SOS317U-HUKUK SOSYOLOJİSİ
Ünite 7: Küreselleşme, Hukuk ve İnsan Hakları
İnsan Haklarının Tarihsel Serüveni
İnsan haklarının modern bir tasarım olduğu göz önünde bulundurulduğunda Moyn’ın (2012) deyimiyle insan hakları öncesindeki insanlığın serüvenine değinmek insan haklarını analiz etmek için anlamlı bir başlangıç olacaktır. Günümüzdeki anlamıyla insan hakları deyiminin ve özgün kapsamı ile birlikte temel anlayışının özellikle II. Dünya Savaşı sonrası döneme ait bir yenilik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Modern dönemdeki bazı düşünsel arayışlar ve siyasi gelişmelerle akrabalık kurulmaya çalışılsa da bugünkü anlamıyla ve Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nde tezahür ettiği hâli ile insan hakları oldukça yeni bir buluş ya da tasarımdır.
İnsan ve Hak Kavramlarının Kökeni
Arapçadan Türkçeye geçmiş olan insan kelimesi, insan soyu ve topluluğu, evcil olma, ünsiyet yani alışmak, uyum sağlamak gibi anlamlara sahiptir, dolayısıyla topluluk hâlinde yaşamaya, toplumsallığa işaret eder.
İnsan kelimesinin İngilizcedeki karşılığı olan human kelimesi ise Latincedeki humanus ve ghomon kelimelerine dayanmaktadır ve medeni, kibar, eğitimli ve yeryüzü canlısı, tanrı olmayan gibi anlamlara atıf yapmaktadır.
Türkçeye Arapçadan geçmiş bulunan hak kelimesi hukuk ile de ilişkilidir. Türk Hukuk Kurumu (1991) sözlüğünde de belirtildiği üzere hukuk, esasen hakkın çoğuludur. Bunun yanı sıra çok eski devirlerden beri hak kavramı özgürlük, eşitlik, adalet gibi kavramlarla da birlikte anılagelmiştir
Geleneksel Toplumlarda İnsan ve Hakları
Platon ve Aristoteles gibi düşünürler insanın sahip olduğu özden yola çıkarak hakları açıklamaya çalışmışlardır. Platon’un fikirlerine dayanan hukuk anlayışında, nihai gaye iyi insana ulaşabilmek için insan davranışının bütün yönleriyle kontrol edilmesi esastır.
Aristoteles’e göre insan, toplumsal bir hayvan yani canlı olduğu için bir toplumun üyesi olarak yaşaması daha iyidir ve bu doğasına daha uygundur. Aristoteles, sadece yaşamını sürdürmenin insan için yeterli olmadığını; iyi yaşamın gerektiğini savunur.
Sofistlere göre insan, her şeyin ölçüsüdür ve herkes için geçerli bir doğru yoktur.
Hristiyanlıkta olduğu gibi Müslümanlıkta da evrensel bir insanlık fikri bulunur ve insanın kaynağı geleneksel medeniyetlerde olduğu gibi Tanrısaldır
İnsan ve Haklarının Tarihsel Serüveni: Modern Dönem
Bir ideal olarak insan hakları, modern siyasal sistemler, devlet anlayışları ve hukuk kuramları bağlamında 18. yy. sonlarında modern dönemin en şatafatlı ve saygın politik icadı olarak ortaya çıkmıştır.
Modernleşme süreci ile birlikte Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da ortaya çıkan belirli toplumsal, siyasal, ekonomik, bilimsel ve düşünsel koşullar ve gelişmeler
geçmiştekilerden oldukça farklı bir insan, daha doğru bir deyimle insanlık anlayışı ve sadece insan olmaktan kaynaklanan haklar fikrini şekillendirmiştir.
Örneğin, 1789 Devrimi’nin ardından Fransız Meclisi, insanın doğal ve başkasına devredilemez kutsal haklarını ilan etmiştir. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin ilk üç maddesi şöyledir:
1. İnsanlar, özgür ve eşit haklarla doğar ve yaşarlar. Sosyal farklılıklar ancak kamu yararına dayandırılabilir. 2. Bütün siyasal birliğin amacı, insanın doğal ve daimi haklarını korumaktır. Bu haklar, özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme haklarıdır. 3. Egemenlik ilkesi esas olarak ulustadır. Hiçbir kuruluş veya hiçbir birey açıkça ulustan kaynaklanmayan bir yetkiyi kullanamaz.
Modern anlamıyla hukuk ve insan hakları kaynakları arasında doğal hukuk ve doğal hak düşüncesi önemlidir. önemli bir yeri vardır. İnsan hakları düşüncesinin temeli de doğal hak kavramına dayanmaktadır.
Doğal hak anlayışları klasik ve modern olmak üzere iki ayrı yaklaşımla açıklanmaktadır.
Klasik doğal hak yaklaşımında, doğal hak, bireyin kişisel tercihlerinin üstünde ve ötesinde Tanrı, doğa ya da yasa gibi mutlak bir kaynağın evrensel adalet ve gerçeklik iddiaları niteliğindedir.
Modern doğal hak anlayışında ise doğal hak, eylemde bulunmak için bir yeti, kabiliyet ve bir özgürlüğü ifade eder.
Yeni İnsan Hakları Anlayışı ve İnsan Haklarının Boyutları
1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen evrensel insan hakları oldukça sistemli bir biçimde hakları ifade etmiş olmakla birlikte hakların neler olduğuna, içeriklerine ve nasıl sınıflandırılacaklarına ilişkin tartışmalar devam etmiştir. Özellikle hukuk sosyolojisi bağlamında söylenecek olursa henüz gerçek bir özel sosyolojik çalışma alanı oluşturmamış gibi görünmektedir. Filozof ve hukukçu, insan hakları tartışmasına aktif olarak katılırken sosyologlar bu konuda geri planda kalmış görünmektedir (De Munck, 2018). Bu bağlamda II. Dünya Savaşı sonrasının yeni insan hakları olgusunu; II. Dünya Savaşı sonrasına ait bir tasarım olarak anlamı, insan hakları anlayışı ve insan haklarının kapsam boyutları başlıklarında yakından incelemek yararlı olacaktır.
II. Dünya Savaşı Sonrası: Yeni İnsan Hakları Tasarımı
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 10 Aralık 1948 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca kabul edildiği oturumda oylamaya katılan BM üyesi 48 devletin temsilcileri olumlu oy vermiştir. Türkiye de olumlu oy verenler arasında yer almıştır.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin sivil, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutlarda hakları özetleyen kendine özgü eşsiz bir belge olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Belge, giderek ulusların ve insanların fikir birliği yaptığı bir olgu hâline gelmiştir.
Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin ilk iki maddesi şunlardır:
1. Bütün insanlar özgür; onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdan sahibidirler; birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar. 2. Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka herhangi bir düşünce, ulusal ya da toplumsal köken, servet, doğuş veya başka herhangi bakımdan ayrım gözetilmeksizin bu Bildiri’de ilan olunan tüm haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilir.
İnsan Haklarının Kapsamı ve Boyutları
İnsan haklarına örnek olarak din özgürlüğü hakkı, bir suçla suçlandığında adil yargılanma hakkı, işkence görmeme hakkı ve eğitim hakkı verilebilir.
Kuramsal açıdan insan haklarına ilişkin olarak üç farklı yaklaşımdan söz edilebilir; ahlaki perspektif, siyasi perspektif, hukuki perspektif.
İnsan haklarını karakterize eden genel anlamdaki özellikler şunlardır:
1. İnsan hakları öncelikle doğrudan hak olgusuna ilişkindir. 2. İnsan hakları çoğul ve bütüncüldür. 3. İnsan hakları evrenseldir. 4. İnsan hakları yüksek önceliğe sahiptir 5. İnsan hakları devredilemez. 6. İnsan hakları asgari haklardır. 7. İnsan hakları, ahlaki hakların yansımasıdır. 8. İnsan haklarının siyasal işlevi vardır.
İnsan Haklarının Boyutları
İnsan hakları genel olarak birbiriyle ilişkili ve bölünemez iki kategoriyi içerir ve ekonomik ve toplumsal haklar ile medeni ve siyasi haklar olmak üzere iki kategoride ele alınır.
İnsan haklarını ortaya çıkış dönemleri bağlamında ele alan sınıflamaya göre ise üç nesil haktan söz edilmektedir:
İlk nesil haklar olarak medeni ve siyasi haklar öncelikle kişisel özgürlükler ve hûkümet müdahalesinden kaynaklanan özgürlüklerle ilgilidir.
İkinci nesil insan hakları ise eğitim, gıda, sağlık hizmetleri ve istihdam gibi konuları ele alan sosyal haklardır.
Üçüncü nesil haklar ise öncelikle özel korunmaya muhtaç belirli grupların (kadınlar, çocuklar, göçmenler, engelliler, yerli vb.) korunması için gerekli görülen dayanışma haklarını kapsar.
Küreselleşme Süreci ve Anlamı
Küreselleşmenin hukuk ve insan hakları üzerindeki etkileri öncelikle, küreselleşmenin boyutları ve diğer toplumsal kurumlar üzerindeki etkileri ile ilişkilidir. Küreselleşme, hukuku ve insan haklarını sadece doğrudan bir şekilde etkilemez. Hukukun ve insan haklarına kaynaklık eden süreçleri ve ilgilendiği olguları dönüştürmek yoluyla da küreselleşme, hukuku ve hakları güçlü bir şekilde etkiler. Küreselleşme kültürel yapıyı, ekonomik düzeni, ulus devleti ve işlevlerini dönüşüme uğratarak hukukun ve insan haklarının bağlamını değiştirmektedir.
Küreselleşen Dünya: Ne Anlama Geliyor?
Küreselleşmeyi tanımlarken kavramın kendisinde göz önünde bulundurulması gereken iki önemli nokta vardır: birincisi “küresel” ve ikincisi “-leşme”.
Birincisinin anlamı, özellikle sermaye ve emtia piyasaları, bilgi akışları aracılığıyla karşılıklı bağlantılar sisteminin tüm dünyaya nüfuz etmesine işaret eder.
İkincisi ise betimlenen bu küresel durumun işlerlik kazanmasına işaret etmektedir, dolayısıyla küresel çağı
vurgulamaktadır.
Cooper, küreselleşme hakkında konuşurken bankacı övünmesi, sosyal demokrasi yakınması ve akışlar ile parçaların dansı biçiminde tanımladığı üç farklı yaklaşımdan söz eder.
Bankacı övünmesi küreselleşme hakkında oldukça olumlu konuşmaktadır. Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Komünist Çin’in piyasa ekonomisine yönelimi, ABD, IMF ve ulus ötesi şirketlerden gelen baskı, sermaye hareketinin önündeki ulusal engelleri azaltmaktadır.
Sosyal demokrasi penceresinden yapılan konuşma ise küreselleşmenin gerçekliğini bankacılar gibi görmekle birlikte bunun insanlık için yararlı olmadığını savunur.
Akışların ve parçaların dansı denilen konuşma tarzında ise küreselleşmenin gerçekliği ve ulusal toplumlar üzerindeki istikrarsızlaştırıcı etkisi kabul edilir ancak küreselleşmenin homojenleştirici olmadığını savunarak daha iyi bir dünyaya yöneldiğini düşünür.
Küreselleşen Dünyada İnsan Hakları: Tehdit ve Dönüşümler
Küreselleşme, Devletler, Hukuk ve İnsan Hakları
Klasik sosyal teoride toplum da temel olarak modern Batılı ulus devletin siyasi olarak örgütlenmiş ve bölgesel olarak sınırlandırılmış bir yapıyı ifade etmekteydi.
Ancak küreselleşmenin zorlayıcı sonuçları modern ulus devletin sınırlarını ve işlevlerini dönüşüme uğratmış, küresel ekonomik bütünleşme ulus devleti zayıflatmıştır.
Bu durum toplumla devlet arasında kurulan bağların da zayıflaması anlamına gelir. Buna bağlı olarak devlet yurttaş ilişkisi de ulus devlet bağlamından koparılmıştır.
Bu, hukuk ve yurttaşlık hakları açısından ulusal sınırların ötesine geçen yeni boyutlar anlamına gelmiştir.
Küreselleşmiş karmaşık toplumların özellikleri, yasal, ekonomik ve siyasi boyutlarda yurttaşlık anlayışında ve tanımlamasında da çelişkiler doğurmaktadır.
Yurttaşlık anlayışı küresel pazarın rekabetçi mantığı, kimlik duygusu ve politik sadakatin şekillenmesi bağlamında çoğulcu bir nitelik kazanmaya zorlanmaktadır, dolayısıyla yurttaşlık kavramı eskiden olmadığı kadar karmaşıklaşmıştır.
Küresel Ekonomi ve İnsan Hakları
Uluslararası insan hakları fikri ve hakların uluslararası korunmasına ilişkin politika ve uygulamalar ekonomik küreselleşme ve küresel serbest pazar değerleri tarafından olumsuz etkilenmektedir.
Örneğin, küreselleşme ile birlikte ekonomik bağlamda yaşanan en önemli sorunlar gelir adaletsizliği ve işsizlikteki artışlardır.
Özellikle 1990’lardan itibaren ülkelerin ulusal gelirlerindeki dağılım adaletsizliği hızla artış göstermiştir. Aynı zamanda küreselleşme var olan işsizliği daha da artırıcı bir rol oynamıştır.
Göçler ve Sonrası: Haklara Sahip Olma Hakkı
Küreselleşmenin en önemli sonuçlarından biri nüfus hareketliliklerinin artmasıdır. Savaşlar, iklim koşulları, terör, ekonomik sıkıntılar gibi birçok nedenle insanlar başka ülkelere göç etmekte ya da sığınmaktadırlar.
Göçmenlerin ve sığınmacıların varlığı hukuk ve insan hakları üzerinde de kimi zaman dönüştürücü, kimi zaman hakların gerçekliğinin ya da anlamının sorgulanmasına yol açabilecek etkilere sahip olmaktadır.
Günümüzde göçmenlerin, yurttaşlık, ulusal ve kültürel kimlik kavramlarının sorgulanmasına neden olan haklara sahip olmaları ve modern kitle iletişim araçlarının etkisiyle görünürlükleri giderek artmıştır.
Hukuk ve insan hakları bağlamında göç ve sığınma hareketlerinin en önemli boyutu ise kültürel farklılıklar ve uyum sorunlarıyla ilişkili olarak ortaya çıkan kültürel ve politik boyutlardır.
İnsan Haklarının Küreselleşmesi
Küreselleşme ve hukuk arasındaki etkileşimin bir diğer önemli sonucu bizatihi hukukun ve insan haklarının küreselleşmesidir. Hukukun küreselleşmesinin çeşitli boyutları vardır.
Öncelikle insan haklarına ilişkin uluslararası belgeler yoluyla insan hakları bir bütün olarak yerkürenin ve küresel topluluğun meselesi hâline gelmiştir. Bunun yanında insan hakları savunucuları, STK’lar vb. küreselleşmenin imkânlarından yararlanarak insan hakları mücadelesini ulus aşırı alanlara taşımıştır.
Küreselleşmenin insan hakları bağlamında yani insan hakları savunusunun küreselleşmesi sürecinde iletişim teknolojilerinin ve küresel insanlık fikrinin payı büyüktür. Yeni medya ve özellikle İnternet, insan haklarına ilişkin çabaların ulusaşırılaşmasının altında yatan temel faktörlerdir.
Küresel Güvensizlik ve İnsan Haklarının Geleceği
İnsan hakları anlayışı ve bir anlamda uluslararası belgelerde tezahür etmiş hâli, insanlığın yeryüzündeki serüveninin belirli bir aşamasında geliştirmiş olduğu kendi özel koşulları bağlamında ideal bir hedef niteliğinde kabul edilmiştir.
Bununla birlikte iki temel boyutta ifade edilebilecek sorunlar insan hakları ile ilişkili olarak kötümser bir geleceğe işaret etmektedir.
İlk olarak 20. yy. boyunca, daha özelde II. Dünya Savaşı sonrası dönemde ve 11 Eylül sonrasında dünyanın hemen her köşesinde yaşanan savaşlar, katliamlar, yoksulluk, ırkçılık, yabancı düşmanlığı gibi büyük problemler geniş toplum kesimlerinde insan hakları anlayışının sorgulanmasına yol açmıştır.
İkinci olarak uluslararası toplumun ve uluslararası örgütlerin altına imza atmış oldukları ve uygulanmasındaki sorumluluğu üstlenmiş oldukları insan haklarının gerçekleştirilmesinde gösterdikleri tutarsızlıklar ve zayıflıklar insan hakları düzeni olarak adlandırılabilecek sisteme güvensizliği artırmaktadır.
İnsanlığın, hak ihlallerini olmadığı, herkesin ayrımsız bir şekilde insanlık onuruna yaraşır nitelikte yaşayabildiği bir dünya imkanı ideal bir ülkü gibi görünmektedir.
Bununla birlikte bütün ülkeler, eşit ve adil bir düzlemde bir araya gelerek iş birliği içinde yoksulluktan teröre, küresel gelir dağılımındaki eşitsizliklere kadar var olan küresel sorunlarla mücadele edebildiği takdirde insan haklarının tatmin edici bir uygulama düzeni kazanması mümkündür.