkmakta olduğudur. “İnsan Çağı” olarak da kullanılan antroposen kavramı, insanlığın küresel çapta jeolojik etki yaratan bir aktör hâline gelmesidir. Holosen döneminin kapanıp Antroposen döneminin başlaması için yaygın olarak Sanayi Devrimi başlangıç noktası olarak önerilirse de bazıları, tarımın başlangıcının bu yeni jeolojik dönemin başlangıcı olarak alınması gerektiğini söyler. 1940’lardaki nükleer çağ da bu tartışmalarda bir referans noktası olarak görülür.

Antroposen kavramını sorunsallaştıran araştırmacılar ise, “kapitalosen” gibi yeni kavramlar üreterek insanların tek bir kategori olarak ele alınamayacağını, farklı insan gruplarının dünya üzerindeki etkilerinin farklılaştığını, jeolojik dönüşümü yaratanın insanlık değil, kapitalist üretim sistemi olduğuna dikkat çekerler.

İnsanlığın/toplumların/kültürlerin doğayla ilişkilenme biçiminin sonuçları, bilimin amacını ve değerini yeniden düşündürmektedir. 1990’larda başlayan ve yakın zamanda birçok bilim alanında yaygınlaşan “post-normal bilim” tartışmaları da bu durumu yansıtmaktadır.

Bilim dünyasında disipliner sınırlar bir yandan korunmaya çalışılırken diğer yandan disiplinler ötesi bilim tartışmaları ve pratikleri öne çıkmaya başlamakta, “bilimin” ne olduğu yeniden tanımlamaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda da sosyologlara büyük bir sorumluluk düşmekte; değişimin farklı toplumsal boyutlarının ve etkilerinin araştırılmasının yanında, sosyal adaleti temel alan ekolojik olarak sürdürülebilir toplum tahayyülleri geliştirmek elzem olmaktadır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında