SOS317U-HUKUK SOSYOLOJİSİ
Ünite 8: Hukuk ve Toplum: Kültür, Siyaset ve Ekonomi
Hukuk ve Siyaset İlişkisi
Hukuk ve siyaset arasındaki ilişki hukuk sosyolojisi için özel bir öneme sahiptir. Hukuk ve siyasallaşma süreci arasındaki ilişkinin özel ve önemli olması özellikle ulus devlet olarak örgütlenmiş ve biçimlendirilmiş hukuk sistemlerine sahip modern toplumlarda, kanun yapma yetkisinin yasama organına (siyasi aktörlere) verilmiş olmasından, demokratik toplumlarda seçilen siyasi temsilciler yoluyla halkın hükûmetin yasama kararlarına dolaylı katılması nedeniyle, Otokratik devletlerde ise hukukun siyasal iktidarın meşruluğunu güçlendirmek için kullandığı siyasal bir egemenlik aracı olmasından kaynaklanır.
Modern Toplum ve Hukuk Devleti
Günümüzde, hukukun kaynağı da hukuk kaynaklarını meşru kılan ulus devlettir. Günümüzde, modern devlet veya ulus-devlet çerçevesinde şekillenmiş bulunan hukuk modeli, monolitik, merkeziyetçi, toprağa bağlı ve yukarıdan aşağıya doğru inen bir hukuk modelidir. Modern devlette, toplumsal talepler ve iddialar, kanun koyucu güç tarafından hukuk kuralına dönüştürülmüştür. Hukuk yazılı ve sistematik bir forma sokularak ulaşılabilirlik ve bilinebilirlik sağlanmıştır. Yargısal işlev de soyut kuralın somut hukuki olaya uygulanmasıyla sınırlı hâle gelmiştir. Modern devlet aynı zamanda hukuk devletidir. Hukuk devletinde ise siyasi iktidar hukuk aracılığıyla sınırlandırılmış, bu sınır eşit ve özgür birer hukuki özne olarak tanımlanan yurttaşların haklarıyla çizilerek bir siyasi ve toplumsal düzen vaadi kurumsallaşmıştır. Siyasi iktidarın hukukla sınırlandırılması ve bireyin eşit ve özgür hukuki özne olarak tarif edilmesi, hukuk devletinin özgün yapısını oluşturmanın yanı sıra liberal hukuk anlayışının üzerinde yükseldiği zemini oluşturur. Modern toplumda hukuk devleti, bütün bireylerin yasa önünde eşit olduğu ilkesine dayanan bir yönetsel biçimdir.
Talcott Parsons: Özerk Bir Sistem Olarak Hukuk
Parsons’a göre hukuk, ekonomiden bağımsız ve özerk bir biçimde işler. Hukukun ekonomik sistemden farklılaşması ile ilgili olarak hukuk sisteminin kapitalizmin ve burjuvazinin özel ekonomik çıkarlarını desteklediği iddiasının yanlış olduğunu iddia eder. Marksizm’e karşı çıkar. Parsons’a göre hukukun siyasallaşması, özellikle demokratik olmayan örgütlü toplumlarda bir olasılıktır ancak teorik bir zorunluluk değildir. Parsons, demokratik toplumlarda kuvvetler ayrılığı prensibinin, siyasetin hukuka müdahalesini engellediğini öne sürer. Parsons’a göre, bir toplumun toplumsal kontrolü için araçsal bir kurum olarak hukuk, bireyciliğe karşı toplumsal uyumu güvence altına alır, düzensizlikten düzen yaratır
Jürgen Habermas: Yaşam Dünyası, Sistem Dünyası ve Hukukun İşlevi
Habermas, iletişimsel eylem kuramında, modern toplumlarda rasyonalizasyon sürecine dayalı bir toplumsal evrim kavramı geliştirmiştir. Habermas, iletişimsel eylem
kuramının ilk formülasyonunda, hukuka, “kurum olarak hukuk” ve “aracı olarak hukuk” şeklinde ikili işlev atfetmiştir. Habermas, Modern toplumlarda, para ve siyasal güç bakımından kapitalist ekonomik sistem ve rasyonel devlet yapısı şeklinde bir farklılaşmanın ortaya çıktığını, bunların toplumsal yaşam dünyası ile para ve siyasal güç kullanımının kurumsallaşması demek olan sistem dünyası yoluyla bağlantılı hâle geldiğini, bu bağlantının sağlanmasında ise hukukun önemli bir rol oynadığını düşünür. Habermas (1981), hakların evrimi üzerine yaptığı tarihsel çalışmada refah hukukunun, (Avrupa) refah devleti bağlamında gelişimini analiz eder. Bu gelişmede bireysel ve sosyal hakların kademeli olarak ortaya çıkması çok önemlidir.
Niklas Luhmann: Bir Otopoietik Sistem Olarak Hukuk
Luhman’a göre genel anlamda sistem içinde bir alt sistem olarak hukukun karmaşıklık içinde kendini yeniden üretme imkânını sahip olması otopoietik niteliği ile ilgilidir. Otopietik sistemler, kendini kendi ögelerinden sürekli olarak yeniden üretebilen sistemlerdir. Luhmann meşruluğun yasallığa dayandığını savunur. Ona göre politik sistemde politika kaçınılmaz olarak hukuktan önce gelir. Fakat bu, hukukun politik yönelimli olduğu anlamına gelmez. Luhmann, modern toplumların kurumlarının işlevsel farklılaşmasının kendi kendine işleyecek şekilde otopoietik sistemlere doğru evrildiğini öne sürer. Luhmann’a göre bu evrim süreci, geleneksel toplumlarda sosyal yaşamın uyumunu güvence altına alan birleşik dünya görüşlerinin parçalanmasına yol açmıştır. Luhmann, hukukun ancak barışta mümkün olacağını söyler. Yani siyaset, hukukun uygulanabileceği bir ortam yaratmalıdır çünkü hukuk yoksa kaos vardır. Tüm kurumlar gibi hukuk da tarihsel gelişim çizgisi içinde geçirdiği evrimle daha nitelikli ancak daha karmaşık bir hâle gelmiştir.
Hukuk ve Kültür İlişkisi
Hukuk ile kültür arasında karmaşık bir diyalektik ilişki vardır. Hukuk, kültürün oluşumuna katkıda bulunurken kültür de hukuku etkiler ve şekillendirir. Hukuk ile kültür arasında; birbirini karşılıklı olarak biçimlendiren ve güçlendiren bir ilişki veya etkileşim vardır. Hukuk, mevcut kültürü sadece yapıcı tarzda etkilemez, aynı zamanda yıkıcı tarzlarda da şekillendirebilir. Kısacası, hukuktan tamamen arınmış bir saf kültürden söz edemeyiz. Aynı şekilde, ahlak, hukuk ve kültürün de birlikte düşünülmesi gerekir. Hukuk, uygar yaşamın zorunlu şartlarından biridir. Hukuk yoluyla adil ve özgür bir düzene katkıda bulunulabileceği gibi, adaletsizlik ve baskıya da yol açılabilir. Bunun içindir ki hukukun adalet, ahlak ve kültürel boyutu olduğu hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır.
Hukuk Kültürü
Hukuk kültürü bireylerin hukukun üstünlüğü, adalet, hukuk mesleği ve hukuk kurallarının bağlayıcılığı ve hukuki süreçler konusundaki değer, inanç ve tutumlarını
kapsamaktadır. Bu yönüyle hukuk kültürü bir toplumdaki demokrasi kültürü ile çok yakından ilişkilidir. Hukuk kültürünün ayırt edici bileşenleri olarak hukukçuların sayısı ve rolleri gibi hususlardan, hukuki kurumlardan ve olgulardan, dava ve mahkûmiyet oranları gibi ölçülerden, yargı mensuplarının istihdam tarzları ve denetimleri gibi uygulamalardan hukuki meselelerde ve yargı sürecinde etkili olan düşüncelere, değerlere, arzu, inanç ve zihniyetlere kadar uzanan birçok etmenden söz edilebilir.
Küreselleşme ve Hukuk Kültürünün Evrimi
Küreselleşme toplumsal yaşamın ekonomik, politik ve kültürel alanlarında yaşanmakta olan bir süreçtir. Küreselleşme, özellikle 1970’li yıllardan başlayarak iletişim ve ulaşım teknolojilerinde yaşanan devrimler nedeniyle, ekonomi, siyaset ve kültür alanlarında fikirlerin, malların, insanların kolayca sınırları aşarak dünya çapında dolaşıma girmesi anlamına gelmektedir. Küreselleşme dinamikleriyle birlikte, toplumun siyasal, ekonomik, kültürel unsurları ve ülkelerin birbirleriyle ilişkilerinde önemli dönüşümler yaşanırken hukuk kültürü alanında da önemli dönüşümler meydana gelmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler insani kalkınma ve ekonomik kalkınma hedefleri açısından uluslararası standartları sağlamaya yönelik olarak uluslararası önemli sözleşme ve anlaşmalara imza atmıştır. Bu anlaşma ve sözleşmelerin neticesinde hukuk kültüründe de bir uluslararasılaşma ve genelleşme eğilimi belirmiştir.
Hukuk ve Ekonomi İlişkisi
Hukuk sosyolojisi, hukuk ve ekonomi arasındaki ilişkiye ayrı bir önem verir; hukuk üretim ve bölüşüm ilişkilerini, çalışma yaşamını ve ilişkilerini, mülkiyet, sendikalaşma ve güven oluşumuna ilişkin kuralları düzenleyerek ekonominin işleyişine ve düzenlenmesine katkıda bulunur. Max Weber, hukuk ve ekonomi ilişkisine yönelik olarak şu tespitleri yapmıştır:
1. Sosyolojik anlamıyla hukuk, sadece ekonomik çıkarları korumaz, daha çok kişi güvenliğine ilişkin temel unsurları korur. Kişisel onur, aile, dinsel inanç bunlar arasındadır. 2. Verili koşullarda ekonomik ilişkiler radikal dönüşümlere maruz kalsa da hukuk düzeni değişmeden devam eder. 3. Bir konunun hukuk sistemi yönünden konumlanışı ekonomik sonuçlarından bağımsızdır. 4. Açıkça herhangi bir hukuksal güvencenin ekonomik çıkarın hizmetinde olması en geniş anlamdadır. 5. Hukuk düzeninin zorlayıcılığı aracılığıyla başarı elde etmek sadece sınırlı bir etkiye sahiptir.
Sonuç olarak hukuk ve ekonomi arasında sıkı bir ilişki olsa bile bu ilişki mutlak ve doğrudan sonuç üretecek bir ilişki değildir. Hukukun ekonomi ve diğer alanlar karşısında görece özerk bir pozisyonu olduğunu varsaymak zorundayız.
Liberal Ekonomi ve Hukuk Düzeni
Hukuka ilişkin klasik liberal yaklaşımlar, hukuk ile politika arasında kesin bir ayrım yapmaktadır. Hukukun formalist ve objektif karakterini ön plana çıkaran bu yaklaşımlar, hukuk sistemini politikadan bağımsız ve özerk bir alan olarak tanımlamaktadır. Buna karşın hukukun var olan politik, ekonomik ve toplumsal ilişkilerden bağımsızlığı son derece tartışmalıdır.
Liberal Ekonomi ve Hukuk Düzeninin Eleştirileri
Hukuksal liberalizm, hukuki anlaşmazlıklar kurumsallaşmış bir çatışma biçimi olmakla birlikte, bunları çözmek için uygulanan yasal ilkelerin genel ve evrensel olarak uygulanabilir ve partizan siyasi çıkarlardan, sosyal sınıflardan, biçimsel politikalardan veya toplumun diğer yönlerinden bağımsız olduğunu savunur. Buna karşılık, hukuk sosyolojisindeki Neo- Marksist çalışmalar, liberal hukuk idealinin aslında politik-ekonomik gücü maskeleyen ve aynı zamanda bu gücü meşrulaştıran hegemonik bir ideoloji olduğunu ileri sürmektedir. Neo-Marksist akademisyenler ise hukukun hem biçiminin hem de içeriğinin, herkes için eşit koruma ve yargı süreci gibi idealleri öne sürerken bile, egemen sınıfın veya egemen elitlerin ekonomik ve politik çıkarlarını sürekli olarak desteklediğini ileri sürmektedir.
Richard Posner: Hukukun Ekonomik Analizi
Richard A. Posner ekonomi anlayışının bir araç olarak ele alınıp, hukuk ve hukuki konular için kılavuz olması gerektiğini ileri sürmüştür. Aslında, bu yeni analitik çerçeve içinde sorun artık (ekonomik) piyasalar değil, hukuk sisteminin nasıl işlediğidir. Posner’ın hukuku ekonomik analizle ele alarak disiplinler arası alanda objektif bir temele oturtmak için kapsayıcı bir sistem oluşturma amacıyla yazdığı “Hukukun Ekonomik Analizi” (Economic Analysis of Law) onun en iddialı ve etkili eseridir. Posner burada, araçsal ancak merkezî nitelikte önem taşıyan ekonomi ile hukuku bağdaştıran bir teori inşa etme çabasındadır.Posner ekonomik analizin üç ana ilkesi olduğunu öne sürer. Talep kanunu olarak ifade ettiği birinci ilke, konulan fiyat ile talep edilen miktarın ters orantılı oluşudur. İkinci ilke tüketicilerin ve suçluların kendi çıkarlarını, mutluluklarını zevk ve doyumlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor olmalarına dairdir. Üçüncü ilke ise piyasa rızaen yapılan değiş tokuşa izin verdiğinde kaynakların, en verimli kullanım alanlarına yönelecek olmasına ilişkindir.
Posner’a çeşitli eleştiriler yöneltilmiştir. Bu eleştirilerden ilki, bu denli merkezî konuma ve önemli hâle getirilmiş olan ekonomik analizin tüm hukuk alanını kaplayarak hukuku işlevsiz hâle getirip yalnızca ekonominin kurallarının geçerli olduğu bir hukuk sistemine yol açabileceğidir. Ekonomik analiz, tüm hukuk alanını kaplayarak hukuku işlevsiz hâle getirip, yalnızca ekonominin kurallarının geçerli olduğu bir hukuk sistemine yol açabilecektir. İkincisi Posner’ın idealize ettiği serbest ekonomi modelinin uygulanabilirliğinin ancak hukukun üstünlüğü çatısı altında mümkün
olabileceği eleştirisidir. Posner’ın idealize ettiği türden serbest ve rekabet içinde işleyen ve rasyonel seçimlerle en doğru seçimleri yapan bir ekonomi modelinin işleyebilmesi ancak bir hukuk sistemi içinde mümkün olabileceği yönündedir. Hukuki bir rejim olmadan işleyen bir pazar toplumunu sürdürebilmek imkânsızdır. Üçüncüsü, Posner’ın zenginliğin artırılması odaklı hukuki sisteminin açıkça eşitliğe ve sosyal adalete aykırı olduğudur. Posner’a yöneltilen dördüncü eleştiri, temel hak ve özgürlükler bakımındandır. Son ve beşinci olarak ele alacağımız eleştiri ise hukukun özel bazı alanlarında ekonomik analizle ilgi kurabilmesinin mümkün olmadığı yolundadır.