AÖF Soru Bankası

Çevre SosyolojisiÜnite 1 Özeti

Modern Çevre Kuramları

SOS321U-ÇEVRE SOSYOLOJİSİ

Ünite 1: Modern Çevre Kuramları

Giriş

İnsan yapımı çevre felaketleri kapitalizmin, endüstrileşmenin ve uygarlığın tarihinden bağımsız düşünülemez. Dünyadaki yaşamı tehdit eden insan yapımı en büyük çevre felaketlerinden bazıları, bunu anlamamızı kolaylaştırır. 1952’de Londra’da meydana gelen ve çevre sosyolojisine hava kirliliği kavramını sokan Öldüren Sis Olayı, 1956’da Japonya’da literatüre su kirliliğinin canlılar üzerinde yaratabileceği temel felaketlerden biri olarak geçen Minamata Hastalığı ve 1984’te Hindistan’da gerçekleşen ve literatüre Bhopal Endüstriyel Felaketi olarak geçen vaka, bunlardan bazılarıdır. Bu felaketler başka coğrafyalarda ve farkı sebeplerle açığa çıksa da birbirlerinden bağımsız değillerdir.

Çevre Sosyolojisinin Ortaya Çıkışı: Yeni Ekolojik Paradigma

Çevre sosyolojisinin bir disiplin olarak ortaya çıkışı dünyadaki ekolojik dengenin bozulma semptomlarının ortaya çıkması ve küresel ekolojileri tehdit etmeye başlaması ile yakından ilişkilidir. İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemde kabul gören endüstrileşme, üretim ve kalkınma söyleminin tüm insanlık için zenginlik getireceğine inanılmış ve bu süreç Bolluklar Çağı olarak tanımlanmıştır. Sanayileşmenin yeni teknolojilerin uygulanmasıyla dünyaya sonsuz bir hammadde kaynağı olarak gördüğü bu dönemde gelişmiş kapitalist ülkelerde birbiriyle alakalı iki önemli tarihsel gelişme yaşanmıştır. Bunlar; kolonileştirilebilecek diğer yarım kürenin keşfi ve fosil yakıtları kullanan teknolojilerin keşfidir.

Fosil yakıtın dünyadaki miktarına dair yapılan bilimsel öngörüler Bolluk Sonrası Çağın yani Ekolojik Kıtlık Çağının gelmekte olduğunun sinyali olmuştur. 1973’deki petrol krizi ile belirginleşen ekolojik kriz, birçok bilim insanını genelde hammadde kıtlığı, özelde enerji kıtlığını araştırmaya sevk etmiştir. 1970’lerde çevre hareketlerinin ivme kazanması, kurumların ekolojik sorunlarla başa çıkabilecek kapasitelere sahip olmaması, ekolojik krizlerin kapitalist üretimle ilişkisi ve insan-doğa ilişkisinin eşitsiz yapısı sosyolojik araştırma konuları olmaya başlamıştır.

Çevre sosyolojisinin kurucu yaklaşımı olan Yeni Ekolojik Paradigma (YEP), sanayileşme ve kentleşmenin yarattığı ekolojik tehditlere bir karşı duruş olarak ortaya çıkmıştır. Ekolojik kıtlık, bir enerji kaynağının tükenmesiyle diğerine geçmenin başka krizler yaratacağını ve yapılacak şeyin, dünya ekosisteminin sonlu olduğunu kabul etmek olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla, çevre sosyolojisinin genel problematiği insanlar ve doğa arasındaki sürdürülebilir ve sağlıklı dengenin nasıl kurulacağıdır. Bu bağlamda çevre sosyolojisinin vaadi, sosyolojinin topluma bakış açısını ekosistemleri, canlıları ve cansız varlıkları da araştırma konusu olarak gündeme taşımaktır.

İnsanın İstisnailiği Paradigması

Kapitalizmin ve modern toplumun tarihi, insanların doğa üzerinde hakimiyet kurmalarının tarihidir. Moderniteye

göre uygarlığın ilerlemesi doğanın tahakkümünün kazandığı ivme ve ölçeğe bağlıdır. Doğanın tahakkümünü derinleştiren ve sanayileşen toplumlar modern kabul edilirken, bunu başaramamış toplumlar pre-modern olarak anılır. 16. ve 17. yüzyılda insan-doğa ilişkisini entelektüel düzlemde dönüştüren iki gelişme yaşanmıştır. Birincisi, fizik, astronomi ve matematik gibi bilimlerin ortaya çıkmasıyla doğanın bir araştırma nesnesi olması; ikincisi ise doğa durumu halinin insanlığın uygarlığı geliştirmeden önceki ‘geri’ aşama olarak düşünülmeye başlanmasıdır.

Sosyolojinin bir bilim olarak kurumsallaşması modern toplumun ve kapitalizmin inşasıyla yakından ilişkilidir. Sosyoloji, modern toplumu doğadan kopartmıştır. Doğa özerk, kendi kuralları olan ve insandan bağımsız bir yapı olarak tanımlanmıştır. Bu bağlamda, İnsanın İstisnailiği Paradigmasının varsayımıyla hareket eden klasik sosyolojinin ve onu takip eden sosyologların ekolojik krizi anlamaları mümkün görünmemektedir. İnsanın İstisnailiği Paradigması dört temel ön-kabul üzerine bina edilmiştir:

1. İnsanların genetik miraslarının yanında kültürel mirasları vardır ve bu durum insanları tüm diğer canlılardan farklılaştırır. 2. Toplumsal ve kültürel faktörler insan davranışlarının temel belirleyicileridir. 3. Sosyal ve kültürel çevre insan davranışlarının temel bağlamını oluşturur ve biyolojik çevre bu durumdan bağımsızdır. 4. Kültür birikimlidir, dolayısıyla teknolojik ve toplumsal ilerlemeyle tüm sorunlar son kertede çözülecektir.

İnsanların diğer türlerden istisnai bir varlık olarak ayrılığını ve diğer türlerden farklı olarak ekolojik yasalara, çevresel etkilere, çevresel kısıtlamalara maruz kalmadığı varsayımını öne sürse de günümüzdeki ekolojik kriz bu paradigmanın tersine, insanların diğer türler arasında ‘özel’ bir varlık olmadığını defalarca ispatlamıştır.

Yeni Ekolojik Paradigma

İnsanın İstisnailiği Paradigmasının antroposentrik bakış açısını reddeden Yeni Ekolojik Paradigma, merkezine insanların ekosisteme bağımlılığını almaktadır. Çevre terimi yerine ekosistem terimi kullanılır. Ekosistem insanlar için kaynak deposu, atık deposu ve yaşama alanı olmak üzere üç temel fonksiyona sahiptir. İnsanların daha fazla yaşam alanına, kaynak deposuna ve atık havuzuna olan ihtiyaçları ise ekosistemlerin uzun vadede ekolojik krize gireceğinin bir göstergesidir. Ekolojik kriz, azalan ya da biten doğal kaynakların bir diğeriyle değiştirilmesidir.

Ekolojik krizler insanlığın kapısına dayanmıştır ve bu krizlerden çıkabilmenin yolu, ekosistemlere yaklaşımdaki paradigmanın değiştirilmesidir. Yeni Ekolojik Paradigma insan ve çevre arasındaki ilişkiye bakışı değiştirme iddiasındadır ve şu varsayımlar üzerine inşa edilmiştir:

1. İnsanlar özel türler olsalar da bu durum onların diğer türler içinde bir tür olarak küresel ekosisteme gömülü olduğu gerçeğini değiştirmez.


2. İnsan ilişkileri yalnızca toplumsal ve kültürel faktörlerden değil, doğal denge ve ekosistemsel ilişkilerden de etkilenmektedir. 3. İnsan yaşamı sınırlı bir biyofiziksel çevreye bağlıdır ve bu sınırlılık insan eylemlerinin önüne biyolojik ve fiziksel engeller çıkarmaktadır. 4. İnsanlar çeşitli buluşlarla üretim kapasitelerini arttırsalar da doğa kanunları yürürlükten kaldırılamaz.

Ekolojik Paradigmanın ortaya koymak istediği, uzun vadede sürdürülebilir toplum için insanların ekosistemlere adaptasyonunun sağlanması gerekliliğidir. Sosyolojiye düşen görev ise insan-ekosistem ilişkisini yeniden formüle ederek sürdürülebilir toplumsal ilişkilerin sağlanabileceği zemin için ihtiyaç olan bakışı sağlamaktır.

Ekolojik Modernleşme ve Sürdürülebilir Kalkınma

Ekolojik Modernleşme Teorisi’ne göre çevreci sosyal bilim akımlarında, çevresel bozulmanın sebepleri ve devamlılığı üzerine çalışmalar yapılmış; ancak çevre bozulmalarına karşı nasıl önlemler alabileceği alanında çalışmalara yer verilmemiştir. Ekolojik Modernleşme Teorisi’ne göre çevresel krizin çözülmesi halihazırda bulunan modern kurumları yeniden yapılandırmaktan geçmektedir. Teori, modernizmin insan-merkezci ilerleme anlayışına, yine modernizm içinden bir alternatif geliştirme iddiasındadır. Günümüz dünyasında modern toplumların temel kurumları ekolojik çıkarlar ve düşünceler etrafında yeniden şekillenmektedir.

Ekolojik Modernleşme Teorisi

Ekolojik Modernleşme Teorisi, modern toplumların ekolojik rasyonalitenin hüküm sürdüğü bir modernlik evresine geçtiğini beş temel sav üzerinden tartışmaktadır:

1. Bilim ve teknoloji çevresel bozulmaların sebebi değil, aksine ekolojik krizlerin engellenmesinde önemli bir araç hâline gelmiştir. 2. Malların üretimi, fiyatlandırılması, tüketimi ve dolaşımında çevreciliği ön plana çıkartan yeşil- ekonomiler sistemin devamlılığı için elzemdir. 3. Hiyerarşik bir emir komuta zincirinden ziyade, kararların çok-merkezli şekilde alındığı yeni yönetişim teknikleriyle çevre yönetimine sivil toplumun katılmasının önü açılmıştır. 4. Ekolojik modernleşmenin en aktif aktörleri sosyal hareketler ve sivil toplum kuruluşlarıdır. 5. Kuşaklar arası dayanışma çevreci kurumların ve ekonomilerin devamlılığı için elzemdir.

Sadece yeşil üretim değil, yeşil tüketimi de savunan ekolojik modernizm teorisyenleri, tüketicilerin çevre dostu tüketime ve atıkların yeniden doğaya kazandırılmasına dair vatandaşların bilinçlendirilmesi üzerine çalışmalar gerçekleştirmektedir.

Ekolojik Modernleşme Teorisine Yöneltilen Eleştiriler

Ekolojik modernleşme teorisine yöneltilen en temel eleştirilerden biri ekolojik modernleşme eğilimini kanıtlamak ve analiz etmek için yapılan vaka incelemeleri ve alan araştırmalarında seçici davranılmasıdır. İzlenilen bu metot sadece belli başlı vakalara odaklandığı için küresel bir ekolojik modernleşme eğilimi olduğunu ispatlayamamaktadır. Başka bir önemli nokta, toplumsal, iktisadi ve siyasal kurumların ekolojik duyarlılıkla yeniden yapılandırılmasının başlı başına bir amaca dönüşmesi, yapılması hedeflenen kurumsal dönüşümlerin sembolik olmanın ötesine geçip insan ve doğa arasındaki ilişkiyi hakiki bağlamda dönüştürmedikleri noktada teorinin boşluğa düşmesidir. Diğer bir nokta, ekolojik- verimliliği ölçerken minimum ekolojik zararla maksimum ekonomik verimliliğin sağlanmaya çalışılmasıdır. Son eleştiri ise, ekolojik modernleşmenin yeni bir modernleşme projesi olarak insanı merkeze alması ve bir ‘toplum mühendisliği’ yapmasıdır.

Derin Ekoloji

Derin ekolojik yaklaşım insan-merkezciliği tamamen reddederek radikal bir ekosentrik (çevre-merkezcilik) bakış açısının savunusu yapmaktadır. Çevre merkezcilikte insan, hiçbir ayrıcalığa sahip olmamakla birlikte doğanın bir parçasıdır. İnsanın doğanın dışında ya da üstünde olduğunu düşünmek mümkün değildir. Derin ekoloji, doğadaki içkin değeri anlamaya odaklanır. İçkin değer, doğadaki varlıkların, insanların işine yararlı ya da zararlı olmasından bağımsız bir şekilde değerleri olmasıdır. Derin ekolojiye göre doğal varlıklar bir kullanım değerine indirgenemez.

Derin ekoloji günümüz toplumunda ekolojik olarak modernleştirecek reformlardan ziyade kökten dönüşümler yapılması gerektiğini iddia etmektedir. Derin ekoloji, ilkelerini oluşturabilmek için biyo-merkezci eşitçilik ve varoluşsal bütünlük olmak üzere iki temel ilkeden yola çıkmıştır. İlk ilke, tüm varlıkların biyolojik olarak eşit olduklarını ve aralarında türevsel bir değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını; ikinci ilke ise insan ve insan-dışı varlıklar arasında ontolojik bir sınır çizilemeyeceğini ifade eder.

Derin Ekolojinin Eleştirisi

Derin ekolojiye yöneltilen ilk eleştiri, derin ekolojinin insanın olumsuz davranışlarına yaptığı vurgunun, onun biyo-merkezci eşitlik ilkesinden uzaklaşmasına sebep olmasıdır. İkinci eleştiri, doğayı gizemli ve otantik bir şekilde kavramsallaştırması, insan ve doğa arasındaki ilişkiyi anlamak için yeterli bir bakış sağlayamamasıdır. Doğayı bir bütün olarak alan derin ekoloji, insanları da bir bütün olarak almakta, toplumsal eşitsizlikler ve güç ilişkileri görünmez hale gelmektedir. Diğer bir eleştiri ise, nüfusun azalması gerektiği iddiasının, geç kapitalistleşmiş ve tarım toplumu özelliği taşıyan ülkelerin ihtiyaç duyduğu emek gücünü görmezden gelmesidir. Derin


ekoloji, ekolojik kriz sebeplerini kavramsallaştırabilecek tarihsel ve sosyolojik analizden yoksundur.

Ekolojiye Politik İktisat Yaklaşımı

Ekolojiye politik iktisat yaklaşımı, Marksizmi ekolojik olarak yeniden yorumlama çabası olarak adlandırılabilir. 1980’lerin sonunda ortaya çıkan Ekolojik Marksizmin amacı, ekolojik krizin toplumsal düzenle ilişkisini kurmak, çevre sorunlarına teknik ve tekil çözümlerle yaklaşmak yerine bütüncül bir şekilde yaklaşmak ve bu sorunlara toplumsal çözümler bulmaktır.

Ekolojik Marksizm bir soyutlama olarak çevre problemleri yerine ‘ekolojik kriz’ kavramını kullanmaktadır, çünkü birbirlerinden farklı gibi görünen birçok ‘çevresel’ sorun tek başına değil, bir arada ekolojik krizi oluşturmaktadır. Ekolojik kriz evresi yalnızca insani ekosistemleri değil, diğer ekosistemleri de parçalamaktadır. Ekolojik Marksizm farklı teoriler üzerine inşa edilmiştir. Metabolik yarık teorisi kapitalist üretim ilişkilerinin doğayı nasıl kullanım değerinden değişim değerine dönüştürdüğünü tartışmaktadır. Koşu bandı üretimi teorisi, kapitalizmin artan ölçekte devam eden üretimi arttırma eğiliminin, içsel olarak ekolojik tahribatı arttırdığını iddia etmekte ve devlet politikalarının da yapısal olarak kapitalist üretimi desteklemek dışında bir alternatifi olmadığını öne sürmektedir. Ekolojiye dünya sistemi yaklaşımı ise ekolojik modernleşmeyi eleştirerek dünya sistemindeki hiyerarşik iş bölümünün ülkeler arasında yarattığı eşitsiz ekolojik ilişkilere odaklanmaktadır.

Metabolik Yarık Teorisi

Metabolik Yarık Teorisi insan ve doğa arasındaki ilişkinin nasıl bozulduğunun tarihsel ve toplumsal koşullarını inceleyebilecek bir kavram seti sunmaktadır. Kapitalist üretim koşullarının yarattığı emek rejimi, insan türü ve doğa arasında tamir edilemez bir yarık oluşturmaktadır. İnsan türü ve doğa arasındaki bozulan metabolik ilişki yeniden kurulması gerektiği hâlde, artan ölçekteki tarımsal üretim ve uzun mesafeli ticaret metabolik yarığı genişletir ve yoğunlaştırır. Toprak yapısını bozan kapitalist tarımsal üretim bir yandan toprak verimliliğini azaltmakta, diğer yandan insan atıklarının kentlerde yoğunlaşmasına sebep olmaktadır. Metabolik yarık teorisine göre ekolojik krizin kaynağı, bireysel faaliyetlerden ziyade, kapitalizmin doğayı değişim değerine indirgeyerek üretim zincirine dahil etmesidir. Foster’a göre günümüz krizi bir doğa krizinden ziyade toplum krizidir. Bu nedenle, teknolojik yeniliklerle çözülecek bir krizden ziyade büyük toplumsal temelleri değiştirmenin gerekli olduğu bir krizden bahsedilmektedir.

Koşu Bandı Üretimi Teorisi

Koşu Bandı Üretim Teorisi, biyolojik çevreyi çalışmasının merkezine yerleştirmektedir. Temel argümanı, sermaye- yoğun ekonomik gelişmenin, sınırlı biyofiziksel çevrenin devamlılığı için büyük tehdit olduğudur. Ekolojik Modernleşme Teorisi’ne zıt olan bu teori, kapitalizmin yapısı gereği firmalar ya da devlet tarafından alınan üretim

ve tüketimle ilgili hiçbir kararının ekolojik amaçlar için hizmet edemeyeceğini iddia etmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında üretimin artmasıyla, fabrikalar ekosistemden daha fazla kaynak söküp almış ve bu durum ekolojik krizlerin başlangıcı olmuş; ayrıca yoğun kimyasal kullanımıyla açığa çıkan enerji, ekosistemlere artan oranda zehirli atıkları eklemiştir. Koşu bandı üretimi teorisi, her bir ülkede kapitalist üretim kurumsallaştıkça önü alınamaz bir ekolojik kriz eğilimi görmektedir. Krizin sebebi de bizzat üretim mekanizmasının kendisinde gizlidir. Her ne kadar metabolik yarık teorisinin ölçeğini genişleten bir yaklaşım olsa da koşu bandı teorisi kapitalist dünya sistemi içindeki uluslararası ilişkilerin yarattığı ekolojik tahribata ışık tutamamaktadır.

Ekolojik Krizlere Dünya Sistemi Yaklaşımı

Ekolojik Dünya Sistemi Yaklaşımı, uluslararası ilişkiler bağlamında çevresel bozulmanın nasıl gerçekleştiğine bakmakta, ekolojik modernleşme teorisinin tersine, ülkelerin kendi başlarına gerçekleştirdiği çevre dostu politikalara değil, ülkelerin birbirleriyle olan eşitsiz ve birleşik ilişkilerine odaklanmaktadır. Bu teori, ülkeler arası iş bölümündeki hiyerarşiyi ve eşitsizliği gösterir. Bu bağlamda dünya sistemi, merkez (gelişmiş kapitalist ülkeler), çevre (az gelişmiş kapitalist ülkeler) ve yarı- çevre (orta gelişmişlikte ve çevreyle merkez arasında dengede işlevi olan) ülkelerden oluşmaktadır. Buna göre, zengin kapitalist ülkeler, çevre ülkeleri kaynak deposu olarak kullanıp onlara ait doğal kaynakları tüketmektedir. Çevre ülkeler bir yandan atık havuzu işlevi görmekte, diğer yandan da ekosistemi bozan üretim faaliyetlerine ev sahipliği yapmaktadırlar. Hem kaynak havuzu hem de atık deposu olarak işlev gören geri kalmış ülkeler ise, kendi insanları için yaşam alanı sağlayan ekosistemlerin sistematik olarak bozulduğu bir süreci yaşamak zorunda kalmaktadırlar.

Ekofeminizm

Ekolojik feminizm (eko-feminizm) çevreci ve feminist toplumsal hareketlerin açığa çıkardığı, birbirinden farklı feminist ekollerinin oluşturduğu ancak ekoloji ve bilime eleştirel feminist bir perspektiften bakan yaklaşımdır. Ekofeministler kurumlara, politikalara, toplumsal hareketlere bakarken kadınların yaşadığı tahakküm mekanizmalarını açığa çıkarmayı, analizlerinin merkezine almışlardır. Eko-feminizm batı merkezci aydınlanma düşüncesini eleştirmekte; ancak bu düşünceyi yalnızca insan-merkezci olmakla değil, erkek-egemen olmakla da suçlamaktadır. Erkek-egemen kültür kadınları doğaları gereği erkeklerin aşağısında ve erkeklerden farklı gören, erkekliğin imtiyazlarını doğallaştıran ve savunan bakış açısıdır.

Ekofeminizm İçindeki Farklı Yaklaşımlar

Eko-feministlerin paylaştığı genel bir zemin olsa da liberal, kültürel, sosyalist ve post-modern olmak üzere dört temel eko-feminist gelenekten söz edilir. Liberal ekofeminizm, verili şartlardaki hükümet politikaları,


kurumsal yapılar ve üretim teknolojilerinin iyi yönetilmesi halinde insanların ekosistemleri kontrol edebileceklerini ve çevresel kötüleşmeyi önleyebileceklerini iddia eder. Kültürel ekofeminizm, liberal geleneğin tersine, kadınların doğayla olan ilişkilerine daha yakından bakar ve erkek- egemen doğa anlayışını tersine çevirir. Kadınların hamilelik, çocuk dünyaya getirme ve yetiştirme gibi özellikleri nedeniyle biyolojik ve kültürel olarak doğaya daha yakın olması onları erkeklerden ayırmaktadır. Sezgi, özveri, bakım, duygular ve beden gibi tarihsel olarak kadınla özdeşleştirilmiş kavramlara değer verir. Sosyalist ekofeminizm kültürel ekofeminizmin tersine materyalist bir analiz yaparak ekolojik bozulmanın ve ataerkil yapının ilişkisini kapitalist üretim ilişkilerinin iç çelişkileriyle bağlantılandırarak analiz eder. Hem bilginin hem de doğanın tarihsel ve toplumsal ilişkiler sonucunda inşa edildiğini iddia eden yaklaşım, herhangi bir özcülüğe karşı çıkmaktadır. Postmodern ekofeminizm ise ortak zemin olan ‘kadın’ kavramsallaşmasına karşı çıkmaktadır. Kimliklerin çoğulcu, farklı coğrafyalarda ve tarihlerde değişen ve istikrarsız yapılar olduğunu iddia etmektedirler.

Farklı ekofeminizmler, ekolojik krize ve krizin çözümüne kendi sınırları içinde yaklaşmış olsalar da hepsinin paylaştığı ortak zemin, doğa tahakkümü ve kadınların sistematik olarak ezilmesi ataerkil toplumsal düzenden kaynaklanmaktadır. Ekolojik krize çözüm getirmek içinse erkek egemen düşünce ve eylem kalıplarından kurtulmak gerekmekte, toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele etmek gerekmektedir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında